• Anime İnceleme Dergisi Sayı 11 Yayında!


    Anime-inceleme.com olarak dergimizin on birinci sayısı çıktı! 

    Bir sene olmuş en son dergi çıkaralı:) Neden böyle olduğunu derginin içeriğinde belirttim. Başlıktan da anlaşılacağı üzere 2019 yılının dikkat çekici serilerini derleyip kısa bilgiler vermeyi uygun gördüm. Bu sene içinde daha başka dergi sayısı çıkar mı bilmiyorum ama en azından seneye çıkacağının garantisini verebilirim :D


    İyi okumalar!




  • Koutetsujou no Kabaneri: Unto Kessen İncelemesi

    Yönetmen: Tetsuro Araki
    Stüdyo: Wit Studio
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Dram
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 3 veya Film
    Anime Puanı: 10/7.5


    2016 yılında çıkan 12 bölümlük Koutetsujou no Kabaneri, devamı olan ve Netflix’te üç bölüm olarak veya nette tek bölümlük film olarak bulabileceğiniz “Unto Kessen” adlı bu seride, Unto Kalesi kuşatması ele alınıyor. Kabaneler ve ilk sezon hakkında daha fazla bilgi için buradan ilk sezonun incelemesine geçiş yapabilirsiniz.

    Aslında Unto Kessen hakkında yazacak fazla bir şeyim yok. Biraz formalite icabı olacak bu yazı:) Dediğim gibi ilk sezonun devamı ve bir kuşatmayı konu alıyor. Üç bölüm olduğundan olaylar daha hızlı ilerliyor ve ilk sezonun aksine, aksiyon oranı biraz daha yüksek. Gelgelelim üç bölüm olduğu için içerik olarak herhangi bir yenilik – ek bilgi sunmuyor. Ikoma ve Mumei yine ön planda ve Ikoma, civardai kabanelerde bir gariplik sezer. Sanki kontrol ediliyormuş gibilerdir. Akabinde de olaylar gelişir zaten. 


    Tarz olarak seri çizgisini koruyor. Zaten ilk bakışta bir Shingeki no Kyojin havası sezebilirsiniz. Zaten kardeş sayılırlar çünkü yapımcı Wit Studio iki serinin de stüdyosu. Müzikler bakımından da Koutetsujou no Kabaneri kaliteli. Tek sıkıntısı içerik. Bu animeden bir Shingeki no Kyojin beklemeyin. Kabane zombileri güzel bir konu ama işleniş bakımından ilk sezon ağırdı ve şimdiki üç bölüm yorumlamak için kanaatimce yeterli değil.

    Bir oturuşta bitirilebilecek bir seri Unto Kessen. Bir önceki sezonun çizgisini bozmuyor ama üzerine de katmıyor. Dolayısıyla puanında bir değişikliğe gerek görmedim. İlk sezonu izlediyseniz elbette Unto Kessen’i de muhakkak izleyin. İzlemediyseniz, işte size ilk sezona başlamak için fırsat. 

  • Carole & Tuesday İncelemesi

    Yönetmen: Shinchiro Watanabe
    Stüdyo: Bones
    Tür: Müzik
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/7


    Cowboy Bebop, Samurai Champloo, Michiko to Hatchin, Sakamichi no Apollon gibi bir hayli başarılı bulduğum anime serilerinin arkasındaki isim olan Shinchiro Watanabe’nin şimdilik son animesi var karşımızda: Carole ve Tuesday. Sakamichi no Apollon’un tarzına daha yakın olan seride iki genç kızın bir araya gelip müzik kariyerlerini başlatmasına şahitlik ediyoruz.

    Carole Stanley, dünyadan marsa göçmen olarak gelmiş yetim bir kızdır. Günübirlik işlerde çalışıp kirasını ödemeye çalışan ve tutkulu olduğu müziği icra etmeye çalışmakla hayatını sürdürmektedir. Tuesday Simmons ise marsta, varlıklı bir ailede doğmuştur. Hatta annesi Valerie Simmons marsta başkanlığa bile adaydır. Fakat zenginlik mutluluk getirmez çünkü gitar çalıp müzik çalmasını annesi pek tasvip etmez. Durum böyle olunca Tuesday tüm cesaretini toplayarak evden kaçar ve Alba City’ye gelir. Burada kaderin bir cilvesi olarak köprü üzerinde müzik yapmaya çalışan Carole’u görür ve kocaman bir arkadaşlığın ilk adımı atılmış olur. Tuesday, Carole’un evinde kalmaya başlar ve yoktan müzik kariyerlerini yaratmak için çalışmalara koyulurlar. 


    Carole & Tuesday’in ilk başta marsta geçtiğini öğrendiğimde şaşırmıştım çünkü bize sunulan dünya alışık olduğumuz kırmızı marstan ziyade yapay zekanın bir hayli yol kat ettiği bir dünyadır. Animenin evrenine göre insanlık elli yıldır marsta da yaşamaya başlamıştır ve animeden anladığım kadarı ile dünyada işler pek yolunda değildir. Anladığım diyorum çünkü Mars ve Dünya hakkında arka plan bilgisine fazla değinilmiyor. Odağımız daha çok Carole ve Tuesday.

    Anime, 12 + 12 olmak üzere Netflix’te yayınlanmakta ve ikinci sezon diyebileceğim ikinci 12 bölüm 24 Aralıkta yayınlandı. Lakin bizim ülkemizde bu tarihte yayınlanmış olacak ki, net üzerinde tüm bölümler mevcut olduğundan ilk on ikiyi bitirdiğimde farklı bir kaynaktan devam ettim. Öncelikle anime tam bir müzik animesi. Fazla drama girilmeden, romantizme boğulmadan ve ufak komedi unsurları ile süslenmiş sevimli bir anime. Eğer romantik müzikler seviyorsanız seriye aşık olabilmeniz mümkün. Eğer benim gibi şarkılara fazla bağlanamadıysanız işte, eh verdiğim puan ortada. Beni tek etkileyebilen parça Loneliest Girl olabildi ve telefonumdaki yerini de çoktan aldı. Diğer şarkılar kesinlikle kötü değil ama dediğim gibi tarz ve zevk meselesi biraz. Bu yüzden Carole & Tuesday’in puanı fazlaca kişisel oldu diyebilirim. Yani şarkılara aşık olsaydım puanı kim bilir ne olurdu. Ha, bir de Fucking Bullshit şarkısı efsaneydi :D 


    Karşımızda bir Shinchiro Watanabe animesi olduğunu tekrar belirteyim. Yani Cowboy Bebop’u ve Samurai Champloo’yu bize veren adam. Açık konuşmak gerekirse tür olarak çok farklı ve kalite olarak bu animeler gibi belirli bir seviyede olsa da içerik olarak aslında yanına yaklaşamaz. Müzikler bakımından Watanabe her animesinde şov yapar ve müzik tarzı bakımından bu durum da söz konusu ama tekrarlıyorum; beni pek sarmadı.

    Özellikle günümüz Netflix animelerinden alıştığımız 3D, CGI tarzı çizimleri bu animede göremezsiniz. Daha “old school” (eski kafa) bir tarz var karşımızda ve çizimler gerçekten çok hoş. Özellikle dans koreografileri çok başarılı. Fakat bazı sahnelerde aynı sahnelerin sıkça kullanıldığı dikkatimden kaçmadı. Demek istediğim, diyelim seyircinin tepkisi gösterilecek. Sürekli aynı kesit bize sunuluyor. Bir mimik oynasın, birisi el çırpsın falan yok. Resme bakıyoruz ve aynı resme. Seslendirmeler ise mükemmel. Zaten çoğu karakterin iki seslendirmecisi var. Biri normal seyyusu birisi de şarkıları söyleyenler ve şarkıları söyleyenlerin çoğu yabancı. Yani Japon değil. İngilizce şarkıların neden bu kadar düzgün söylendiğini buradan anlayabilirsiniz. Tek dikkatimi çeken, bazı karakterlerin müzik sesi birbiri ile çok alakasız. Örneğin Pyotr karakteri veya Skip adlı karakter. Görüntüleri ve normal konuşmaları ile şarkı söylemeleri bana acayip orantısız geldi. Belki de normal seslerine alıştığım içindir ama sonuçta iki ses çok farklı. 


    Carole & Tuesday hoş bir anime. Bir başyapıt diyemem ve müziklerden de çok haz aldım diyemem ama iki genç kızın azmini ve mücadelesini izlemek zevkliydi. Müzik animelerinden hoşlanıyorsanız bir bakın. Teknik olarak çok başarılı. Bir de içeriğini sevdiniz mi, sizden iyisi olmaz:) Bu arada, 2020 yılına da birkaç gün kaldı. Anime-inceleme de 11. Yılına girmek üzere. Herhangi bir kazanç gütmeden faydalı bir kütüphane oluşturma amacım (daha sonraları amacımız) umarım işinize yaramıştır. Nice senelere! 

  • Levius İncelemesi

    Yönetmen: Hiroyuki Seshita
    Stüdyo: Polygon Pictures
    Tür: Dövüş, Dram
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8


    Bundan bir önceki Kengan Ashura yazımda Netflix ve popüler anime klonlarından bahsetmiştim. Kengan Ashura’nun Baki’yi kopyaladığını ve Levius’un Megalo Box’a acayip benzediğini yazmıştım. Öncelikle küçük bir düzeltme yapayım; iki anime de manga uyarlaması. Yani aslında orijinal Netlix anime uyarlaması diyelim. Burada kopya çeken Netflix değil, mangakalar:) Kengan Ashura, Baki’den kopya çekmiş mi bilemem. Fakat Levius’un Megalo Box’tan kopya çekmediği ortaya çıktı çünkü Levius’un mangası ilk olarak 2012 yılında yayınlandı ve Megalo Box, Ashita no Joe’nun ellinci yılı şerefine 2018 yılında çıkarıldı. Bu gizemi de çözdüğümüze göre Netflix’in Haruhisa Nakata’nın eserinden uyarladığı Levius’a bir göz atalım. 


    Alternatif bir dünyada 19. Yüzyıldayız ve insanlık savaştan yeni çıkmıştır. Gerçek dünyanın 1940’lı yıllarına benzese de “steampunk” olarak adlandırabileceğim buhar teknolojisi bayağı gelişmiştir. Öyle ki, buharla çalışan robotlar, çeşitli gelişmiş makineler ve evlerde bulunmasa bile yeşil televizyon ekranları mevcuttur. Benim benzetmem ile geçmişte yaşanan gelecektir. Ayrıca bu dünyada bir spor dalı, diğer sporlardan sıyrılmış ve tüm dünyanın en sevilen sporu haline gelmiştir. Bu sporun adı Metal Boksu’dur. Agartha suyu denilen ve bir nevi buhar gücü ile çalışan sibernetik kollu boksörler amansız dövüşler sergilemekte ve halk da buna bayılmaktadır. Bu boksörler iki kolunu, gerekirse kafalarını ve hatta gözlerini sibernetik teknoloji ile kaplıyor ve birer ölüm makinesine dönüşüyorlardır. Tabi kurallar çerçevesinde! Çünkü Metal Boks birliğinin her sınıf için (Birinci, ikinci ve üçüncü sınıf boksörler) uyması gereken kuralları bulunmaktadır. Boksörler maç gününden önce ayrıntılı bir teftişe girer ve mevzuata uymayan parçalar yahut fazla Agartha suyu tüketimi saptanırsa diskalifiye edilir. Bu boksörlerden birisi de animeye adını veren Genç Levius’tur. Antrenörü eski yer altı boksörü Zack’ın eşliğinde ringlere çıkmakta ve ilk olarak ölmemeye, ikinci olarak ise kazanmaya çalışmaktadır. 


    İki dövüş animesi üst üste izlemem Levius’un yararına mı yoksa zararına mı oldu bilemem ama tek söyleyebileceğim Kengan Ashrua’daki dövüşlerin yanında birazcık yavan kalması. Anime, ağır bir tempoda başlıyor ama bölümler ilerledikçe toparlıyor. Hatta ilk bir – iki bölümden sonra kafamdaki puan altı falandı fakat özellikle sonlara doğru kendisini sevdirmeyi başardı. Ara ara lafın fazla uzadığı sahneler tempoyu baltalasa da (Özellikle Dr. Clown adındaki üşütüğün bitmek bilmeyen “derin” konuşmaları) ringde geçen sahneler başarılı. Bilhassa Malcolm ve Bill karakterlerini fazlası ile sevdiği söyleyebilirim.

    Dövüşlerde doğa üstü hareketler, bin bir çeşit teknik falan beklemeyin. Her ne kadar metal destekli olsalar da boks yapılıyor ve kurallara uyulması şart. Yalnız yaptığım küçük araştırma çerçevesinde öğrendim ki anime bayağı bir sansür yemiş. Edindiğim bilgiye göre mangasında bayağı bayağı kan gövdeyi götürüyormuş ve birçok ölüm varmış. Kopan uzuvlar, kafası delinenler, organları hastanede ayrı kavanozlarda yaşatılanlara kadar acayip şeyler varmış. Bir de hikaye açısından anime serisi biraz kurcalanmış. Mangası Levius/est adı altında devam ediyor ama mangaya geçiş yapmak isterseniz özellikle karakterler açısından baştan başlamanız şart. Biz animeye dönelim; dediğim gibi boks müsabakaları başarılı ve genç Levius’un abartısız mücadelesini izlemek keyif veriyor. 


    Animenin çizimleri yine son teknoloji ürünü. Eski naif 2D çizimlerden eser yok. Bu konuda Megalo Box çok büyük iş başarmıştı. Gelgelelim, 3D çizimlere ve karakterlere de artık alıştık. Göze batmıyorlar ve ilerleyen zamanla beraber giderek daha esnek – gerçekçi davranıyorlar. Demek istediğim, mesela Souten no Ken: Regenesis animesindeki gibi kalas gibi yürümüyor, komik durmuyorlar. Yine de eski usul her zaman favorim:) Levius’un müzikleri için de başarılı diyebilirim. Anime esnasında çalan güzel, gaza getirici bir melodi mevcut. Açılış parçası Wit and Love’un farklı ve ilginç bir tınısı var. İnsan dinledikçe seviyor. Kapanış parçası Child Dancer (Çayıra Dalsa:) da hiç fena sayılmaz.

    Levius, ağır başlayan ve ilk olarak pek izlemenin içimde gelmediği, lakin bölümler ilerledikçe peş peşe götürdüğüm farklı bir anime. Farklı derken geçtiği evren ve metal boksu. Yoksa hikaye bakımından çok bir derinlik yok. Tıpkı Kengan Ashura’da olduğu gibi bu tarz animelerde hikayeden ziyade sundukları sporun kalitesine daha çok önem veriyorum. Neticede spor kategorisine de giriyorlar ve mevzu basketbol - futbol olsa okul turnuvası olacak mesela. Dövüş olunca da işin içine intikam – bir arayış giriyor. Kompleks bir şey beklememek lazım;) 

  • 3D Kanojo: Real Girl İncelemesi

    Yönetmen: Takashi Naoya
    Stüdyo: Hodos Entertainment
    Tür: Komedi, Romantizm, Okul
    Yapım Yılı: 2018 - 2019
    Bölüm Sayısı: 12 + 12
    Anime Puanı: 10/6.5


    Merhabalar. Uzun zamandır inceleme yazısı yazmıyordum. Öncelikle bu seriyi anime sohbetinde önerdiler diye başladım ve bir oturuşta bitirdim. Aslında çok uzun yazıcak bir şey yok ama başlayalım bakalım.

    Ana karakterimiz Tsutsui, ağır otaku bir liselidir. Sosyal açıdan becereksiz ve etrafındaki insanların dalga geçtiği gözlüklü bir arkadaşımızdır. trafındakı insanları 2D, 2.5D ve 3D olarak nitelemektedir. 3D gerçek hayattaki insanlardır ve tek arkadaşı kendi gibi otaku olan kedi kulakları takan İtou'dur. Birgün okula geç geldiği için havuzu temizleme cezası alan (okul ve havuz kelimelerine o kadar uzağım ki cezası bile güzel geliyor:) Tsutsui kendisiyle aynı cezayı alan Igarashi ile tanışır. Igarashi güzel, havalı ve okulda popüler bir kızdır.Olaylar böyle başlar ve devam eder. 


    Yazının bundan sonraki kısmı spoiler içermektedir!

    Seriyi izlerken bayağı eğlendim. Tsutsu'nin verdiği tepkiler insanı bolca güldürüyor ama bazen gıcık ettiği de oluyor. Seri, iki ana ve dört yan karakterin etrafında dönüyor. Karakterlere gelecek olursak.

    Tsutsui: Ana karakterimiz. Animelerde sıklıkla bahsedilen ağır otaku tiplemesi bir kişiliğe sahip. Bir insan nasıl bu kadar sosyal açıdan yetersiz olabilir şahit oluyorsunuz seride.

    Igarashi: Gelelim favori kızımıza. Igarashi okulda klasik "sürtük" kız muamelesi gören, kızların sevgililerini elinden çalan bir tip olarak görülüyor. Açık pembe ve dalgalı saçları ve okulda giydiği etek-gömlek-fiyonk üçlüsü yeterince harika. Aşırı kıskanç ve arkadaşlarını savunan bir kişilik.

    Itou: Ufak tefek tatlı kibar bir çocuk olan Itou yeni insanlarla tanışmakta oldukça garip tavırlar sergiliyor.(seride en nefret ettiğim karakterdir kendileri). Aşırı utangaç ve sürekli mızmızlanan ağlayan bir kişilik.

    Ishino: Tsutsui'nin sınıf arkadaşı. Erkeklere düşkün ve sürekli sevgili peşinde koşan güzel bir kızımız. İlişkilerde genellikle kullanılıyor çünkü çok saf davranıyor. Seri boyunca Tsutsui'ye akıl hocalığı yaptı, emeğı bol üzerinde. Ayrıca Igarashi'nin ilk kız arkadaşıdır.

    Takanashi: Yakışıklı ve okulda popüler birisidir. Igarashi'den hoşlanır. Okulda klasik gömlek pantalon giymesine rağmen okul dışında fötr şapka takar delikanlımız. Seride aklı başında olan nadir insanlardan.(ne kadar aklı başında denirse artık)

    Ayado: Bir diğer otakumuz da bu kızcağız. Genellikle bahçeyle uğraşıp meyve sebze yetiştiren kızımız ilk görüşte Tsutsui'ye aşık oluyor. 


    Serinin çizimleri ve renkleri benim hoşuma gitti. Tek sorun çıkartan nokta Igarashi ve Ishino'nun birbirlerine benzemesiydi çünkü Ishona toplu saçlarını salarsa hangisi Igarashi hangisi Ishino anlamak çok zor. Müzikler ortalama düzeyde. Açılış parçası "Daiji na Koto" tatlı bir opening. Kapanış parçamız "Hide the Blue" açılışa göre çok daha güzel hatta açılışı atlayıp kapanışı defalarca izledim. Seslendirmelerden sadece Igarashi'nin seslendirmesi ortalamanın üzerindeydi benim için, Noragami'de Fumiha'yı da seslendirmişti.

    Seride hayatında ilk defa bu duyguları (aşk) yaşayan bir gencin davranışları, ne yapacağını bilememesi güzel işlenmiş. Birçok kez oturup ağlayıp nerede hata yaptığını düşünmeye çalışması, hatta duvarlarını aşıp insanlardan yardım istemesi beni etkiledi. Serinin gerçek kahramanı Igarashi kendinin kötü ününe rağmen Tsutsui'ye gerçekten aşık ve onun kabuğunu kırıp gerçek dünyayı öğretmeye niyetli. Konu ağır bir otaku ile popüler ama kırılmış bir kız arasında alışılmadık bi romantizm, kalbinizdeki uyuyan hisleri uyandırabilir.

    Ayrıca bu kadar güzel şeyler söyleyip neden bu kadar az puan vermeme gelecek olursak, hiç Shoujo izleyen birisi değilim. Yılda bu kategoriden en fazla iki seri izlerim. O yüzden bana çok tatlı, saf ve güzel geldi. Fakat izlediğim ve izlemediğim ortalıkta bayağı kaliteli Shoujo serileri var. Diğer izlediğim bu tarz animeleri düşündüm, kıyasladım ve puanı hak ettiğini düşündüm. İzleyecekseniz şimdiden iyi seyirler. 

  • Kengan Ashura İncelemesi

    Yönetmen: Seiji Kishi
    Stüdyo: Larx Entertainment
    Tür: Dövüş
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 12 + 12
    Anime Puanı: 10/9


    Kolay erişiminden olsa gerek fark ettim ki gün geçtikçe Netflix animelerine daha fazla ilgi göstermeye başlamışım. Fark ettiğim bir şey daha var; Netflix tutan popüler animeleri klonlamaya başlamış. Mesela bunlardan bir tanesi Levius. Tanıtımını izlediğimde Megalo Box’a acayip benzettim. Yakında incelemesi de siteye eklenir:) Bir diğeri ise inceleme konumuz Kengan Ashura. Edindiğim bilgilere göre Kengan Ashura, Baki’nin çıplak elle dövüşülen haliymiş. Zaten izlememiş olsanız bile iki animeyi yan yana koyduğunuzda kardeş sanabilirsiniz. Bunun dışında içerdiği benzerlikler hakkında yorum yapamayacağım ve dolayısıyla Kengan Ashura’ya daha fazla odaklanacağım.


    Setsuna Kiryu
    Hikayeyi anlatmadan önce arka plan bilgisi vermem lazım. Bu serinin dünyasında Edo döneminden beri tüccarlar adına dövüşen dövüşçüler arasında ölümcül mücadeleler gerçekleşmektedir. Sebebi ise, eskiden kim saraya tedarikte bulunacak diye tüccarlar birbirlerine suikasttan iftiraya kadar her türlü pisliği yaparmış. En sonunda Shogun olaya el atıyor ve bir husumet olduğunda belirleyeceği dövüşçüler ile düello şeklinde gerekleşmesi emrini veriyor. Akabinde günümüze kadar gizlice devam eden Kengan dövüşleri doğmuş oluyor. Günümüzde bile örneğin iki şirket bir ihaleye mi girdi; aralarında bir Kengan maçı düzenleniyor ve kaybeden çekiliyor. Kengan Birliği’nin bir de yine turnuva yöntemi ile seçilen başkanı vardır. Başkana birisi meydan okuduğunda turnuva düzenlenir ve yüksek bir ücret karşılığında şirketler bu turnuvaya katılabilir. Lakin meydan okuyan kaybederse şirketi feshedilmektedir. Bu turnuvaya da Kengan Ölüm Turnuvası adı verilmiştir. 


    Imai Cosmo
    Bizim kahramanımız ise Tokita Ohma ve Kazuo Yamashita. Yamashita, Nogi Grubu için çalışan sıradan, vasat satışları olan elli altı yaşında bir satış temsilcisidir. Günün birinde ara sokaklarda bir dövüşe tanıklık eder ve bir genç, kendinin neredeyse üç katı olan bir adamı zorlanmadan devirir. Yamashita adını sorduğunda Tokita Ohma cevabını alır. Kaderin bir cilvesi olsa gerek, Yamashita ve Ohma’nın yolları bir kez daha kesişir. Ohma, Nogi Grubu’nun dövüşçüsü olmuştur ve Nogi Grubu Başkanı ilgilenmesi için Yamashita’yı görevlendirmiştir. Akabinde spoiler olmaması için anlatamayacağım olaylar gelişir ve Yamashita ile Ohma kendilerini Kengan Ölüm Turnuvası’nda bulabilir.

    Unutmadan hemen yazayım; animede adı geçen birçok şirket ve kurumların aslında günümüzde var olan şirketlerin çakmaları:) Neler mi var? Gandai (Bandai), Nentendo (Nintendo), Penasonic (Panasonic), Teito University (Tokyo Üniversitesi), Toyo Electric Power (Tokyo Electirc Power), Destinyland (Disneyland), Muji TV (Fuji TV). Bu saydıklarım hepimizin hemen hepsini tanıdığı şirketler. Yani düşünün, turnuvada Nintendo var ve ölüm dövüşüne adam yolluyor:) 


    Suekichi Kaneda
    Kengan Ashura’nın çok ilginç bir çizim tekniği var. İlk bakışta tamamen 3D gibi duruyor karakterler fakat kalas gibi değiller, tam tersi bir hayli esnek ve seyretmesi zevkli. Karakterlerin geçmişleri tanıtılırken Danganronpa animesindeki gibi kullanılan efektler de cuk oturmuş. Dövüş animesi olduğu için doğal olarak dövüşler çok önemli ve rahatlıkla söyleyebilirim ki dövüşleri izlemesi şahane. Gereğinden fazla uzamıyor, ortalama bir bölüme bir dövüş sığıyor ve gerek hareketler gerekse estetik açıdan seyir zevki yüksek. Elbette biraz abartı hareketler söz konusu ama gerçeklik de elden bırakılmamış. Çeşitli dövüş stillerinden Amerikan güreşine, sumodan boksa kadar geniş bir yelpaze var karşımızda. En güzel yanı da, kimin kazanacağını asla kestiremiyorsunuz çünkü her karakterin bir derinliği var. Her dövüşçün geçmişini ve yaşadıklarını öğreniyor ve sadece yenilmek için orada olmadığını anlıyoruz. Yani favoriniz olabilir ama kazanacak diye bir kaide yok. Hatta ben Ohma’nın bile elenebileceği kanaatindeyim. Kanaatindeyim diyorum çünkü anime yarım. Gördüğüm kadarı ile mangası da devam etmekte. 12 + 12 olmak üzere iki sezon yayınlandı ve otuz iki kişiden anca on altı kişiye daha yeni düştük.

    Kengan Ashura, dövüş animelerini seviyorsanız kaçırmamanız gereken bir seri diye düşünüyorum. Özellikle çıplak elle yapılan ve kanın gövdeyi götürdüğü, ölümlerin yaşandığı estetik dövüşler izlemeye değer. Eksisi, genel bir hikayeye sahip değil ve sonunu görmek için çok bekleyeceğiz gibi. 

  • Jojo’s Bizzare Adventure: Golden Wind İncelemesi

    Yönetmen: Yasuhiro Kimura, Hideya Takahashi
    Stüdyo: David Production
    Tür: Macera, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 39
    Anime Puanı: 10/9


    Bir Jojo incelemesi ile yeniden merhaba. Bu sefer karşımızda meşhur Jojo’s Bizzare Adventure serisinin beşinci hikayesi var. Yeni Jojo’muz Giorno Giovanna’nın hikayesine geçmeden önce; Jonathan Joestar ve Joseph Joestar’ın hikayesine buradan, Jotaro Kujo’nun uzun soluklu macerasına buradan (iki sezon ve ikinci sezonun ayrı incelemesi de var) ve Josuke Higashikata’nın hikayesine de buradan ulaşabilirsiniz. 


    Golden Wind’te hikaye 2001 yılında geçiyor ve İtalya’nın Napoli kentinde geçiyor. Birçoğumuzun favori Jojo’su olan Jotaro, Hirose Kouchi’yi görevlendirip Napoli’ye göndermiştir. Hirose buraya, Giorno Giovanna adlı 15 yaşındaki gencin bir tehdit olup olmadığını öğrenmek için gelmiştir. Neden mi? Çünkü Giorno, Jonathan Joestar’ın bedenine sahip olan Dio Brando’dan olma bir çocuktur. Jonathan’nın bedenini ele geçirdikten sonra genelde kadınları yemek ve eğlence olarak gören Dio, birisini hamile bırakmış ve Giorno dünyaya gelmiştir. Sarı saçlarını Dio’dan almış olsa da, kişiliği tamamen Jonathan’a çekmiştir genç Giorno’nun. Ayrıca Giorno’nun bir hayali vardır: İtalya’yı uyuşturucuya boğan Passione adlı örgüte sızıp üst kademelere çıkmak ve örgütü ele geçirip bu illeti yok etmektir. Giorno hayalini gerçekleştirmek için ilk adımını atar ve istemeden de olsa Bruno Bucciarati ile karşılaşır. Akabinde olaylar gelişir de gelişir ve 39 bölüm boyunca devam eder.

    Hiç ummadığım bir şekilde beşinci hikaye Golden Wind benim en sevdiğim Jojo hikayesi oldu. Bunda da en büyük etkenin karakterler olduğunu düşünüyorum. Giorno, dediğim gibi kişiliğini Jonathan’dan almış ve üzerine kendisi de katmış. Joseph kadar fevri değil, Jotaro gibi ağır başlı değil, Josuke gibi dik kafalı hiç değil. Plan yapan, zekasına güvenen ve en önemlisi arkadaşlarından destek alan bir Jojo. 15 yaşında olması biraz saçma ama:) Karakterlere baktığımızda en gencinin yirmin üstünde olması lazım (gerek boy, gerekse olgunluk bakımından) fakat nedense animelerde genel bir kural gibi koca koca adamların yaşı 15 – 16’yı geçmiyor:) 


    Golden Wind’i diğer Jojo’lardan ayıran bir özelliği de sadece Jojo’ya, yani Giorno’ya bel bağlamaması. Karakterlerin bire bir dövüşlerini saymazsa, özellikle Stardust serisinde son noktayı daima Jotaro koyardı mesela. Bu sefer ise takım oyunu çok daha ön planda. İlk bölümlerde karakterleri ve Stand’larını tanıyabilmek için teker teker düşmanla dövüşlerini izliyoruz. Ondan sonra ise düşmanları beraberce alt ediyorlar. Kimi yerde Giorno’nun gücü yetmiyor mesela ve başarabiliyorsa tavsiye vererek destek oluyor. Kimi bölüm Bruno ön plana çıkıyor, kimi bölüm Mista kimisinde Giorno mesela. Anlatmaya çalıştığım, bu animenin yıldızı sadece Giorno Giovanna değil. Diğer karakterlerin de üstünde bir hayli duruluyor.

    Stand’lar her zamanki gibi ilgi çekici. Bu açıdan sayın Mangaka Hirohiko Araki ve hayal gücünü tebrik ediyorum:) Karşıdaki düşman bir Dio veya Pillar Men olmasa da ciddiye alınacak birisi. Özellikle ulaşması zor oluşu ve bağlantıları ile bizim ekibi bir hayli zorluyor. Bölümler her daim hızlı ve hareketli geçiyor, tempo genelde üst seviyelerden düşmüyor. Bir tek son iki bölümü gereksiz buldum. Hikaye aslında 37. Bölümde sonuçlanıyor ama nedense bu sonuç iki bölüme yaydırılmış. Spoiler olmasın diye içeriğe girmiyorum. Bunun dışında dediğim gibi standlar ve yaşanan heyecan yetiyor. 


    Kendine has farklı çizimleri ile Golden Wind, “Jojo”luğundan hiçbir şey kaybetmemiş. Rengarenk, garip kaslı tipler, değişik şekiller falan… Jojo hayranları ne demek istediğimi anladı sanırım:) Gerektiğinde kopan uzuvlar ve bolca kan kullanılmaktan da çekinilmiyor. Bir diğer artısı da müzikleri. Benim favorim birinci açılış parçası Fighting Gold ve ikinci kapanış parçası Modern Crusaders. Bunların dışında Giorno’ya ait olan Giorno’s Theme’i de mutlaka telefonunuzda bulundurun:)

    Bir önceki sezon için 39 bölüm uzun olmuş demiştim. Bu sezon için ise yerinde olmuş diyebilirim. Hatta daha da uzasa kendisini yormadan izlettirebilirmiş. Golden Wind’te bittikten sonra sıradaki hikayeyi beklemeye koyulduk bile. Sıradaki ne mi? Sırada Stone Ocean var ve ana karakterimiz bu sefer Jotaro’nun kızı (evet dişi Jojo!) Jolyne olacak. 

  • Mahou Tsukai no Yome İncelemesi

    Yönetmen: Norihiro Naganuma
    Stüdyo: Wit Studio
    Tür: Psikolojik, Dram, Gerilim
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/8


    Merhabalar. Uzun zamandır anime yorumu girmemiştim. Ee, izleyemeyince tabi.. Bende çareyi bir süre önce izlediğim Mahoutsukai no Yome animesini yazmak da buldum. Çizimlerine vurulduğum bu anime zaman geçse de hala renkleri ve görseli ile hafızamda. Çok uzun ve detaylı bir yazı olmayacak ama.. Bahsedelim bakalım biraz.

    Hatori Chise 16 yaşındadır ve bu yaşına rağmen çok büyük kayıplar yaşamış, artık yaşamaktan bıkmış bir kızdır. Ön görüsü kuvvetli olan Chise bazı varlıklar görmektedir. Aslında kendisi Slay Vega türünde bir büyücü. Ve hayatından o kadar umutsuz ve vazgeçmiş ki.. Onu açık arttırma ile satmak isteyen insanlara daha fazla karşı gelemiyor ve kabul ediyor. Chise'yi satın alan Elias Ainsworth yarı insan, yarı büyücü bir yarımlık. Chise'yi çırağı olarak yanına alacağını söylüyor. Halbuki asıl amacı Chise'den insani duyguları öğrenmek. Anime de Chise ve Elias'ın duyguları bulma yolunda maceralarını izliyoruz. 


    Anime içerisinde büyüler, ejderhalar, periler gibi bir çok fantastik öge mevcut. Türünün hakkını veren bir anime. Başta söylediğim gibi çizimleri de şahane. Sountrack'lerini çok sevdim. Özellikle opening çok iyiydi. Türünde belirtilmese de animede romantizm de mevcut. Animenin ismine baktığımızda Antik büyücünün gelini aslında ki Elias zaten Chise'yi gelini olarak istediğini de söylüyor. Başlarda ikili arasında romantizm olmasa da ileride bu konu değişiyor. Çok naif ve güzel bir romantizm oluşuyor ikisi arasında. Elias'ı gördüğümde ve romantizm olacağını öğrendiğimde bir şaşırmıştım nasıl olacak diye ama oluyor. Çok da tatlılar. 


    Elias'ın insani duyguları anlayamaması çok güzel yansıtılmıştı. Ortaya çok komik sahneler çıkıyor bu vesile ile. Ve Chise'nin de duygulardan bir haber olması ikisininde birbirini bulması güzeldi. Komedi sahnelerinde kullanılan çizimlere bayılıyorum ya:) Bu animede de bolca mevcut. Elias gibi ciddi birisi birden koca kafasıyla komik şeyler söyleyince. İzlemesi çok keyifliydi.

    Son yorumuma gelirsek; sürekli olumlu yorumlarda bulunmuş olsam da neden bilmiyorum ama benim uzun bir süre unutamayacağım bir anime olmadı ne yazık ki. Aklımda güzel çizimleri ve tatlı dialoglarıyla kaldı daha çok. Ama hep aynı şeyi söylerim. O yapım ne kadar iyi olursa olsun insanın modu ona uygun değilse gerekli verimi alamıyor. Uyuşmuyor. Sanıyorum bende yanlış bir zamanda izledim bu canım animeyi. Mutlaka izleyin diyemem ama vaktiniz varsa bu güzel yolculuğa çıkıp keyifli vakit geçirebilirsiniz. Şu anda Dororo'yu izliyorum ama pek hızlı ilerleyemiyorum. En kısa zamanda izleyip yazmak istiyorum, bakalım. 


    Mangalar, Diziler, Filmler ve daha fazlası için Şemsiyenin Altındaki Kızın blogunu ziyaret etmeyi unutmayın :-)

    http://semsiyeninaltindakikiz.blogspot.com/

  • Mob Psycho 100 - 2 İncelemesi

    Yönetmen: Yuzuru Tachikawa
    Stüdyo: Bones
    Tür: Doğaüstü, Komedi
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/8.5


    One Punch Man’ın kuzeni olarak adlandırabileceğim (aynı yaratıcının elinden çıkma) Mob Psycho 100’ün ikinci sezonu var karşımızda. Devam sezonu olduğu için doğal olarak fazla değinmeyeceğim. Mob Psycho nedir, hikayesine ve ilk sezonun incelemesine buraya tıklayarak ulaşabiliriniz.

    Arataka Reigen ve Mob lakaplı Shigeo Kageyama, gündelik yaşantılarına devam etmektedir. Bölümler ilerledikçe Reigen’in Mob’un yardımı sayesinde çözdüğü vakaları inceliyor ve Claw adındaki bir örgütün gizliden dünyayı ele geçirme planları yaptığına tanıklık ediyoruz. Akabinde Claw örgütü ve başkanları Suzuki Touchirou açığa çıkar ve Mob’u zorlayıcı bir mücadele başlar. 


    Mob Psycho 100’ün ikinci sezonunun en sevdiğim yanı Mob’un karakter gelişimi ve One Punch Man’daki Saitama gibi rakiplerinden bambaşka bir seviyede olmayışı. Tamam, Mob yine herkesten güçlü ama efor sarf etmesi gerekiyor. Özellikle Mob’un yüzde yüzüne ulaştıktan sonra “overdrive” moda geçip bambaşka bir karaktere bürünmesini sevdim. Karakter gelişimi demiştim, Mob artık eskisi gibi pısırık, bunu yap, şuraya git Mob değil. Kişiliği oturuyor, kendi kararlarını verebiliyor ve güçlerini kullanmadan azmiyle bir şeyler elde etmeye çabalıyor. Demem şu ki, küçük Mob artık itilip kakılan bir karakter olmaktan çıkıyor. 


    Çizimleri ve müzikleri bakımından anime her zamanki gibi tarzını konuşturuyor. Mob’un Saitama’ya benzerliği zaten ortada. Tıpkı ilk sezonda olduğu gibi çoğu zaman absürt ama kaliteli çizimler bizleri bekliyor. Ayrıca Mob’un tutuştuğu dövüşler izlenmeye değer olmuş. Psişik güçler, etrafta uçuşan nesneler derken atmosferi yaşıyorsunuz.

    Mob Psycho 100’ün ikinci sezonu için aslında anlatabileceklerim bu kadar. Çizgisini sürdürmeyi devam ettiriyor ve bahsettiğim gibi Mob’un gelişimini izlemek keyifli. Ayrıca Mob’un dövüşlerinin Saitama’nınkinden farklı olarak acaba yenilir mi sorusuna açık kapı bırakması da bence bir artı. 

  • Kaiji: Ultimate Survivor İncelemesi

    Yönetmen: Yuzo Sato
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Psikolojik, Dram, Gerilim
    Yapım Yılı: 2007
    Bölüm Sayısı: 26
    Anime Puanı: 10/9


    Itou Kaiji, arabaların armalarını çalarak geçimini sağlayan bir serseridir. Bir gün kendisini Endou adında bir adam ziyaret eder ve ona borç tahsildarı olduğunu, Kaiji’nin daha önce birlikte çalıştığı arkadaşının kefil olduğu 300.000 yenlik borcunu ödemesi gerektiğini söyler. Artık 3.850.000 Yen olan bu borcu kapatması için Kaiji’ye bir şans verilir: Kendisiyle aynı durumdaki bir grup insanla birlikte bir tekneye binecek ve aralarında kazanma şansları çok düşük bir kumar oynanacaktır.

    Anime farklı sanat tarzıyla, kurgusuyla, müzikleriyle, psikolojik çözümlemeleriyle başyapıt olmayı başarıyor. Eminim izleyenlerin çoğu (ki pek bilinmeyen bir seri) bu animeye başyapıt gözüyle bakmıyorlardır; ilginç kumar fikirlerinin işlendiği, gerilim odaklı bir yapımdır sadece. Oysa kibir, aşağılık kompleksi, paranın anlamı, umut, ölüm ve insan hayatı hakkındaki fikirlerini Kaiji’nin veya bir başkasının hissettiklerini hem “hayal” diyebileceğimiz durumlara, hem de gerçek hayatı “hayal” ürünü olan bu hikâyedeki bazı sahnelere benzeterek bize sunması onu edebi bir eser haline getiriyor. Ancak bizi ölümü düşünmekten çok, akıl oyunları tatmin eder. Elbette hayatta kalmak için kötü bir eylem yapmak zorunda olunduğu zaman “Bunun kötü olduğunu biliyorum. Neden bilmiyorum ama ruhum buna şiddetle karşı çıkıyor. O halde bu kötüdür” tarzı bir düşünce yüzeysel gelebilir. Anime en azından kan emici zenginlere karşı mücadele eden (Kendi düşüncesi. Lüks araçların armalarını çalması da onlara olan nefretinden ötürü) ana karakterle empati yapmamızı sağlayarak bu soruyu hatırlatması açısından değerini koruyor. 


    Diğer yandan iş bulup çalışarak ailesini geçindirmek yerine kumar oynayarak borca batmış insanların başlarına gelenlerin kendi suçları olduğu da söylenmekten geri durulmuyor. Bu noktada az önce bahsettiğim “insan hayatına” bağlı olarak animenin çoğu yerde bencillik kavramına yoğunlaştığını söyleyebilirim. Bir de bu kötü, sefil alt tabakadan ve hatta şeytan bile daha kötü olan zenginlerin, ürettikleri “kısıtlı taş, kağıt, makas” oyununu kaybetmeleri sonucunda altındakilerin bedenlerine büyük bir keyifle el koymaları veya öldürmeleri bir açıdan kapitalizm eleştirisi olabilir; “bir açıdan” dedim çünkü onu net bir şekilde yerdikten sonra “Peki, doğru sistem ne o zaman?” sorusuna cevap vermesi gerekir ki bu Nobuyuki Fukumoto’yu (Animenin mangakası) alanı dışına çıkarır bence.

    Çizimleri (özellikle burunlar) izleyiciyi rahatsız edebilir. Ben bunu özgün sanat olarak yorumluyorum. Karakterlerin sefil hayatları vücutlarına işlemiş gibi adeta. Müzikleri konusunda fazla söze ne hacet! Death Note’un müzisyeni Hideki Taniuchi var karşımızda. Açılış parçasına pek ısınamasam da kapanış parçasına hayır diyemedim. 


    Eksi yönlerine gelelim şimdi. Seride hikaye-anlatıcısının takibi kolaylaştırmasının yanında her detayı açıklamaya çalışmasıyla (örneğin Kaiji’nin arkasında şimşek çakıyor: “Kaiji’nin aklında bir düşünce parlamıştı” diyor) izleyeni ara sıra sıkıyor. Bir başka eksi yönü de baş kötümüz Kazutaka Hyodo’nun (Teiai Şirket’inin başkanı) fazla gülmesi. Bu sorunu çoğu gerilim animesinde görüyorum. “Bakın bu pis pis gülen adam var ya, işte o kötü adam! İnanmıyor musunuz? Valla kötü adam! Bak hala gülüyor!” diyor sanki bana. E anladık yani… İnsanın boğazı acır bir kere.

    Sonuç olarak sistem karşıtı ve nefesinizi tutarak izleyeceğiniz bu animeyi şiddetle, hırsla, elimi masaya vurarak öneririm. One Outs sevenler için not: Kaiji’yi Tokuchi Toua’yı seslendiren zat seslendiriyor.

  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan