Genocyber İncelemesi
Yönetmen: Koichi Ohata
Stüdyo: Artmic
Tür: Aksiyon, Bilimkurgu
Yapım Yılı: 1994
Bölüm Sayısı: 5 OVA
Anime Puanı: 10/4
1994 yapımı animede Dr. Nguyen Morgan adındaki bir bilim adamı “akıl gölgesi” ya da kendi koyduğu isimle “vajra” adlı limitsiz enerji kaynağını keşfeder. Bu gücü kullanarak da Vajranoid dediği bir varlık yaratmaya çalışıyor. Yani vajranın sınırsız gücünü kullanabilen bir insan düşünün. Bu güç sayesinde ölümsüz, yara almayan, uçabilen, psişik ve telepati güçlerine sahip olan mutlak varlığı oluşturmak Dr. Morgan’ın hayatının amacıdır. Fakat bilinmeyen (en azından ilk başta) sebeplerden ötürü trajik bir patlamada hayatını kaybeder ve eserini yardımcısı Dr. Kenneth Reed sürdürür. Dr. Reed uzun yıllar gerektiren çalışmalarından sonra nihayet sona ulaşır ve kızlarım dediği Elaine ve Diana üzerinde vajra deneylerine son sürat devam eder. Animein ilk bölümü Elaine’in laboratuarlardan kaçması ile başlıyor ve bu bölümde Genocyber adı verilen nihai silahın yaratılışına tanıklık ediyoruz.
Yirmi üç yıl önce, üstelik OVA olarak yayınlanan bu animeyi izlemek nereden icap etti diye soranlarınız belki vardır:) Aslında izleme listemde hiç yoktu da tesadüfen karşıma çıktı. Watchmojo adlı youtube kanalında “Top 10 animelerde en rahatsız edici sahneler” videosunu izlerken denk geldim ve merakıma yenik düşerek Genocyber’ı izlemek istedim. Listede bahsedildiği gibi barındırdığı şiddet içerikli sahnelere başka animelerde rastlamak gerçekten çok zor. O yönden animenin hakkını veriyorum; patlayan, ezilen kafalar, koparılıp atılan beden parçaları gibi sahneler yönünden anime hiç cimri davranmamış. Öyle ki, Elfen Lied bile yanında masum kalabiliyor:)
Genocyber’ın rahatsız edici şiddetini bir kenara koyarsak ise elde maalesef pek bir şey kalmıyor. Oysa aslında öyle bir potansiyel var ki… Bilimkurgu var, cyberpunk var, mecha var ama bir türlü harmanlanamamış. Senaryo namına ortada bir şey yok. İlk bölümden sonra açıkçası izlemenin dahi bir anlamı kalmıyor. Dördüncü bölüm bizleri yüz yıl sonrasına götürüyor. Tam acaba bir şeyler olur mu diye ümit ederken gene fiyasko ile karşılaştım. Anlayacağınız, senaryo ve içerik yönünden bu küçük OVA serisi kendi kendini heba etmiş.
Uzun bir aradan sonra 4:3 formatında eski tarz bir anime izlemek hoş bir deneyim oldu. Gerek format bakımından gerekse çizim bakımından eski animelerin tadı gerçekten bir başka. Yani günümüz teknolojisi ile animeler ne kadar detaylı ve canlı olursa olsun, benim gözümde 90’lı yıllar ve 2000’li yılların başında çıkan animeler bambaşka olacak. Şiddet sahnelerinin sergilenişi dediğim gibi çok iyi. Kan kullanımı başarılı. Öte yandan çok az olan garip 3D sahneler olmasa da olurmuş. Müzik namına ise pek bir şey yok. Daha çok ses efekti barındıran animede açılış veya kapanış adına ortada bir şey yok.
Genocyber sadece şiddet sahneleri ile ön planda bir anime. Dediğim gibi büyük bir potansiyele sahipmiş ama olmamış. OVA serisine ilk başladığımda bir Ghost in the Shell havası bile sezdim ama nafile. Uzun lafın kısası; benim gibi şiddet sahnelerine merakınız varsa bir göz atın ama hikaye yönünden hiç ümitlenmeyin.
Shingeki no Bahamut 2: Virgin Soul İncelemesi
Yönetmen: Keichi Sato
Stüdyo: Mappa
Tür: Fantastik, Aksiyon, Macera
Yapım Yılı: 2017
Bölüm Sayısı: 24
Anime Puanı: 10/9
İlk sezon incelemesi ile aynı girişi yapacağım; ismini ilk duyduğunuzda aklınıza Shingeki no Kyojin’i getiren Shingeki no Bahamut 2: Virgin Soul (İngilizcesi Rage of Bahamut), 2014 yapımı ilk sezonun on sene sonrasını konu alıyor. İlk sezonun incelemesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Dediğim gibi ikinci sezon Virgin Soul bizleri ilk sezonun on yıl sonrasına götürüyor. İlk sezonda gerçekleşmiş olanları biraz hatırlarsak; (dikkat spoiler!) Favaro ve ezeli düşmanı/arkadaşı Kaiser, Favaro’nun verdiği zor karar ile Amira’yı feda etmeyi seçerek tanrılardan ve şeytanlardan bile üstün yok edici bir güce sahip olan Bahamut’u mühürlemeyi başarmıştır. Favaro bu macerada bir bacağını kaybederken Kaisar da sinsi şeytan Martinet’i alt etmek için kolunu feda etmiştir.
On sene sonra ise animenin geçtiği Mistarcia adlı dünyada dengeler tamamen değişmiştir. Bahamut’un on yıl önceki teröründe birçok kişi sevdiğini kaybetmiştir. Kaybedilenler gömülmüş, enkazlar yeniden inşa edilmiştir. Kraliyet ailesi de tamamen yok olduğundan normalde tahta çıkma şansı hemen hemen hiç olmayan 17. Charioce kral ilan edilmiş ve Charioce ilk iş olarak tanrıların ve şeytanların mabetlerine saldırmıştır. Bir nevi onlara karşı savaş başlatmıştır yani. Üstelik Charioce başarılı da olmuştur. Tanrıların mabetlerinden zorla elde ettiği güç ile özel Onyx Birliği’ni kurmuş ve şeytanları adeta saklanmaya mahkum etmiştir. Kaçamayanlar ise ya öldürülmüş, ya köleleştirilmiş, ya da insanların eğlencesine sunulmak üzere gladyatör yapılmıştır. Kısacası kimilerine göre Charioce insan ırkını artık tanrılara muhtaç ve şeytanlardan korkması gereken bir ırk olmaktan kurtaran kahraman, kimilerine göre tanrıları kızdırmış olan bir diktatördür.
Tüm bu yaşananların arasında başkentte bir süredir ilk sezondan hatırlayacağımız Bacchus ve Hamza’nın yanında kalan Ninda adında enerjik mi enerjik bir kız yaşamaya başlamıştır. Yorulmak nedir bilmeyen, kuvveti ile ağızları bir karış açık bırakan Nina inşaat işlerinde çalışmakta ve harçlığını kazanmaktadır. Esnaf arasında da sürekli gülümseyen yüzüyle bir hayli sevilmektedir. Nina kendi dünyasında yaşarken yine ilk sezondan tanıyacağımız Azazel adındaki şeytan Charioce’u devirmenin bir yolunu aramaktadır. Derken büyük ihtimalle çoktan tahmin ettiğiniz olur ve Azazel ile Nina’nın yolları kesişir. Bu kesişme onları Rita’ya kadar götürür ve Nina dünyanın aslında pespembe olmadığını, içten içe bir savaşın yaklaştığının farkına varır.
Bacchuus dedik, Hamza dedik, Rita dedik… Peki, ya diğerleri? İlk sezonun birçok tanıdık yüzü ikinci sezonda yeniden karşımızda fakat dikkatinizi çekmiştir, ana karakterlerden hiç bahsetmedim. Evet, Favaro ve Kaiser! Onlar da elbette Virgin Soul’da yeniden karşımıza çıkıyor lakin bu sefer ana karakterlerden ziyade yardımcı karakter rolüne daha yakınlar. İkinci sezonda ana karakterler daha çok Nina ve Kral Charioce.
12 bölümlük bir ilk sezondan sonra 24 bölümlük bir ikinci sezona kavuşmak olağandışı bir durum. Tam tersine alışığız da iki katı bir yeni sezon çok nadir karşımıza çıkıyor. Peki, Virgin Soul bize ne sunuyor? Şahsen ben ikinci sezonu ikiye bölebilirim. İlk yarısı, “eh işte” olan kısmı ile “vay canına!” dedirten son yarısı. Anime, 12. – 13. Bölüme kadar altyapı oluşturuyor ki açıkçası Shingeki no Bahamut havası bu bölümlerde pek yok. Lakin asıl olay başlayınca “tamam, özüne döndü” dedim. Zaten dokuz puan vermemi de bu ani yükseliş sebep oldu çünkü animenin ilk yarısına kadar kafamdaki puan 7 – 7.5 falan idi. İkinci yarıdan sonra atmosferin her bölüm daha da artması, sürpriz ölümler ve ters köşeler, yaşanan duygu patlamaları derken son zamanlarda izlediğim en tatmin edici sezon sonlarından birisi ile karşılaştım diyebilirim. Bir de şöyle bir şey var; animede tamamen kötü veya tamamen iyi diye bir kavram yok. Tamam, Nina saf ve temiz kalbiyle dahil değil lakin diğer herkesin kendine göre yaptıkları eylemlerin mantıklı sebepleri var.
Animenin içeriği gibi müzikleri de ikinci yarıdan sonra çok daha güzelleşiyor. Virgin Soul’un ilk açılış ve kapanış parçasını beğendiğimi pek söyleyemem fakat ikinci açılış parçası “Walk This Way” ve ikinci kapanış parçası “Cindrella Step” çok iyiler. Özellikle kapanış parçası görsellerle birleşince ortaya her bölüm sonunda izlenebilecek bir kapanış çıkıvermiş. Çizimleri zaten kaliteli. Garip renk uyumu, detay seviyesi ve kullanılan efektler başarılı. Bir tek her karakterin göz bebeklerinde sanki ağlıyormuş gibi, gözyaşına benzeyen şeffaf daireye anlam veremedim. Yakın çekimde fark ediliyor ve ilk Nina’da gördüğümde ağlıyor sandım. Sonra dikkatimi çekti ki herkeste var bu. İlk sezonda da var mıydı hatırlamıyorum ama lüzumsuz bir şey bana göre.
Shingeki no Bahamut 2: Virgin Soul, ilk yarısı ile idare ettiren, ikinci yarısı ile kendisini çok sevdiren bir devam sezonu olmuş benim gözümde. Özellikle son bölümler açıkçası efsane niteliğindeydi. İlk sezonun sonundaki gibi yeni bir sezon maalesef müjdelenmedi ama hani gelirse de şaşırmayın havası da verilmemiş değil. Yani yakın zamanda olmasa da bir üçüncü sezon muhakkak gelecektir ve elbette ben o sezonu bekliyor olacağım.
Anime İnceleme Dergisi Sayı 2 Yayında!
Anime-inceleme.com olarak dergimizin ikinci sayısı çıktı!
Bundan bir ay önce "öyle ahım - şahım bir şey yapmadık" diye bir cümle kurmuştum. Bu sefer ise gönül rahatlığı ile "ahım - şahım" bir şey yaptığımızı söyleyebilirim çünkü birbirinden değerli isimlerin katkıları ile dopdolu ve rengarenk bir eser çıktı ortaya.
Hatalarımız illa ki yine olmuştur. Acemiliğin verdiği heyecan, "artık yayınlansın!" stresi derken toparlandı etti sevimli bir şey oluştu:) Tüm yazar arkadaşlara da katkılarından dolayı teşekkür ederim. Dilerim bu birliktelik uzun bir süre daha devam eder ve beraberce birçok sayı çıkarırız.
İyi okumalar!
Subete ga F ni Naru İncelemesi
Yönetmen: Mamoru Kanbe
Stüdyo: A-1 Pictures
Tür: Bilim Kurgu, Psikolojik, Gizem
Yapım Yılı: 2015
Bölüm Sayısı: 11
Anime Puanı: 10/9.0
Diğer bilinen adı The Perfect Insider olan animemiz temel olarak baş karakterler olan Souhei Saikawa, Moe Nishinosono, Magata Shiki etrafında geçiyor.
Souhei Saikawa, 15 yaşında bir tesise kapatılan ve hayatına orada devam edip akademik çalışmalarını oradan yayınlayan bir dâhiye, yani Shiki Magata’ ya fena halde hayrandır. Onun sürekli yanında gezen ve ona âşık olan öğrencisi Moe Nishinosono’ nun da yardımıyla malum tesise ziyarete giderler. Bu tesiste hiç beklenmedik bir cinayet vakası cereyan eder ve bunun üzerine kahramanlarımız da bu işe dahil olurlar…
Serimiz çoğunlukla diyaloglara dayalı olduğundan dikkatli izlenip bir kelimenin dahi kaçırılmaması çok önemli. Bu açıdan oldukça hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Gerek felsefi ve edebi göndermeler, gerek kafa açan bazen de kafa karıştıran aforizmalar kullanılması serinin ince elenip sık dokunulduğuna işaret ediyor.
Özellikle gizem temalı animelerinde oldukça önemli bir unsur olan "vuruculuk", efektlerle, flashbacklerle, seiyuuların mükemmel oyunculuklarıyla ve müzikleriyle öyle güzel desteklenmiş ki beyninizden kurşun yemişe dönüyorsunuz. Üstüne bir de ters köşe yapmazlar mı? Bunun da üstüne iyice afallıyor ve bir sonraki bölüme geçiyorsunuz. Üstelik bunu sadece 11 bölümde yapmayı başarmaları büyük güzellik.
Seride rahatsız olduğum noktalar da yok değil. Nishinosono’ nun finalde beklenen patlamayı yapamayışı ve Saikawa’ ya olan aşkının, üstlendiği görevin önüne geçmesi böyle zeki bir kıza hiç yakışmamış. Bununla birlikte seride İngilizce diyalogların geçtiği bir sahne var ki bu sahnede insanın ufacık bile rahatsız olmaması mümkün değil. Ayrıca seiyuular ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar Japonların İngilizce konuşurken ’-l’ harfini düzgün algılayamadıkları bir gerçek. Bu yüzden bu sahne biraz zorlama olmuş gibi geldi.
Müziklere gelecek olursak, genel anlamda çok hoştu benim için. Sahnenin havasına sizi sokmayı büyük bir ustalıkla beceriyor. Özellikle ‘’inferring’’ parçası çalar çalmaz Sherlock Holmes moduna geçiyorum. Bununla birlikte ‘’feel uneasy’’ parçası da insanı oldukça geren başarılı bir fon müziği idi.
Sonuç olarak çizimleri gerçekçi ve gayet hoş olan bu çerezlik animeyi izlemenizi şiddetle tavsiye eder iyi günler dilerim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













7 comments