• Re: Creators İncelemesi

    Yönetmen: Ei Aoki
    Stüdyo: Troyca
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 22
    Anime Puanı: 10/8


    İncelemeye geçmeden önce hayali bir evren yarattığınızı hayal edin. Yarattığınız karakterler okuyuculara ya da dinleyicilere bazı duygular tattırabilir. Fakat karakterler gerçek olsaydı cidden bu duygulara mı sahip olacaklardı? Hikayenin ana teması bu şekilde işleniyor. Öncelikle elimizde Battle Royale tarzı bir seri var. ve seriyi ilk on bir - son on bir  olmak üzere iki bölüme ayırmak mümkün. İlk başta bahsettiğimiz gibi yaratılan evrendeki (manga/novel/anime/çizgiroman/fanart) karakterlerin bir şekilde dünyamıza girmeseyle hikayemiz başlıyor. Ana karakterimiz Sota etrafında dönen olaylar izleyiciye sanki yeni bir Fate serisi izliyormuş izlenimi verebilir. 


    Karakter bolluğu seride göze çarpan bir şey. Ve cidden karakterlere uğraşılmış her birinin çizimi olağanüstü. Çok ince detaylarla oluşturulmuş bir çok karakterimiz mevcut. Özellikle Yuya'nın kıyafetleri tarzı ve gözlüğü seriye bağlanmamı sağladı. Karakterleri şöyle bir inceleyecek olursak;

    Sota Mizushino:
    16 yaşında, Metropolitan Kissui Lisesi'nde ikinci sınıf öğrencisi.Utangaç ve sessiz birisi. Çok kolay duyguları incinen normal  (normal oğlanlar böyle mi der gibisiniz ama normal çocuk:) bir oğlan.

    Selesia Upitiria: 19 yaşında, Vogelchevalier'in Elemental Senfonisi'nden (manga/anime ismi) bir kadın kahraman. Avalon askerlerine karşı savaşan Krallığın şövalyelerinden birisi. Cesur ve güçlü bir ahlaki yapıya sahip. Kılıç ve büyü kullanıcısı. İyi tarafta yer alıyor.

    Meteora Osterreich: Kunst Wunderkammer'in (oyun) kütüphanecisi. Dünyanın Sonu'nun bilgesi. Yüksek becerilere sahip güzel ve yetenekli bir büyücü. Çevresine uyum sağlayabilen ve sorunları hemen anlayıp analiz edebilen akıllı bir kişilik. Duygusal olmayan bir yapıya sahip. Soğuk bir görünümü var. Mavi gözleri sürekli uykusu var gibi gösteriyor (cin gibi inanmayın). İyi tarafta yer alıyor.

    Rui Kanayo: 16 yaşında, Manomagia: Sonsuzluğun Ötesi'ndeki Makine .2124 yılında yeni sanal şehir Energia İchiara'da savaşan devasa bir robotun pilotu. Neşeli ve konuşkan bir tip. Kendisinin harika olduğunu düşünüyor, ayrıca sinirlerine hakim olamayıp hemen patlayan tiplerden. Ayriyeten küçük kızları (loli) seviyor. İyi tarafta yer alıyor.

    Yuya Mirokuji: Seçkin Örgüt'ün son büyük düşmanı. Eskiden hikayesının ana karakteri Sho'nun en iyi arkadaşıydı. Marketin önünde takılan motorcu tiplerden. Ve oldukça kaba. Kılıç ve çağırdığı ruh Hangaku ile savaşıyor. En beğendiğim karakter kendileri. Hikayesinde kötü karakter olsa da dünyamızda iyilerden yanadır.

    Mamika Kirameki: Büyülü Katil Mamika'dan kadın bir kahraman. Kendi hikayesinde gece gündüz savaşan birisi. Aşırı iyi düşünen birisi ve herkes mutlu olsun dünya barışı sürsün kafasında ilerleyen bir tip. Ancak kendisiyle aynı fikirde olmayanlar ile savaşmaktan kaçınmıyor. Kötü takımda yer alıyor.


    Blitz Talker: Babil Kodu'ndan bir karakter. Orta yaşlı eski bir dedektif ve ana karakterin ortağı. Sert biriymiş gibi konuşmayı ve karanlıktan çıkmayı seviyor. Sert büyümüş nesilden. Altıpatlar ve büyülü mermiler kullanan birisi. Ayrıca yaşlı, kadın, çocuk demeden öldürebilecek bir tip. Kötü takımın bir üyesi.

    Alicetaria February: Kızıl Alicetaria'dan. Kutsal Ulterstein'in Prensesi. Kraliyet soyundan aktarılan "Gauntlet of Gotz von Berlichingen" ile savaşıyor. (bir çeşit kalkan zırh karışımı bir şey). Serideki onurlu şövalye havasındaki ablamız bu şahıs. İri bir yapısı var (zırhtan mı iri yoksa kemikleri mi kimse bilmiyor:). Kötülerden yana.

    Magane Chikujoin: Yasoukiroku'daki düşman karakter. Özel gücü sebep-sonucu tersine çevirmek. "Kelimelerin Sonsuz Aldatması". Aşırı yalan söyleyen bir tip, hatta doğru konuştuğu yok desek yeridir. Kendine güvenen ve felsefik kounuşmayı seven birisi (Hatta Meteora'ya benimle konuşmak istemiyor musun? Yoksa korktun mu ? Bana karşı kaybetmek istemiyor musun? Sen bile mi Binlerce Mil'in Arayıcısı Meteora? repliği serideki en havalı repliklerden) Kısaca insanları kışkırtıp onların zayıflıklarından yararlanan bir karakter. Serideki İyi/Kötü taraflarının ikisindede yer almayan kendi başına takılan kişidir bu arada.

    Altair: Koyu lacivert askeri bir şapka ve İspanyol stili kruvate bir palto (Akame ga Kill'deki Esdeath'ın küçülmüş hali). Sonsuz Savaşlar Megalosfer'inden bir karakter. Hikayesi olmayan bağımsız bir varlık. Neredeyse yenilmez. Diğer karakterleri bu dünyaya getiren ve Dünya'nın mantığını bozmaya çalışarak mutlak yokoluş istiyor. Kötülerin Lideri.

    Hikayu Hoshikawa: Seriye sonradan dahil olan, StarSky: Milkway oyunundan (+18 flörtleşme similasyonu) gelen kız karakter. İnsanların onu tanımasından çokca utanır. Dünyaya hiç gücü olmadan geldi. Yaratıcısı tarafından sonradan güçlendirildi.

    Sho Hakua: Yuya ile aynı hikayeden gelmiş olan bir başka havalı karakterimizdir kendileri.Yuya, kız kardeşini ve ekipdekileri öldürüp takımı terk etti. Tek amacı Yuya'dan intikam alabilmek. Kendi hikayesinde iyi, seride kötü takımda yer almaktadır.


    Animenin sıkıntılı yanlarından birisi konunun işleniş tarzı. Çünkü dünyamıza gelen karakterler durumu hemen kabullendi. Her gelen karakter pek bir şey sorgulamadan hadi kötülerle/iyilerle savaşalım moduna girdiler. Karakterlerin yeni dünyayı yabancılamaları ve şaşırmalarını beklerken hemen adapte olup konuya girdiler. Bence bu derinliği etkilemiş yeteri kadar o duyguyu hissedemedik. Çizimler ve dövüş sahneleri tatmin edecek derecede güzel özellikle savaşlarda çalan ''layers'' o kadar mükemmel ki olaya dahil olmanızı sağlıyor. 

    Karakterlerimizin yeni dünyaya gelişi dışında diğer düşünceleri gayet mantıklı ve yapılarına uygundu. Mesela onurlu bir şövalye olan Alicetaria hikayesindeki masum halkının ölmesinden yaratıcısını sorumlu tutuyor. Ayrıca karakterlerin yaratıcılarıyla tanışma faslı da güzeldi çünkü onların gözünde Tanrı olan bizim aslında normal bir insan olduğumuzu anlayınca yaşadıkları hayal kırıklığı görülmeye değer. Bir diğer konu kötü ana karakterimiz Altair; Altair güçlü ve aşırı kötü bir karakter. Neden kötülük yapmak istediğini anlasak da dünyayı yok etmeyi neden istiyor akıl erdiremiyoruz (çok güçlüsün Kralı olsana yok edeceğine:).


    Serinin iki açılış ve dört kapanış parçası bulunmakta. İlk açılış parçamız ''gravityWall" seriye yakışır tarzda hızlı ve enerjik bir parça. İkinci açılış parçamız ''sh0ut'' ilkine göre biraz sönük kalıyor fakat görselliğindn bir şey kaybetmiyor. Kapanış parçalarımızın çizimleri çok özel olduğunu izleyince anlayacaksınız fakat müzik olarak sadece ikinci parça hoşuma gitti.

    Finali yorumlayacak olursak beklenmedik şekilde iyiydi. Her şeyi güzel ve tadında bitirdiler. Seri bize bir yazarla, karakterlerinin, bir sanatçıyla ve yaptığı sanat arasındaki bağı, onu yaparken ne kadar zorlandığı, ümitsizliğe düştüğü ama içindeki ''yaratma'' tutkusunu bastıramayışını, o kadar güzel anlatmışlar ki. Mangakaların sorunları, maddi manevi olsun, özellikle okur ve izleyicilerin ne kadar önemli olduğu, insanlara özgü yaratma güdüsü olsun, kendini yetersiz görme hissi ve kıskançlık olsun bir bir işledi. Kısacası parça parça bakıldığında sıkıntıları ve eksikleri olan fakat bütüne baktığınızda önünüze çok güzel bir yemek sunan bir seri Re: Creators

  • Darling in the Franxx İncelemesi

    Yönetmen: Atsushi Nishigori
    Stüdyo: Clover Works, Trigger
    Tür: Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/7.5
     
     
    Darling the Franxx tür olarak başlıca mecha, romantizm ve aksiyon olsa da diğer mecha serilerinden kendini ayıran bir havası var. İsminden anlaşılacağı gibi Darling ( sevgili ) romantizm severler için tadından yenmeyecek bir seri...

    Konuya gelecek olursak; uzak bir gelecekte dünya yok olmuş. İnsanlar kalelerde (kafes tarzı şehirler) yaşamaktadır. Teknolojinin bayağı gelişmiş olduğu bu dönemde insanlar çocuk pilotlar yetiştirmektedir. Bu çocuklar Milstiltein'de (kafes) yaşamaktadır. Çocuklarımız dış dünyadan bağımsızdırlar ve Franxx adı verilen robotlara pilotluk etmektedirler. İnsanlık "Kyouryuu" adı verilen devasa varlıklarla savaşmaktadırlar ve bu şeylere sadece Franxx'lar zarar verebilmektedir. Çocuklar için hayatın tek bir anlamı vardır, o da Franxx'lardır.


    Gelgelelim ana karakterimiz 016 kodlu ( her çocuğun bir kodu var ) Hiro. Hiro zamanında çok usta bir pilotken bir talihsizlik sonucu yeteneklerini kaybeder. Ve sonra bir gölde 02 ile karşılaşır. Bu karşılaşma her ikisininde hayatını değiştirmeye yetecektir.

    Öncelikle karakterlere gelecek olursak seride çokca karakter var ve hepsini ayrı ayrı işlemeye, bilgi vermeye çalışmışlar. Ne kadar başarılı olmuşlar orası tartışılır çünkü seri o kadar Hiro ve 02 odaklıydı ki diğer karakterler ne yapmış ne etmiş ne düşünmüş pek umurumda olmadı. Yani o havayı veremediler. Bazen mecha-aksiyon serisi izlediğimi unuttum sanki okul-yaşamdan kesitler temalı bir seri izliyor gibi oldum. Konuya tekrar dönecek olursak Franxx'lar bir kız ve bir erkek olmak üzere 2 kişi tarafından kontrol edilebilmektedir. Ve dediğim gibi Hiro pilotluk yapamaz hale gelmiştir. Sonra bir kyouryuu saldırısı sonucu 02 ile bir Franxx'a zoraki pilotluk eder ve başarılı olur. Hikaye böyle başlıyor kısaca.


    Serinin çizimleri yerine göre değişiyor. Kimi zaman "vay be atmosfere bak" dedirtebilirken kimi zaman "ben ne izliyorum ya!" dedirtti. Serinin robot çizimlerini hiç beğenmedim. Tabi bu öznel bir yargı fakat yine de devasa robotların mimikleri olması bana tuhaf geldi. Karakterler sıradan ergen tipler öyle pek bir fazlalıkları eksikleri yok. Animenin komedi dram aksiyon yönü bence olması gereken gibiydi, ne az ne çok. Her şey tuzunda. Serinin açılış parçası "Kiss of Death" ı çok beğendiğimi söyleyebilirim .Yani cuk diye oturmuş seriye. Açılış parçasının aksine kapanış parçası tam yedi kez değişiyor. Beşinci ending  olan ''Escape'' başta olmak üzere hepsi güzeldi ve Escape adlı parçayı dinlerken başa sardığım oldu, o derece. Bölümler esnasında çalan parçalara zaten diyecek bir sözüm yok. Hiro'nun sesinde nötr olsam da 02'nin seslendirmesi çok iyiydi. Haruka Tomatsu sağolsun bize böyle bir eser verdiği için. Bu arada Tomatsu, kısaca AnoHana adlı animede Naruko'nun da seslendirmesini yapmıştı. Yani duydukça aklıma AnoHana da gelmedi değil.

    Seriye başlarken klasık mecha ve ucundan romantizm tarzı bişey bekliyordum fakat tersköşe oldum. Dibine kadar romantizm serisiydi. Seriyi izlerken sıkça aklıma Mirai Nikki ve God Eater geldi. Sanki karakterler Nikki'den ve tema da God Eater'dan alınmış gibi hissettim. Tabii ki de çok alakası yok.


    Ellerinde böyle güzel bir tema varken sadece aşk işlemeleri hayal kırıklığına uğrattı. Kyouryuu'lar nereden geliyor? Nasıl oldular? İnsanlardan ne istiyolar sorularını cevaplasalar da tatmin olmadım. Çünkü tüm soruları cevaplamak için sadece beş dakika harcadılar. Konuyu bunu anlatarak ya da öğrenmeye çalışarak işleyebilirlerdi. Bir diğer hayal kırıklığı finaliydi. Cidden final beklentilerimi karşılamadı ve özellikle mechaların insan suratı alması sinirlerimi bozdu. (abi sen robotsun robot pilotun şeklini alamazsın!!! :D ) Hayal kırıklığı olmasa da İchigo karakteri cidden çok gıcıktı. Çogu bölüm İchıgo'nun gıcıklıklarını izleyip birden onu iyilik meleği yapmalarına da sinir oldum denebilir.

    02 ve Hiro ilişkisinde Hiro biraz pasif kalsada, 02 bayağı domine ediyor seriyi. Hatta izleyenlerin sadece 02'yi görmeye geldiğini dahi biliyorum. İnsanlığı güzel işlemişler yani olması gerektiği gibi bencil, çıkarçı ve kendini düşünen, izlerken hayatınızdan izler görebiliyorsunuz.

    Darling the Franxx ( Türkçeye çevirirsek Franxx'daki sevgilim ) izlemeye değer bir anime. Her ne kadar romantizm işlenmiş olsa da, ne olacak ne bitecek, şimdi ne oldu derken izlettiriyor kendisini. Benim tavsiyem serinin ilk bölümünü açın gerisi kendi gelecektir. :)

  • Godzilla 3: The Planet Eater İncelemesi

    Yönetmen: Kobun Shizuno
    Stüdyo: Polygon Pictures
    Tür: Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/6


    Godzilla üçlemesinin ilk iki filminden sonra olaylar son bölüm olan The Planet Eater ile nihayet son buluyor. Kasım 2018’de ilk olarak Japonya’da ve 2019’un ilk ayında Netflix aracılığı ile karşımıza son kez çıkıyor. Godzilla anime evrenine giriş niteliği taşıyan ilk film Planet of the Monsters’ın incelemesine buraya tıklayarak, ikinci film olan City on the Edge of Battle incelemesine de buradan ulaşabilirsiniz.

    Serinin üçüncü ve son bölümü olduğu için olaylara bir kere daha değinmeyeceğim çünkü diğer iki incelemede yeterince değindiğimi ve özetlediğimi düşünüyorum. Dolayısıyla bu incelemede hikayesinden ziyade görüşlerime yer vereceğim ve şunu söyleyebilirim ki, son film olan The Planet Eater üçlemenin en vasat filmi. Bundan sonrası biraz spoiler olacak uyarayım; olaylar Exif halkının her şeyi başından beri planlamış da Godzilla’yı yenip dünyayı yok etmesi için çağırdıkları ve her şeyi yok eden tanrı olarak taptıkları Ghidorah’a bağlıyor. Yani Exif dinine göre olacaklar daha önceden belliydi ve anlamadığım bir şekilde boyutlar arası bir kapı açarak Ghidorah’ı çağırıyorlar. Biz Bilusaludo ırkını kötü bilirken daha kötüsü Exif’ler çıkıyor anlayacağınız. 


     The Planet Eater’da Godzilla vs. Ghidorah kapışması bekliyorsanız unutun. Anime filminin yarısından çoğu zaten yavaş bir tempoda ve flachbackler’le geçiyor. Üç başlı ejderha Ghidorah ise bir acayip tasvir edilmiş. Altın ölüm diye adlandırılan Ghidorah’ın gövdesi bile yok ve gökteki üç boyut deliğinden gelerek Godzilla’ya saldırıyor. Olay bu. Daha fazlasını ise anlatmayacağım çünkü daha beter.


    Bir üçlemenin ikinci, yani orta filminin işi bana göre hep zordur diye bir cümle kurmuştum bir önceki yazımda ve son filmi de daima zirvedir diye düşünüyordum çünkü heyecan had safhada olması gerekirken üçüncü Godzilla filmi o kadar yavan bir havada geçiyor ki sanırsınız bitmesine daha bir – iki film var. Kısacası şahane bir kapışma ve kapanış beklerken dine bağlanan abuk bir olay buldum. CGI kısmına da hikayesi gibi değinmeye ihtiyaç duymuyorum.

    Harika bir başlangıç yapan Godzilla üçlemesi her bölümüyle çıtayı daha da düşürdü ve vasat bir final bölümü ile bizlere veda etti. Bunda ise en önemli etken senaryonun kaydığı yön ve Ghidorah’ın etkili biçimde kullanılamaması. Sonuç olarak izlenmeyecek kadar kötü bir üçleme olmadı ama olmayan şey de çok. 

  • Anime İnceleme Dergisi Sayı 10 Yayında!


    Anime-inceleme.com olarak dergimizin onuncu sayısı çıktı! 

    En son dergiden bu yana yarım senenin geçtiğinin farkındayım:) Düzenli yazı yazmaya bile fırsat bulamazken dergi çıkarmanın mantık dışı olacağını düşündüğümden Dergi olayını askıya almıştım ama bu demek değildir ki komple unuttuk gitti. Yeni bir yıla girmemizin şerefine 2018 yılında neler ön plana çıkmış, kısa bir derleme yapmayı uygun gördüm. 

    İyi okumalar!

  • Shingeki no Kyojin 3 İncelemesi

    Yönetmen: Masashi Koizuka
    Stüdyo: Wit Studio
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Dram
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9.5


    Gelmiş geçmiş en popüler anime serilerinden birisi olarak kabul edilen ve benim de bu görüşü savunduğum Shingeki no Kyojin, namı diğer Attack on Titan, bir sene aradan sonra kaldığı yerden, üçüncü sezonu ile devam ediyor. Elbette ilk iki sezonu izlemediyseniz şimdiden çıkış yapmanızı tavsiye ederim:) İlk sezonun incelemesine buradan ve ikinci sezonun incelemesine ise buradan ulaşabilirsiniz.

    Öncelikle detayları her devam sezonunda olduğu gibi unuttuğum için ilk iki sezonu yeniden hızlıca gözden geçirdim ve gördüm ki, ilk sezon hakikatten mükemmel ama ikinci sezon “zaman dilimi” olayı ile biraz kafa karıştırıcıymış. Üçüncü sezonu ise bu iki sezonun arası olarak tanımlayabilirim. Ne ilk sezon gibi mükemmel ne de ikinci sezon gibi kafa karıştırıcı. 


    Buradan sonrası biraz spoiler arkadaşlar. En son bıraktığımızda Eren ve gizli kimliği öğrenilen Historia, Levi ve yeni kurulan Levi Kıtası’na emanet edilmişti. Diğer yandan hatırlarsanız duvarların içinde devler vardı ve Rahip Nick bunun hakkında bir şeyler biliyor, ser verip sır vermiyordu. Favori karakterlerimden Hanji de Rahip’ten bilgi almak niyetindeydi lakin rahip işkence edilip öldürülmüştür. Çok geçmeden anlaşılır ki, Askeri İnzibat (kimi çevirilerde Jandarma, kimi çevirilerde özel polis. Sırtında tek boynuzlu at olanlar diyeyim ben) işin içindedir ve bir şeyleri örtbas ederek Keşif Birliği’ne yıkmaya çalışmaktadır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi kimsenin bilmediği elit bir birlik Eren ve Historia’yı yakalamak için görevlendirilmiştir. Bu birliğin başında da Levi’nin geçmişinden gelen bir hayalet, Kenny adındaki soğukkanlı katil vardır. Keşif Birliği lağvedilmek istenmekte, Eren ve Historia da ele geçirilmek istenmektedir. Dolayısıyla Keşif Birliği’nin kumandanı Erwin büyük bir kumar oynar. Ya gerçekleri açığa çıkarıp yönetimi devirmek, ya da hain olarak darağacına gidecektir. Anlayacağınız üçüncü sezonda duvarların dışından ziyade içerideyiz ve insanların da en az devler kadar tehlikeli olabileceğine tanıklık ediyoruz. 


    Üçüncü sezonu açıkçası bir önceki sezondan daha başarılı buldum. Çünkü hem insanların birbirleri ile olan çatışmaları, hem de birçok sorunun cevaplandığı ve her bölümde gerek devler gerekse duvarlar ardındaki sırlar hakkında daha fazla bilgi sahibi olduk. İkinci sezonun sürpriz konuğu maymun şeklindeki devi belki bu sezon aktif olarak göremedik ama Kenny Ackerman adında Levi’nin bile zor baş ettiği bir karakter ile tanıştık. Gerçi yıllar önce mangasının bu kısmını okuduğum için neler yaşanacağını biliyordum ama anime olarak izlemek de bir başka zevkli oluyor.

    Çizimlerine ve müziklerine yine değinmeme gerek yok. Tek fark ettiğim Eren’in çizimleri sanki biraz değişmiş. Yani flashback’lerde de görünce bana hak vereceksiniz, daha bir olgun tipli olmuş. Lakin ikinci sezonun bıraktığı yerden devam ettiği için bu ani değişimi neye borçluyuz bilemedim:) Bir de söylemeden edemeyeceğim; bu serinin kahramanı kesinlikle Eren değil. Eren sadece dev güçlerine sahip olmuş bir çocuk. Levi bir kahraman, Mikasa bir kahraman, Erwin bir kahraman, Hanji bir kahraman ve hatta Armin bir kahraman ama Eren sadece kas gücü. O da ağlamayı bırakıp deve dönüşmeye başarabilirse! 


    Animenin normal açılışlardan biraz daha uzun, yıllardır birçok animede karşıma çıkan Hyde adlı grubun Red Swan parçası bana göre dinlediğim en iyi Shingeki no Kyojin açılış müziği idi. Kısa bir not olarak bunu da burada belirteyim:)

    Yine on iki bölüm iki günde bitiverdi. Ve yine yetmedi. Yeni sezon (gerçi şu an birçok yerde üçüncü sezonun devamı olarak yazıyor) bir aksilik çıkmaz ise 2019 yılının Nisan ayında karşımıza çıkacak. Geçen sene yetkililere seslenmiştim 25 bölüm olsun diye ama duymamışlar sanırım. Bu sefer seslenmeyeceğim ama 25 olsa iyi olurdu:D Bu arada, 2018 sezonunun son incelemesi oldu Shingeki no Kyojin 3. Herkese bol animeli bir 2019 diliyorum! 

  • RErideD: Derrida, who leaps through time İncelemesi

    Yönetmen: Takuya Sato
    Stüdyo: Geek Toyz
    Tür: Bilimkurgu, Dram
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/5


    Herhangi bir manga uyarlaması olmayıp özgün hikayesi ile karşımıza çıkan RErideD, gelecekte geçiyor. Karakterimiz Derrida Yvain bir bilim adamı olmakla beraber DZ Automata adı verilen robotların mucidi Jaques Yvain’in oğludur. Günün birinde Derrida ve arkadaşı Nathan DZ’lerde bir bug olduğunu keşfeder ve DZ’lerin toplu kullanımında çok büyük sıkıntılar çıkması kaçınılmazdır. DZ’lerin toplu kullanım yeri ise savaşlardır. Bu arada, Derrida gençken zaman sıçraması üzerine teoriler oluşturmuş fakat başarılması mümkün olmadığını düşünerek bundan vazgeçmiştir. Derrida ve Nathan patronları Andrei’in karşısına çıkar ama ret yerler. Akabinde Derrida ve Nathan’ın ölüm fermanları verilir. Derrida artık şans eseri mi desem, bilinçli desem bilemediğim bir şekilde Cryostasis (Dondurarak uyutma) kapsüllerinin olduğu bir odada bulur kendini. “Yine” anlamadığım bir şekilde Derrida bunlardan birisinin içine hapsolur ve on senesi dondurularak uykuda geçer. On sene sonra Nathan’ı kızı Mage tarafından uyandırılır ve dünyanın son halini görür: Kaos, yıkım ve her canlıya öldürmek için dalan DZ'ler. Fakat en kötüsü de bundan hala kar yapan insanlardır. 


    Rerided’i izlerken sanki B kalite bir film izliyormuş gibi hissettim kendimi. Klişe, terminatör-vari bir hikaye, ucuz aksiyon sahneleri ve “Maaage” Maaaageee” (Maaajıııı diyor Derrida) diye ortalıkla gezinen bir ana karakter. Derrida ve arkadaşları bir yandan olanları tersine çevirmeye, bir yandan Derrida zamanda geriye sıçrama deneyleri yapmaya çalışıyor bir yandan da her ismini duyduğumda 1 lira koysaydım kenara araba alabileceğim Mage’yi bulmakla geçiyor seri. Mage dediğimiz Nathan’ın kızı ve küçük bir kızken Derrida’ya bir hayli düşkündü. Şimdi ise ortalıkta gözükmemektedir ve Maage Maaaaaage diyerek onu aramaktayız. 


    Dediğim gibi ikinci sınıf bir film tadı var animede. Bunu anime çok da kötü olarak algılamayın. Daha çok birileri bir araya gelip çabalamış diyelim:) Az sayıdaki karakterler ve yaşadıklarını izlemek aslında sıkıcı değil. Sadece animenin bize sunuluşu biraz sıkıntılı. Hikaye zaten merak ettirmiyor ki sadece sonunu merak ediyorsunuz. Efendim Derrida zamanda geriye gidebilecek mi? Mage artık bulunacak mı diye. Bunun dışında gerektiğinde bolca kan da kullanılmış olsa da kovalamacalar ve hızlı sahneler pek etkileyici değil. Animede çok beğendiğim diyebileceğim tek bir şey var; o da buraya tıklayarak ulaşabileceğiniz açılış parçası. Onun dışında bildiğiniz düşük bütçeli bir dram yani:)

    Post-apocalyptic tarzı, robotlar falan diyerekten Rerided bende merak uyandırmıştı ama aradığımı bulduğumu söyleyemem. Kabul, çok büyük hayal kırıklığına uğramadım fakat animenin vasatı aşamadığını da rahatlıkla söyleyebilirim. 

  • Baki İncelemesi

    Yönetmen: Hirano Toshiki
    Stüdyo: TMS Entertainment
    Tür: Aksiyon, Dövüş
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 26
    Anime Puanı: 10/8


    2001 yapımı ilk iki sezonu incelediğimiz şimdi de bu sene üçüncü sezonu Netflix'in yapımıcılığıyla bize sunulan Baki'yi (2018) inceliyoruz. Bu sezonun başlangıcında Baki (yaş 17), geçen sezondaki turnuvada aldığı yaraların izleriyle birlikte karşımıza çıkıyor. Baki okulda biraz ilgisiz biraz umursamaz dolaşırken ilk iki sezonda da gördüğümüz dünyanın dört bir yanından güçlü adamları toplamaya çalışan, yeraltı turnuvaları düzenleyen Mitsunori Tokugawa, Baki'yi görmeye gelir ve Baki’ye Tokyo’da çok tehlikeli ve çok büyük bir gücün uyandığını söyler. Bu tehdidi oluşturan kişiler ise beş idam mahkûmudur. Beşine de idam cezası uygulanmış ancak bu kişiler idamda ölmeyip bulundukları hapishanelerden kaçmışlardır. Bu birbirini tanımayan beş kişi aynı nedenden dolayı bulundukları yerden kaçıp Tokyo'ya gelmişlerdir. Hepsinin söylediği aynı şeydir: "Yenilgiyi bilmek istiyorum." ve hepsi de kaçarken aynı notu bırakır: "Tokyo'ya gidiyorum." 


    Bu kişilerden ilki asılmasına rağmen ölmeyen ABD'de denizin ortasında bulunan hapishaneden yüzerek kaçan Dorian, ikincisi İngiltere'deki hapishanede elektrik çarpılarak idam edilmesine rağmen ölmeyip kaçan Doyle, üçüncüsü Rusya'daki hapishaneden 100 metre yüksekliğinde dikey duvarı tırmanıp kaçan fiziksel kapasitesi olağanüstü seviyede Sikorsky, dördüncüsü ABD'de denizin 200 metre derinliğindeki bir denizaltıda tutulurken kaçan Speck ve sonuncusu da Japonya'da roket atışına bile dayanıklı bir camın içinde tutulurken kaçan ve bir çeşit zehirli gaz kullanıp Zehirli Yılan olarak bilinen Yanagi Ryuko'dur. Ve can alıcı nokta da Tokugawa'ya göre bu beş kişi Tokyo'ya Baki için geliyorlardır. Yani az bilinen dövüş sanatlarının kullanıldığı, dövüş dünyasının sözde karanlık yüzü olan Yeraltı Dövüş Sanatları için geliyorlardır. Baki de bu arenanın şampiyonudur.Ve siyah dövüş sanatları (yukarıdaki kötü kişiler) ile beyaz dövüş sanatları (iyiler) arasında savaş olacaktır.

    İyiler köşesinde ise Baki, geçen sezonda gördüğümüz isimler: Karateyi zirveye taşıyan kişi Savaş Tanrısı olarak bilinen kaplanlara boyun eğdiren Orochi Doppo, 70 yaşında ve kısacık boyuna rağmen Aiki sanatında ustalaşmasıyla koskoca rakiplerini yerden yere vurabilen Shibukawa, 4000 yıllık geçmişi olan Çin kenposu dövüş sanatının varisi Retsu, 19 yaşında yakuza lideri sokak dövüşçüsü Hanayama'dır. Ve iki taraf arasındaki dövüşün belli bir zamanı ve mekânı olmaksızın isteyen istediği yerde istediği kişiyle dövüşebilecektir. Yani her iki taraftaki 5 kişiden biri karşı taraftaki 5 kişiden birinin peşine düşebilir. Bu anlaşmadan sonra taraflar ayrılır ve nefesleri kesen savaş başlar... 



    3. sezonda Baki'nin tavırlarını pek can sıkıcı buldum açıkçası. Çünkü biraz avare, aklı havada dolaşıyor. Önceki sezonlarda daha çok tuttuğunu kopraran biriydi ve onun haricindeki dövüşmeye sözleşmiş iyi ve kötü adamlar canlarını dişlerine takarak mücadele verirken o kız arkadaşıyla birlikte kayıtsız bir yüz ifadesye ortalıkta dolaşıyordu. Sezonun yarısında piyasada yoktu. Ayrıca bu sezonda daha vahşice, ortalığı kan götüren dövüşler izledik. Kanda herhangi bir sınır yoktu. Ayrıca dövüşlerin herhangi bir yerde ve zamanda yapılabilir olması sezondaki mekân çokluluğunu sağladı. Okuldan, sokaklardan tutun da lunaparka kadar birçok mekân görebilmemiz hoş olmuş.

    2 sezondur yakındığım çizim ve müzikler neyse ki bu sezonda daha izlenilebilirdi. Bazı kişiler dövüş sahnelerindeki CGI(3 boyutlu) efektleri beğenmese de beni rahatsız eden bir yönü olmadı.Müzikleri de açılış ve kapanış olsun güzel buldum. Böyle bir anime için daha hareketli müzik ve müzik çalarken arkada dövüşlerden görüntüler olması gerektiğini düşünüyordum ki bunu açılış müziğinde yapmışlar ve gerçekten güzel olmuştu. Şunu da belirtmeliyim ki bu animenin havasına girebilmek için Tokyo Ghoul'un Unravel ya Asphyxia gibi bir müzik hayal ediyordum ki bu sezonun müziklerinde bence bu seviyeyi yaklaşmışlar ve gayet de güzel olmuş. 


    Sezonun yarısından sonrasında tempo düşüyordu ve beğenmediğim diğer bir nokta ise dövüşlerin yarıda kesilmesiydi. Yani tam olarak ağız tadıyla bir dövüş izleyemedik. Tam dövüş başlıyor biraz kapışılıyor, ortalığın kızışması gerekirken ya başka bir görüntüye geçiliyor ya da birisi geliyor ve dövüş yarıda kesiliyor. Ta ki son bölümlere doğru Baki'nin asıl gücünü göstermesine değin. Onun dışında bazı sahneleri ve özellikle sezonun ortalarında gördüğümüz bay Zincirsiz diye bilinen adamın sahnelerini uzun ve gereksiz buldum. Birkaç bölüm sırf bu adam hakkındaydı ve iri vücutlu olması dışında hiçbir esprisi yoktu. Baki'den çok bu adamı izledik neredeyse. Ama kötüler içerisinde en psikopatı Doyle olsa da Retsu Kaioh ile aralarında geçen olaylar hoşuma gitmişti nedense :). Sezonun finalini ise güzel yapmışlar. Zaten bu sezon asıl olaylara hazırlık gibi bir şey olup geçiş sezonu gibi olmuş. Baki'yi daha çok görmek isterdim açıkçası ama finalden anladığımız kadarıyla bir sonraki sezona saklamışlar heralde. Bekleyip göreceğiz...

    Anime hakkında ilk iki sezon incelememizi de okuduktan sonra ilk iki sezonu izleyebilir ya da direkt olarak üçüncü sezona başlayacaksanız da en azından bu sezon gördüğünüz kişileri ve olayları gördükçe incelememizde yazdıklarımız aklınza gelebilir ve kafanızda az çok bir fikir oluşabilir. Sağlıcakla ve animeyle kalın :).

  • Gamers! İncelemesi

    Yönetmen: Manabu Okamoto
    Stüdyo: Pine Jam
    Tür: Komedi, Romantik
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/6


    Öncelikle hemen belirteyim; Gamers! adlı 12 bölümlük anime serisi kesinlikle oyun içerikli bir anime değil:) Tamam, çıkış noktası karakterlerin oyunlara olan sevgisi ama animenin bizlere esas sunduğu aşk üçgenleri ve hatta beşgenleri:)

    Ana karakterimizin adı Amano Keita. Lise ikinci sınıf öğrencisi olan Keita’nın tek bir sevdası vardır: Oyun oynamak. Mobil oyunlar, PS4 (telif yememek için animede PZ4:), PC oyunları derken her platformdan oyunu severek oynar. Benim anladığım kadarı ile favori türü ise RPG’ler ve amacı kızı tavlamak olan görsel romanlar. Bir de esas kızımız var tabi. Okulun en gözde öğrencisi, elit tavırları ve yüksek notları ile Tendo Karen. Dış dünyaya karşı deyim yerindeyse sanki ulaşılamaz seviyede olan Karen’in de en büyük tutkusu oyun oynamaktır. Hatta okuldaki oyun kulübünü yeniden kurmaya başarmış ve kendisi dahil üç kişi olmuşlardır bile. Günün birinde Karen, Keita’ya yanaşır (tabi herkes şok çünkü okulun en popüler kızı, hiç arkadaşı olmayan çocuk ile konuşuyor:) ve onu oyun kulübüne davet eder. Keita tabi heyecanlanır ama kulübü gördükten sonra katılmamaya karar verir. Sebebi is kulüptekilerin zevk almak yerine birbirleri ile yarışmasıdır. Tabi Karen şaşkındır ve belki de ilk defa ret yemiştir. İşte bundan sonra olaylar ilginçleşmeye, derinleşmeye ve yoruculaşmaya başlar. Keita ve Karen dışında, eskiden sünepe tipli bir oyun sevdalısıyken şimdi yakışıklı bir çocuk olan Uehara Tasuku ve şapşal sevgilisi Aguri ile bir başka oyun sevdalısı Hoshinomori Chiaki de dahil olur. Beşlinin tamamlanması ile de bir acayip olaylar dizisi gelişir. 


    Animenin aşk beşgenlerinden oluştuğunu ve dikkatli okuduysanız yorucu olduğundan bahsettim. Çünkü bu aşk-meşk olayları tamamen yanlış anlaşılmalar üzerine kurulu ve izlerken insan hakikatten yoruluyor. Keita bir sözü yanlış anlıyor, Karen, Uehara’nın Chiaki hakkında konuştuğunu sanıyor, Aguri erkek arkadaşının kendisini aldattığını düşünüyor, Chiaki, Uehara’nın kendisini sevdiğini tahmin ediyor ama o da Keita’dan hoşlanıyor falan derken uzayıp gidiyor. Bir süre sonra ister istemez sıkıldım. Yine mi, yine mi derken insanın üzerine bir bıkkınlık gelmiyor değil. Hakkını yemek istemem, bazı sahnelerinde sesli güldüğüm de oldu ama bu sahneler maalesef azınlıkta kaldı.

    Animenin çizimlerine baktığımızda hani klasikleşmiş karakter kalıpları vardır ya, onları görüyoruz. Çizimleri bakımından anime dünyasına bir yenilik katmıyor Gamers!. Çizimler göze hoş geliyor, renkler cıvıl cıvıl ama karakterleri zaten birçok animede çok defa gördük. Klasik kocaman gözlü kıvrımlı kızlar ve orta halli görünümü ile ilgiden uzak yaşamayı tercih eden esas oğlan. Bir yerlerden tanıdık geldi mi? :) Müzikler de keza standart romcom tarzında. Açılış ve kapanışı bir kere izledim ve bana yetti. 


    Misafir umduğunu değil bulduğunu yermiş. Gamers!’da da benim başıma aynen bu geldi. Eğer romantik komedileri seviyorsanız izleyin derim. Lakin benim gibi bu tarzı çok fazla tercih etmiyorsanız biraz temkinli yaklaşın. Ben izlediğime pişman olmadım ama anime izlerken yorulacağım da aklıma hiç gelmezdi. 

  • Persona 5: The Animation İncelemesi

    Yönetmen: Seiji Kishi
    Stüdyo: Clover Works
    Tür: Macera, Fantastik
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 26
    Anime Puanı: 10/8.5


    Japonya’da 2016 yılında ve batıda 2017 yılında piyasaya sürülen Atlus’un demirbaş oyun serisinden Persona’nın beşinci oyunu da, tıpkı Persona 3 ve Persona 4 gibi anime serisine kavuştu. Üstelik üzerinden sadece bir sene geçmişken! PS2 döneminden beri takip ettiğim bu RPG oyunun anime uyarlamasını da doğal olarak izlememe gibi bir lüksüm olmazdı:)

    Aynı mantık çerçevesinde ilerlese de her Persona oyununun konusu farklıdır. Bir ana karakter ve arkadaşları vardır. Bunlar Persona adındaki yaratık – bilinç altı kişilik – alter ego, artık nasıl adlandırırsanız adlandırın, kullanarak ilk başta çok net olmayan ama sonlara doğru açığa çıkan kötülüğe karşı savaşırlar. Bu arada da okula gider, arkadaşlık bağları kurulur, etkinlikler, ders çalışmalar, kulüp aktiviteleri falan yapılır. 


    Persona 5’te ana karakterimizin adı Amamiya Ren. Oyununda ana karaktere kendimiz isim verdiğimiz için benim gönlümde her daim Raffat 3. Hengst’tir:) Birincisi Persona 3, Persona 4’ün ana karakteri. Ne alaka falan demeyin şimdi, uzun hikaye. Konumuza dönecek olursak; Ren bir akşamüstü evine doğru giderken bir adamın bir kadına sarkıntılık ettiğini görür. Ren tabi araya girer ve adam alkolün de etkisi ile yere kapaklanınca yaralanır. Fakat bu adam varlıklı birisidir ve sarkıntılık ettiği kadını da tehdit edince suç Ren’in üstüne kalır. Yani kadına sarkıntılık eden Ren, adamı yaralayan Ren. Durum böyle olunca sicili kötülenir ve okulundan da uzaklaştırma alır. Ren gözetim altında başka bir şehre taşınır ve başka bir okula devam etmek zorunda kalır. Bir tanıtıkları olan LeBlanc adlı kafenin sahibi Sojiro’nun kafesinin üst katında yaşamaya başlayan Ren’in buradaki hayatı da çok geçmeden değişecektir. Neden mi? Çünkü yanlışlıkla da olsa telefonunda belirlenen bir uygulama sayesinde MetaVerse denilen bir boyutu keşfedecektir. 


    Açık açık belirtmem gerekirse; Persona 5 animesinin çoğunlukla oyununu oynayanlara hitap ettiğini söyleyebilirim. Persona 4’teki bazı karakterlere yapılan ufak göndermeler, kullanılan animasyonlar, dövüşürken el çırparak yer değiştirmeleri (oyunda maksimum dört karakter meydanda olabiliyordu ve karakter değişiminde de el çırpıyorlardı) gibi detaylar sadece oyunu oynayanlar için. İçerik olarak ise oyunla birebir gidiyor diyebilirim. Elbette oyun gibi detay seviyesine inemiyor. Sonuçta ben bile oyunu 95 saatte bitirmiştim! Ama mümkün olduğunca oyun içeriğine, karakterlerine değinmeye çalışıyor.

    Hikaye olarak ise biraz hızlı gidiyor. Çünkü oyunda aşırı çok içerik var ve hepsine mümkün olduğunca ve anlaşılır biçimde değinilmek istenmiş. Karakterlerin gelişimi, birbirleri ile olan ilişkileri, MetaVerse evreni falan derken bölümler peş peşe ilerliyor. Fakat hemen söyleyeyim; Persona 5 animesi yarım bitiyor. Daha doğrusu oyundaki final bölümü yok. Rivayetlere göre ya on üç bölümlük bir ikinci sezon gelecek ya da film. 


    Animenin çizimleri ve müzikleri dört dörtlük. Zaten kaynak olan oyun da bu tarzda olunca pek fazla zorlanma yaşanmamıştır diye tahmin ediyorum. Karakterlerin animasyonları, yeri geldiğinde akan kanlar falan olsun bir hayli kaliteli. Müzikler ise zaten efsane. Persona 3’ten bu ana dinlediğim Shoji Meguro’nun besteleri ve Lyn Imaizumi’n seslendirdiği parçalar İle Persona serisi gerek oyunları gerekse anime serileriyle bambaşka bir seviyede.

    Kısacası Persona 5: The Animation’un diğer serilere nazaran absürt bir şekilde eksik bitmesi soru işaretlerine neden olsa da devamı muhakkak gelecek. Dediğim gibi anime serisi daha çok oyun severlere hitap etse de, oyunu oynamayanların da severek izleyebileceği canlı ve hareketli bir seri. 

  • Satsuriku no Tenshi İncelemesi

    Yönetmen: Suzuki, Kentarou
    Stüdyo: J.C.Staff
    Tür: Korku, Gerilim
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 16
    Anime Puanı: 10/7
     
     
    Batıda Angel of Death olarak da bilinen animede hikayemiz Rachel Gardner adında 13 yaşındaki küçük bir kızın korkutucu ve gizemli bir binada uyanmasıyla başlıyor. Hiçbir şey hatırlamayan Rachel bina içinde dolanırken "Oyun bölgesi" adı verilen yere geliyor. Bölgede sersemlemiş nereye gidiceğini şaşıran Rachel, siyah uzun bir orak kullanan, vücudu bandajlarla sarılmış olan Jack ile karşılaşıyor. Böylece Jack ve Rachel arasında tuhaf bir bağ oluşuyor; ikiside neden burada olduğunu bilmiyor, bu yüzden burdan bir an önce çıkmak için birlikte çalışmak zorundadırlar.
     
     
    Animenin çizimleri gayet hoş ve başarılı. Işık yansıması, gölgelendirme ve efektlerden dolayı bu işte güzel bir iş gerçekleştirdiklerini söyleyebilirim. Türü gereği herkesin sevebiliceği bir anime olmamasına rağmen gerçekten güzel bir atmosferi, ilginç karekterleri ve tuhaf konuşmaları animeye heyecan katıyor. Animede her kattan sorumlu bir karekter oluyor. Ana karekterlermiz diğer katlara çıkmak için o katlardan geçmeliler, doğal olarak kat sorumlularıyla dövüşmek zorunda kalıyorlar. Yükseğe çıktıkça daha çok zorlanıyorlar ve kat sorumluları onlara oyunlar oynatıp karşılığında onların diğer kata çıkmasına izin veriyorlar, tabii bu oyunlar tahmin edebiliceğiniz gibi korkutucu ve akla gelmeyecek şeyler.
     
    Karekterlere gelirsek animedeki her karekter birbirinden tuhaf ve ilginç karekterler. Jack karekteri zarar vermekten zevk alan, insanları sevmeyen bir karekter, Rachel ise hayattan soğumuş, bir an önce ölmek isteyen bir karekter, ölmek istemesine rağmen intihar edemiyor. Karekterlerin genellikle kötü bir geçmişi var ve bu yüzden hepsi çıldırmış ya da delirmiş tipler, bir noktadan sonra sıkıyor tabii bu olay.
     
     
    Müziklere gelicek olursak, açılış müziği biraz heyacanlı ve eğlenceli başlıyor, kapanış müziği ise sakin ve hüzünlü başlıyor. Anime içindeki OST'ler gerçekten güzel ve animeye değişik bir hava katıyor, tam anlamıyla korku, psikoloji, gerilim türünün hakkını veriyor diyebilirim. Bu tür anime severlerin kesinlikle izlemesi gereken bir anime.
     
  • Batman Ninja İncelemesi

    Yönetmen: Mizusaki Junpei
    Stüdyo: Kamikaze Douga
    Tür: Aksiyon
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/4


    Beni yakından tanıyanlar bilir; en sevdiğim süper kahraman Batman’dir. En sevdiğim süper kahraman Batman’in Feodal Japonya’da geçecek olan anime filmini duyduğumda bayağı bir heyecanlanmıştım. Samuraylar, Ninjalar ve Batman! Lakin heyecanla başladığım anime filmini aynı heyecanla bitiremediğimi şimdiden söyleyebilirim.

    Yaklaşık seksen beş dakika süren Batman Ninja hızlı bir başlangıç gerçekleştiriyor. Her zamanki gibi Arkham Asylum’da bir curcuna söz konusudur. Batman ve ekibi Goril Grodd ile mücadele ederken Grodd’un icat ettiği “Quake Motoru” adlı zaman makinesi devreye girer ve yakında kim var kim yoksa Feodal Japonya’ya postalar. En uzakta olduğu için en son gelen Batman’dir ve bir saniye önce Gotham’dayken bir saniye sonra kendisini Japonya’da bulur. Batman, şaşkın şaşkın etrafına bakarken Joker maskeli samuraylar üzerine doğru gelir. Tabi samuray da olsa Batman’e vız gelir ve kaçışı sırasında Catwoman ile karşılaşır. Catwoman ona, Batman hariç herkesin iki sene önce geldiğini ve kötülerin Japonya’da kendi derebeyliklerini kurduğunu anlatır. Kim midir bu kötüler? Başta Joker olmak üzere, Penguen, Poison Ivy, Deathstroke ve Two-Face. Anlayacağınız üzere Batman ve ekibinin savaşı Feodal Japonya’da devam edecektir. 


    Aslında filmin başında her şey mükemmel ilerliyordu. Birazdan değineceğim harika çizimler, samuraylar, Feodal Japonya derken bir süre sonra olaylar saçmalaşıyor. En azından ben böyle düşünüyorum çünkü yürüyen devasa mekanik kaleler, Power Rangers misali kalelerin birleşip dev robot oluşturması, milyonarca maymunun bir araya gelmesi ve dev maymuncuk oluşturması, yetmiyormuş gibi yarasalarla birleşip dev Batman oluşturması ise absürt ve ne alaka Batman ile dediğim olaylarla karşılaştım. Ve açıkçası fark ettim ki benim sevdiğim Batman bu değil. Çünkü benim bildiğim – tanıdığım Batman’in her ne kadar yardıma hazır yoldaşları olsa da o daima zekası ve hünerleri ile her işin içinden çıkabilecek birisi ve Batman Ninja’da sevgili Bruce birazcık “muhtaç” bir görüntü çiziyor. Kısacası; eğer eskiden yayınlanan Power Rangers’ları biliyorsunuz içerik tam olarak böyle bir şey. 


    Batman Ninja’nın en beğendiğim yanı ise çizimleri oldu. Karakterlerde biraz CGI söz konusu olsa da sanki pastel boya ile çizilmiş gibi duran çevre göze şahane geliyor. Belirli bir sahnede çizimler garipleşip “bu ne?” desem de kısa süre sonra eski haline dönünce yine göz ziyafeti kaldığı yerden devam ediyor. Karakterler de aynı şekilde kıyafetleri ile Feodal Japonya havasını hissettiriyor. Müzikler standart, onlar için söyleyecek bir sözüm yok. Seslendirmeleri ise ilk başta Japonca konuşan bir Batman gördüğümde yadırgasam da, kısa sürede alıştım. Özellikle Joker’i seslendiren Wataru Takagi çok başarılı bir performans sergilemiş. Seslendirmesi için Mark Hamill’in Japon versiyonu diyebilirim.

    Batman Ninja benim için bir hayal kırıklığı oldu. Dev robotlar, absürt dövüşler, Batman’ın arka planda olması derken bitti de zaten. Benim gibi Batman hayranı iseniz izleyin ama fazla da bir şey ümit etmeyin. Batman’le zaten arası olmayanlar benim açımdan pas geçebilir. 

  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan