• Inuyashiki İncelemesi

    Yönetmen: Keichi Sato
    Stüdyo: Mappa
    Tür: Bilimkurgu, Dram, Gerilim
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/9.5


    Animelerin yüzde doksanında görmeye alıştığımız liseli ana karakter temasına nazire yaparcasına Inuyashiki’nin ana karakteri Ichiro Inuyashiki 58 yaşındadır. Üstelik hayat onu yormuş olsa gerek ki çok daha yaşlı göstermektedir. Bay Inuyashiki, sessiz sakin, hiç arkadaşı olmayan, ailesi tarafından da pek ciddiye alınmayan ama tertemiz bir kalbe sahip olan birisidir. Fakat doktor kontrolüne gittiğinde kanser olduğunu ve en fazla birkaç ayının kaldığını öğrenir. Elbette şok olan Inuyashiki telefonuna sarılıp ailesinden destek almak ister. Lakin ne karısı, ne kızı ne de oğlu telefonu açmaz bile. Inuyashiki haberi kendisine saklar ve sokakta bulduğu köpeği Hanako ile gece gezintiye çıkar. En sonunda duygularına hakim olamaz ve bir parkın tepesinde hüngür hüngür ağlamaya başlar. Derken yanında bir gencin de durduğu fark eder ve en olmayacak şey olur. Adeta yokluktan bir uzay gemisi var olur Inuyashiki ile genci tuz buz eder. Uzaylılar yaptıkları hatanın farkındadır ve ikiliyi geri getirmek ister fakat aralarındaki konuşmadan anladığımız kadarı ile gerekli modüller gemide bulunmamaktadır. Sadece silah modülü vardır ve ikiliyi geri getirmek için silah modülünü kullanırlar. Uzaylılardan bir tanesi “Durun! Bu gezegenin sonunu getirebilir.” dese de, diğeri “Bizim sorunumuz değil” der ve sabahına aynı tepede hiçbir şey olmamış gibi Ichiro Inuyashiki gözlerini açar. Kendisini iyi hissetmektedir, kanseri de geçmiştir üstelik. Fakat tahmin edeceğiniz üzere hem o hem de parktaki diğer genç artık en çılgın hayallerinden bile çok daha fazlasıdır. 


    Dediğim gibi seriye ismini veren Inuyashiki 58 yaşında ve bu benim için uzun bir sürenin ardından liseli kahraman, ilkokullu büyücü, bebe şampiyonlardan sonra yepisyeni bir soluk oldu. Tamam, diğer karakter Shishigami liseli bir genç ama en azından bir farklılık söz konusu. Shishigami demişken; en son ne zaman bir karakterden bu kadar nefret ettim, ölümü için dua ettim hatırlamıyorum:) Öyle ki, animelerde bir kötü karakterler vardır bir de Shishigami. Spoiler olacak diye detaya girmiyorum ama özellikle banyo sahnesinde buz kestim diyebilirim. Artık Shishigami ile özdeşleşen “Bang! Bang!” sesleri hala kulaklarımda:) Inuyashiki ise bir hayli gerçekçi bir karakter. Yani demek istediğim, Shishigami genç olduğu ve teknoloji ile arası daha iyi olduğu için kendisindeki değişikliklere çabuk adapte olurken Inuyashiki’nin bir hayli çaba sarf etmesi gerekti.

    Inuyashiki’nin ana karakterinin yaşlı bir adam olması dikkatimi çeken ilk unsurdu. İkincisi ise yaratıcısı, yani mangakasının çok sevdiğim Gantz’ı da çizen Hiroyu Oku oluşu. Zaten Ando adlı karakterin odasında asılı bulunan Gantz posterlerinden Inuyashiki’nin Gantz’ın küçük kardeşi olduğunu görüyoruz. Bana göre ise Gantz ve Inuyashiki aynı evrende geçiyor çünkü tema benziyor. 


    İçerik olarak Inuyashiki birçok yönden tatmin edici. En iyi yönü ise aynı zamanda en kötü yönü. Malum, Inuyashiki her ne kadar üstün güçlere kavuşsa da yaşlı ve barışçıl bir adam. Dolayısıyla kıran kırana geçen dövüşler bekliyorsanız hayal kırıklığına uğrarsınız. Bu animede nasıl bahsettiğim Shihigami yaptıkları ile kanımızı donduruyorsa Inuyashiki’nin eylemleri de kalbinizi ısıtabilir. Kısacası Ying ve Yang gibiler ve tatmin edici finali ile son noktayı kouyorlar.

    Animenin arka plan çizimleri oldukça detaylı ve kalite bakımından üst seviyede. Karakterleri ise standart kocaman gözlü karakter profilinden uzak gerçekçi. Animede çirkin insanlar da var ki bu benim hanemde bir artı puan. Buruşuk Inuyashiki, yakışıklı Shishigami, çirkin Ando, güzel Mari ve iki buçuk metrelik boyu ile ürkütücü yakuza gibi her karakter kendine has özelliklere sahip. Yakuza demişken, tek bölümlük karakter olmasına karşın en etkili isimlerden birisiydi. Her ne kadar adını unuttuysam da:) Animenin müziklerinin de çizimlerinden aşağı kalır yanı yok. Seslendirmelerde bir şey dikkatimi çekti. Tıpkı karakterlerde olduğu gibi onlar da gerçekçi. Yani Shishigami’nin sesi mesela, sokakta duyabileceğiniz alelade bir liseli sesi. (Bak gene bang bang bang kulaklarımda çınlıyor:) Üstelik Shishigami’yi seslendiren Murakami Nijirou’un bu ilk seslendirmesiymiş. Inuyashiki’yi seslendiren 1954 doğumlu Kohinata Fumiyo’nun ise ikinci seslendirme deneyişiymiş. Şöyle bir durum var; bu iki isim aslında seyyu değil aktör ve her ikisinin de seslendirmesi çok iyi. Son olarak anime benim çok beğendiğim My Hero adında bir açılış parçasına ve yine seriye cuk oturmuş bir kapanış parçasına sahip. 


    Inuyashiki, hem karakterleri hem de içeriği ile farklı bir anime. Ben büyük bir zevkle izledim. Bana göre tek sorunu kısa oluşu. Oysa bu temanın içine o kadar çok şey sığabilirmiş ki… Sonu için tatmin edici desem de sonda olan olay sanki ansızın bitirmek için oluşturulmuş gibiydi. Tüm bunlara rağmen ben Inuyashiki’yi gerçekçilik ve kurgunun iyi harmanlandığı bir anime arıyorsanız izlemenizi muhakkak öneririm. 

  • Kino’s Journey: The Beautiful World İncelemesi

    Yönetmen: Tomohisa Taguchi
    Stüdyo: Lerche
    Tür: Fantastik, Bilimkurgu, Macera
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8.5


    Bundan tam on beş sene önce, 2003 yılında yayınlanan Kino’s Journey veya orijinal adı ile Kino no Tabi’nin yenilenmiş hali var karşımızda. Benim 2012 yılında izlediğim ve yazısını yazdığım eski serinin incelemesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

    Uzun yıllar sonra eski anime serilerini tekrar karşımda görmek hoş ve nostaljik bir duygu. Bir önceki yazım Jigoku no Shoujo’nun yıllar sonra yeni sezonunu izleyince her ne kadar hayal kırıklığı da yaşamış olsam da yeniden görmek güzeldi. Dolayısıyla aynısı Kino’s Journey için de geçerli. 


    Hikaye, eski seri ile aynı. Kino bir gezgindir ve motosikleti Hermes ile her bölüm farklı bir ülkeyi ziyaret etmektedir. Kino, gittiği ülkede sadece üç gün kalmaktadır. Sebebi ise üç günün ülkeyi tanımak için yeterliği oluşu ve daha fazla kalırsa o ülkeye bağlanabileceği oluşudur. “Dünya güzel değildir fakat güzel olmadığı için güzeldir” felsefesini benimseyen Kino’un her bölüm farklı ülkelere gidişini, insanlarını, örf ve adetlerini, kültürlerini, teknolojilerini tanıyışını, onları karşı tutumuna ve yaptıklarına şahitlik ediyoruz.

    Kino’s Journey bizleri her bölümünde farklı bir ülkeye götürüyor ve bir ülke diğerine benzemiyor. Öncelikle Kino’nun bulunduğu dünya bir hayli ilginç. Kino’un gezdiği ülkeler aslında şehir büyüklüğünde ve her ülkenin etrafı Shingeki no Kyojin’deki gibi kocaman duvarlarla örülü. Bu ülkelerin adı asla anılmıyor. “Şusu ile ünlü ülke”, “yetişkinler ülkesi” , “cinayetin serbest olduğu ülke” gibi isimlere sahipler. Bir yandan bu ülkeler bize farklı özelliklerini sunarken bir yandan da aslında düşündürüyor. Örneğin cinayetin serbest olduğu ülkede birisini öldürürseniz ceza almıyorsunuz fakat ülkede kimse kimseyi öldürmüyor. Tam tersine, herkes çok saygılı ve güler yüzlü. Düşündürücü öyle değil mi? :) Tıpkı bizler gibi Kino da zamanı geldiğinde şaşırıyor, eğleniyor ve üzülüyor ama her daim soğukkanlılığını da korumasını biliyor. Bazı bölümler ise Kino’dan farklı olarak yerleşebileceği bir ülke arayan Shizu ve köpeği Riku’un başından geçenlere tanıklık ediyoruz ki onların da maceraları gayet ilgi çekici. Bu arada, Kino’un motosikleti Hermes ve Shizu’nun köpeği Riku konuşabiliyor ve benim dışında kimse bunu garip bulmuyor:)
     

    Animenin bazı bölümleri eski seride bulunan bölümlerden. Elbette yenilenmiş olarak sunulan bu maceraları Jigoku no Shoujo’daki gibi yeniden görmektense yeni konuları tercih ederdim. En büyük yenilik ise serinin çizimlerinde. Şimdi eski serinin çizimlerini inceledim de, evrim geçirmiş diyebilirim:) Ben genelde eski çizimleri (özellikle doksanlar) severim fakat 2003 yapımı Kino’s Journey’in çizimleri gerçekten sırıtıyormuş. Altta paylaştığım resimde sizler de görebilirsiniz. Bunun dışında manzara çizimleri ve ülkelerin detayları en üst seviyede. Ayrıca anime gerektiğinde bizlere kesik baş bile göstermekten çekinmiyor. Yeri geldiğinde şiddet, kan ve ölümde Kino’un etrafında gerçekleşiyor. Bir de eski seride çizimlerde hafif bir yeşil bir buğuluk söz konusuydu ki yeni yapımda şükür ki bu yok. Hatırladığım kadarı ile 2003 yapımı seride Kino bazen çok konuşuyor ve olaydan kopuyordu, yeni seri de o da yok:) Son olarak müziklere değinecek olursam; animede fazla müzik yok ama olanlar da atmosferi tamamlamaya yetiyor. Açılış ve kapanış parçası öyle ahım şahım değil ama seriye uygun. 


    Kino’s Journey aslında yetişkinlere hitap eden bir anime çünkü diyaloglar ve insan ilişkileri üzerine odaklanıyor. Yeni seri kısacası eskisinin günümüze uydurulmuş hali. Evet, çizimler açısından çağ atlamış ama içerik olarak farklı değil. Dolayısıyla eski seriyle aynı puanı vermeyi uygun gördüm. Eski seriden aldığım tadın aynısını yeni seri de verebildi. Ne fazlası, ne de daha azı. 

  • Anime İnceleme Dergisi Sayı 4 Yayında!


    Anime-inceleme.com olarak  dergimizin dördüncü sayısı çıktı!

    2018'in ilk günlerinde yılın ilk sayısı ile herkese merhaba! Geleneğe bizler de uyarak "ne izledik/ne izleyeceğiz" formatına uygun bir şeyler karalamaya karar verdik ve ortaya küçük ama sevimli bir sayı çıkıverdi:) 

    İyi okumalar!

    https://issuu.com/moralkaan/docs/say___4
  • Jigoku Shoujo: Yoi no Togi İncelemesi

    Yönetmen: Takahiro Omori
    Stüdyo: Studio Deen
    Tür: Korku, Dram
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7


    Jigoku Shoujo’nun, namı diğer Cehennem Kız’ın, dokuz sene sonra yeniden karşımıza çıkacağı haberini ilk aldığımda tebessüm etmiştim. Ben de tüm bölümlerini peş peşe bundan yedi sene önce, 2010 yılında izlemişim ve belki yeni yeni anime izlemeye başladığım yılların da etkisi olacak ki, 9 gibi güzel bir puan vermişim. Gerçi yeni sezonu izlemeye başladığımda bu puanı hak ettiğini de bir kez daha anlamış oldum. Yeni sezonun incelemesine geçmeden önce eski sezonların incelemesini okumak isteyenler buraya tıklayabilirler.

    Bilmeyenler için kısaca bahsedelim; Cehennem Kız, Hell Link (Hell Girl / Cehennem Kız), Hell Link adlı internet sayfası aracılığı ile insanların diledikleri kişileri cehenneme yollamasını konu alıyor. Lakin Cehennem Kız Emma Ai’in meşhur lafından alıntı yapacak olursam: “Bir kişi lanetlenirse iki mezar kazılır. Laneti yapan da sonunda cehenneme gider” Anlayacağınız hedefinizden kurtuluyorsunuz ama eninde sonunda sizin de gideceğiniz yer orası oluyor. Animede her bölüm farklı karakterlerin yaşadıkları ve çaresizlik içinde Emma Ai’a başvurmaları işleniyor. 


    İlk paragrafımda bir önceki sezonlara verdiğim puanı hak ediyor dememe rağmen neden 7 verdiğimi merak edebilirsiniz. Hemen açıklayayım, aslında yedinci bölüme kadar her şey çok iyiydi. Emmai Ai ve ekibinin geri dönüşü (Kikuri yine harikasın!), farklı hikayeler ve bu farklı hikayeler işlenirken arka planda yeni bir karakterin tanıtılarak etrafında olaylar örgüsü örülmesi oldukça iyiydi. Her şey keyifle giderken geldi çattı sıra yedinci ve kalan bölümleri izlemeye. Açıkçası yedinci bölümde anlayamadım. Pub Bones adındaki barda Emma’nın ekibi sohbet ediyor, Kikuri yaramazlık yapıyor ve sonradan bir tanesi bir olaydan bahsederken “hatırlıyor musunuz” diyerek konuya geçiyor. İşte ben hatırlayamamışım ki jeton sekizinci bölümde düştü:) Harbiden bu bölümü izlediğim hissine kapıldım ve sonraki bölümde de hissim kuvvetlenince bir araştırdım ki bunlar eski bölümler! Yani altıncı bölümden sonraki diğer tüm bölümler eski olayları yad etmek üzerine kurulu! Üstelik son bölüme kadar! Düşünebiliyor musunuz, onca sene bekle sadece altı bölüm için mi? Çocuk mu kandırıyorlar gerisini eskilerin kolajı yapmışlar? Hayır, yapmak istemiyorsanız yapmayın? Altıncı bölümden sonra ne oldu da eski bölümler cilalanıp önümüze sunuldu? Oysa öyle güzel gidiyordu ki… Demem şu ki, gene insaflı davrandım da iki puancık kırdım. Oysa yaşadığım hayal kırıklığı ile daha fazlasını hak ediyor. Ha, seriyi hiç izlememiş olanlar için fark etmez ama hiç izlemeyen de neden bu sezondan başlasın ki? 


    Dediğim gibi Emma Ai ve ekibini yarısı tekrar da olsa görmek güzeldi. Emma’nın o eşsiz sesiyle yeniden “ölmeyi denemek ister misin?” sözü yine izleyicinin tüylerini diken diken ediyor. O soğuk ama içten seslendirmesi ile Noto Mamiko harikulade bir iş başarıyor. Haylaz ve tehlike saçan Kikuri ise serinin adeta neşe kaynağı. Ekipteki diğerlerine taktığı lakaplar ve Emma’yı taklit etmeyi çalışması ile dram yönü ağır basan animeye biraz renk katıyor. Animenin açılış parçası Noise adlı parçayı ilk dinlediğimde hiç beğenmemiştim ama sonra nasıl olduysa her dinleyişimde daha çok sevmeye başladım. Farklı bir tınısı, bir çekiciliği var. Çizimleri için de başarılı diyebilirim. En azından benim gözüme bir aksaklık çarpmadı.

    Benim gözümde bu Jigoku Shoujo sezonu sadece altı bölümden oluşuyor ve onlar da gerçekten güzeldi. Kalan bölümler ise benim hızlıca geçtiğim ve Pub Bones sahneleri dışında kale dahi almadığım anlamsız bölümler. Hiç izlememiş olanlara önerim, izleyin ilk üç sezonu ve üzerine bu altı bölümü katın. 2017'de yazdığımız son incelemeyle herkese mutlu yeni yıllar!


  • Made in Abyss İncelemesi

    Yönetmen: Masayuki Kojima
    Stüdyo: Kinema Citrus
    Tür: Fantastik, Macera
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/8.5


    Belki bizim dünyamız, belki de bambaşka bir dünya… Hangisi olursa olsun bu dünyada kocaman bir yer altı uçurumu bulunmaktadır. Üstelik burası dünyada keşfedilmemiş olarak kalmış olan tek yerdir. Abyss, yani uçurum adı verilen bu devasa çukurun derinliği tam olarak bilinmemektedir ve Katman 1 – Katman 2 gibi kısımlara ayrılmıştır. Yukarıdan aşağıya indikçe, yani birinci katmandan iki, üç, dört diye devam edince Abyss de giderek tehlikeli bir hal almaya başlar. Derine indikçe değerli hazineler nasıl daha da derinleşiyorsa içinde barındırdığı yaşam formları da daha tehlikeli, daha saldırgan bir hal almaya başlamaktadır. Üstelik insanlar üzerindeki etkileri de tehlikeleşmektedir. Mesela ilk katmanları küçük bir baş dönmesi, kusma ile atlatabilirken ilerledikçe daha ağır semptomlar gösterebilmeniz mümkün. Cave Raiders, yani mağara akıncıları adını alan kaşifler de derecelerine göre Abyss’e inip araştırma yapmaktadır. Örneğin eğer yeniyetme bir kırmızı düdükseniz en fazla birinci katmana inebilirsiniz. Siyah düdükseniz dördüncü – beşinci katmana kadar gidebilmeniz mümkün. En asil ve korkutucu derece olan beyaz düdükler içinse sınır yoktur ve onlar genelde bir daha geri gelmemek üzere, Abyss’in dibine bulmaya yönelik tek taraflı bir yolculuğa çıkarlar. 


    Böyle bir dünyada, Abyss denilen mucizenin çevresine üsler kurulmuş, üsler çoğalmış da çoğalmış ve Abyss’in etrafını saran şehirler meydana gelmiştir. Bu şehirlerden birisi de Orth’tur ve Belchero Yetimhanesi’i bünyesinde kalan çocuklara kaşif olma eğitimi vermektedir. Bu çocuklardan birisi 12 yaşındaki Riko’dur ve neşeli, haylaz, korkusuz olan Riko günün birinde Abyss’in dibini bularak bu büyük gizemi çözmeyi hedeflemektedir. Günün birinde arkadaşı Nat ile birinci katmanı araştırırken orada olmaması gereken, alt katmanlardan gelmiş olan bir canavar ile karşı karşıya gelirler. Nat’ı korumak için Riko kendisini yem eder ve sonunda tam canavara yakalanacakken kocaman lazer ışını gibi bir şey canavara isabet ederek hayatını kurtarır. Riko, lazerin geldiği yönü keşfe çıkarken yolun sonunda yerde baygın yatan bir oğlan bulur. Lakin ilk bakışta yaşıtı gibi görünen oğlanı inceleyen Riko onun bir robot olduğunu fark eder. Arkadaşı Nat ile beraber robot oğlanı yetimhaneye götürürler ve Riko ona Reg adını verir. Robot Reg’in şaşkınlığını yaşayan Riko’yu bir sürpriz daha beklemektedir. Abyss’in derinliklerinden bir haber balonu yükselmiştir. Üstelik haber bir beyaz düdük olan annesi Lyza’dandır. 


    Made in Abyss, izlediğim en şahane animelerden birisi olmasa da etkisi bende farklı oldu. Kelimelere dökmek zor, nostaljik ve farklı bir havası vardı animenin. Hikayesi gerçekten ilginç. O Abyss’in dibinde ne var merakı, her katmanın giderek daha tehlikeli hale gelmesi gibi unsurlar animeyi ayakta tutuyor. 13 bölümün getirdiği avantaj ile anime akıcı ilerliyor ve aynı yerde fazla (son bölümleri saymazsak ama o da bir kusur değil, gereklilik) oylanılmıyor. Bir animenin 12 veya 13 bölüm olması genelde dezavantaj olur çünkü anime hızlı ilerler lakin Made in Abyss’te tempo iyi tutturulmuş. Saçma dereceye ulaşmayan komedi unsurları, dramatik yönleri, yeri geldiğinde kan kullanımından kaçınılmaması animenin artı yönleri. 

     Yaş konusu anime serilerinde benim için hep dert olmuştur. Benim yaşım kemale erdikçe liseli kardeşlerimizin dünyayı kurtarmasını tuhaf bulur hale gelmiştim. Biz şaklabanlık peşinde koşarken olmayacak derecede olgunluk ve zeka göstermeleri bana her daim tuhaf gelir. Fakat beterin de beteri varmış:) Bu sefer kahramanlarımız 12 yaşındaki Riko ve akranı Reg. Hikayenin güzelliğini bir kenara koyarsak, ortaokul seviyesindeki iki “veledin” koca koca insanların dahi ulaşamadığı bir yere gitmeye çalışması sizce de biraz saçma değil mi? Sen 12 yaşındasın! Oyun oyna, dersini çalış, pratik yap, büyü ondan sonra Abyss’te inişe geç! Bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama ilk defa Riko keşke en az lise çağında olsaymış dedim:) Gerçekçi bir bakış açısı ile bakarsak bunların katman ikide çoktan ölmeleri lazımdı. Şahsen ben seride çok beğendiğim Ozen karakteri olsam bunlara iki tokat atar, bir balona bindirip geri yukarıya postalardım:) 


    Küçük sevimli kahramanları bir yana, animenin en dikkat çekici yönlerinden birisi de çizimleri. Çizimler alıştığımız normal çizimlerden farklı. Detaylı ve göz kamaştırıcı arka plan çizimlerin üstüne konulan yuvarlak yüzlü sevimli karakterleri ben sevdim. Dediğim gibi yeri geldiğinde gerilimli sahnelerde kan kullanılmaktan da kaçınılmamış. Açılış ve kapanış müziklerini fazla çocuksu bulduğumu söyleyebilirim lakin bazı bölümlerde çalan Underground River ve Hanezeve Caradhina adlı iki parça on numara.

    Made in Abyss için olumlu yorumları sağda solda görmüştüm ki izleyince hak ettiğini de bizzat tescilledim. Seri maalesef yarım bitiyor ve ikinci sezonu beklemek zorunda bırakıyor bizleri. Hikayesi ile, içeriği ile sevimli, içten ve merak uyandırıcı bir yolculuğa çıkmak isterseniz Riko ve Reg’in macerasını sizlere severek önerebilirim. 

  • Anime İnceleme Dergisi Sayı 3 Yayında!


    Anime-inceleme.com olarak  dergimizin üçüncü sayısı çıktı!

    Dergimizin üçüncü, 2017 yılının son sayısında kısa bir öze dönüş gerçekleştirdik. Kasım sayısının dopdolu içeriğinin ardından bu ay biraz tembellik ama çoğunlukla meşguliyetten dergi işini rölantiye aldık ve ilk sayıdaki gibi tek bir konu üzerine yoğunlaştık. 

    Üçüncü sayıda animelerin meşhur terimlerine/eklerine bir göz attık. Nedir bu senpai, dono kime denir, tsundere neyin nesi, kısaca onları inceledik. Sadece anime serilerinin içinde geçen terimlere değil, animeleri tanımlarkenki ibarelere de göz attık. Shonen nedir? Bishonen nedir, hepsi dergimizin üçüncü sayısında! 

    İyi okumalar!

  • Genocyber İncelemesi

    Yönetmen: Koichi Ohata
    Stüdyo: Artmic
    Tür: Aksiyon, Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 1994
    Bölüm Sayısı: 5 OVA
    Anime Puanı: 10/4


    1994 yapımı animede Dr. Nguyen Morgan adındaki bir bilim adamı “akıl gölgesi” ya da kendi koyduğu isimle “vajra” adlı limitsiz enerji kaynağını keşfeder. Bu gücü kullanarak da Vajranoid dediği bir varlık yaratmaya çalışıyor. Yani vajranın sınırsız gücünü kullanabilen bir insan düşünün. Bu güç sayesinde ölümsüz, yara almayan, uçabilen, psişik ve telepati güçlerine sahip olan mutlak varlığı oluşturmak Dr. Morgan’ın hayatının amacıdır. Fakat bilinmeyen (en azından ilk başta) sebeplerden ötürü trajik bir patlamada hayatını kaybeder ve eserini yardımcısı Dr. Kenneth Reed sürdürür. Dr. Reed uzun yıllar gerektiren çalışmalarından sonra nihayet sona ulaşır ve kızlarım dediği Elaine ve Diana üzerinde vajra deneylerine son sürat devam eder. Animein ilk bölümü Elaine’in laboratuarlardan kaçması ile başlıyor ve bu bölümde Genocyber adı verilen nihai silahın yaratılışına tanıklık ediyoruz. 


    Yirmi üç yıl önce, üstelik OVA olarak yayınlanan bu animeyi izlemek nereden icap etti diye soranlarınız belki vardır:) Aslında izleme listemde hiç yoktu da tesadüfen karşıma çıktı. Watchmojo adlı youtube kanalında “Top 10 animelerde en rahatsız edici sahneler” videosunu izlerken denk geldim ve merakıma yenik düşerek Genocyber’ı izlemek istedim. Listede bahsedildiği gibi barındırdığı şiddet içerikli sahnelere başka animelerde rastlamak gerçekten çok zor. O yönden animenin hakkını veriyorum; patlayan, ezilen kafalar, koparılıp atılan beden parçaları gibi sahneler yönünden anime hiç cimri davranmamış. Öyle ki, Elfen Lied bile yanında masum kalabiliyor:)

    Genocyber’ın rahatsız edici şiddetini bir kenara koyarsak ise elde maalesef pek bir şey kalmıyor. Oysa aslında öyle bir potansiyel var ki… Bilimkurgu var, cyberpunk var, mecha var ama bir türlü harmanlanamamış. Senaryo namına ortada bir şey yok. İlk bölümden sonra açıkçası izlemenin dahi bir anlamı kalmıyor. Dördüncü bölüm bizleri yüz yıl sonrasına götürüyor. Tam acaba bir şeyler olur mu diye ümit ederken gene fiyasko ile karşılaştım. Anlayacağınız, senaryo ve içerik yönünden bu küçük OVA serisi kendi kendini heba etmiş. 


    Uzun bir aradan sonra 4:3 formatında eski tarz bir anime izlemek hoş bir deneyim oldu. Gerek format bakımından gerekse çizim bakımından eski animelerin tadı gerçekten bir başka. Yani günümüz teknolojisi ile animeler ne kadar detaylı ve canlı olursa olsun, benim gözümde 90’lı yıllar ve 2000’li yılların başında çıkan animeler bambaşka olacak. Şiddet sahnelerinin sergilenişi dediğim gibi çok iyi. Kan kullanımı başarılı. Öte yandan çok az olan garip 3D sahneler olmasa da olurmuş. Müzik namına ise pek bir şey yok. Daha çok ses efekti barındıran animede açılış veya kapanış adına ortada bir şey yok.

    Genocyber sadece şiddet sahneleri ile ön planda bir anime. Dediğim gibi büyük bir potansiyele sahipmiş ama olmamış. OVA serisine ilk başladığımda bir Ghost in the Shell havası bile sezdim ama nafile. Uzun lafın kısası; benim gibi şiddet sahnelerine merakınız varsa bir göz atın ama hikaye yönünden hiç ümitlenmeyin.

  • Shingeki no Bahamut 2: Virgin Soul İncelemesi

    Yönetmen: Keichi Sato
    Stüdyo: Mappa
    Tür: Fantastik, Aksiyon, Macera
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/9


    İlk sezon incelemesi ile aynı girişi yapacağım; ismini ilk duyduğunuzda aklınıza Shingeki no Kyojin’i getiren Shingeki no Bahamut 2: Virgin Soul (İngilizcesi Rage of Bahamut), 2014 yapımı ilk sezonun on sene sonrasını konu alıyor. İlk sezonun incelemesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

    Dediğim gibi ikinci sezon Virgin Soul bizleri ilk sezonun on yıl sonrasına götürüyor. İlk sezonda gerçekleşmiş olanları biraz hatırlarsak; (dikkat spoiler!) Favaro ve ezeli düşmanı/arkadaşı Kaiser, Favaro’nun verdiği zor karar ile Amira’yı feda etmeyi seçerek tanrılardan ve şeytanlardan bile üstün yok edici bir güce sahip olan Bahamut’u mühürlemeyi başarmıştır. Favaro bu macerada bir bacağını kaybederken Kaisar da sinsi şeytan Martinet’i alt etmek için kolunu feda etmiştir. 


    On sene sonra ise animenin geçtiği Mistarcia adlı dünyada dengeler tamamen değişmiştir. Bahamut’un on yıl önceki teröründe birçok kişi sevdiğini kaybetmiştir. Kaybedilenler gömülmüş, enkazlar yeniden inşa edilmiştir. Kraliyet ailesi de tamamen yok olduğundan normalde tahta çıkma şansı hemen hemen hiç olmayan 17. Charioce kral ilan edilmiş ve Charioce ilk iş olarak tanrıların ve şeytanların mabetlerine saldırmıştır. Bir nevi onlara karşı savaş başlatmıştır yani. Üstelik Charioce başarılı da olmuştur. Tanrıların mabetlerinden zorla elde ettiği güç ile özel Onyx Birliği’ni kurmuş ve şeytanları adeta saklanmaya mahkum etmiştir. Kaçamayanlar ise ya öldürülmüş, ya köleleştirilmiş, ya da insanların eğlencesine sunulmak üzere gladyatör yapılmıştır. Kısacası kimilerine göre Charioce insan ırkını artık tanrılara muhtaç ve şeytanlardan korkması gereken bir ırk olmaktan kurtaran kahraman, kimilerine göre tanrıları kızdırmış olan bir diktatördür.

    Tüm bu yaşananların arasında başkentte bir süredir ilk sezondan hatırlayacağımız Bacchus ve Hamza’nın yanında kalan Ninda adında enerjik mi enerjik bir kız yaşamaya başlamıştır. Yorulmak nedir bilmeyen, kuvveti ile ağızları bir karış açık bırakan Nina inşaat işlerinde çalışmakta ve harçlığını kazanmaktadır. Esnaf arasında da sürekli gülümseyen yüzüyle bir hayli sevilmektedir. Nina kendi dünyasında yaşarken yine ilk sezondan tanıyacağımız Azazel adındaki şeytan Charioce’u devirmenin bir yolunu aramaktadır. Derken büyük ihtimalle çoktan tahmin ettiğiniz olur ve Azazel ile Nina’nın yolları kesişir. Bu kesişme onları Rita’ya kadar götürür ve Nina dünyanın aslında pespembe olmadığını, içten içe bir savaşın yaklaştığının farkına varır. 


    Bacchuus dedik, Hamza dedik, Rita dedik… Peki, ya diğerleri? İlk sezonun birçok tanıdık yüzü ikinci sezonda yeniden karşımızda fakat dikkatinizi çekmiştir, ana karakterlerden hiç bahsetmedim. Evet, Favaro ve Kaiser! Onlar da elbette Virgin Soul’da yeniden karşımıza çıkıyor lakin bu sefer ana karakterlerden ziyade yardımcı karakter rolüne daha yakınlar. İkinci sezonda ana karakterler daha çok Nina ve Kral Charioce.

    12 bölümlük bir ilk sezondan sonra 24 bölümlük bir ikinci sezona kavuşmak olağandışı bir durum. Tam tersine alışığız da iki katı bir yeni sezon çok nadir karşımıza çıkıyor. Peki, Virgin Soul bize ne sunuyor? Şahsen ben ikinci sezonu ikiye bölebilirim. İlk yarısı, “eh işte” olan kısmı ile “vay canına!” dedirten son yarısı. Anime, 12. – 13. Bölüme kadar altyapı oluşturuyor ki açıkçası Shingeki no Bahamut havası bu bölümlerde pek yok. Lakin asıl olay başlayınca “tamam, özüne döndü” dedim. Zaten dokuz puan vermemi de bu ani yükseliş sebep oldu çünkü animenin ilk yarısına kadar kafamdaki puan 7 – 7.5 falan idi. İkinci yarıdan sonra atmosferin her bölüm daha da artması, sürpriz ölümler ve ters köşeler, yaşanan duygu patlamaları derken son zamanlarda izlediğim en tatmin edici sezon sonlarından birisi ile karşılaştım diyebilirim. Bir de şöyle bir şey var; animede tamamen kötü veya tamamen iyi diye bir kavram yok. Tamam, Nina saf ve temiz kalbiyle dahil değil lakin diğer herkesin kendine göre yaptıkları eylemlerin mantıklı sebepleri var. 


    Animenin içeriği gibi müzikleri de ikinci yarıdan sonra çok daha güzelleşiyor. Virgin Soul’un ilk açılış ve kapanış parçasını beğendiğimi pek söyleyemem fakat ikinci açılış parçası “Walk This Way” ve ikinci kapanış parçası “Cindrella Step” çok iyiler. Özellikle kapanış parçası görsellerle birleşince ortaya her bölüm sonunda izlenebilecek bir kapanış çıkıvermiş. Çizimleri zaten kaliteli. Garip renk uyumu, detay seviyesi ve kullanılan efektler başarılı. Bir tek her karakterin göz bebeklerinde sanki ağlıyormuş gibi, gözyaşına benzeyen şeffaf daireye anlam veremedim. Yakın çekimde fark ediliyor ve ilk Nina’da gördüğümde ağlıyor sandım. Sonra dikkatimi çekti ki herkeste var bu. İlk sezonda da var mıydı hatırlamıyorum ama lüzumsuz bir şey bana göre.

    Shingeki no Bahamut 2: Virgin Soul, ilk yarısı ile idare ettiren, ikinci yarısı ile kendisini çok sevdiren bir devam sezonu olmuş benim gözümde. Özellikle son bölümler açıkçası efsane niteliğindeydi. İlk sezonun sonundaki gibi yeni bir sezon maalesef müjdelenmedi ama hani gelirse de şaşırmayın havası da verilmemiş değil. Yani yakın zamanda olmasa da bir üçüncü sezon muhakkak gelecektir ve elbette ben o sezonu bekliyor olacağım. 

  • Türkçe Anime Arayanlar Buraya!


    Farklı kanallardan birçok kez aynı soru ile karşı karşıya kaldım: "Türkçe olarak nerede izleyebilirim?" Açık konuşayım; Türkçe anime izlemek hiçbir zaman önceliğim olmamıştı. Dil sorunum olmadığından (hava mı atıyor bu?:) Türkçe altyazılı anime arayışı içerisinde hiç bulunmadım. Tabi bu anlattığım yıllar öncesinden gelen bir alışkanlık. Sonra dedim ki kendi kendime, "varsa neden Türkçe altyazılı izlemeyeyim ki?" Evet, karşıma birkaç site çıktı. Lakin hepsi karışık, zırt pırt karşınıza çıkan reklamlarla dolu, bir bölümü var diğeri silinmiş... Ta ki bir arkadaşım bana adam akıllı izleyebileceğim bir site önerene kadar:  turkceanimeizle.com !

    "Birbirinden farklı ve güzel animeleri keyifle seyredebileceğiniz Türkiye'nin en güzel ve eğlenceli anime izleme sitesidir" sloganı ile yola çıkan site,  arama motorlarına Anime İzle dediğinizde zaten tepede hemencecik beliriyor. Arayüzü basit, serilere erişimi kolay olmuş. En önemlisi de popüler animelere nazaran daha az popüler animeleri de bünyesinde barındırıyor oluşu. One Piece İzle, Pokemon İzle veya Death Note İzle dediğinizde çıkan popüler anime serilerinin yanısıra, nette bulunmayan birçok yapımı bünyesinde barındırdığını gördüm. Mesela ilk izlediğim serilerden olan ve dolayısıyla gönlümde yeri bir başka olan Ergo Proxy animesini gözüme "Ad blok kullanma!" yazısı seksen kere sokulmadan rahatça, 720p (dileyene 360p veya 1080p) izleyebilmek benden oldukça büyük bir artı puan aldı.

    Demem şu ki, eskide kalmış Türkçe altyazılı anime kıtlığı:) Artık ben bir anime serisine başlayacağım zaman ilk olarak turkceanimeizle.com'a göz atıyorum. Bana e-mail veya Facebook üzerinden Türkçe kaynak soran arkadaşlara bu siteyi öneriyorum. 

    Site henüz yeni sayılır. Gelişmekte olan ekip uploader, encoder, çevirmen ve karaokeci gibi çeşitli işleri kotarabilen arkadaşlara kapıları her daim açık. Yani sizler de isterseniz bu ekibin birer parçası olabilirsiniz! Anime-inceleme.com ekibi olarak turkceanimeizle.com'un Türk anime dünyasına yaptıkları katkılarından dolayı teşekkür ediyor ve başarılarının devamını diliyorum.

    Bu arada, sitenin Facebook sayfasını da ziyaret etmeyi unutmayın. Facebook sayfasını takip ederek eklenen yeni animeler ve bölümlerinden haberdar olabilir, istek ve sorularınızı rahatlıkla iletebilirsiniz.


  • Anime İnceleme Dergisi Sayı 2 Yayında!


    Anime-inceleme.com olarak  dergimizin ikinci sayısı çıktı! 

    Bundan bir ay önce "öyle ahım - şahım bir şey yapmadık" diye bir cümle kurmuştum. Bu sefer ise gönül rahatlığı ile "ahım - şahım" bir şey yaptığımızı söyleyebilirim çünkü birbirinden değerli isimlerin katkıları ile dopdolu ve rengarenk bir eser çıktı ortaya.

    Hatalarımız illa ki yine olmuştur. Acemiliğin verdiği heyecan, "artık yayınlansın!" stresi derken toparlandı etti sevimli bir şey oluştu:) Tüm yazar arkadaşlara da katkılarından dolayı teşekkür ederim. Dilerim bu birliktelik uzun bir süre daha devam eder ve beraberce birçok sayı çıkarırız.


    İyi okumalar!

  • Subete ga F ni Naru İncelemesi

    Yönetmen: Mamoru Kanbe
    Stüdyo: A-1 Pictures
    Tür: Bilim Kurgu, Psikolojik, Gizem
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/9.0


    Diğer bilinen adı The Perfect Insider olan animemiz temel olarak baş karakterler olan Souhei Saikawa, Moe Nishinosono, Magata Shiki etrafında geçiyor.

    Souhei Saikawa, 15 yaşında bir tesise kapatılan ve hayatına orada devam edip akademik çalışmalarını oradan yayınlayan bir dâhiye, yani Shiki Magata’ ya fena halde hayrandır. Onun sürekli yanında gezen ve ona âşık olan öğrencisi Moe Nishinosono’ nun da yardımıyla malum tesise ziyarete giderler. Bu tesiste hiç beklenmedik bir cinayet vakası cereyan eder ve bunun üzerine kahramanlarımız da bu işe dahil olurlar… 


    Serimiz çoğunlukla diyaloglara dayalı olduğundan dikkatli izlenip bir kelimenin dahi kaçırılmaması çok önemli. Bu açıdan oldukça hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Gerek felsefi ve edebi göndermeler, gerek kafa açan bazen de kafa karıştıran aforizmalar kullanılması serinin ince elenip sık dokunulduğuna işaret ediyor.

    Özellikle gizem temalı animelerinde oldukça önemli bir unsur olan "vuruculuk", efektlerle, flashbacklerle, seiyuuların mükemmel oyunculuklarıyla ve müzikleriyle öyle güzel desteklenmiş ki beyninizden kurşun yemişe dönüyorsunuz. Üstüne bir de ters köşe yapmazlar mı? Bunun da üstüne iyice afallıyor ve bir sonraki bölüme geçiyorsunuz. Üstelik bunu sadece 11 bölümde yapmayı başarmaları büyük güzellik. 


    Seride rahatsız olduğum noktalar da yok değil. Nishinosono’ nun finalde beklenen patlamayı yapamayışı ve Saikawa’ ya olan aşkının, üstlendiği görevin önüne geçmesi böyle zeki bir kıza hiç yakışmamış. Bununla birlikte seride İngilizce diyalogların geçtiği bir sahne var ki bu sahnede insanın ufacık bile rahatsız olmaması mümkün değil. Ayrıca seiyuular ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar Japonların İngilizce konuşurken ’-l’ harfini düzgün algılayamadıkları bir gerçek. Bu yüzden bu sahne biraz zorlama olmuş gibi geldi.

    Müziklere gelecek olursak, genel anlamda çok hoştu benim için. Sahnenin havasına sizi sokmayı büyük bir ustalıkla beceriyor. Özellikle ‘’inferring’’ parçası çalar çalmaz Sherlock Holmes moduna geçiyorum. Bununla birlikte ‘’feel uneasy’’ parçası da insanı oldukça geren başarılı bir fon müziği idi.

    Sonuç olarak çizimleri gerçekçi ve gayet hoş olan bu çerezlik animeyi izlemenizi şiddetle tavsiye eder iyi günler dilerim.

  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan