• Deca-Dence İncelemesi

    Yönetmen: Yuzuru Tachikawa
    Stüdyo: Nut
    Tür: Macera, Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/6.5


    Şu anda incelemekte olduğum anime Deca-Dence’in biri sahte, birisi de gerçek iki hikayesi var. Aslında spoiler mi olur diye ilk başta düşündüm fakat ikinci bölümde anime zaten kendisi hikayenin aslını bize sunduğundan yazmakta sakınca görmedim. Öncelike fake hikaye; insanlık yok olmanın eşiğindedir çünkü “Gadoll” adı verilen yaratıklar yeryüzünde boy göstermeye başlamıştır ve neredeyse tüm şehirler yerle bir olmuştur. Geriye kalan insanlık da dev bir makine olan Deca-Dence’ta yaşamakta ve Gadollara karşı mücadele vermektedir. Ana karakterimiz Natsume de babasını gadollara kaybetmiş ve günün birinde gadollarla mücadele etmenin hayalini kurmaktadır. 
     

    Gelelim gerçek hikayeye; Deca-Dence, sayborgların dünyamızda yarattığı bir makinedir ve devasa bir online oyun yaratmışlardır. Şöyle ki; bir sayborg olduğunuzu düşünün. Deca-Dence’e giriş yapıyorsunuz ve oluşturduğunuz insan şeklindeki avatar ile gadollara karşı mücadele edip seviye atlıyorsunuz. Peki ya insanlık diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, insanlar da yaşamakta ve onlara Tankçılar denmekte. Genelde bakım, temizlik ve öldürülen gadolların etlerini toplama gibi görevleri vardır. Gadollarla savaşan ve avatar olan insanlara ise teçhizatçılar denmektedir ve bir tankçının teçhizatçı olup gadollarla mücadele etmesi görülse de yaygın değildir. İşin can alıcı noktası ise, insanların sayborgların varlığından haberdar olmaması. Evet, sayborglar için bu bir oyun olsa da insanlar için ölüm kalım meselesidir.

    Deca-Dence adlı anime hikayesi bakımından ilk bölümden sonra çok farklı bir yola giriyor. Şahsen beni de ters köşe etmiş durumda. Ben izlemeye başladığımda insanlığın yaşam mücadelesini beklerken bir nevi simülasyon ve sayborglarla dolu bir anime buldum. Peki, kötü mü oldu? Aslında değil ama hikayede çok büyük boşluklar var. İnsanlığa ne oldu? Sayborgları insanlar mı yaptı yoksa uzaydan mı geldiler? Dünyaya ne oldu? Sonuçta eski yıkık binalar görüyoruz. Bu gibi soruları anime fazla deşmiyor ve daha çok bir insan olan Natsume ve bir sayborg olan Kaburagi’nin macerasını konu alıyor. 
     

    Animenin çizimlerini genel olarak beğendim. Müzikler de fena değil, yani teknik kısmı ortalamanın üzerinde. Akılda kalıcı müzikleri olmasa da kötü de değiller. Aynı şekilde gerek insanların çizimleri gerekse değişik türdeki sayborglar göze hoş geliyor. Özellikle Mugin adlı karakterin bir acayip aurası var:)

    Deca-Dence dediğim gibi en büyük vurgunu hikayesi ile yapıyor. Gönül isterdi ki değişen hikaye için harikulade diyebileyim ama dediğim gibi eskileri de az değil. Buna karşın gerek finali gerekse işlenişi bakımından iyi iş çıkartıyor. Kısacası fazla bir şey beklemezseniz keyifle de izleyebilirsiniz. 
     
  • Yakusoku no Neverland 2 İncelemesi

    Yönetmen: Mamoru Kanbe
    Stüdyo: Clover Works
    Tür: Macera, Dram
    Yapım Yılı: 2021
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/7.5

     
    Tıpkı Shingeki no Kyojin’in son sezonunda olduğu gibi, aynı zamanda biten ve bir başka çok beklenen serinin devamı olan Yakusoku no Neverland, yahut İngilizce adı ile The Promised Neverland serisinin ikinci sezonu ile bu sefer karşınızdayım. Geçtiğimiz mart ayı animeler için bereketli bir ay oldu ve popüler animeler peş peşe bitince bize de izleyip iki satır yazması kaldı:) Öncelikle her zamanki gibi yazının hafif spoiler içereceğine belirteyim ve ağır spoiler var ise cümleye başlamadan önce onu da belirteceğim. Esaslı bir sezon olan ilk sezonun incelemesine de buraya tıklayarak kolayca ulaşabilirsiniz. Bakalım şahsen benim beklentilerimin altında kalan titanlardan sonra Emma ve arkadaşları ne halt yemişler. Gerçi puandan az çok anlaşılıyor gibi…

    Hatırlayacağınız üzere ilk sezon Zarafet Sahası adlı bir yetimhanede geçiyordu ve Emma, Norman ile Ray başta olmak üzere küçük çocukların gerçeği fark etmesi ile tamamen değişen hayatlarına tanıklık ediyorduk. Nedir bu gerçek? Zarafet Sahası aslında bir çiftlik ve buradaki çocuklar da iblis olarak adlandırılan yaratıkların akşam yemeğiydi. Çocuklar kaygısız, stresten uzak bir şekilde büyüyor, eğitimlerle beyincikleri de bir güzel gelişip sulu sulu oluyor ve hasat zamanı geldiğinde güya bir aile evlat edindi diye yemek olmak için gönderiliyordu. Bizim muhteşem üçlü de kurnaz planlar yapıp kaçmaya çalışıyor, komplolar yaşanıyor, çiftliğin annesi Isabella da boş durmuyordu. Nitekim Emma ve ahalisi çiftliği çevreleyen duvarları aşıp kurtuluyorlardı. Bizler de ağızımız açık izleyip ikinci sezon bir an önce gelse diyorduk. 

     
    Veee sadece iki senelik bir aradan sonra Yakusoku no Neverland’ın ikinci sezonuna kavuştuk. Derken Emma ve arkadaşlarının bir mücadelesi daha başladı: İzleyicilerle başa çıkmak! Şaka bir yana, izleyenlerin büyük bir kısmı ikinci sezonu beğenmemiş durumda. Bu konuya birazdan değineceğim. Dediğim gibi ikinci sezonda artık duvarların dışındayız ve ilk sezonu harika yapan “dış dünya” gizemi çözüldüğü için seri, büyüsünü yitirmiş durumda. Emma ve arkadaşları hayatta kalmaya çalışıyor, peşindeki iblislerden kaçıyor, bir yandan yaşayabilecekleri bir yer ararken bir yandan da geride bıraktıkları arkadaşları ve diğer tüm çiftlik çocuklarını kurtarmanın planlarını yapıyorlar. Yani işleri bir hayli zor.

    Dediğim gibi seyircisi pek sevmedi ikinci sezonu. İlk neden ve benim de bu puanı vermeme vesile olan sebep, bahsettiğim gibi büyüsü artık yok. Gizem, kullanılabildiğinde çok güçlü bir faktördür ve seri gizemini mecburen yitirdiği için sıradanlaşmış. Bir avuç genç koca dünyaya karşı misali bir tema var. İnsanlara ne olmuş, iblisler neden insan yiyor gibi sorular da cevaplandığı için merak unsuru da pek kalmadı serininin. Tamamen Emma ve ahalisinin başından geçen olaylara odaklanıyor ve bu tarz bir konu işleyen zaten zilyon anime serisi mevcut. İkinci neden ise; anladığım kadarı ile mangasından farklı bir yol izlemiş ve birçok önemli olay ya es geçilmiş ya da çok kısa bir şekilde değinilmiş. 
     

    Bu paragraf ikinci sezon için ağır spoiler içerecek. Dolayısıyla ikinci sezonu izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız bir sonraki paragrafa geçin. Yakusoko no Neverland’ın ikinci sezonu gördüğüm ender final sezonlarından. Yani ne açık bir kapı bırakıldı ne de başka bir şey. Zaten gariplik de burada başlıyor. Emma ve arkadaşları insan dünyasına nihayet varıyor, kendilerinden küçükleri yollayarak iyi kalpli iblislere yardım etmek için geride kalıyor. Daha sonra birçok görüntü ile ekran süsleniyor ve hooop, Emma’lar tekrar insanların dünyasında ve küçüklerle buluşup mutlu mesut final yapıyor? Sizce de bir şeyler atlanmamış mı? Bir de insanlar da aklıma takılmadı değil. Şimdi, hikayeye göre bin yıl önce insanlar ve iblisler anlaşmış, dünyaları ayırmış falan filan. Peki, Emma’lar geri döndükten sonra niye geri teslim edilmiyor? Tam tersine kucak açılarak karşılanıyor. Karşılandıkları yer de sahil kenarı gibi bir yer. Düşünsenize, halicin dibinden çocuklar çıkagelecek biz kucaklayacağız falan:) Zaten iblislerin dünyasında da insanlar var. Bunlar görevli. Peki, insan tarafı güvenli liman mı? Adımımızı atalım kurtuluruz. Normalde olması gereken Emma ve arkadaşlarının toplanıp iade edilmesi. Sonuçta bir anlaşma var. Neyse… 
     

    Serinin çizimlerine diyecek bir sözüm yok. İlk sezonun kalitesini, yeşilin tonlarını yine konuşturmuşlar. Açılış ve kapanış parçaları da fena değil ama ilk sezonun açılış parçası olan Touch Off kadar iyi değiller. Tek kafama takılan, iblislerin yüz dizaynları oldu. Şimdi bunlar maske mi takıyor yoksa yüzleri mi öyle? Bunun dışında animenin teknik kısmı benden geçer not aldı.

    Yakusoku no Neverland’in ikinci sezonu için tıpkı Fullmetal Alchemist serisinde olduğu gibi bir reboot istenmekte. Daha uzun, mangaya daha sadık kalarak, önemli olayları atlamayarak yayınlanacak bir ikinci sezon için fanları toplanmış durumda. İkinci sezonu kötü bir anime mi? Hayır ama sıkıntı ilk sezonun çok iyi olması. Bahsettiğim gibi gizem ve merak unsuru ortadan kalkınca onların yerine konabilecek bir şey bulunamamış ve olaylar örgüsü hızlıca, vasatın anca üzerinde anlatılarak sonuçlandırılmış. Yine de ben sıkılmadan izlediğimi belirtirim. 
     
  • Shingeki no Kyojin: The Final Season İncelemesi

    Yönetmen: Yuichiro Hayashi
    Stüdyo: Mappa
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Dram
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 16
    Anime Puanı: 10/7


    2013 yılından beri aramızda olan ve gelmiş geçmiş en iyi animeler arasında gösterilen Shingeki no Kyojin, namı diğer Attack on Titan’ın final sezonuna geldik. Final sezonunun incelemesine geçmeden önce, eğer seriye başlamadıysanız (büyük kayıp) spoiler olacağından yazıdan ayrılmanızı tavsiye ederim. Hafızanızı tazelemek yahut diğer sezonların incelemesini okumak isterseniz; ilk sezona buradan, ikinci sezona buradan ve üçüncü sezonun ilk kısmına buradan, ikinci kısmına da buradan ulaşabilirsiniz. Evet, bir sürü buradan kelimesi oldu:) Fazla uzatmadan, her zamanki gibi yazıyı da fazla uzatmadan değineceklerime bir değineyim.

    Öncelikle verdiğim puan dikkatinizi çekmiş olabilir. Düşük bir puan olmasa da şu ana kadar verdiğim en düşük puanın dokuz olduğunu varsayarsak yedi vermiş olmam dikkatinizi çekmiş olabilir. Bana katılmayanlarınız da eminim olacaktır ama bunun en büyük sebebi; birincisi titanların büyük gizemi çözüldüğünden kalmayan merak ve ikinci olarak da senaryonun gidişatı ve karakter gelişimini sayabilirim. Bunlara birazdan değineceğim. Seride nerede kaldığımızı hatırlamayanlar olabilir. Eren ve ahalisi nihayet Eren’lerin meşhur bodrum katına ulaşmış, dünyanın gizemini çözmüş ve son bölümde de denizi keşfederek bizden ayrılmışlardı. Neydi büyük gizem? Bizimkilerin ırkı olan Eldia’lar vaktiyle şeytanla güya anlaşma yapmış ve Titan gücünü kazanarak başta Marley halkı olmak üzere dünyaya boyun eğdirmiştir. Lakin dengeler değişmiş, Marley, Eldia’ları alt etmiş ve Eldia kralı halkının büyük bir kısmını alarak Eren’lerin yaşadığı ada olan Paradis Adası’na yerleşmiş, halkın hafızası silinmiş ve dünyayı titanlar basmış – tek kalan insanlık biziz yalanını halkın zihnine yerleştirmiştir. Geride kalan Eldia’lı halk ise adeta pislik muamelesi görmekte ve bir dönem Yahudilerin de giymeye mecbur bırakıldıkları gibi kol bantları ile gezmektedirler. 
     

    Dediğim gibi Eren ve ekibi denizi keşfetmiş ve öte dünya ile yüzleşmeye hazırdır. Bizler Eren’i yahut Levi’yi görmeyi umarken iki yeni karakter ile tanışırız: Falco ve Gabi. Ortada bir savaş vardır ve Marley için savaşan Eldia askerleridir bu ikili. E, hani Eldia’lar pislikti? Evet pislik ama titan gücünü sadece onlar kullanabilmektedir ve güya kendilerini Eldia’lı şeytanlar olmadıklarını kanıtlayarak hem kendilerini hem ailelerini güvenceye alacaklardır. Yersen! Neyse, ilk iki – üç bölüm Marley’in gözünden görmekteyiz ve Reiner ile nihayet dört gözle beklediğimiz Eren karşılaşınca olayların fitili ateşlenir. Amma velakin saçmalar her tarafa dağıldığından ortaya karmaşık bir hikaye örgüsü çıkıverir.

    Yukarıdaki paragrafımda kısaca değindiğim hikayenin başlangıcı ve işler giderek daha bir karışık hal almaya başlıyor çünkü sürekli zamanda geriye gidiyoruz, olmuş bir olay neden olmuş sonradan öğreniyoruz, ordu içinde çekişmeler, ihanetler ve karman-çorman titan olgusu (kurucu titan için kraliyet kanı lazım da ben üvey titan anneme dokundum kontrol ettim de, Historia’nın bebesi de, herkesin her yerde ikili – üçlü çalışması) derken son bölümleri maalesef sadece bitse de kurtulsak gözü ile izledim. Yani o eski heyecandan eser yoktu. Tamam, kaliteli sahneler, heyecanın dorukta olduğu birkaç sahne var ama gidişatı da ucu ucuna kurtarıyorlar. 



    Bir de hiç beğenmediğim, bizim tanıdığımızdan çok farklı karakterler var ortada. Öncelikle Levi’yi bir kenara ayırayım. Levi hala Levi, Levi adamdır. Öncelikle Eren. Benim tanıdığım Eren tez canlı, cesur ve arkadaşları için her şeyi yapmaya hazır birisiydi. Şimdi ise melankolik, böyle bir artistlik havası veren, itici bir tip olmuş. Tamam, belki işin altında bir iş vardır ama bu itici ve suratına iki tane geçirme hissimi değiştirmiyor. Gelelim Armin’e. Biz koskoca Erwin’i feda ettik Armin’i kurtarmak için. Neden? Kıvrak zekası ve plan yapma becerisi sayesinde. Bu sezonda bunları gördük mü? Hayır. Armin ağladı ağlayacak, vasıfsız eleman gibi geziniyor ortalarda. Tek işe yaradığı zamanlar dev titana dönüştüğü zamanlar. Ve Mikasa. Saçlarını iyice kısaltıp erkeğe dönüşmüş olabilir ama bizim sert, Eren’i her daim koruyan ve gerektiğinde sesini çıkaran Mikasa’dan eser yok. Yani neredeyse miyavlayacak. Arkadaşlar size ne oldu diye bağırmak geliyor içimden. Üçüncü sezondan bu yana aradan birkaç yıl geçmiş olabilir ama bu denli bir değişim ağır olmadı mı?

    Shingeki no Kyojin’in bir önceki sezonlardan en büyük farkı yapımcı stüdyonun değişmiş olması. Wit Studio yerine Mappa’ya bırakmış durumda ve gayet başarılı bir iş çıkardıklarını söyleyebilirim. Zaten Mappa, anime dünyasında kendisini kanıtlamış bir stüdyodur. Dororo, Inuyashiki veya Sakamichi no Apollon gibi animelerin kalitesi zaten ortada. Tek dikkatimi çeken yüzlerdeki, özellikle göz çevrelerindeki çizgiler oldu. Gölge desen değil, kırışıklık desen değil. Böyle bir garip hava katılmak istenmiş. Başarılı olunmuş mu evet ama gereğinden fazla dikkat çekiyor. Seslendirmelere zaten diyecek bir sözüm yok. Herkes işini layığı ile yapmış. Yalnız dördüncü sezonun açılış parçası dinlediğim en berbat Shingeki no Kyojin açılışı oldu. Zaten kafadan yarım puan buna kırdım:)

    Shingeki no Kyojin için herkes gibi benim de beklentilerim en tepedeydi. Birçok insan izlediğinden mutlu da oldu ama benim için son bölümleri bitse de gitsek havasında izlemek biraz yürek burkucu oldu. Sonuçta Titan’dan bahsediyoruz. Yine de ümidimi kaybetmiş değilim çünkü devamı gelecek arkadaşlar. Evet, tıpkı üçüncü sezon gibi final sezonu da yarıda sona erdi. Dolayısıyla final sezonunun ilk kısmı demek daha doğru olur. Bu yüzden düşüncem, final sezonun son kısmı kendisini fazlası ile telafi ettirecektir ve incelerken tam puanı da kapacaktır. Nitekim bunun için 2022 kışına kadar beklememiz gerekecek. 
     
  • Fugou Keiji: Balanced Unlimited İncelemesi

    Yönetmen: Tomohiko Itou
    Stüdyo: CloverWorks
    Tür: Gizem, Komedi, Polisiye
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/6

     
    Haru Katou; birinci sınıf bir dedektifken, görev sırasında haklı bir refleksle olay yerindeki şüpheli bir sivili vurup öldürür. Bu talihsizliğin mental etkileri onu silah kullanmaktan korkar hâle getirir ve problemli hareketlerinden ötürü, pek parlak olmayan polislerin toplandığı “Modern Suçlar” bölümüne tenzil edilir. Yeni yerine henüz alışmaya başlamışken birime, “Para her kapıyı açar.” düsturuyla hareket eden bir müfettiş atanır. Vakaları; kullandığı üst düzey teknolojik cihazlarla ve zarara uğrattığı her vatandaşı tatmin edecek kadar sus payı ödeyerek çözen Daisuke Kanbe, bu dudak uçuklatacak zenginliğine rağmen neden bu birime atanmıştır? Gizemli hareketlerinin ardında yatan nedir? Kimdir bu yakışıklı müfettiş? İşte bütün bu soruların cevabını 11 bölümde bulmaya çalışıyoruz.

    Seri, Yasutaka Tsutsui’nin aynı adlı romanından uyarlanmış. Yani konu hazır, fikir cepte, varılmak istenen nokta belli. Ancak her uyarlama yapımda olduğu gibi hikâyeyi senaryolaştırmak, işin kırılma noktası. Özellikle pandeminin patlak vermesiyle aldığı ekonomik darbeden, ertelenen bölümlerden ve temsil ettiği türlerin heterojenliğinden dolayı animeyi üç parçaya ayırmak istiyorum: İlk dört bölüm, ortadaki altı bölüm ve final bölümü. 

     
    İlk Dört Bölüm:
    Sandalyeme oturup oynatma tuşuna bastıktan birkaç dakika sonra “Ben doğru animeyi mi açtım, yoksa bu bir James Bond filmi de monitörüm mü bozuk?” diye düşünmeye başladım. Abartmıyorum; gerek müzikleri, gerekse sahne geçişleriyle adeta bir Hollywood filmi gibi başladı her şey. İnsanların suratları ince, kısa çizgilerle ve yalnızca elzem detaylarıyla çizilmiş. Bunun yanında şehir tasarımı ve kıyafetlerdeki ince detaylar beni resmen büyüledi. Seri içi müziklerindeki saat gibi işleyen davulu ve korna seslerine karışan saksafonu saymıyorum bile. Hem açılış hem de kapanış parçası içimi kıpır kıpır etmiş, bu motivasyonla birlikte tamamen “Fan service” olmasına rağmen dördüncü bölümü de şikâyet etmeden bitirmiştim. Fakat tempo bir anda bıçak gibi kesildi.

    Ortadaki Altı Bölüm:
    Açık hava caz konseri bitti. Artık kapalı mekanlarda maziyi yâd edecek ve faili malum, amacı meçhul bu sıkıcı suçu gereksiz ayrıntılarıyla tekrar tekrar izleyeceğiz. Bu altı bölümlük kısım bana, sınav kağıdını dolu gösterme çabası gibi geldi. Kurgunun hızı düştü, böylece olay örgüsünü yakalama isteğimi kaybettim. Hatta bitmesi için saniyeleri bile saydım.

    Final Bölümü:
    Bu bölüm de hakeza malumun ilamıydı. Atılan düğümler çözüldü, kafalarda soru işareti kalmadı. Zaten hikâye de pek çetrefilli olmadığından, sondaki minik plot twist beni kontrpiyede bırakamadı. “After credits” kısmını ise ilk bölümleri anımsattığı için beğendim. Animeyle küs ayrılmamış olduk böylece. 
     

    Sadede geliyorum. Sevdiğim türlerin bir karışımı olmasına rağmen bu kısa süreli yolculuktan istediğim tadı alamadım. Bu yüzden; yer yer güldüren ve heyecanlandıran fakat çoğunlukla neyi, nasıl anlatacağına karar veremeyen bu kafası karışık anime için beklentinizi yüksek tutmamanızı öneririm. Sağlıcakla :)
     
  • Altered Carbon: Resleeved İncelemesi

    Yönetmen: Takeru Nakajima
    Stüdyo: Studio Anima
    Tür: Bilimkurgu, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/4


    Richard K. Morgan’nın aynı adlı kitabından uyarlanan ve Netflix üzerinden iki sezon halinde dizi olarak karşımıza çıkan Altered Carbon’un anime filmi var karşımızda. Diziden bağımsız bir senaryoya sahip olduğu için diziyi izlemeden de anime filmi izlenebilir fakat eğer illa ki izleyecekseniz tavsiyem önce diziye yönelmeniz çünkü gerek geçtiği evren, gerekse ana karakteri Takeshi Kovacs hakkında bilgi sahibi olarak izlemeniz yönünde olur. 

    Resleeved adlı anime filminde karakterimiz Takeshi Kovacs, yeni bir bedende kendine gelir. Diziyi izlediyseniz bilirsiniz, Altered Carbon evreninde hafızalar “Sleeve” adlı verilen bir bellekte saklanabilir hale gelmiştir ve bu bellek insanların ense kökünde bulunmaktadır. Gördüğümüz ve yaptığımız her şey, kısacası hafızamız buraya kaydolur. Bellek çıkarılıp başka bir bedene aktarıldığında da yaşam o bende, aynı hafızalarla devam eder. Dolayısıyla zenginler sürekli beden değiştirdikleri için çok daha uzun yaşamakta, hatta ölümsüz lakabını almaktadırlar. Tabi belleğe herhangi bir şekilde zarar gelirse “gerçek ölüm” meydana gelmiş olur ve bu dünyadaki işiniz tamamen biter. Ken takma adı altında Takeshi Kovacs’a Tanaseda adlı bir adamdan yeni bir görev verilier; Holly adındaki kızı koru ve erkek kardeşimi kimin öldürdüğünü bul. Bay Kovacs, namı diğer Ken de kendisini yakuzaların olduğu bir dünyada, zorlu bir mücadelenin içinde bulur. 
     

    Hikaye olarak Altered Carbon Resleeved’in yine tıpkı dizisi gibi karışık, artı etki etmeyen – sıkıcı bir hikayeye sahip olduğunu söylemem lazım. Karışık çünkü “yeni beden” olgusundan dolayı kim hangi karakter, onun adı neydi yine birbirine giriyor. Bir karakter kendisini Ahmet diye tanıttıysa sonunda mutlaka Mehmet çıkıyor:) Sıkıcı yanı ise yaklaşık yetmiş dört dakikaya karışık bir hikayenin sığdırılmak istenmesi ve mümkün olduğunca çok şey olsun diye sığ işlenmesi. Animenin hikayesi dediğim gibi kızı koru ve kötü adamı bul, o kadar.

    Resleeved’i sıkıcı hikayesine rağmen bir nebze olsun izlenebilir kılan tek unsur hareketli ve başarılı aksiyon sahneleri. Kopan uzuvları, estetik hareketli izlemek keyifli. CGI çizimler gördüğüm en iyi çizimler olmasa da kötü de değiller ve görsel olarak serinin bir gideri var. Keza müzikler ve ortalamanın üzerinde. Bu arada, ben anime filmini Türkçe dublaj seçeneği ile izledim ve seslendirmenin başarılı olduğunu da rahatlıkla belirtebilirim. 


    Altered Carbon: Resleeved sadece serinin fanlarına hitap eden vasat bir ara hikaye. Diziyi sevebilirsiniz belki ama bu anime filmini de seveceğiniz anlamına gelmez. Dolayısıyla bu anime filmine bir şans vermek istiyor, merak ediyorsanız beklentilerinizi düşük tutun. Altered Carbon evreni ile hiç alakanız yoksa zaten es geçin derim. 
     
  • Haikyuu!! To the Top (Kısım 2) İncelemesi

    Yönetmen: Susumu Mitsunaka
    Stüdyo: Production I.G.
    Tür: Spor, Komedi
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7


    Uzun soluklu Voleybol animesi Haikyuu!!’nun üçüncü sezonunun ikinci kısmı, yahut dördüncü sezon veya To The Top – 2, artık ne derseniz deyin yeni sezonu ile sevilen seri yoluna devam etmekte. Yeni bir sezon olmaktan ziyade 2020’nın başında çıkan To The Top’un direkt devamı bu seri. Dolayısıyla birçok mecrada bölüm sayılarını 14. Bölüm yahut 15. Bölüm şeklinde de görebilirsiniz. Devam sezonunun devamı olduğu için de daha yüzeysel bir yazı olacak. To The Top sezonunun ilk kısmına buradan ulaşabilirsiniz.

    Yukarıda linkini verdiğim ilk kısmın son paragrafında çerez tadında bir sezon olduğunu ve yeni bölümlerin efsane olacağından bahsetmiştim. Çünkü bahar turnuvasının ilk maçında sezona ara vermiştik. Efsane olacak demiştim çünkü Shiratorizawa’ya karşı olan on bölümlük sezon da acayip iyiydi. Durum böyle olunca beklentilerim bayağı yüksekti ama verdiğim puandan da göreceğiniz üzere benim için biraz hayal kırıklığı oldu. Şimdi, spor temalı animelerde çoğu zaman olaylar yavaşlar ve birileri olan durum hakkında bir açıklama yapar. Örneğin takım farklı bir taktik kullanır ve seyircilerden birisi yanındakine, yani bize neden böyle yaptıklarını açıklar. Bu durum Shiratorizawa’ya karşı olan sezonda da vardı ve gayet yerinde kullanıldığı için maçın akışı bozulmuyordu. Yeni sezon – ikinci kısım da tamamen Karasuno ve Inarizaki arasındaki maçtan oluşuyor. Yani aynı formülü beklersiniz değil mi? 

     
    Öncelikle üçüncü bölümde maç pat diye kesiliyor ve Nekoma iki – üç bölümlüğüne Nekoma’nın maçına geçiş yapıyor. Hadi buna tamam diyelim; Inarizaki maçının keyfini tam çıkaracak oluyorum bölünüyor, bölünüyor daha da bölünüyor. Adam ayağını az açsa, iki – üç farklı kişiden neden böyle olduğunu dinliyoruz. Yan yatsa uzuuuun uzun bunun nedenini dinliyoruz. Flaschback’lerle Inarizaki takımındaki neredeyse herkesin hayat hikayesine şahit olduk. Oysa bizim takım Karasuno ve adamların çoğunu bir daha görmeyeceğiz bile. Yani bana ne kardeşim hiç oyuna girmeyen kaptanın sert bakışları hakkındaki yarım saatlik flaschback’ten? Anlatmaya çalıştığım, bu maç dört – beş bölümde rahatça bitebilir ama nedense sakız gibi uzatılmış da uzatılmış. Tekrar ediyorum, Shiratorizaya maçı tam on bölüm sürdü ve her şey (flashback’ler, anlatımlar vs.) yerli yerinde kullanılmıştı. İzlerken bayağı zevk alıyorsunuz. Oysa bu maçta ilk defa bir Haikyuu sezonunda bazı kısımları artık patladığım için ileri sarma gereği duydum. 
     

    Bu küçük paragrafla da kendime bir eleştiri yapmak istiyorum. Shiratorizawa ile olan sezona final sezonu yazdığımı fark ettim. Sanırım o dönem son olduğu için son sezon demek istemişim ama ısrarla final yazıp durmuşum:) Düzeltme gereği duymadım ve şunu söyleyebilirim ki, Haikyuu adlı animenin finaline daha biraz mesafe var gibi. Her maçın bir sezon sürdüğünü düşünürsek:)

    Karasuno – Inarizaki maçı benim için sıkıntılı geçti. Tam keyif almaya başlıyorum araya sürekli bir şeyler giriyor ve maç gitmiyor. Tek dileğim, ileriki sezonlarda maçların daha akışkan ve kesintisiz geçmesi yönünde. Haikyuu ile neredeyse altı seneye yakın bir hukukumuz var ve her sezonun tadı başlaydı. Dilerim yeni bölümler diğer sezonlar gibi şahane olur. 
     
  • Dr. Stone İncelemesi

    Yönetmen: Shinya Iino
    Stüdyo: TMS Entertainment, 8 Pan
    Tür: Macera, Bilim Kurgu
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/9


    Sıradan bir günde, ansızın yeşilimsi bir ışık huzmesi görüyor ve akabinde taşa dönüştüğünüzü düşünün. Heykel gibi olduğunuz yerde kalakalıyor, kıpırdayamıyorsunuz ama bilinciniz yerinde ve yapacak hiçbir şeyiniz yok. İşte böyle bir tema ile yola çıkan Dr. Stone adlı animede sıradan bir okul gününde ışık beliriverir ve herkes taşa dönüşür. Aradan tamı tamına 3.700 yıl geçer ve sene 5738 olur. Derken ilk heykel çatlamaya başlar ve dahi çocuk Senku Ishigami taşlaşmış dış cephesinden kurtulur ve adeta hayata yeniden döner. Tabi eski dünyanın d’si bile kalmamıştır ve doğa ana her yeri ele geçirmiştir bile. Yaklaşık altı aylık bir aradan sonra ikinci insan Oki Taiju da tesadüfen nitrik asit sayesinde yeniden hayata döner ve Senku ile takım olarak medeniyeti yeniden kurmanın planlarını yaparlar. 
     

    Günün birinde mecbur kaldıklarından Tsukasa adlı yapılı arkadaşı da tekrar canlandırırlar. Bir müddet herkes uyum içinde yaşar, ta ki Senku planını Tsukasa’ya belirtene kadar. Senku, bilim sayesinde tüm insanları yeniden canlandırmanın peşindedir. Tsukasa ile eski dünyayı terk etmeleri, yetişkinleri canlandırmamaları ve gençleri canlandırarak yola devam etmelerini ister ve ip burada kopar. Yollar ayrılır ve yeni dünyada iki insan arası ilk mücadele de başlamış olur. Bu arada, Senku’yu bir sürpriz daha beklemektedir çünkü bu yeni dünyada heykel olmadan yaşayan insanlar da karşısına çıkacaktır.

    Dr. Stone, bölümleri peş peşe ilgi ile izleyeceğiniz sürükleyici bir anime. Üstelik bunu aksiyon yahut garip maceralarla yapmıyor. Bunu bilim ile hallediyor! Gerçekten animede nereden ne elde edilir, neyle neyi birleştirirsek ne oluşur gibi etmenler bizlere sunuluyor ve ilginçtir ki animenin en güçlü yanı da burası. Senku şunu nasıl yapacak diye merakla ekrana yapışıyorsunuz:) Ayrıca komedi unsurları ve mimiklerle olaylar desteklenince ortaya seyir zevki yüksek bir anime çıkıvermiş. 


    Animede şöyle bir olay da var; her ne kadar sürükleyici olsa da aslında detaya indiğimizde tutarsızlıklar da açığa çıkmıyor değil. Fazla spoiler vermeden anlatmaya çalışacağım. Mesela Senku bu kadar çok şeyi nereden biliyor? Tamam, dahi olabilir ama kimya, fizik, edebiyat, matematik, adamın her şeyde adeta sınırsız bir bilgisi var:) Tuhafıma kaçan bir olay da flashbacklerde çıkan Senku’nun babasının Senku’nun dediğine göre öz babası olmaması. E, benziyorsunuz? :) Bir de Tsukasa kardeşi iki diyeceğim var. Öncelikle Tsukasa başlı başına “über” doğaya aykırı bir tip. Adam çıplak elle aslanlarla dövüşebiliyor… Eskiden okulda da ona ne diyorlarmış biliyor musunuz? “En Güçlü Lise Primatı”. Yani daha ne diyeyim. Çıplak elle aslan dövdüğünü söylemiş miydim? Neyse, ikinci unsur da hani sen gençleri geri getirecektin? İlerleyen bölümlerde Tsukasa’nın canlandırdığı elemanlar çıkıyor. Bildiğin iri kıyım yaşını başını almış adamlar:) Önemli karakterler tamam genç ama ayak takımı bildiğin Hokuto no Ken’den fırlamış gibi. Anlayacağınız işin detayına indikçe tutarsızlıklar boy gösteriyor ama izlemeye engel veya eksi bir durum oluşturuyor mu? Kesinlikle hayır. 
     

    Animenin çizimleri ve müzikleri de işlenişi kadar harika. Özellikle ilk açılış parçası benim hoşuma gitti. Çizimlerde ise anime yeniden yeşile bürünmüş dünyayı güzel yansıtıyor. Karakterler ise tam shonen anime karakterleri. Garip saçlar, ilginç kıyafetler ve tiplemeler. Özellikle saçlar başka bir seviyede:) En güzel örneği de zaten ana karakterimiz Senku. Adamın taze soğana benzeyen saçları var. Kökü beyaz, ucu yeşil bildiğin taze soğan:) Neyse, başka yorum yapmama sanırım gerek yok.

    Dr. Stone benim ummadığım kadar hoşuma giden bir anime oldu. Aslında biraz önyargılıydım. İlk çıktığı zamanlarda görmüştüm ve Senku’nun lahana saçlarını görünce izlemem diye düşünüyordum. Gelgelelim pozitif yorumları görüp okudukça şans vermek istedim ve iyi ki de vermişim. Bu tarz yanılmalar benim gerçekten hoşuma gidiyor ve dediğim gibi bölümlerin peş peşe izlendiği, eğlenceli, kaliteli, merak uyandırıcı bir anime buldum karşımda. Yeni sezonu Stone Wars bitince ilk izleyenlerden birisi de şüphesiz ben olacağım. 
     
  • Thus Spoke Kishibe Rohan İncelemesi

    Yönetmen: Toshiyuki Kato
    Stüdyo: David Production
    Tür: Macera, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2021
    Bölüm Sayısı: 4 (OVA)
    Anime Puanı: 10/8.5


    Bir Jojo’s Bizzare Adventure yan hikayesi olan, zaman dilimi olaraksa Diamond is Unbreakable ve Golden Wind arasında geçen Thus Spoke Kishibe Rohan, orijinal adı ile Kishibe Rohan wa Ugokanai’yi görünce bir Jojo sever olarak heyecanlanmış ve kendi kendime hemen şu soruyu sormuştum: Kishibe Rohan da kim? Daha sonra kısa bir araştırma ile hafızam hemen yerine geldi. Diamond is Unbreakable serisinde Mangaka olan ve Stand’ı ile insanları adeta bir manga gibi okuyabilen/değişiklik yapabilen karakterdi kendisi.

    Öncelikle yapım yılı olarak da bir şeyi daha açıklığa kavuşturmak istiyorum. Ben yukarıda 2021 yılı yazdım ve fakat bu yan hikaye aslında bir OVA, yani original video animation serisi ve 2017 ile 2020 yılı arasında sadece dört bölüm olarak yayınlanmış. Şubat 2021 yılı itibari ile de Netflix üzerinden Türkçe altyazı seçeneği izle izlemek mümkün. Ben de animeyi Netflix üzerinden keşfettiğim için ve üç seneye yayılmış olarak yayınlandığı için toplu bir halde Netflix’te izlenebilir halde bulunabilmesinden dolayı 2021 yılı diye belirttim yapımı. Bu arada, diğer tüm Jojo’s Bizzare Adventure incelemelerine buraya tıklayarak ulaşmanız mümkün. 


    Dediğim gibi Thus Spoke Kishibe Rohan, Diamond is Unbreakable ile Golden Wind arasındaki bir zaman diliminde geçiyor ve sadece dört bölümden oluşuyor. Bu dört bölümün ikisinde Rohan-Sensei kafede oturup başından geçen garip olayları anlatırken diğer ikisinde kendisi de olaylara bizzat müdahil oluyor. Bölümlerden kısaca bahsedecek olursam;

    Günah Çıkarma Hücresi

    Bu hikayede Diamond is Unbreakable’den tanıdığımız Koichi-kun İtalya’ya gideceği için Rohan’dan kendisine İtalyanca biliyor yazmasını (Stand’ı aracılığı ile) ister ve Rohan da, bir dönem İtalya’dayken başına gelen garip ve ürkütücü bir olayı anlatır.

    Mutsu-Kabe Tepesi
    Bu hikayede zengin bir kızın yanlışlıkla yasak aşk yaşadığı bahçıvan sevgilisini öldürüşü konu alınıyor. İlk bakışta sıradan bir kaza/cinayet gibi gözükse de kurbanın kanaması asla durmamaktadır…

    Milyonerler Köyü

    Dağların tepesinde, yolu bile olmayan ve birkaç villalardan oluşan bir köy düşünün. Bu köyde bir villa sahibi olmak için adabı-muaşeret kurallarına katiyen uymanız gerekmektedir. Lakin tek bir yanlışınız bir sevdiğinizin ölümü ile sonuçlanabilir çünkü edepten taviz verilemez. Buna Rohan-Sensei birinci elden tanıklık edecektiri

    Koşu

    Sıradan bir genç, sokakta tesadüfen keşfedilir ve erkek model piyasasına girer. Gence vücudunu geliştirmesi tavsiye edilir ve genç tüm varını yoğunu vücudunu geliştirmeye adar. Hayatının bir döneminde Kishibe Rohan ile de karşılaşır ve olanlar olur.

    Yukarıda fark edeceğiniz üzere hikayeler birbirinden bağımsız ve Jojo evreninden alışkın olduğumuz üzere Stand’lara çok fazla bel bağlamıyor. Biraz alacakaranlık kuşağı havası mevcut. Her bölümde farklı ama ürpertici bir olaya tanıklık ediyoruz. Üstelik hikayelerin hepsi birbirinden başarılı fakat. Tuhaf, ilgi çekici hikayeler. Senaryo örgüsünün tek sıkıntısı tek bölüm olduğu için biraz çerezlik oluşu ve hızlı ilerleyişi. Dolayısıyla dört bölüm olması biraz da iyi olmuş çünkü bu tarz bölümlerle 13 veya daha uzun bir seri giderek çekiciliğini kaybederdi. Misal benim için bile son bölüm olan Koşu en vasatıydı çünkü artık serinin formatına alışmaya başlamıştım. Evet, hikayeler güzel ve yapımcılar yerinde bir tercih yaparak üç sene içinde sadece dört bölüm çıkarmış. 
     

    Animenin dört dörtlük “Jojo” çizimleri yine göz kamaştırıyor. Hirose Koichi, Nijimura ve Yukako gibi Diamond is Unbreakable karakterlerini kısa da olsa yeniden görmek de güzeldi. Ayrıca konuşmasa ve sadece arkası gözükse de Josuke’yi de iki defa Rohan’ın yanında otururken görüyoruz. Bunun dışında rengarenk, garip saçlı ama Jojo evrenine uygun karakterleri ile animenin teknik yönüne diyecek bir lafım yok. Keza müzikleri de öyle. Özellikle açılış parçası gerçekten alacakaranlık kuşağına başlıyormuşsunuz gibi bir hava estiriyor.

    Thus Spoke Kishibe Rohan bir günde bile kolayca bitirilebilecek bir anime. Hikayeleri ilgi çekici ama bir kez bitti mi de bitiyor. Yani “ne bölümdü” yahut “keşke daha fazlası olsa” demiyorsunuz. Jojo evreninde Rohan’ın başından geçen dört farklı hikaye, o kadar. İzlenmeli mi? Kesinlikle. 
     
  • Steins;Gate 0 İncelemesi

    Yönetmen: Kenichi Kawamura
    Stüdyo: White Fox
    Tür: Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 23
    Anime Puanı: 10/7


    2009 yılında 5pb. ve Nitroplus tarafından geliştirilen bir Visual Novel, yani Türkçesi ile Görsel Roman oyunu olan Steins;Gate’i biz anime severler ilk olarak 2011 yılında tanımıştık. Elbette oyunu ile de bir hayli popüler olan Steins;Gate, anime serisi ile ününe ün katmıştı. 2011 yılında çıkan 24 bölümlük serisin incelemesine buradan ulaşabilirsiniz. Bu seriden iki sene sonra ise, yani 2013 yılında Steins;Gate: Fuka Ryouiki no Deja vu adında bir anime filmi yayınlanmıştı ve ilk serinin devamı niteliğindeydi. Elbette onun incelemesine de buradan ulaşabilirsiniz. Tam beş sene sonra ise 2018 yılında bir Steins;Gate serisine daha kavuştuk. İncelemesi ise anca kısmet oldu:) 
     

    Görsel Roman tarzı oyunları oynayanlar az çok bilirler. Bu oyunların genelde birden fazla sonu vardır. Yapımcılar da buradan yoldan çıkmış olacak ki, seriyi alternatif bir sondan devam ettirmeyi uygun görmüşler. Bundan sonrası biraz spoiler uyarayım. Gelgelelim, hikayeden bahsetmek için de bu spoiler’i vermem şart. Steins;Gate’in normal sonunda ana karakterimiz Okabe Rintaro hem Kurisu’yu hem de Mayuri’yi uyun uğraşlar sonunda kurtarmayı başarıyordu. Akabinde devam filmi de bu olaydan sonrasını konu alıyordu. Steins;Gate 0’da ise dediğim gibi alternatif bir sondan devam ediliyor. Bu sona göre Okabe, Kurisu’yu kurtaramamış ve Kurisu ölmüştür. Zaman çizgisini değiştirme çabalarından da vazgeçen Okabe’nin tek tesellisi Mayuri’nin yaşamasıdır. Seri başladığında aradan birkaç ay geçmiştir. Karşımızda da moralini tamamen kaybetmiş bir Okabe vardı. Derken günün birinde bir konferansa katılır ve burada Kurisu’nun da beraber çalıştığı, yani Kurisu’yu tanıyan Majo Hiyajo ve Alexis Leskinen ile tanışır. Asıl bombaları ise üzerinde çalıştıkları Amadeus adındaki projeleridir. Amadeus, kendisini geliştirebilen bir yapay zekadır ve Kurisu’nun ölmeden önceki hatıralarına sahiptir. Ayrıca onun suretindedir. Okabe’de çok geçmeden Amadeus’u test etmek için ekibe bir nevi dahil olur ve olaylar ufaktan gerçekleşmeye başlar.

    Şimdi, ilk serisine tam puan ve filmine de 8.5 gibi güzel bir puan verdiğim meşhur Steins;Gate’in 2018 sürümüne neden yedi gibi vasatın anca üzerinde bir puan verdim diye sorabilirsiniz. Cevabı basit: İlkindeki heyecan, çılgın zaman yolculukları ve teoriler neredeyse yok da ondan. Okabe’nin meşhur alter egosu (diğer kişliği) “Maddo Scientist” Hououin Kyouma’yı bile anca sonlara bölümlerde görüyoruz ve heyecan da o zaman başlıyor. O süre zarfına kadar ne oluyor, biliyor musunuz? Karalar bağlamış (harbi kara bir takım elbise ile gezinen) melankolik bir Okabe, Kurisu ile ilgili anılar, toplaşmalar, bolca diyalog ve durağan bir atmosfer. Okabe sürekli bir kriz durumunda, dağıldı dağılacak ve arkasını toplamaya çalışan bir Mayuri. Durum böyle olunca özellikle ilk bölümler bayağı bir durağan ve yeri geldiğinde sıkıcı geldi bana. Koskoca 23 bölümden belki sadece son 6 – 7 bölümü ilk serinin dinamiğini yakalayabiliyor ki sırf bu yüzden de yedi puan verdim. Yoksa sonlara doğru aklımdan geçen rakam aşağı yukarı altı puan idi:( 


    Steins;Gate’in çizimleri ve müzikleri için fazla söyleyecek sözüm yok. Diğer tüm Steins;Gate’ler gibi kaliteli, detaylı ve atmosferi yansıtmayı başarabiliyor. Ssadece Kagari adlı karakterin görünüşüne anlam veremedim. Spoiler olacak ama kendisi bildiğiniz Kurisu. Yukarıdaki resme baksanıza:)  Araştırmama rağmen bile neden öyle olduğunu bulamadım. Gerçi çok da kurcaladım sayılmaz.

    Steins;Gate 0’a çıkışından neredeyse üç sene sonra başladım ve bitirdim. Oysa ilk serisine tam puan verdiğim bir seriyi neden bu kadar ötelediğimi kendime sıkça sormuşumdur. Sanırım cevabı biraz da devam filmi olan Fuka Ryouiki no Deja vu’da saklı. Yani orijinal Steins;Gate benim için efsane. Filmi de fena değildi ama benim gözümde dört dörtlük de değildi. Belki de bu yüzden Steins;Gate 0’nun da ilk serideki büyüden mahrum olduğunu düşünüp anıları kirletmek istememişimdir. Sonuçta birisi bana Steins;Gate dediğinde benim aklıma gelen ilk seri ve Hououin Kyouma’dır. Neyse, fazla uzattım:) Sonuç olarak Steins;Gate 0’ın kalitesi benim gözümde tartışmaya açık ve kesinlikle 2011’deki serinin yanına yaklaşamaz. Kötü de değil elbette ama… Ama beklediğim de değildi… 
     
  • Captain Tsubasa (2018) İncelemesi

    Yönetmen: Toshiyuki Kato
    Stüdyo: David Production
    Tür: Spor
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 52
    Anime Puanı: 10/7


    Her nesile gösterilmek istenen Captain Tsubasa 2018 yılında yeniden yapım olarak tekrardan karşımıza çıkyor. Yazıya geçmeden önce her şeyin başladığı, orijinal anime serisinin incelemesini okumak isterseniz buraya tıklayın. Aslında 2018 serisi de birçok kez karşımıza çıkan serinin elden geçirilmiş, günümüze uyarlanmış hali. Dediğim gibi, Captain Tsubasa, on senede bir kaşrımıza çıkarak her nesle adeta yeniden tanıtılıyor. Ana karakterimiz Tsubasa Oozora Nankatsu şehrine taşınmıştır ve en büyük hayali dünya kupasını kazanmaktır. 7/24 futbol oynayan Tsubasa “top benim en iyi arkadaşım" diye sürekli etrafta gezinmektedir. Tsubasa, gerçekten zayıf olan Nankatsu takımına kaydolur, ilk arkadaşı Ryo Ishisaki ile tanışır. Ardından Shuutetsu'nun kaptanı olan ve daha önce hiç gol yememiş mucizevi kaleci Genzo Wakabayashi'ye meydan okuması ile serimiz başlar.

    52 bölüm olan Captain Tsubasa'nın yarısı ilkokul diğer yarısı ise ortaokul döneminde geçmektedir. Seslendirmenler iyi bir iş çıkarmış, ilkokulda daha ince bir ses tonuna sahipken ortaokulda daha ciddi daha kalın bir ses tonuyla karşımıza çıkmaları hoş bir detay olmuş. İkinci sezondaki fantastik şutlar fikrini beğendim, top patlaması, duvarların kırılması fikri seriyi normal bir futboldan çıkarıp seriyi fantastik bir şekile bürümüş. Şahsen ortaokulu ilkokula tercih ederim, tercih meselesi tabii. 


    Serinin çizimleri oldukça hoş olmuş. 2. Açılış müziğini ise oldukça beğendim ancak tema müzikleri pek heyecan yaratmıyor, oldukça sönük kalmış. Bu yönden animeden biraz bayıyorsunuz. Ayrıca maçlarda biraz fazla hızlı ilerliyor gibime geldi, araya sürekli "Drive Shot!", "Tiger Shot!'" girmesinden maçın tadını pek alamıyorsunuz. Senaryoda son kısmı ise beğenmedim, ilkokul kısmının sonunda Takeshi, Tsubasa'nın bakışlarından korkup donakalıyor, ortaokulda ise gene aynısını yapmışlar, bu sefer olmaz Tsubasa-Kun! diye bir sahne araya girip ikilinin mücadelesini görmek bence güzel olurdu.

    1983 yapımı olan Tsubasa'yı aratmadı bana, tatmin oldum diyebilirim, Japonya kısmını merakla bekliyorum. Ek olarak 2020'de çıkan Captain Tsubasa: Rise Of New Champions adlı oyuna küçük bir incelemede de bulundum. Bu tarz oyun incelemelerini kanalıma bulabilirsiniz. Daha yeni bir kanal, fakat düzenli bir şekilde içerikler ekleniyor. Kanalım Cicikuş Gaming'e beklerim, gününüz güzel geçsin :) 
     
  • Darwin's Game İncelemesi

    Yönetmen: Yoshinobu Tokumoto
    Stüdyo: Nexus
    Tür: Aksiyon
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/6


    Mirai Nikki yahut Btoom! gibi “Battle Royal” tarzı ile ön plana çıkan Darwin’s Game’de, hemen her anime serisinin başlangıcında olduğu gibi ana karakterimiz Kaname Sudo sıradan bir lise öğrencisidir. Günün birinde zorda olan bir sınıf arkadaşından bir telefon oyunu uygulaması olan Darwin’s Gamme’i oynama daveti alır ve Kaname daveti kabul eder. Daveti kabul etmesi ile birlikte telefonundan bir yılan çıkıverir ve Kaname’nin hayatını tamamen değiştirmek üzere onu boynundan ısırır.

    Kaname Sudo, artık Darwin’s Game’in oyuncularından birisidir ve bu oyunda amaç hayatta kalmak ile öldürmektir. Şöyle ki, bir meydan okumaya maruz kaldığınızda karşınızdaki insanı öldürmeli yahut pes etmesini sağlamalısınız. Aynı şekilde Kaname de bir meydan okuma gönderebilir, klan kurabilir ve kazandığı puanları Japon yenine çevirip harcayabilir. Oyun, gerçek dünyada diğer insanların arasında geçmekte ve gerçek dünyada geçtiği için ölürseniz gerçek hayattan da bir “game over” alırsınız. Oyunda ölenlerin bedenleri yok olmakta ve öldükleri yerde bedenleri şeklinde kare çöküntüler oluşmaktadır. Bu arada, her oyuncunun mühür adında bir de özel yeteneği vardır. Örneğin Flash kadar hızlı koşma yahut suyu kontrol etme veya ışınlanma gibi. Üstelik bu mühürleri oyun dışında da kullanmak mümkündür. Karakterimiz Kaname de istemeden de olsa bu oyuna katılır ve bir yandan çıkmanın yollarını ararken, bir yandan da ölmemeye çalışır. 


    Yukarıdaki paragrafımda Kaname ölmemeye çalışır dedim fakat bölümler ilerledikçe en büyük değişimi Kaname’nin kendisinde görüyoruz. Ürkek, öldürmek istemeyen ve şaşırmış Kaname yerini deyim yerindeyse John Wick’e bırakıyor:) Biraz acayip bir karakter gelişimi benim gözümde. Keza Kaname’ye manita olması için konulan Shuka’nın da Mirai Nikki’deki Yuno’dan neredeyse farkı yok gibi ve fan servisliği de ihmal edilmiyor. Oyun teması ilgi çekici olsa da üzerine düşündükçe fazla boşlukları olduğunu görüyoruz. Mesela biraz ortalara doğru Shibuya bölgesinde bir olay yaşanıyor ve oyuncu olmayan herkes gelen bir sinyal (hipnoz?) ile koca Shibuya’yı terk ediyor. Demek istediğim, sistem hakkında fala soru işareti mevcut. Ayrıca bölümlerin ilerleyişi de bana kalırsa inişli çıkışlı bir seyir gösteriyor. Misal son bölümlere doğru sıkılmaya başlamışken finali, pardon sezon finalini beğendim sayılır. Evet, sezon finali ve yarım bitiyor, mangası da devam ediyor yani bitmez arkadaşlar:) 


    Çizimlerini ele alacak olursam animenin en güçlü yanı diyemem. Nasıl anlatayım… Düşük bütçeli bir anime serisi gibi. Çok fazla detay ve ayrıntılı arka plan çizimleri göremezsiniz. Standart takılıyor. Ayrıca karakter modellemelerinin de emin olun birçok animede çok daha iyilerini görebiliriz. Fazla kötülemek istemiyorum; aslında kötü de değiller fakat olması gerektiği gibi de değiller işte. Aynı şekilde müzikler için de vasat ile iyi arasında gidip geldiğini söyleyebilirim. Anlayacağınız Darwin’s Game’in teknik kısmı da oyun sistemi gibi biraz bug içeriyor:)

    Peki, animenin adı niye Darwin’s Game? Bunu animede bir bölümde anlatıyor ama ben söylemeyeceğim. Hayır, unuttuğumdan değil, izleyince öğrenin diye:) Günün birinde ikinci sezon mutlaka gelecek çünkü son bölümde bir – iki yeni karakteri görüyoruz. Şahsen merak içinde beklemiyorum ve belki de çıktıktan bir süre geçtikten sonra izlerim ama mutlaka günün birinde izlemiş olurum. Çok fazla hevesle bekleme ama çıkınca da izlersin tadında bir anime yani. Bir şansı hak ediyor mu? Elbette. Beklentiler yüksek olsun mu? Hayır ama kim bilir, belki de size ters köşe yaptırabilir. 
     
  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan