• Darwin's Game İncelemesi

    Yönetmen: Yoshinobu Tokumoto
    Stüdyo: Nexus
    Tür: Aksiyon
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/6


    Mirai Nikki yahut Btoom! gibi “Battle Royal” tarzı ile ön plana çıkan Darwin’s Game’de, hemen her anime serisinin başlangıcında olduğu gibi ana karakterimiz Kaname Sudo sıradan bir lise öğrencisidir. Günün birinde zorda olan bir sınıf arkadaşından bir telefon oyunu uygulaması olan Darwin’s Gamme’i oynama daveti alır ve Kaname daveti kabul eder. Daveti kabul etmesi ile birlikte telefonundan bir yılan çıkıverir ve Kaname’nin hayatını tamamen değiştirmek üzere onu boynundan ısırır.

    Kaname Sudo, artık Darwin’s Game’in oyuncularından birisidir ve bu oyunda amaç hayatta kalmak ile öldürmektir. Şöyle ki, bir meydan okumaya maruz kaldığınızda karşınızdaki insanı öldürmeli yahut pes etmesini sağlamalısınız. Aynı şekilde Kaname de bir meydan okuma gönderebilir, klan kurabilir ve kazandığı puanları Japon yenine çevirip harcayabilir. Oyun, gerçek dünyada diğer insanların arasında geçmekte ve gerçek dünyada geçtiği için ölürseniz gerçek hayattan da bir “game over” alırsınız. Oyunda ölenlerin bedenleri yok olmakta ve öldükleri yerde bedenleri şeklinde kare çöküntüler oluşmaktadır. Bu arada, her oyuncunun mühür adında bir de özel yeteneği vardır. Örneğin Flash kadar hızlı koşma yahut suyu kontrol etme veya ışınlanma gibi. Üstelik bu mühürleri oyun dışında da kullanmak mümkündür. Karakterimiz Kaname de istemeden de olsa bu oyuna katılır ve bir yandan çıkmanın yollarını ararken, bir yandan da ölmemeye çalışır. 


    Yukarıdaki paragrafımda Kaname ölmemeye çalışır dedim fakat bölümler ilerledikçe en büyük değişimi Kaname’nin kendisinde görüyoruz. Ürkek, öldürmek istemeyen ve şaşırmış Kaname yerini deyim yerindeyse John Wick’e bırakıyor:) Biraz acayip bir karakter gelişimi benim gözümde. Keza Kaname’ye manita olması için konulan Shuka’nın da Mirai Nikki’deki Yuno’dan neredeyse farkı yok gibi ve fan servisliği de ihmal edilmiyor. Oyun teması ilgi çekici olsa da üzerine düşündükçe fazla boşlukları olduğunu görüyoruz. Mesela biraz ortalara doğru Shibuya bölgesinde bir olay yaşanıyor ve oyuncu olmayan herkes gelen bir sinyal (hipnoz?) ile koca Shibuya’yı terk ediyor. Demek istediğim, sistem hakkında fala soru işareti mevcut. Ayrıca bölümlerin ilerleyişi de bana kalırsa inişli çıkışlı bir seyir gösteriyor. Misal son bölümlere doğru sıkılmaya başlamışken finali, pardon sezon finalini beğendim sayılır. Evet, sezon finali ve yarım bitiyor, mangası da devam ediyor yani bitmez arkadaşlar:) 


    Çizimlerini ele alacak olursam animenin en güçlü yanı diyemem. Nasıl anlatayım… Düşük bütçeli bir anime serisi gibi. Çok fazla detay ve ayrıntılı arka plan çizimleri göremezsiniz. Standart takılıyor. Ayrıca karakter modellemelerinin de emin olun birçok animede çok daha iyilerini görebiliriz. Fazla kötülemek istemiyorum; aslında kötü de değiller fakat olması gerektiği gibi de değiller işte. Aynı şekilde müzikler için de vasat ile iyi arasında gidip geldiğini söyleyebilirim. Anlayacağınız Darwin’s Game’in teknik kısmı da oyun sistemi gibi biraz bug içeriyor:)

    Peki, animenin adı niye Darwin’s Game? Bunu animede bir bölümde anlatıyor ama ben söylemeyeceğim. Hayır, unuttuğumdan değil, izleyince öğrenin diye:) Günün birinde ikinci sezon mutlaka gelecek çünkü son bölümde bir – iki yeni karakteri görüyoruz. Şahsen merak içinde beklemiyorum ve belki de çıktıktan bir süre geçtikten sonra izlerim ama mutlaka günün birinde izlemiş olurum. Çok fazla hevesle bekleme ama çıkınca da izlersin tadında bir anime yani. Bir şansı hak ediyor mu? Elbette. Beklentiler yüksek olsun mu? Hayır ama kim bilir, belki de size ters köşe yaptırabilir. 
     
  • Baki (2020) İncelemesi

    Yönetmen: Hirano Toshiki
    Stüdyo: TMS Entertainment
    Tür: Aksiyon, Dövüş
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/6.5


    Netflix'te izlenebilir durumda olan Baki'nin incelemesine geçmeden önce bir önceki sezonun incelemesini okumak isterseniz buraya, 2001 yılında çıkan seri için buraya ve her şeyin başladığı ilk seri için buraya tıklayabilirsiniz. Baki, dünyanın en güçlü "yaratığı" olan babası Yujiro Hanma’yı yenmek isteyen bir çocuk... Baki’nin yeni sezon incelemesiyle karşınızdayız ve hafif spoiler uyarısı vermek istiyorum. Diğer sezonlarının incelmesine siteden ulaşabileceğiniz gibi geçen sezonu hatırlarsak dünyanın en güçlü idam mahkumları Baki’nin olduğu yere kaçmışlar ve 5’e 5 ölüm kalım mücadelesi verilmişti. Sonunda da Baki zehirlenmişti. Bunun sonucunda aşırı zayıflamış ve tedavi için Çin’e götürülmüştü. İkinci sezon da tam olarak buradan devam ediyor. 
     
     
    Çin kenposu dövüş sanatının varisi Retsu ve hocasına göre Baki, iyileşmek için orada 100 yılda bir düzenlenen tek günlük Büyük Raitai Turnuvası’na katılmalıdır. Çünkü o turnuvaya “zehirli el” kullanıcısı bir dövüşçü de katılacaktır. Yani bir zehri başka bir zehirle etkisizleşeceğini düşünmektedirler. Baki, o hasta haliyle turnuvaya katılmak için endişeliyken turnuvaya Yujioru Hanma’nın da katılacağını öğrenir ve turnuvaya dahil olur. Turnuvada babasının üç yıl hapiste kalması nedeniyle yarıda kalan tekniğini tamamlayan Muhammed Ali JR, Yujiro Hanma, Baki Hanma dahil 15 savaşçı ile 146 yaşında, Yujiro Hanma’ya bile “zayıfsın” diyen eski Raitai Turnuva Şampiyonu da katılır. Turnuva devam ederken yaşanan olaylar da işin seyrini normal bir turnuva olmaktan çıkarıp başka amaçlar üzerine bir savaşa dönüşecektir. Bakalım ölümcül zehirle zehirlenmiş, vücudu en uç noktaya kadar zayıflamış Baki iyileşebilip dövüşler çıkarabilecek midir? 
     

    İlk sezondan tanıdığımız Dorian ve Oliva bu sezonda da yer alıyor fakat onların olayını tam anlayamadım. Turnuvanın seyrinin değişmesi de iyi oldu. Yine de hala dövüşler çok kısa sürüyor. Yani iki taraf arasında bu kadar uçurumun olup karşılaşmanın hemen sonlanması yerine biraz daha başa baş olup çok keyif verici sahneler izleyebilirdik aslında. Ama Retsu ile Jyaku karşılaşması çok iyiydi. Bir de tabi özellikle bu sezon Yujiro ile eski turnuva şampiyonu Kaku’nun karşılaşması için izlenebilir. Ancak turnuva sonrası yaşananları sırf animeyi bitirebilmek için izledim diyebilirim. Yani Baki ile kız arkadaşının arasındaki ilişkinin nasıl o hale gelmesinden mi bahsetsem, M. Ali Jr’ın Baki ile dövüşmek için yaptıkları saçmalıklardan mı bahsetsem bilemedim. Ayrıca bu karakteri başlarda şişiriyorsanız sonra neden dibe çektiniz. Geçen sezon Oliva’yı falan izlemiştik bu sezon da bu karakteri izledik turnuva dışında. 2018 sezonunda da Baki geri planda kalmıştı.

    Açıkçası ilk iki sezonun tadını bu sezonlarda alamadım. Kısacası çoğu yerde saçmalamışlar bence. Ayrıca dövüşlerde de saçmalıklar yok değildi. İki taraf da sanatının hikayesini anlatıyor, övünüyor, karakteri şişiriyorlar vs. sonra bir bakıyoruz bir taraf tek yiyor :) Yani karşılaşmaları böyle yapmak yerine daha uzun daha heyecanlı soluk soluğa izlenebilecek karşılaşmalar gayet de rahat tasarlanabilirdi ama yazık etmişler maalesef. Ellerinde çok güzel iş çıkarabilecek çok iyi potansiyel varken bu olmamış. Müziklerine gelecek olursak açılış şarkısını başarılı buldum. Doğu müziği tınıları içeren hareketli, uygun bir parça olmuş. Kapanış şarkısı da fena değildi. Sonuç olarak animeyi tutarsızlıkları, saçmalıkları göz ardı edebilirsek keyifle izlenebilir ama bunlara göz yummak pek mümkün olmadığı için üzülerek biraz puan kırıyorum. Gelecek sezonun olacağı sinyalini de verdiler bakalım umarım o daha güzel olur. Hoşça kalın :) 
     
  • Yuukoku no Moriarty İncelemesi

    Yönetmen: Kazuya Nomura
    Stüdyo: Production I.G
    Tür: Tarihi, Shounen, Psikolojik, Gizem
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı:10/ 9.5


    Evet, Sherlock Holmes evrenine yeni bir bakış açısıyla bakmaya hoş geldiniz. Moriarty the Patriot adıyla da bilinen bu animede olaylara Sherlock’un baş düşmanı, saplantı haline getirdiği, ona en büyük gizemleri sunan suç danışmanı Profesör William James Moriarty’nin penceresinden bakıyoruz. Moriarty 19.yy sonlarında Büyük Britanya’da sınıf ayrımının hat safhada olduğu dönemde yaşamaktadır. Soylu Moriarty ailesine katılıp Moriarty olması da küçük yaştaki zekasının ve bilgeliğinin sayesinde olmuştur. Ona göre kötü insanlar ortadan kaldırılırsa herkes iyi olacak ve dünya harika bir yer olacak.. Bunun için de kötü adamları ortadan kaldırması için kimi zaman başka bir kötü adamı kimi zaman da artık kaybedecek bir şeyi kalmayan intikam ateşiyle yanıp tutuşan insanları ustalıkla kullanıyor. Peki suçu başka bir suçla örtmek kanuna göre suç değil mi? Moriarty davasında haklı mı? Peki ya adalet soylular için işlemiyorsa? gibi soruları da sordurmayı başarıp Moriarty felsefesini düşündürüyor. Moriarty’e göre suç olabilecek delilleri ortadan kaldırırsak ortada suç olabilecek bir şey kalmaz yani bir başka deyişle “kusursuz suç olur” diyerek Sherlock’un “kusursuz suç yoktur” ilkesine karşı çıkıyor. 


    Planlarını ince ince işleyip uygulamaya koymuşken tam dişine göre birisi olan Sherlock Holmes ile karşılaşmasıyla olaylar daha da ilginçleşiyor ve bir suç dâhisi, suç danışmanı ile dedektif danışmanın muhteşem kovalamacasını izliyoruz. Moriarty, Sherlock’a adeta “catch me if you can” diyor ve Sherlock’u birçok gizem birçok soru işareti bekliyor. Tabi seri 11 bölüm olduğu için bize kısa geliyor ve bittiği için üzülüyoruz ama bir yerde okuduğuma göre ilk sezon aslında 24 bölüm olarak planlanmış fakat pandemiden dolayı yarıda kesmek zorunda kalmışlar. Yeni sezonun nisan ayı gibi geleceği söyleniyor. Bir de kendi adaletini yaymaya çalışan birinin olması (Kira) ve bunu engellemeye çalışan birinin olması (L) ve aynı zaman da ikisinin de zeki olarak birbirine meydan okuması bize Death Note’yi de hatırlatmıyor değildi.

    Müzikleri ve kapanış parçası belki ortalamaydı ama opening’inin gerçekten başarılı olduğunu söyleyebilirim. Açıkçası animede beğenmediğim, gözüme çarpan bir şey olmadı. Özellikle artık birçok şeyin sarmamaya başladığı bu pandemi döneminde bu animeyi gayet de severek izledim ve kesinlikle bir göz atmanızı öneririm. Zaten gerilimi de kendine çekmeyi başarıyordu. Hatta 6-7. bölümlerde ince eleyip sık dokuduğu plan kesinlikle görülmeye değerdi. 11 bölüm olmasıyla da çerez niyetine peş peşe izleyeceğinizi garanti edebilirim. Hakikaten kaliteli animeydi. İyi seyirler!
     
  • Dorohedoro İncelemesi

    Yönetmen: Yuichiro Hayashi
    Stüdyo: Mappa 
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Macera
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8


    2021 yılının ilk incelemesini Dorohedero animesi ile yapıyoruz. Netflix’te n izlenebilir durumda olan garip isimli anime, uzak ve kıyamet sonrası bir dünyada, daha doğrusu iki farklı alemde geçmekte. İlki “Delik” olarak adlandırılan ve insanların yaşadığı alem, ikincisi ise büyücülerin yaşadığı alemdir. Her iki alemde yaşayanlar ilk bakışta insan olsa da, büyücüler farklı bir tür olarak nitelendirilmektedir. Büyücülerin dünyasında kast sistemi de göze çarpmaktadır. Duman olarak adlandırılan büyü yaratma güçleri yüksek olanlar varlık ve bolluk içinde yaşarken dumanı düşük, hatta hiç olmayanlar fakirlik içinde yaşamaktadır. Dumanı, yani büyü gücü zayıf olanlar çeşitli tıbbi yöntemlerle yahut uyuşturucu maddelerle dumanını arttırmaya çalışmaktadır. Ayrıca her büyücünün gücü farklılık göstermektedir. Dolayısıyla büyü gücü nadir olanlar popüler büyücülerdir. İşte bu büyücüler, büyü güçlerini geliştirmek – pratik yapmak için bir kapı atarak insanlık alemine geçiş yapar ve insanları kobay olarak kullanarak üzerlerinde büyülerini kullanırlar. Bu yüzden insanlar aleminde birçok deforme olmuş, büyüye maruz kalmış insan bulunmaktadır. Ha, insanlar buna karşı çıkmamış mı? Zamanında evet ama baş edemediklerinden dolayı boyun eğmişlerdir. 


    Hızlı bir açılış ile karşımıza çıkan animede Caiman adlı timsah kafalı bir elemanla ona eşlik eden Nikaido adlı bir kızla tanışıyoruz. Çok geçmeden öğreniyoruz ki, Caiman’a bir büyücü tarafından büyü yapılmış ve kafası timsaha dönüşmüştür. Yetmezmiş gibi tüm hafızasını da kaybetmiştir. Caiman’ı, Nikaido bulmuştur ve gün geçtikçe dostlukları pekişmiş, beraberce Caiman’a büyü yapan büyücüleri aramaya başlamışlardır. Caiman’ın ağzının içinde gerçek benliği olarak düşündüğü birisi daha vardır ve yakaladığı büyücülerin kafasını ağzına sokarak ona göstermektedir. Ağzın içindeki eleman ise Caiman’ın şansızlığına sürekli “Bu Değil” diye cevaplamaktadır. Peki, Caiman ve Nikaido yakaladıkları bu büyücülere daha sonra ne yapıyor? Elbette parça parça doğrayarak öldürüyorlardır:) Tabi bu durum büyücüler aleminde dikkat çekmeye başlayacaktır ve işler karışmaya başlayacaktır. 

    12 bölüm boyunca süren animede Caiman ve Nikaido’nun bol kan ve vahşet içeren ama bolca da kara mizaha yer verilen macerasına tanıklık ediyoruz. Bu arada, Dorohedoro’nun anlamını araştırdığımda karşıma çeşitli varsayımlar çıktı ve Japon alfabesi olan Kanji yazılışına göre bir kelime oyunu da bulunmakta. Genel görüş ise “Çamurdan Çamura” anlamına geldiği. Bu kısa bilgiye de verdikten sonra animenin içerik olarak hiçbir şeyden çekinmediğini belirtmek isterim. Kopan uzuvlar, kan, garip yaratıklar, şeytanlar ve gerek insanların dünyası, gerekse büyücülerin dünyası acayip yer ile mekanlar. Bu hususta anime kendi farklı evrenini başarılı bir şekilde yaratmış. Caiman’ın aslında kim olduğu merak uyandırıyor lakin bazen bölümler çok hızlı ilerliyor ve soru işareti üzerine soru işareti bindiriyor. Zaten yarım bittiği için de öylece kalıveriyorsunuz. Demek istediğim, hikaye örgüsü karışık ve karakterler daha çok ön planda. Yani ilk bakışta çok önemsiz görünen karakterlerin bile her bölüm karşımıza çıktığını ve derinlik kazandığını görüyoruz. Fakat hikayenin ilerleyişi bakımından azıcık sıkıntı var. 


    Animenin çizimleri de tıpkı içeriği gibi farklı ve kendine has. Mesela resimlerden Nikaido’nun yüz çizimini gördüğünüzde sanki seksenli yıllardan kalma gibi görünüyor. Caiman’a baktığınızda ise mimiksiz bir timsah yüzü. Genele ve hareketleri sahnelere baktığımızda ise on numara beş yıldız:) Çarpışma sahnelerinin kalitesi ve estetiği keyifli bir izlenebilirlik sunuyor. Animenin müzikleri ve sesleri bakımından ise diyecek pek bir şeyim yok. Her şeyi garip olduğu gibi açılış parçası da garip ve kapanış parçaları da değişkenlik göstermekte. Sürekli dinlemek isteyecek kadar sevmedim ama kötü asla diyemem. 

    Dediğim gibi Dorohedoro sezon finali tadında bir son bölüm ile karşımıza çıkıyor ve iyice karışan olaylar yarım kalıyor. Tek tesellim, animenin 18 yıl süren mangası bitmiş durumda ve gerçek bir final yapabilecek ender animelerden birisi durumunda. İkinci sezonu merakla bekleyenler arasında ben de varım fakat henüz ikinci bir sezon hakkında bir bilgi mevcut değil. Artık bekleyip göreceğiz.

  • Kami no Tou İncelemesi

    Yönetmen: Takashi Sano
    Stüdyo: Telecom Animation Film
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Macera
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/7.5


    Güney Kore kökenli olduğu için Manhwa/Webtoon kategorisine giren ve İngilizce adı ile Tower of God olan anime, hızlı bir girişle seyircisine merhaba diyor. Ortada bizlere sadece bilgi kırıntıları verilen bir kule vardır ve bu kulenin tepesine tırmanabilirseniz her şey sizin olacaktır. Kulenin tepesinde, dünyada olan her şey mevcuttur ve sizin olabilir. Kulenin tepesinde tanrı bile olabilirsiniz. Tahmin edeceğiniz üzere de farklı kişiliklerin kuleye tırmanma yolculuğu bu animede ele alınıyor.

    Dediğim gibi anime çok hızlı bir giriş yapıyor ve adlarının Rachel ile Bam olduğunu öğrendiğimiz iki karakter ile tanışıyoruz. Rachel kaçıyor, Bam kovalıyordur. Rachel’in amacı kuleye tırmanıp yıldızları görmektir. Bam’ın tek görmek isteiği ise Rachel’dır ve Rachel kuleye “ışınlandığında” o da peşinden ışınlanabilir. Bam, kuleye tırmanmaya davetli olmadığı için Kuralsız olarak nitelendirilir ve bir ön teste tabi tutulacaktır. Şansına bir Jahad prensesi olan Yuri oradadır ve ona kılıcını ödünç verir. Bam ön eleme tadındaki testi geçer ve kuleye tırmanmak için asıl testlere tabi tutulan diğer karakterlerle tanışmaya başlar. Derken hem Bam kendisini geliştirmeye hem de hayatı öğrenmeye başlar. 


    Animenin en büyük artısı aynı zamanda eksisi. Bu kadar hızlı, içine birçok olay örgüsü işlenen, karakter sokulan ve ipin ucu kaçmadan (zar zor o da:) işlemesini başarabilen ender animelerden. Kule nedir bilmiyoruz, dışarıda nasıl bir dünya var, onu bile bilmiyoruz. Mesela yıldızlar sadece kulenin tepesinden görülebiliyormuş ve normal gördüğümüz gökyüzü yapaymış. Testlere gelen insanlar nerede yaşıyor? Paralel evrenler mi var, belli değil. Farklı ırkların olduğunu görüyoruz, Jahad adında bir elemanın varlığından haberimiz oluyor ve kral olduğunu biliyoruz ama tam olarak neyin kralı? Kulenin mi? O zaman tırmanmasını başarabilen yeni kral mı olacak? Kısacası bir cevap alıyorsunuz ve karşılığında seri size üç yeni soru işareti sunuyor:) Dolayısıyla dediğim gibi içinde barındırdığı zenginlik aynı zamanda kafa karıştıran kısmı. Hemen her karakterden bir şeyler katılmak istenmiş ve bilgi bombardımanı üstüne soru bombardımanına maruz kalıyoruz. Üstelik seri sadece test aşamalarını konu alıyor! Daha resmi olarak tırmanmaya başlamadık bile:)

    Ana karakter olan Bam’a kısa bir parantez açmak istiyorum. Animeyi eğer izlediyseniz Bam’a “Yoru” diye hitap ediyorlar. Bunun hakkında kısa bir açıklama yapmak isterim. Hem Bam hem Yoru’nun Türkçe karşılığı Gece. Orijinal Kore sürümünde ana karaktere Bam deniliyor ve Japonca dublajda ise kendi dillerinde gece, yani Yoru denilmesi uygun görülmüş. Chrunchyroll’un resmi altyazısında da orijinaline sadık kalınmak istenmiş. Kısacası söylenen Bam, yazan Yoru ama ikisinin de anlamı Gece. 


    Animenin çizimleri alıştığımız animelerden farklı bir hayli hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Keskin hatlar, parlak renkler ile çizgi-film ile anime arasında gidip geliyor seri. Yeri geldiğinde oluk oluk kan akıtmasını da biliyor. Keza hareketli sahneleri de bir o kadar estetik ve izlemesi zevkli. Aynı şekilde müzikleri için de kaliteli diyebilirim. Gerek açılış parçası olsun, gerekse kapanışı ve bölümler esnasında çalan müzikler insanı rahatsız etmiyor.

    Kami no Tou, sinir edici bir sezon finali ile sona eriyor. Olayların iyice karışması, barındırdığı soru işaretleri ile yukarıdaki puanı vermeyi uygun gördüm. Lakin şöyle bir durumda var; ikinci sezon bu denli kafa karıştırmaz ve bazı cevapları açıklığa kavuşturabilirse puan dokuzun üstüne bile çıkabilir. Serinin manwha’sı 2010 yılından beri devam ediyor yani malzeme çok ve bana kalırsa daha çok başımız dönecek:) 
     
  • Kokkoku İncelemesi

    Yönetmen: Yoshimitzu Oohashi
    Stüdyo: Geno Studio
    Tür: Doğaüstü
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8.5


    Amazon Prime’dan izlenebilen ve Prime özel yapımı olan Kokkoku için diyebileceğim; beni ters köşe etmiş olması. Evet, izlediğim en iyi animeler kategorisine girmedi belki ama on iki bölüm boyunca kendisini merakla izlettirmesini de başardı. İşin sırrı, sıradan halktan gelme karakterler ve merak uyandıran içeriği.

    Ön plana çıkan ve ana karakter olarak nitelendirebileceğim Juri Yukawa, alelade bir kızdır. Kokkoku’da ana karakterlerden olsa da, diğer animelerde ikinci hatta üçüncü planda kalan bir karakter olurdu. O kadar sıradan yani:) Kendisi kalabalık ve işe yaramaz olarak nitelendirebileceğim Yukawa familyasının bir üyesidir. Babası Takafumi işsiz, abisi Tsubasa otuz iki yaşında bir hikikomori – yani dış dünya ile bağlantısını kesmiş ve yalnızlığı benimsemiştir. Keza ablası da çocuğunu babasız büyütmektedir. Ailenin en büyüğü büyükbabanın da tüm işlerden elini eteğini çektiğini görüyoruz. İşte böyledir Yukawa ailesi ve Juri bir iş görüşmesinden daha başarısız bir şekilde evine dönmüştür. İş görüşmesinde olduğu için ablasının çocuğunu da okuldan almak için Tsubasa binbir rica ile ikna edilmiştir. Evine döndüğünde telefon çalar ve Tsubasa ve yeğeni Makoto’nun kaçırıldığı haberini alırlar. İstedikleri ise fidyedir fakat Yukawa ailesinde para ne gezer:) Derken büyükbaba olaya müdahil olur ve Juri ile babası Takafumi’yi sakinleştirerek odasına çeker. Bir taş çeker ve ufak bir ritüel gerçekleştirdikten sonra zaman durur. “Stasis” adı verilen dünyaya geçerler ve zamanın durduğunu herkesin adeta heykel gibi kalakaldığını görürler. Büyükbabanın dediğine göre bu taş nesilden nesle Yukawa ailesinde aktarılmıştır ve kendisi son sahibidir. Amacı anlamışsınızdır: Gidip Tsubasa ile Makoto’yu alacaklar ve evlerinde zamanı yeniden başlatacaklar fakat hiç ummadıkları bir şey başlarına gelir. Stasis’de gezinebilen başkaları da vardır ve ailesi gözüne kestirmiştir. 


    Bahsettiğim gibi hikaye kendine özgün ve merak uyandırıcı. İnsan izlerken ne olacağını, diğer insanlar kim, taşın geçmişi gibi sorular soruyor ve merakla cevapları bekliyor. Birçok soru cevap bulsa da taşın üzerine çok fazla yoğunlaşamıyor. Sadece son bölümde ciddi bir ayrıntı veriliyor, o kadar. Zaten serinin odak noktası taş ve yapabilecekleri olmadığı için aslında bu sorular hep ikinci planda. Asıl olay kaçırılma, kaçıranlar, ve Stasis dünyasının bekçileri olarak nitelendirilen, hareket edemeyenleri korumakla görevli yaratıklar. On iki bölüm fazla doldurulmadan tadında ilerliyor diyebilirim. Karakterlerden de zaten bahsettim. Göbekli ve kolay para peşinde aile reisi, işsiz çocuklar, sıradan bir dede gibi karakterler bunlar ve benim çok hoşuma gitti. 
     

    Karakterler demişken; çizim tarzları da doğal olarak bir hayli sıradan:) Yani Kokkoku’da renkli saçı, kocaman gözlü, garip elbiseli değişik tiplemeler yok. Göbekli, eşofman giyen ve terlikle gezen senle ben varız:) Çizimler çok ayrıntılı ve dikkat çekici olmamakla birlikte görevini yerine getiriyor ve gerek karakterler gerekse ortam yaşanan atmosferi gayet yansıtıyor. Seslendirmeler bakımından vurgulayacağım bir nokta yok. Müzikler de fena sayılmaz ama açılış parçasının ayrı ve garip bir havası var. Buraya linkini bırakıyorum.

    Kokkoku final yaparak biten ender animelerden birisi. Yani Juri ve ailesinin hikayesi bitiyor ama dediğim gibi Stasis ve taş – taşlar bayağı geniş bir konu. Dolayısıyla günün birinde belki Juri, belki bambaşka bir kadro ile yeni bir sezon karşımıza çıkabilir. Çıksa da çıkmasa da, Kokkoku adı çok bilinmese de benim sevdiğim ve severek izlediğim bir anime oldu. 
     
  • Souten no Ken: Regenesis 2 İncelemesi

    Yönetmen: Yoshio Kazumi
    Stüdyo: Polygon Pictures
    Tür: Aksiyon, Dövüş, Dram
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/6.5 

     
    Regenesis sezonunun ikinci kısmına geçmeden önce yine kısa birkaç bilgi vermek istiyorum. Bilmeyenleriniz olabilir, Souten no Ken, ünlü Hokuto no Ken serisinin öncesini anlatan bir anime ve başrolde bizim Kenshiro’nun ustasının abisi Kenshiro Kasumi var. Zaten Kenshiro da adını Kenshiro Kasumi’den almış. Hokuto no Ken’i henüz izlemediyseniz ne duruyorsunuz diyerek inceleme linkini de buraya bırakıyorum. Souten no Ken’in 2006 yılında yayınlanan ilk anime serisi içinse buraya ve Regenesis’in ilk sezonuna ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli.

    Souten no Ken Regenesis’in ikinci sezonu tahmin edeceğiniz üzere ilk sezonun bıraktığı yerden devam ediyor. Dolayısıyla ilk sezonu izlemediyseniz açıkçası bu incelemeyi okumak da anlamsız olabilir. Her neyse; Kenshiro, Yasaka, Erika ve ekibin kalan üyeleri Endonezya’dadır ama kötülük elbette peşlerini bırakmaz. İlk sezonun ardından huzur bulmak isteyen ekibimizi “Nahash Halkını” yeniden canlandırmak için dünyayı yok etmek isteyen bir güruh takip etmektedir ve amaçları Erika’yı ele geçirmektir. Elbette bu arkadaşlar avuçlarını yalar diyebilirsiniz çünkü bizim saffımızda Kenshiro vardır lakin Kenshiro’nun geçmişinden birisi gelecek ve Kenshiro hayatının sınavını verecektir. 
     

    Souten no Ken, orijinal Hokuto no Ken gibi başarılı olamadı ve Souten no Ken de doğrusunu söylemek gerekirse koyu Hokuto fanlarına hitap eden bir seri. Yani Hokuto no Ken’i izlememiş birisine Souten no Ken’i izlettirmeyi kalkarsanız en iyi ihtimalle “bu ne be?” der en kötü ihtimalle koronadan beter hale gelir:) Şaka bir yana, seri gerçekten Hokuto no Ken’in hatırına izleniyor çünkü animede Kenshiro’nun adını taşıyan bir karakter var. Özellikle meşe ağacına benzeyen, tamamı kastan oluşan karakterleri ve “eşsiz” CGI’ı ile bambaşka bir seviyede. Bakın, ben pek CGI taraftarı değilim ama güzel CGI efektler ve çizimler gördüğümde de hakkını veririm. Koyu bir Hokuto no Ken ve Kenshiro hayranı olarak Souten no Ken’in çizimlerinin açık açık berbat olduğunu söylüyorum. Ne yürümeleri normal ne de zaten çok az olan dövüşler tat veriyor. Bu arada dövüş demişken, ilk serilerde yine yumruk yumruğa kavgalar vardı fakat ikinci sezonda Nahash halkından olan elemanlar “aduket” çektiği için yumruklar neredeyse hiç buluşmuyor. Buna karşın bir karakter aduket yediğinde vücuduna oluşan yara izine uzun bir süre sadık kalınmasını takdir ettim. 
     

    Peki, yukarıda verdiğim puanı bile hak edecek ne yaptı bu seri? Açıkçası çok düşündüm ve puanın çoğunun seriyi izlememle olan sebeple aynı: Hokuto no Ken. Bir de sonlara doğru ister istemez insan biraz duygusallık yaşıyor çünkü Hokuto no Ken aleminde bir devrin kapandığına tanıklık ediyorsunuz. Diğer Souten yazılarımda belirtmiştim, Kenshiro Kasumi gerçekten güçlü bir Hokuto Shinken kullanıcısı ve orijinal Kenshiro’dan bile daha iyi olduğu görüşündeyim. Dolayısıyla Kenshirıo Kasumi’nin karşısına asla onu zor duruma bırakacak birisi çıkmıyordu. Ta ki, Himuka adındaki karakter çıkana kadar. Fazla spoiler vermek istemiyorum ama bu sefer Kenshiro Kasumi’nin başının gerçekten dertte olduğunu hissedebiliyorsunuz. Bir de Hokuto no Ken izleyicileri şu olayın farkında; son varis Kenshiro ve gerek ustası gerekse Kenshiro Kasumi artık yaşamıyor. Ustanın ölümüne tanıklık ediyoruz ama ya Kenshiro Kasumi? İşte bu sezonun sonunda malum beklenen gerçekleşiyor. Nasıl olduğunu söylemeyeceğim ama bana kalırsa biraz ucuz yollu olmuş.

    Souten no Ken’in anime macerası bu ikinci sezonla açık açık sonlanmış oldu. Regenesis mangası hala devam etmekte fakat içeriğin manga ile çok fazla alakası yokmuş. Ha, şöyle bir şey olabilir; Hollywood’un son yıllarda ayıla bayıla yaptığı “reboot” olayı gerçekleşip sıfırdan bir Souten no Ken serisi gelir ancak. Öbür türlüsü olmaz çünkü bir devir daha kapanmış oldu. Her ne kadar berbat çizimlere ve Kenshiro’yu zorlayacak düşmanlar bulunmasa da, Kenshiro Kasumi’nin duruşu, kişiliği ve Hokuto Shinken becerileri ile varislerin en büyüğüydü. 
     
  • Banana Fish İncelemesi

    Yönetmen: Hiroko Utsumi
    Stüdyo: Mappa
    Tür: Aksiyon, Gerilim
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/5

     
    Çeşitli ödüllere ve adaylıklara sahip olan Mangaka Akimi Yoshida’nın ilk olarak 1985 yılında yayınlanan ve 1994 yılında sona eren aynı adlı eserinden animeye aktarılan Banana Fish, izleyenini New York şehrine götürüyor. Altın sarısı saçları yeşil gözleri ile dikkat çekici güzelliğe sahip olan on yedi yaşındaki Ash Lynx, çocuklardan oluşan bir çetenin cesur lideridir. Günün birinde Ash’in karşısına ölmekte olan bir adam çıkar ve içinde ne olduğu bilinmeyen bir maddeyi Ash’e vererek söylediği adrese götürmesini ister. Adamın son sözleri ise “Banana Fish” olur ve Ash’in kafasında şimşekler çakar. Çünkü Banana Fish, abisi Griffin’in sürekli mırıldandığı iki sözcüktür. Bir asker olan Griffin, savaş sırasında ansızın kendi arkadaşlarına ateş etmeye başlamış ve bacaklarından yaralanarak zapt edilmiştir. O günden bu yana bir daha asla kendisi gibi olamamış ve ağızından çıkan tek kelimeler Banana Fish olmuştur. Elbette Ash yakaladığı bu ipucun peşini bırakmayıp işin içyüzünü öğrenmek için canını bile feda etmeye hazırdır lakin olay öyle derindir ki, sadece kendi canı değil, çevresindekilerin de hayatı Banana Fish yüzünden tehlikeye girecektir. Diğer taraftan mangaya/animeye Japon karakter eklemek için Japonya’dan gelen Shun Ibe ve Eiji Okumura da sokak çeteleri hakkında haber yapmak için New York’a gelmiştir. Eiji’nin yolu çok geçmeden Ash ile kesişir ve kendisini hiç ummadığı bir maceranın içinde bulmuş olur.
     

    Banana Fish içerik olarak mafya havasına hakim, sürekli bir mekandan bir mekana ilerleyen ve genelde hızlı sahnelerin yaşandığı bir anime. Öte yandan beni gafil avlayan yanı ise güzel erkek denen “bishonen” karakterlere ve hafif “yaoi” kokan bir içeriğe sahip olmasıdır Ash, eski bir erkek fahişedir ve özellikle ilk bölümlerde sürekli bundan bahsedilmekte. İki erkeğin yatakta ettikleri sohbetler, dudaktan buse kondurmaları ve Ash ile Eiji arasındaki yakınlık derken anime açıkçası benim çok da sevmediğim bir yönde ilerlemeye başladı. Aslında suç burada biraz da benim çünkü Mangaka’nın da eserlerini inceleyecek olursak genellikle kadınlara yönelik içerikleri ile dikkat çekiyor. E, benim dikkatimi çekmediği için de ben daha çok senaryoya odaklanmak istedim fakat hikaye de bir süre sonra klişeleşmeye ve heyecanını yitirmeye başladı.

    Hikayenin ilk kısımları epey merak uyandırıcı, buna kimse inkar edemez. Banana Fish nedir mevzusu animenin ateşleme gücü. Gelgelelim Banana Fish nedir öğrendikten sonra olaylar tipik bir suç/gerilim içeriğine, sanki B sınıfı bir aksiyon filmi izliyormuşçasına bir havaya bürünüyor. İşte al sana içinde tek kurşun olan bir silah, sevdiğini kurtarmak için arkadaşını feda edebilir misin gibi modası geçmiş (gerçi mangası seksenler – doksanlar arasındaydı, yani geçmemiş olabilir:) sahneler ve çatışmalarla süresi de uzatılmak istenmiş gibi. Bu arada otuz iki yaşında olan Max Lobo’ya Ash’in amca diye hitap etmesine hem güldüm hem bozuldum:) Bende otuz iki yaşındayım ve işleri gerçeğe uyarlayacak olursak Ash gibi bir karakterin en az otuz yaşında olması gerekirdi. Ayrıca yirmilerine bile ulaşamamış Ash gibi çocukların küçük adamcılık oynaması da zaten animelerde olur:) Hadi bakalım Ash efendi, hodri meydan sana! :) 
     

    Banana Fish’in çizimlerine baktığımda hala ikilemde olduğumu belirtebilirim. Kimi sahnelerde çizimler şahane gözüküyorken kimi sahnelerde sanki düşük bütçeli bir yapım ürünüymüş gibi. Oysa anime stüdyosu Mappa, kendine has karakter çizimleri ile işini en iyi yapan stüdyolardan birisi. Bakınız Sakamichi no Apollon, Dororo veya Inuyashiki. Daha birçok anime sayabilirim ve hepsi de çizimler bakımından üst seviye. Banana Fish de ise ne hikmetse bir kalitesizlik var. Animenin müziklerine ise herhangi bir lafım yok. Gerek açılış ve kapanış parçaları, gerekse bölümler esnasında çalan parçalar gayet seriye yakışan, kaliteli parçalar.

    12 + 12 olacak şekilde iki sezona sahip olan Banana Fish’i dilerseniz Amazon Prime’dan Türkçe altyazı seçeneği ile hemen izleyebilirsiniz. İzlemeliyim diye soracak olursanız şayet; eğer bishonen tarzını seviyorsanız bence benden çok daha fazla sevebilirsiniz. Eğer benim gibi bu tarzla aranız pek yok ise Banana Fish’i es geçmek akıllıca bir seçim olabilir. 
     
  • Ni No Kuni İncelemesi

    Yönetmen: Yoshiyuki Momose
    Stüdyo: OLM
    Tür: Fantastik, Macera
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/7

     
    İlk olarak 2011 yılında çıkan Ni No Kuni: Wrath of the White Witch ve 2018 yılında çıkan Ni No Kuni 2: Revenant Kingdom adlı oyunlara sahip olan Ni No Kuni, 2019 yılında yaklaşık bir saat kırk dakikalık bir anime filine de sahip oldu. Animenin görsellerine baktığınızda aklınıza Studio Ghibli gelebilir. Zaten ilk oyun olarak Wrath of the White Witch’i yapımcı Level-5, Studio Ghibli ile beraber geliştirmişti. Şahsen çok başarılı bulduğum iki oyunu oynadıktan sonra elbette animesini izlememek elbette olmazdı. Hemen söyleyeyim; anime oyunlardan bağımsız kendi hikayesine sahip. Hikaye olarak bazı elementler ilk oyundan alınmasına karşın özgün senaryosu sayesinde oyunları oynamadan da izleyebilmek gayet mümkün.

    Yuu ve Haru iki çocukluk arkadaşıdır. Haru’nun sevgilisi Kotona ile beraber daime üç kişi takılmaktadırlar. Lakin şöyle bir durum da vardır; Yuu tekerlekli sandalyeye mahkumdur çünkü dediğine göre henüz bebekken uçakları düşmüş ve tek kurtulan Yuu olmuştur. Bedeli ise bacakları olmuştur. Ayrıca Kotona’ya karşı o da hisler beslemektedir ama Kotona, arkadaşı Haru ile çıkmaktadır ve buna saygısı sonsuzdur. Günün birinde garip, dünyamıza adeta yakışmayan bir varlık Kotona’yı takip etmeye başlar. Kotona bunu fark eder ve arkadaşlarına haber verir ama Yuu ve Haru geç kalır, Kotona yine garip bir hançer ile bıçaklanır. Yuu ve Haru zanlının peşine düşer ve yola fırladıklarında tam bir araç onları ezmek üzereyken bir ışıltılı olur ve ikili kendilerini bambaşka bir dünyada bulur. Üstelik bu dünyada Yuu yürüyebilmektedir. Şaşkınlık içinde Yuu ve Haru bulundukları yeri incelemeye, Kotona’nın akıbetini öğrenmeye çalışır ve çok geçmeden kendilerini fantastik bir maceranın içinde bulduklarını anlarlar. 


    Ni No Kuni, aşağı yukarı öteki dünya/şehir anlamını taşımakta ve tıpkı oyunlarda olduğu gibi olaylar bizim bildiğimiz dünya ile fantastik bir dünya arasında geçer. Dediğim gibi hikayesi bağımsız ve oyunlarla bir alakası yok. Sadece iki dünya konsepti ve bazı (spoiler olduğu için söylemiyorum) yaşanan olaylar benzer. Filmin en büyük handikapı ise iki adet başarılı J-RPG oyundan geliyor olması. Şimdi, oyunları oynamadıysanız aslında gayet başarılı bir film. Oyunları oynadıysanız da aslında başarılı ama oyunlarda o kadar geniş ve detaylı bir içerik, karakterler topluluğu ile olaylar vardı ki, oyunları oynayan birisi ister istemez bunları arıyor. Dolayısıyla anime filmi oyunların yanında vasat ve yüzeysel kalıyor. Belki oyunları oynamamış olsam puanım biraz daha yüksek olabilirdi ama anime Ni No Kuni ismini taşıyınca insan ister istemez daha fazla beklentiye giriyor ve bir buçuk saate ne sığdırabilirsiniz ki? Her şeye rağmen oyunlarından ayrı tutarsak başarılı bir anime filmi diyebilirim. 
     

    Detaylı 2D çizimlere sahip animeyi ilk gördüğünüzde bir Ghibli animesi sanabilirsiniz. Nitekim ilk paragrafımda yazdım; ilk oyunda Ghibli de projeye dahildi. Dolayısıyla hala Ghibli esintileri taşımakta anime. Durum böyle olunca capcanlı renkler, detaylı arka plan çizimleri ve Ghibli benzeri karakterler karşımıza çıkmış oluyor. Şikayetimiz var mı? Hayır. Animede az sayıdaki müzikler oyunlarından alınmış ve gayet kaliteli, türüne uygun müzikler bunlar. Seslendirmelerde de herhangi bir tuhaflık bulunmamakta.

    Ni No Kuni, oyunlardaki gibi fazla detaya girmeden (giremeden), sade ama akıcı hikayesi ile hoş bir anime. İzlenmesini elbette öğrenirim. En azından Ni No Kuni evrenine ucundan da olsa merhaba demiş olursunuz. Bu arada, eğer fırsatınız varsa oyunlarını oynamanızı da şiddetle tavsiye ederim. Oyunların da konsepti aynı olmasına karşın hikayesi birbirinden bağımsız. 
     
  • Gosick İncelemesi

    Yönetmen: Hitoshi Nanba
    Anime Puanı: 10/9
    Stüdyo: Bones
    Tür: Dram, Romantizm, Tarihi
    Yapım Yılı: 2011
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/9

     
    2003 yılında Light Novel olarak piyasaya sürülmüş sonra ise 2005 yılında mangası da uyarlanan "GoSick" serisi 2011’in birinci çeyerğinde anime uyarlaması olarak severleri ile buluştu. Golden Kamuy serisi ile tanıdığımız yönemten Hitoshi Nanba’nın başında olduğu, My Hero Academia ve Full Metal Alchemist serilerini yapan Bones Stüdyosu tarafından hazırlanmış 24 bölümlük bu seri, çıkış yaptığı yılda birçok sanat ödülüne de aday olmuştur.

    Hikayemiz 1924 yılında, okulunda üstün başarılı notlara sahip olan Kujou Kazuya’nın küçük bir Avrupa ülkesi olan Sauville’in en prestijli okulu olan St. Marguerite akademisine kayıt olmasıyla başlar. Japon İmparatorluk Ordusu’ndaki rütbeli bir askerin üçüncğ oğlu olan Kazuya, hayalet ve gizem hikayelerin ünlü olduğu bu akademide kütüphane araştırmasındayken Victoruqie de Blois ile tanışır. Oyuncak bir bebeğe benzer bir görünüme sahip bu kız, Kazuya ile aynı sınıfta olmasına rağmen sınıfa hiç gitmemiş olması ,vaktinin çoğunu kitap okuyarak ve kimsenin dahi çözemediği gizemleri çözerek geçiren Victorique ile aralarında geçen olaylar ikisini birbirine yaklaştırır. Peki, bu yakınlık onları büyük bir felaketin habercisi gelirken ne kadar koruyacaktır? 
     

    Hikaye ilk başta sizi çok cezbetmeyebilir; ancak ilerledikçe bir bakmışsınız bölümleri ikişer ikişer bitirmeye başlamışsınız.Sonlarına geldiğinizde ise "nolur bitmesin!" diyeceğiniz anlar da geliyor. Başarılı yanları daha çok gizemler üzerine ilerlemesi ve bu gizemlerin asıl olayla doğrudan yahut dolaylı olarak bağlanması diyebilirim. Anime, dram yönüyle sizleri çokça memnun edecektir. Dikkat: bundan sonrası spoiler içermektedir! "Leviathan olayı" bunların başını çeken olay. Kendini Simyacı olarak tanıtan bir kişinin kraliyet için altın yapması ve Kraliçe ile aralarında bir bağ kurulmasından sonra trajik bir şekilde her ikisinin de ölümünü ortaya çıkarmaya çalışan bir gizem dosyasıydı. Victorique’nın gizemi çözmesi ve animenin sonuna yaklaşmasıyla aslında herşey bir bir ortaya çıkıyor ve size "oha" dedirtebiliyor. Gizem havası ve atmosferi de daha siyah tonlamalarına sahip olduğu içinse Sherlock Holmes havasını rahatlıkla sezebiliyorsunuz. Genel olarak anlatmak gerekirse de bu seriye "Loli Sherlock Holmes" da denilebilir:)

    Plot Twistler yani hikaye kırılmaları, konusu ve temasından dolayı oldukça fazla. Ters köşe yapmayı asla gözden kaçırmıyor. Bu ters köşelerde ise genelde bir dram olayı da eklenerek hikayeye ayrı bir tat katılıyor. Konuyu anlatış biçimleri ve senaryo oldukça dolgun ve yeterli. Anlamama durumu genelde söz konusu olmuyor ve hikaye sürekli seriye yeni dahil olmuş bir karakterin girmesiyle şekilleniyor. Hikaye de söz edilen "Büyük Fırtına" yani Dünya savaşı’nın olaya dahil olarak çiftimizi ayıracağından bahsedilmesinden sonra ben de dahil herkes animeyi mutlu sonla bitmediğini düşündürüyor ve son bölümde bir eliniz klavye diğer eliniz peçete de ağlamaklı bir pozisyona tam girecekken anime tekrar ters köşe yaptırarak kalbinizi almayı başarıyor. 
     

    Müzikler açısından tek bir opening ve iki ending barındırıyor.Benim açımdan endingler tamamen sanat eseri diyebilirim. Temayı oldukça güzel yansıtıyorlar ve bölüm bittikten sonra çalması ile duygusal bir atmosfer hazırlıyorlar. Bittikten sonra son ses açıp defalarca dinleyebilirsiniz. Bunların yanına opening’in ise tek olmasından dolayı sevmeyenler de sevenler kadar fazla olabilir. Ben ise bu iki tarafa da dahil değilim. Temayı yeterince iyi yansıtmadığını ve karanlık temasını taçlandırabilecekken sıradan bir okul animesi tadında op vermeleri hoş değildi. Daha doğrusu diğer animeler gibi 12 bölümden sonra yani asıl olayların patlak verdiği bölümlerde openingi değiştirseler daha iyi olurmuş. Animenin içindeki parçaları ise gayet başarılı buldum. Yerli yerinde ve güzel klasikleri kullanmışlar. Sadece o dönem tarzı müzikler olmasını da beklerdim; ancak bu anime için kesinlikle bir eksi değil! Buraya tıklayarak kapanış parçalarından birine tanıklık edebilirsiniz.

    Çizimlere gelecek olursak; 2011 yılı için klasik yapılmış çizimler diyebilirim. Harika denilemese de göze batan çizimler yok. Onun dışında karakterler de aynı şekilde güzel işlenmiş ve görünüş bakımından çeşitli. Işıklandırmalar ise muazzam ötesi diyebilirim. Bazı yerler sanki gerçekmiş gibi parlatılmış veya koyulaştırılmış. Gölgelendirme de aynı şekilde kusursuz bir iş başarmışlar.T ebrik ettim açıkçası. Tek sıkıntım Victorique’nun saç tasarımı bazen çok göze batabiliyor. Bunun nedeni ise saçlara dikkatli bakınca tuhaf durduğunu fark edebilirsiniz. Saçlarının ön kısmı tamamen düz çizilmiş ve diğer saç modellerine bakınca dikkat çeken bir görünüme sahip. 


    Karakterler gelişimleri ise sadece ana karakterler olan Kazuya ve Victorique da gözle görülür şekilde. Tasarımları çok hoş ve ikisine de çabuk alışıyorsunuz.Victorique’yı tasarlayan arkadaş cidden emek sarfetmiş. Tatlı ve hoş bir karakter ortaya çıkarmışlar. Üstelik bunu yaparken zeki erkek figürleri yerine zeki bir kız figürü kullanmayı seçmişler. Büyük dedektiflerin bile çözemediği gizemleri çözen bir loli kız karakter fikri gerçekten çılgınca. Kazuya ise bu saydığım klişeleşmiş ana karakterler gibi ne fısırık ne de kendini çok beğenmiş. Korumacı kişiliğe sahip ve kendini nasılsa olayların içinden bulmayı başaracak kadar da sakar denilebilir.Yan karakterler ise tam oturmamış olanlar da var ama genel olarak onlar da başarılı. Romantizm kısmı ise günümüz romantizm anlayışına nazaran daha dramsal bir yönle işlenmiş. Ancak bitirdiğiniz vakit o romantik olay örgüsünü fark edebiliyorsunuz ve hoşnut kalıyorsunuz. Karakterlerin birbirine nasıl ısındığını her bölüm daha iyi anlayabilirsiniz.

    Genel değerlendirmem bu şekildeydi. Zannımca bu kadar beğenmemi sağlayan şeyleri sıralamaya ve eksiklerini aktarmaya çalıştım. İlk yazım olduğundan dolayı herhangi bir yanlışım olduysa şimdiden affola.Animeyi kesinlikle kaçırmadan izlemenizi öneriyorum. Victorique’nın aşırı tatlı olması da cabası.Genel olarak bakınca yeterli ilgiyi göremediğini söylesem yalan olmaz. Fazla Underrated (tozlu rafta kalmış!) bir yapım. Ancak kalbinizi fethetmeye dünden hazır! 
     
  • Ghost in the Shell: SAC_2045 İncelemesi

    Yönetmen: Kenji Kamiyama, Shinji Aramaki
    Stüdyo: Production I.G.
    Tür: Bilimkurgu, aksiyon
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9


    En sevdiğim Ghost in the Shell serisi olan Stand Alone Complex serisinin devamı var karşımızda. Yazıya geçmeden Stand Alone Complex serisinin iki sezonunun incelemesi için buraya tıklayabilirsiniz. Stand Alone Complex, yani SAC serisinin öncesini konu alan Arise serisinin ilkinin incelemesine buradan Arise ile SAC arasında köprü niteliği taşıyan The New Movie incelemesine de buradan ulaşabilirsiniz.

    Seri, adından da anlaşılacağı gibi 2045 yılında geçiyor. Yanı ilk SAC sezonundan tam on beş sene sonrasında olaylar start alıyor. Dünya büyük bir ekonomik krizdedir ve “sürdürülebilir savaş” adı verilen yapay zeka gelişmeleri yüzünden herkes tetiktedir. Kahramanlarımız Binbaşı Motoko ve ebedi takipçisi Batou, artık paralı askerdir. Zaten Birim 9’un dağılmasının üzerinden çok zaman geçmiştir. Derken Ajan Smith kılıklı bir adamdan yeni bir görev alırlar ve “insan ötesi” adı verilen şahıslardan bihaber olurlar. Yine derken işin içine Birim 9’un eski müdürü Aramaki’de girer ve yoğun uğraşlar sonucunda Bölüm 9 ve üyeleri tekrar bir araya gelir. Amaç; “insan ötesi” adı verilen ve bir hayli üstün sibernetik yeteneklere sahip olan bu insanları araştırmak – bulmaktır. 
     

    Yeni SAC serisi hikaye bakımından henüz kuruluş aşamasında. On iki bölüm boyunca hikaye arka planda hazırlanıyor ve tam servis edilmişken ilk sezon sona eriyor:) Makoto ve diğerlerinin paralı askerlikten şubeye geçişleri, insan ötesi karakterler ve yaşanan gelişmeler derken bitiveriyor. Buna rağmen, seri kendisini izlettiriyor ve hikaye sıkmadan, felsefe ile boğmadan akıcı bir şekilde ilerliyor. Bir tek Batou’un ön planda olduğu bir banka bölümü vardı ve bir tek bu bölüm gereksizdi diyebilirim. Gerçi ülkedeki ekonomik durum hakkında ipuçları verse de, senaryoya katkısı yok. Dediğim gibi; aradan on beş sene geçmiştir ve yeni bir hikaye ile yeni düşmanlar gereklidir. Bu hususta SAC 2045 işini iyi yapıyor diyebilirim. Dolayısıyla ikinci sezon daha hızlı geçecek kanaatindeyim.
     
     
    Gelelim çizimlere. Eminim benim gibi seriyi ilk gördüğünüzde çizimler dikkatinizi çekmiştir ve “bu ne böyle” veya “Makoto’ya ne yapmışlar” demişsinizdir. Öncelikle beterin beteri vardır demek istiyorum. Yukarıda linkini verdiğim Arise incelemesinde görsellere bakarsanız Makoto ne haldeydi görebilirsiniz. Burada ise aslında orijinal Stand Alone Complex’tekine bir hayli benziyor. Sadece tamamen CGI olmuş hali. Peki, CGI nasıl? Şimdi ben geleneksel bir adamım ve animelerin seksenli – doksanlı yıllardaki gibi tamamen elle çizilme taraftarı birisiyim. Bunu bir belirteyim. Gelgelelim yeni serinin CGI’yı için gördüğüm en iyi, en akışkan ve sırıtmayan 3D animasyonlara sahip olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. İlk dakikalarda yaşanan tereddüt yerini hemen görsel bir şölene bırakıyor ve gerek animasyonları gerekse mekan tasarımları ile dört dörtlük bir CGI animasyonu izlediğinizi fark ediyorsunuz. Müzikler içinde ortalamanın üzerinde diyebilirim. Eski serilerdeki gibi kaliteli açılış veya kapanış parçaları bu seride yok. Seslendirme kadrosu ise tüm orijinal isimleri korumuş. Motoko, Batou, Aramaki, Togusa gibi isimleri orijinal seyyuları seslendiriyor.

    Arise serisinden sonra Ghost in the Shell: SAC_2045 için pek fazla ümitli değildim ve izlemeyi geciktirdikçe geciktiriyordum. Lakin geciktirmekle hata yaptığımı çok geçmeden anladım. Başarılı hikayesi ve animasyonları ile Ghost in the Shell’in Stand Alone Complex evrenine başarılı bir geri dönüş gerçekleştirilmiş düşüncesindeyim. Üstelik ikinci sezonun çok daha başarılı olacağını da ümit ediyorum. Bu arada, serisi Netflix’ten izleyebilmeniz mümkün diyerek yazıyı sonlandırıyorum. 
     
  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan