• Ao Oni: The Animation

    Yönetmen: Maeda Chisei
    Stüdyo: Studio Deen
    Tür: Komedi, Korku
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/8


    Bu yazımda sizlere enteresan bir animeden bahsedeceğim. Kendisi gerçekten benzerlerine pek rastlayamayacağımız türden bir anime. Ao Oni: The Animation isimli bu tuhaf anime özellikle bir şey izlemek için kısıtlı zamanı olan, “animede neymiş efendim” diyen ya da” yok mu şöyle biraz keyfimizi yerine getirip bizi eğlendirecek anime” diye arayışta olanlara uygun bir anime olacaktır. Çünkü bu tuhaf anime hem çok eğlenceli hem de üçer dakikalık bölümlerden oluşuyor.

    Öncelikle “oni” kelimesinden bahsetmek istiyorum. Oni Japon kültüründe iblisler, şeytanlar veya troller olarak çeşitli tercüme edilmiş bir tür kötü ruhtur. Oniler Japon sanatı, edebiyatı ve tiyatrolarında popüler karakterlerdir. Oni tasvirleri çok çeşitlidir ancak genellikle onları keskin tırnakları, vahşi tüyleri ve başlarından büyüyen iki uzun boynuzu olan devasa benzeri yaratıklar olarak tasvir ederler.

    Ao Oni, ücretsiz bir rol oynama korku video oyunudur aslında. Oyun bulmaca ve RPG unsurları içeriyor ve arkadaşlarıyla birlikte perili köşkte sıkışıp bir canavar tarafından takip edilen Hiroshi adında bir çocuğun etrafında dönüyor.Oyun sırasında oyuncu, konağın çeşitli odalarını keşfediyor, öğeleri topluyor ve ilerlemelerine yardımcı olmak için bulmaca çözüyor.


    Ao Oni, 5 Temmuz 2014'te Japonya'da piyasaya sürülen aynı isimle filme uyarlanmıştır. 2015 yılında ikinci bir film olan Ao Oni 2.0 filmi çıktı. Şimdi de karşımızda anime serisi var. Anime Higurashi no Naku Koro ni, Rurouni Kenshin, Fruits Basket, Beyblade gibi popüler animelerin yapımında da karşıma çıkan Studio Deen tarafından da üretildi.

    Konusuna gelecek olursak; şehir dışındaki terk edilmiş bir köşkte gizlenen canavarlar olduğuna dahil söylentiler vardır. Ancak bu tür hikayeler Hiroshi ve arkadaşları Mika, Takeshi ve Takurou'ya anlamsız gelmektedir. Bir gün söylentileri araştırmak için cesaretlerini toplayıp gizemli köşke girerler. Ve içeri girdiklerinde onlara saldıran Ao Oni adlı mavi bir canavarla karşılaşırlar. Hiroshi ve arkadaşları konaktaki çeşitli bulmacaları çözerek evden kurtulmaya tabi bu sırada ölmemek için yeni mavi düşmanları Ao Oni’den kaçmaya çalışırken, sefil bir şekilde başarısız oldukları için kendilerine korkunç sonlar hazırlarlar.

    Ao Oni, birkaç yıl önce oynadım ve son derece eğlenceli bulduğum bir oyundu aslında. Animesinin geleceğini duyunca oldukça ilgimi çekti. Lakin böyle kısa bir öyküyü animeye nasıl uyarlayabilirler diye düşünmedim de değil. Fakat oldukça iyi bir iş çıkardıklarını rahatlıkla söyleyebilirim.


    Animede ki karakterler her zaman karşımıza çıkan türden de değil. Bir animeyi sadece tek bir karakteri için bile izleyenler ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır. Ao Oni’de karakterler hiçbir kimliği olmayan son derece stereotip türdeler. Animasyonlar ise son derece basit, karikatürize edilmiş lakin oldukça göze çarpan cinsten. Yani alışılagelmiş anime çizimleri bu animede yok. Bence bu gayet hoş olmuş, Aslında anime için kısa bir bölüm komedisi dizisi de diyebiliriz. Özellikle her bölüm komik bir şekilde ölen karakterlerle bitmesi bence animeyi daha da eğlenceli yapmış.

    Animenin bu kadar kısa olması animeye başlayacaklar için bir ön yargı oluşturuyor sanırım çünkü anime yeni çıkmasına rağmen pek bir kıyıda köşede kaldı. Üçer dakikadan oluşan bölümler sanırım izleyici için cazip gelmiyor, özellikle görsellik olarak animasyona benzemesi de yetişkinlerin ön tepkisini çekiyor olmalı lakin özellikle belirtmek isterim anime kesinlikle çocuklara uygun değil. Bana bir nebze “Happy Three Friends” animasyonunu da hatırlattığını söylemeliyim. Bilmeyenler için kısaca bahsetmek gerekirse, Happy Three Friends bir grup hayvandan oluşan arkadaşın her bölüm başına gelen talihsiz vahşi kazanlar ile yaralanması veya ölmesi anlatılan animasyondur. Ve kesinlikle çocuklar için değildir. :)

    Kısa ön yargıların bir kenara bırakıp şans verilmesi gereken bir anime Ao Oni: The Animation. Ve garanti veriyorum daha ilk bölümde izlediğiniz şeyin farklı, bambaşka bir şey olduğunu göreceksiniz. :)
  • Ping Pong The Animation

    Yönetmen: Yuasa Masaaki
    Stüdyo: Tatsunoko Production
    Tür: Spor, Psikoloji
    Yapım Yılı: 2014
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/7


    "Kahraman geliyor! Kahraman geliyor! Kahraman geliyor!” Bu sözleri içinden söylersen eminimki gelecektir... Bu, Makoto Tsukimoto'nun yalnız zorlu masa tenisi maçlarında değil stresle başa çıkmaya çalıştığı zamanlarda da kendine motivasyon sağlamak için kullandığı bir mantradır. Makoto yalnız savaşmıyordur. O ve Yukata Hoshino (lakapları ile Smile ve Peco) her gün birlikte masa tenisi oynarak büyüyen iki arkadaştır. Peco, azim ile dolup taşan ve dünyanın en iyi masa tenisi oyuncusu olmayı hedefleyen biridir. Smile ise Peco'nun tam tersi çok az mücadele eder. Her şeye rağmen ikisi her zaman bu spor için birbirlerine destek olurlar ve karşılıksız bir sevgi beslerler.

    Japonya'nın dört bir tarafından öğrenciler uluslararası alanda ün sahibi olabilmek ve kendini kanıtlamak için her yıl düzenlenen üst düzey bir masa tenisi turnuvasına katılırlar. Her ihtimale rağmen Peco ve Smile'ın bu turnuvada yüzleşmeleri kaçınılmazdır. 


    Çok fazla spor animesi izlemeyen biri olarak Ping Pong The Animation için büyük bir beklentim vardı. Kendim de masa tenisi sporuyla uğraştığım için izleyiciye gerçekten maçın heyecanını yansıtabiliyor mu çok merak etmiştim. Öncelikle söylemek istiyorum ki, hikaye gerçekten çok hoşuma gitti. Animenin masa tenisinden ziyade karakterlerin kişisel hayatlarını daha çok ele alması ve özgüvenlerini kazanıp ideallerini gerçekleştirmelerini izleyiciye sunması, her ne kadar beklentilerime ters düşse de doğru bir seçim olmuş çünkü masa tenisi gibi bir sporun sınırlarını zorlayıp sürreal bir yolda ilerlemek ve riske girmek yerine, masa tenisini bir basamak olarak kullanıp karakterlere özel hikayelere yoğunlaşmaları daha büyük bir kitleye hitap etmelerini sağlıyor. Ayrıca vermek istedikleri mesajı iyi bir şekilde izleyiciye iletmeleri de kaliteyi yükseltiyor. Her ne kadar durum böyle olsa da Ping Pong The Animation animesinin adından da anlaşılacağı üzere bir spor animesi olduğunu göz ardı etmemek lazım. Çizimlere incelememin sanat bölümünde detaylı olarak değinmek istiyorum ama kısaca, amatör bir masa tenisi oyuncusu olan ben bile çoğu zaman çizimler yüzünden maça olan ilgimi kaybettim.

    Anime içerisinde (sıklıkla) kullanılan terimlerin, masa tenisine özgü oldukları için çoğu izleyicinin kafasının karışmasına neden olabileceğini düşünüyorum. Zira uzun tırtık nasıl bir şey acaba? Bu şimdi backhand miydi forehand mi? Hangisi penholder oluyordu? Gibi soruları sorana kadar zaten asgari süre tanınmış olan maçlar bitiyor. Spor animelerinin vazgeçilmezi olan, yenildikten sonra dünya başına yıkılmış gibi bir tepki verme sekansını bir kaç sahnede yakaladım ama bu abartının animenin geneline yayılmamış olması hikayeye bağlanmayı kolaylaştırıyor. Seslendirme sanatçılarının ise çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Hikayeye tam anlamıyla adapte olmuşlar ve çok iyi bir iş başarmışlar. Makoto'yu canlandırmış, ayrıca Charlotte ve Shiki gibi birçok seride de kendini kanıtlamış olan Kouki Uchiyama bu serideki favorim oldu. 


    Bu paragraf spoiler içeriyor! Yememek için diğer paragraftan devam edin:) Finalde beklendiği üzere 'Smile' ve 'Peco' birbirleriyle maç yaptılar. Ben, Peco'nun yenmesinin sebebinin Smile'ın ona acıması olduğunu düşünüyorum. Ping Pong The Animation maçtan sonra gelişen olaylarla birlikte bütün taşların yerine oturmasıyla güzel bir final yapmış oldu ve benden hikaye konusunda geçer not aldı.

    Gelelim animenin sanatsal boyutuna. Ping Pong The Animation, hikayesine nazaran grafik konusunda riske girmeye karar vermiş olacak ki animeyi aralara biraz animasyon serpiştirilmiş bir manga olarak izleyicinin beğenisine sunmuş. Standartları açıkça reddetmiş olan bu animenin çizimlerini farklı olduğu için sevenler de oldu sevmeyenler de. Ben sevmeyen izleyicilerden biriyim. 20. yüzyılda yapılmış animelerden bile daha kötü çizimlere sahip olan bu animeyi iyi bulmak bir yana dursun, güzel veya yakışıklı olarak lanse edilen karakterleri bile rahatsız edici buldum. Kullanılan renklerin yoğunlu da aynı şekilde benim zevkime hitap etmiyordu. Çizimlerin kötü olması izleyicinin hikayeye yoğunlaşmasını da ciddi anlamda zorlaştırıyor. Çünkü karakterlerin yüz ifadelerinin belirgin bir şekilde çizilmemesinden ötürü verilmek istenilen duygunun izleyiciye ulaşması imkansızlaşıyor. 


    Karakter tasarımlarının tam tersine arka planların çizimlerini ve renklerini çok sevdim. Arka planlar konusunda beni rahatsız eden tek detay gökyüzü oldu. Seriye başladıktan bir süre sonra mangaya benzetilmiş olmasını neredeyse kabullenmiştim. Ta ki, son bölümlere doğru benzetilmekten çok mangaya dönüştüğünü gözlemleyene kadar. Bazı bölümlerde renk bile kullanılmadan sesli resimlerin gösterilmesi veya ekranın beş parçaya bölünmesi bana göre animenin şansını zorlamasından fazlası değildi. Benim açımdan, ne verdiği hissi yoğunlaştırdı, ne de sanatsal anlamda daha iyi bir iş çıkardı.

    Animenin çizimlerine nazaran kullanılan müzikler çok daha fazla ilgimi çekti. Ping Pong The Animation'un Bakudan Johnny adındaki gruba ait olan “Tada Hitori” şarkısını beğendiğimi söyleyebilirim. Çok eğlenceli bir çalışma olmuş. Ayrıca açılış müziğiyle birlikte kullanılmak üzere hazırlanmış animasyon bana MadWorld oyununu anımsattı. Beyaz, siyah ve kırmızılar içerisinde geçen MadWorld oyununun da sanatsal anlamda bir şaheser olduğunu düşünenler olsa da benim gözümü aldığı için aynı fikir de değildim. Animenin açılış animasyonu fena değildi. Merengue grubunun “Bokura Ni Tsuite” adlı şarkısının kullanıldığı kapanış müziğinden bahsetmem gerekirse çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Bunun başlıca nedeni ise grubun solistinin sesini beğenmemem.

    Sonuç olarak, Ping Pong The Animation'a bir bütün olarak baktığımda hikayesini çizimleri yüzünden değerlendirememiş, buna bağlı olarak da anlatmak istediği mesajın büyüsünü bozmuş bir anime görüyorum ve her şeye rağmen bu sporla uğraştığım ve spor türünde bir anime olarak hikayeyi çok üstün bulduğumdan sayısal değerlendirmemde çizimleri bu seferlik görmezden geliyorum.

  • Resident Evil: Vendetta

    Yönetmen: Takanori Tsujimoto
    Stüdyo: Capcom
    Tür: Aksiyon, Macera
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/7


    Hikaye Resident Evil 6 ile Resident Evil 7: Biohazard arasında geçiyor. Cathy White isimli bir ajan daha önce bir silah tüccarı olan Glenn Arias’ın peşinden gönderilmiş fakat daha sonra haber alınamamıştır. Bunun üzerine Chris Redfield ve ekibi Arias’ın izini Meksika’daki bir malikaneye kadar sürerler. Bu arada söylemeden edemeyeceğim; malikanede geçen sahneler benim için filmin en iyilerindendi. O kısa anlar ilk Resident Evil oyunlarının atmosferini çok kısa bir süreliğine de olsa bize hatırlatmayı başarıyor. Kendinizi bir anda tekrar ilk oyundaki Spencer Konağın’da buluyor ve etrafta kayıt etmek için daktilo aramaya başlıyormuş gibi hissediyorsunuz.

    Konumuza dönersek, Chris ve ekibi malikaneye ulaştıktan sonra kayıp olan ajan Cathy ve oğlu Zack’in zombi halleriyle ani bir saldırıya uğrarlar ve ekibin bir kısmı hemen oracıkta ölürken, geriye kalanı Arias tarafından tuzağa düşürülür ve ekipten geriye bir tek Chris kalır. Arias ile teke tek dövüşünde Arias ona elindeki zombi virüsünün dost ile düşmanı ayırt edebilme yeteneği ile iyi bir reklamı olduğunu ve piyasada satmaya elverişli olduğunu söyler. 


    Bu sırada, uzun bir süredir ilk defa görüp bize “nerdeeen, nereye” dedirten Redfield’ın eski S.T.A.R.S ekibi üyelerinden sağ kalan Rebecca Chambers (kendisi Resident Evil ve Resident Evil 0 ana karakterlerindendir) artık özel kuvvetleri bırakmış ve bir üniversitede profesör olmuştur. Hayat görüşü artık kas gücü kullanmak yerine beynini kullanarak bir farklılık yaratmaktır. Bu sebeple laboratuarında kendi ekibiyle yeni zombi virüsü üzerine bir tedavi üzerinde çalışmaktadır.

    Son olarak, ana karakter üçlememizi tamamlayan Leon son katıldığı operasyonda tüm takım arkadaşlarını bir ispiyoncu sebebiyle kaybetmiş ve kendini “nereye kadar gidecek bu böyle?” diye bir içmeye vermiştir. Chris ve Rebecca, Arias’ın onlara verdiği bilgi kırıntısı olan “dostla düşmanı ayırabilen virüs” sözü üzerine akıllarına daha önce Leon’un karşılaştığı Las Plagas virüsü gelir ve bilgi almak amacı ile Leon’un izini sürerler. Leon’u bu halde görünce aralarında anlaşamayan Chris ve Leon ancak baskına uğrayınca en iyi anladıkları yoldan bir araya gelip Arias’ın peşine düşeceklerdir. 


     Film atmosferi ve efektleriyle sizi RE 6’dan kaldığınız yerden devam ettiriyor. Sanki oyunu oynarken arkanıza yaslanmış ve ara sahnelerin tadını çıkarıyorsunuz. Aksiyon dorukta fakat biraz abartılmış, biz Leon ile yavaş yavaş elimizde “pat pat” tabanca ile gezmeye alışıkken Leon’un motosiklet üzerinde binadan binaya atlayıp artistik hareketler taslamazı biraz insanın tuhafına kaçıyor. Ayrıca her gördüğümde de düşünüyorum bu adam eskiden normal bir polis memuru, Chris ise özel kuvvetler iken Chris’in daha kaba dövüşüp Leon’un daha teknik durması tuhafıma kaçıyor.

    Kötü adamımız Arias ise pek etkileyici değil, güneş gözlüğünü taksa efsane Albert Wesker’ın aynısı çakması olduğu söylenebilir. Düğününde yanı başındaki eşinden geriye kalan bir kol iken kendisinin nasıl sağ salim çıktığı ise bir muamma. 


    Rebecca Chambers ise filmde biraz sönük kalmış gibi, hani şöyle diyelim onun yerine virüse tedavi bulan herhangi bir doktor da olurmuş, Rebecca olmasa da bir şey fark etmezmiş. Koskoca Spencer Konağı olayından sağ kurtulan bu karakter en azından temel dövüş becerisine sahiptir diye düşünüyorum onu da daha etkin görebilirken konu gereği fazla sönük kalmış.

    Gerçekleştirilen animasyonlar ve kullanılan müzikler ise oyunu aratmayacak cinsten. Karakterler gerçek birer insanmış gibi hareket ediyor ve kullanılan efektler tuhaf kaçmıyor. Tam tersine, gerçeklik ve oyun havası çok iyi bir uyum sağlamış.

    Bunlara rağmen film sizi sıkmıyor, aksiyon sahneleri abartılı olsa da güzel ve kim Chris ile Leon’u Rebecca +1’i ile görmeye hayır diyebilir ki? Bir Resident Evil hayranıysanız zaten kaçırmamanız gereken bir filmken zaman geçirmek isteyenlere de bir oturuşta izlemeleri için filmi önerebilirim. 

  • Berserk (2017)

    Yönetmen: Shin Itagaki
    Stüdyo: Gemba, Millepensee, Liden Films
    Tür: Fantastik, Macera, Dram
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9


    Yine bir ikinci sezon var karşımızda. 2016 yılında yayınlanan on iki bölümlük ve serinin “Conviction Arc” kısmını konu alan bölümlerden sonra bir on iki bölüm daha karşımıza sunuldu. Conviction Arc’ı konu alan geçen seneki bölümlerin incelemesine buradan, daha öncesini konu alan Golden Age Arcı’ı konu alan filmlerin ilkinin incelemesine buradan ve son olarak 1997 yılında yayınlanan seriye buradan ulaşabilirsiniz. Seriyi hiç izlememiş ve izlemeyi düşünenler için şöyle sıraya koyayım: 1997 yapımı seri veya film üçlemesi – Berserk (2016) – Berserk (2017).

    Bir önceki incelemem olan Shingeki no Kyojin’in uzun bir aradan sonra yayınlanan yeni sezonu gibi “yine” kafada oluşan soru işaretleri ile uğraşmak zorunda kaldım. Neyse ki titanlardaki gibi aradan dört sene değil de bir sene geçtiği için hafıza daha tazeydi:) Klasikleşmiş bir şekilde ikinci sezona geçiş yapmadan önce bir önceki sezonun son bölümünü izleyerek az çok neler olmuştu, nerede kalmıştık hatırladım. 


    Berserk 2 veya Berserk (2017) diye geçen seride artık (dikkat birazcık spoiler olacak) Griffith’in dirilmesi ile artık Conviction Arc serisi de sona ermiş ve Falcon of the Millennium Empire Arc serisi resmi olarak başlamıştır. Guts, Casca, Isidro, Puck, Farnese ve Serpico geçen sezonun sonunda yaşanan kabustan sağ çıkmayı başarmıştır. Guts bir taraftan Casca’ya korumaya çalışırken bir taraftan da artık dokunabileceği kadar yakınında olan Griffith’ten intikam alma derdindedir. Kilise için çalışan Serpico ve Farnese de dini günlerini geride bırakarak Guts’ın yolculuğuna katılmaya karar verir. Sebebi de Farnese’nin “gerçek dünyayı” görmek istemesidir. Isidro zaten Guts’Un kuyruğudur ve Puck’un da başka işi yoktur:) Yeni arkadaşlarını kabul eden ve onlara giderek ısınan Guts’a bir kişi daha eşlik edecektir: Küçük Cadı Schierke. Puck’un dediğine göre Elfheim adındaki elfler diyarı Casca’nın güvenliği için idealdir ve elf kralı dendiğine göre hafızasını geri getirebilecek güçtedir. Dolayısıyla Guts, yanıp tutuştuğu intikam aşkı ve Casca arasında tercihini yapmak zorundadır.

    Diğer taraftan ise dirilen Griffith, “yeni şahinleri” toplamaya, daha doğrusu dirilişini görenler akın akın gelerek ona katılmaya başlayacaktır. Başta Zodd olmak üzere 2.70 cm’lik boyu ile Dev Grunbeld, Cüneyt Arkın gibi beşer – altışar ok atabilen Irvine, Mızraklı Şövalye Locus gibi efsanevi isimler Yeni Şahinler Takımı’na katılır. Anlayacağınız Griffith’in yeni askerleri sadece insanlardan değil, havari ve canavarlardan da oluşacaktır. 


    İki günde bitiveren yeni bölümler geçen seneki bölümleri aratmıyor. Sonuçta bahsettiğimiz anime Berserk ve bazen öyle anlar yaşandı ki tüylerim adeta diken diken oldu. Misal bir yerde Griffith’in yeni şahinler takımından bahsederken Guts’un şoka girerek “şahinler takımı mı? O ismi ağzına almaya hakkın yok!” gibisinden küplere binmesi veya yine Guts’un animeye de ismini veren efsanevi Berserker zırhı ile nihayet bir araya gelmesi soluksuz izlediğim anlardı.

    Animenin çizimleri de geçen seneki garipliğini koruyor. Bir süre sonra alışsanız da CGI çizimleri kısacası tuhaf işte. Çoğu zaman iyi duruyorlar ama bazen karakterler öyle hantal hareketler yapıyorlar ki D sınıfı bir animasyon izlermiş gibi “bu ne yahu” deyiveriyorsunuz. Elbette kan ve şiddet had safhada, cinsellik (daha doğrusu çıplaklık) de animede karşımıza çıkıyor. Susumu Hirasawa’nın müzikleri yine on numara. Eski parçalarının yanında yeni parçalar da mevcut fakat bir tanesine bir türlü alışamadım. Parçada nakarat kısmı “aşkom” şeklinde. Aslında orada “ash crow” yani kül karga deniliyor ama Guts rakiplerini paramparça ederken arkadan “aşkooom aşkooom” diye sanki aşkım dermişçesine gelen söz ortamı bozuyor işte:) Bunun dışında ikinci sezonun açılış ve kapanış parçası türüne göre biraz farklı olsa da kaliteli parçalar. 


    İzlediğim gibi bitiveren Berserk’in tadı CGI çizimlerine rağmen yine damağımda kaldı. Shingeki no Kyojin 2 yazımda yaptığım gibi buradan yeniden yapımcılara sesleniyorum: 24 – 25 bölüm sayın yetkililer. Tamam mı? Anlaştık mı? :) Son bölümün sonunda da "Hikaye Devam Edecek" ibaresi ile ikinci sezon bizlere veda ediyor. Umalım da ara çok fazla açılmasın ve Shingeki no Kyojin gibi Berserk'in devamı da 2018'de geliversin.

  • High School DxD

    Yönetmen: Tetsuya Yanagisawa
    Stüdyo: TNK
    Tür: Ecchi, Komedi, Harem, Romantik
    Yapım Yılı: 2012
    Bölüm Sayısı: 12 
    Anime Puanı: 10/6.5


    High School DxD serisini izlemeye başlamadan çok önce bile bu animenin ecchi türünün sınırlarını zorlayan bir yapım olduğunu biliyordum. Bu kadar ünlü bir seriye başlamadan önce her ne kadar önyargısız yaklaşmaya çalışsam da çevremden duyduğum eleştiriler buna engel olmaya yetti.

    Issei Hyoudou kendi haremine sahip olma hayali olan sıradan bir lise öğrencisidir. Bir gün güzel bir kızın ona çıkma teklifi etmesiyle hayatı değişecektir. Kız düşmüş bir meleğe dönüşür ve Issei'yi acımasızca öldürür ama yüksek sınıf bir şeytan olan Rias Gremory onu hizmetkarı olarak tekrar canlandırır ve Issei yaşamak için ikinci bir şans elde eder. Tabi Şeytan olarak. High School DxD'nin hikayesi mitoloji üzerine yoğunlaştığı için başladığı anda kullanabileceği büyük bir potansiyele sahip olduğunu anladım. 


    İlk bölüm benim için bir hayal kırıklığı oldu. Bunun sebebi ise ana karakterimiz Issei Hyoudou. Tipik bir lise öğrencisi olduğunu animenin ilk dakikalarında anladığımız halde ergen tiplemesinin en azından ilk bölüm için bu kadar abartılması beklentilerimi düşürmeme neden oldu. Karnına büyülü bir mızrak saplandığı halde düşündüğü tek şeyin göğüsler olması biraz abartı olmuş. Serinin diğer bölümlerinde de bu sorun devam ediyor. Aci hissinin seyirciye yeterince iyi aktarılamadığını düşünüyorum. Ecchi unsurunun gerekenden fazla ön planda olması bunun başlıca sebeplerinden biri. Hikayenin bir an önce derinleşip izleyiciyi içine çekmesini beklerken gereksiz olduğu halde ecchi kategorisinin bütün nimetlerini kullanmaları ve aşırıya kaçmaları çoğu zaman dikkatimi dağıtmaktan ileriye gidemedi. Animedeki espriler bile sadece ana karakterin ergen olması ile ilgili. Ama gerektiği yerlerde kontrollü bir şekilde kullanılsaydı bu kadar meşhur olamazdı. Sonuçta 'ecchi' türündeki en iyi animenin High School DxD olduğunu düşünen azımsanamayacak bir izleyici kitlesi var.

    Satranç oynamayı ve izlemeyi çok seven biri olarak Rias Gremory'nin hizmetkarlarını stratejik açıdan birer satranç taşına çevirmesi çok ilgimi çekti. Kimlerin hangi taşları simgelediğini ilk açıkladığında fil taşı boştaydı. Benim ilk tahminim sekiz piyona bedel olan ana karakterimizin terfi ederek file dönüşmesiydi ama satrancı hikayeye yeni karakterler eklemek için kullanmaları çok daha iyi oldu. İlk “rating game” beklentimi çok yüksek tuttuğum için beni tatmin etmedi. Şahsen stratejinin daha ön planda olduğu bir oyun beklerdim ama kesinlikle çok da kötü değildi. Ayrıca Phenex'in kalesini Street Fighter oyunundan Chun Li karekterine çok benzettim. 


    High School DxD'nin birinci sezonunu animenin hikayesi için bir başlangıçtan fazlası olmadığını varsayıp buna göre değerlendirince kötü olmadığını söyleyebilirim. Karakterler tanıtıldı, izleyicilere animenin teması benimsetildi ve en önemlisi ana hikaye için zemin hazırlandı. 

    Animeyi sanatsal anlamda değerlendirecek olursak çizim konusunda her karakter için özen gösterildiği belli oluyor. Seri içerisinde sadece bir kere göreceğimiz bir karaktere bile özgünlük kazandırılmış. Renk tonlamalarını da ortalamanın üstüde buldum. High School DxD'nin karakterleri arasında en gözüme çarpan çizim çoğu izleyicinin de favorisi Rias'ın oldu. Ana karakterin aksine çoğu karakterden daha spesifik bir görüntüye sahip. Buna en büyük etmen ise saçları. Her ne kadar çizimleri başarılı bulsam da beni en çok etkileyen animenin soundtrackleri oldu. Klasik müziğe ilgi duyan biri olarak animenin çoğu bölümünde barok müzik kullanmaları beni mutlu etti. Aralarından en çok dikkatimi çeken 9. bölümde kullanılan soundtrack idi. Antonio Vivaldi'nin 4 konçertodan oluşan Four Season adlı eserinin Winter bölümüne benzettiğim için High School DxD ile ilgili unutmayacağım detaylardan biri oldu. Animenin openingi 'Innocent Of D' gayet başarılı. Şarkının sahibi Larval Stage Planning adlı grup çok iyi bir iş başarmış diyebilirim. StylipS grubuna ait olan STUDYxSTUDY adlı ending için ise söyleyebileceğim tek kelime eğlenceli. 

    Müzikal açıdan beğenimi kazanan bir diğer soundtrack ise Shinjiterundesu. Müzik kutularını çok seven birisi olarak ( Favori animemin Elfen Lied olması bunu doğruluyor :) ) High School DxD ile ilgili aklıma kazıdığım melodilerden biri olmayı başardı. Dinlemek isteyenler buraya tıklayabilir.

    Uzun lafın kısası High School DxD müzikleriyle ve çizimleriyle benim beğenimi kazanmış (daha çok müzikleriyle) potansiyeli yüksek bir anime. Her ne kadar ecchi unsurunu fazla ön planda tutsa da diğer sezonlarda hikayeye daha fazla önem vererek eksiklerini giderdiğini umuyorum.
  • Shingeki no Kyojin 2

    Yönetmen: Tetsuro Araki
    Stüdyo: Wit Studio, Production I.G.
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Dram
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9


    Gelmiş geçmiş en popüler anime serilerinden birisi olarak kabul edilen ve benim de bu görüşü savunduğum Shingeki no Kyojin, namı diğer Attack on Tittan tam dört senelik bir bekleyin ardından nihayet yeni bölümleri ile yeniden karşımıza çıktı. Biraz sevinç, biraz hayal kırıklığı yaratan serinin ilk sezonuna ve kapsamlı incelemesine buradan ulaşabilirsiniz.

    Yine her zamanki gibi seri ikinci sezon olduğundan ayrıntılı değinmeyeceğim. Yukarıda linkini verdiğim ilk sezon incelemesinin yeterince ayrıntılı olduğunu düşünüyorum. Bu yazıda daha çok edindiğin izlenimlere değineceğim ki dediğim gibi biraz sevinçli, biraz hayal kırıklığı içeren bir sezon oldu. Sevinçliydik çünkü titanlar nihayet geri dönüyordu! Hayal kırıklığı ise adeta bir kaşık nutella verilmiş de kavanoz geri kaldırılmış gibi. İlk sezonun yarısı kadar bölümler ve kısacık bir hikaye var karşımızda. Dolayısıyla dört senelik bekleyiş bunun için mi diye sorunca insan üzülüyor. 


    Her ikinci sezon animesinde, hele ki aradan uzun zaman geçmişse yaşadığım “daha önce neler olmuştu yahu” olayını vahim derecede olmasa da yine yaşadım. Elbette Eren, Mikasa, Armin, Levi falan hiçbirini unutmamıştım ama detaylar uçuverip gitmiş. İkinci sezona başlamadan birkaç gün önce ilk sezonun ilk bölümünü izlemiştim (tüylerim diken diken olarak!) ve ikinci sezonun ilk bölümü izlerken tam bir kavram kargaşası içine girdim. İlk sezonu bir daha mı izlesem? İlk sezonun son bölümü yeterli olur mu? Mangasını mı baştan okusam? Derken ortasında karar kıldım ve ilk sezonun sonlarına doğru bir yerden mangasını okuyup ikinci sezona geldikten sonra izlemeye başladım.

    Animeye verdiğim dokuz puan haksız değil. Atmosferi, bölümlerin işlenişi, titanlar falan derken on iki bölüm su gibi akıp gidiyor. Lakin “sadece” bu kadar uyarlanmış olması gülünç. Şöyle ki, 2013 yılında animenin ilk sezonunu bitirdiğimde hemen baştan mangasına başladım ve o dönem çıktığı sayıya kadar okudum. Güncele geldikten sonra biraz daha takip etsem de ister istemez bırakmıştım. Aradan dört sene geçti ve benim bıraktığımın üstüne neredeyse iki katı materyal yayınlanmış. Fakat bir baktım ki ikinci sezona rağmen ben hala ilerdeyim. 2013 yılında okuyup bıraktığım manganın 2017 yılında ikinci sezonu çıkıyor ama ben o sene bile daha çok okumuşum. Durum böyle olunca neden diyorum? Neden en azından 25 bölüm yapılarak daha çok şey işlenmemiş. Ha, işlenen kısma diyecek bir sözüm yok. Tek kelimeyle şahane olmuş ve maymun kılıklı titanı ilk defa ekranda görmek harikaydı. Son bölümlere girmiyorum bile. 


    Çizimlerine veya müziklerine değinmiyorum. Aynen dört sene önceki gibi kaliteliler. Seriye uygun bir açılış söz konusuyken kapanış nasıl desem biraz garip, tüyleri diken diken ediyor. Yeniyle beraber tanıdık parçaları da duymak enfesti.

    Tatmin olduk mu? Elbette olmadık. Ne oldu şimdi? On iki bölüm üç günde çabucak bitti ve ben “yine” mangasını okumaya başladım. Yine manganın sonuna geleceğim, yine bırakacağım, yine unutacağım ve üçüncü sezon geldiğinde yine cümbüş yaşayacağım. Neyse ki bu sefer dört sene beklemek zorunda kalmayacağız. Üçüncü sezon seneye, yani 2018’de karşımıza çıkacak. Buradan da yetkilileri sesleniyorum: En az 25 bölüm, tamam mı? :) 

  • Diabolik Lovers

    Yönetmen: Shinobu Tagashira
    Stüdyo: Zexcs
    Tür: Dram, Gizem, Romantik
    Yapım Yılı: 2013
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/3
     

    Yui babasının isteğiyle gözlerden uzak bir malikanede yaşamaya başlar. Ayrıca bu malikane altı vampir kardeşin de evidir. Başta kardeşler şaşırır ve kızın neden geldiğine anlam veremezler ama sonradan onun yeni kurban gelin olduğunu anlarlar. Yui, Sakamaki kardeşlerin vampir olduğunu anladığında iş işten geçmiştir. Her biri birbirinden sadist olan bu kardeşlerle yaşamaya başlayan Yui’yi kabuslarla dolu geceler ve bitmeyen acılar bekliyor.

    Diabolik Lovers'ı izlemeden önce isminden ve kapak fotoğrafından ne halt olduğunu az çok anlamış ve önyargıyla yaklaşmıştım ama buna rağmen bir şans vermek istedim ve izlemeye başladım. Şunu söyleyebilirim ki tam anlamıyla bir shoujo animesi. 6. bölüme kadar hikaye diye bir şey söz konusu bile olmuyor. Bölümlerin başından sonuna kadar sünepe bir ana karakterin sanki dünden razıymış gibi 6 kardeşe kendini emdirmesini, kardeşlerin türlü türlü vampirlikler yapıp tek işleri buymuş gibi kızla uğraşmalarını izliyoruz. Bütün sezon boyunca ana karakterimiz (peh) Yui Komori'nin bir dakika bile yalnız kaldığını göremedim. Serinin yarısından fazlası fan servisliği materyali çıkarması için çizilmiş gibi hissettiriyor ve hitap ettiği kısma bakarsak bunu başarmış gibi gözüküyor. Hikaye başladıktan sonra rahat bir nefes alacağınızı düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz çünkü ortada berbat da olsa bir hikaye olmasına rağmen bunu anlatamamışlar. Bence birinci önceliklerinin hikaye olmaması bunun başlıca nedeni. 


    6. bölümden sonra bir de animeyi özetleyen 6.5 diye bir bölüm çıkarmaları beni bayağı güldürdü. Tabi doğru düzgün konuşmayı bile beceremeyen vasat bir baş karakterin sorunlu vampirler tarafından “emiklenmesi” çok derin ve felsefi olunca bizim anlamayacağımızı düşünüp özet geçmişler. Sağ olun ya.

    Diabolik Lovers'ın bu sezonundaki hikayesini biraz ele almak gerekirse kardeşlerin amcaları Richter'ın gelmesiyle derinleşmeye (?) başlayan hikayenin 1. sezonu çok tahmin edilebilir bir sonla (ana karakterin vampire dönüşmesiyle) bitiyor. Animenin tahmin edilebilirliği bütün bölümlere yayılmış durumda. Ayrıca amcaları Richter'ın geldikten sonra “Yeğenlerimin kötü tavrını affet” demesi beni baya güldürdü. Onca zamandır kızcağıza yapmadıklarını bırakmadılar bu mudur yani?

    Bütün sezon boyunca ona yapılan her kötülüğe çaresizliği ve korkusu yüzünden (büyük ölçüde) tepkisiz kalıp son bölümde kalbine hançer saplayacak cesareti nereden bulduğunu da merak ediyorum. 


    Dediğim gibi adından ne tür bir anime olduğu baştan anlaşılıyor fakat Diabolik Lovers'ın 'Lovers' kısmını ve hikayesini ikinci sezonda göreceğimize inanıyorum deyip umudumu kaybetmemeye çalışıyorum ama hikayenin gidişatına bakılırsa ikinci sezonda hikayeden bile önce romantizm ön planda çıkacak gibi bir his var içimde.

    Diabolik Lovers'ın sanatsal boyutuna diğer her kategoriden bağımsız yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum çünkü animenin berbat olmayan tek tarafı bu yanı. Çizimlerin gayet iyi olduğunu söyleyebilirim. Herhalde yapımcılar da bunu farkında olacak ki çok uğraştıkları göz çizimlerini izleyicinin gözüne gözüne sokmak için Subaru'nun sağdaki saçını saydam yapmışlar ama gerçekten ayrıca uğraşıldığı belli oluyordu. E tabi puanı daha da düşürmemek için bir yerden tutunmak zorundalar :)

    Aynı şekilde openingi de beğendim. Mr. SADISTIC NIGHT adlı çalışma bence gayet başarılı olmuş ama Hukaru Midorikawa ve Kosuke Toriumi'nin (Bu ses sanatçıları aynı zamanda Ayato ve Shu karakterlerinin de seslendirmesini yapmışlardır.) seslendirdiği bu şarkının daha sert olması bana göre daha iyi olurdu. Ending kısmına çok girmek istemiyorum çünkü kırabileceğim puan kalmadı :D Son bölüme kadar doğru düzgün bir ending şarkısına bile sahip olmayan Diabolik Lovers son bölümde ise bize 'sezon bitti artık bir şarkı koyalım bari :P' der gibi Mr SADISTIC NIGHT'ı dinletti. Kötünün iyisi. 


    Son olarak animede gözüme çarpan bir kaç detaydan bahsetmek istiyorum. Dikkat sonrası spoiler! Yememek için diğer paragrafa geçin. 8. bölümde Cordelia öleceği sırada, Laito piyano çalarken odasına girdi. Keşke bu sahnede hareketli bir müzik yerine Chopin’den Nocturne opus 9 No. 2 konulsaydı. 10. bölümde ana karakterimiz Yui Komori yakın zamanda defalarca ısırılmasına rağmen izleri gözükmüyordu. Ayrıca Yui’nin son bölümde yakılan elbiseyi giyememesinin başlıca nedeninin ilk bölümlerde yapılan ‘tahta’ esprisi olduğunu düşünüyorum.

    Uzun sözün kısası Diabolik Lovers hikaye ve anlatım bakımından sınıfta kalmasına rağmen çizimleri ve openingi sayesinde benim açımdan biraz toparladı. Son bölümüyle beklentiyi yükselterek 'Diabolik Lovers daha yeni başlıyor' demesi bana göre acele bir sonla bitirilmesinden çok daha iyi. Umarım animenin ikinci sezonunda hikayeye ağırlık verilip bütün bu eksiklikler tatmin edici bir şekilde tamamlanır ve çok daha yüksek bir puan elde eder.
  • The Red Turtle

    Yönetmen: Michael Dudok de Wit
    Stüdyo: Studio Ghibli
    Tür: Fantastik
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/8
     


    Kırmızı Kaplumbağa, Hollanda-İngiliz animatör Michaël Dudok de Wit’in birlikte yazdığı ve yönettiği 2016’da animasyonlu fantastik bir filmdir ve Japonya’dan Toshio Suzuki tarafından üretildi. Film, Wild Bunch ve Studio Ghibli arasındaki ortak yapım ve ıssız bir adada batmış ve dev bir kırmızı kaplumbağa ile karşılaşan bir adamın hikayesini anlatıyor. Filmin diyalogu yok. 2016 Cannes Film Festivali’ndeki Un Certained Regard bölümünde ilk kez yayınlandı. Film, 89. Akademi Ödülleri için En İyi Animasyonlu Film’e aday gösterildi ancak Zootopya’ya kaybetti.

    Bir fırtınada adsız bir adsız kimse ıssız bir adada uyanıyor. Taze meyve ve su ile çeşitli hayvanlar ve geniş bir bambu ormanı bulan adam adadan ayrılmaya karar veriyor. Adam bambudan bir sal yapıyor ve yelken açmaya çalışıyor. Bununla birlikte, görünmeyen bir hayvan salı yok eder ve adamı adaya geri zorlar. Başka bir salla kaçmaya çalışırken, planı görünmeyen hayvandan bir daha başarısız oluyor. Üçüncü kez denemek, o hayvan kırmızı bir kaplumbağa olduğunu bulur. Salı yine yok oluyor, adam adaya geri çekiliyor. O akşam, adam kıyıdaki sürünen kırmızı kaplumbağayı içeriye girmeye çalışıyor görüyor. İntikam olarak, bambu çubukla başın üzerindeki kırmızı kaplumbağa vurur ve sırtını iter. Adam, bir başka salla yolculuğa çıktıktan sonra, kaplumbağayı ters yönde bırakmaktan suçlu hissetmeye başladıktan sonra, bir balık yakalar ve kaplumbağa’ya bulaştırmaya çalışır, ancak öleceğini bulur. Kaplumbağanın kabuğu gece boyunca ortadan ayrılıyor ve erkeğin şaşkına dönünce, kaplumbağa bir kadına dönüşüyor. Adam onu canlandırmaya ve onu güneşten korumak için bir sığınak yapmaya çalışıyor. Yağmur adaya geldiğinde kadın uyanır. Adam gittiğini fark eder ve sonunda kıyı şeridinde olduğunu gören adayı arar. Gömleğine verdiği nihayetinde kadının şimdi boş olan kaplumbağa kabuğunu denize sürüklediğini görüyor. Adam yarı yapmış salında da aynı şeyi yapar. Parite sonunda bir ilişki kuruyor. 


    Bundan birkaç yıl sonra, çiftin bir şişesi kıyıda duran bir oğlu var. Kazayla küçük bir mağaraya düştükten sonra, oğlan okyanustaki diğer kaplumbağalarla garip bir ilişki kurar. Büyürken, oğlu adaya alışmaya başlar. Şişesiyle temiz su için adaya girdiğinde, bir tsunami adaya çarptı. Kimse ağır yaralanmasa da, adanın ormanı neredeyse yok edildi. Bambu kalıntılarını yaktıktan sonra, oğlu şişesini adadaki bir vaha bulur. Adayı terk etmeye karar veren oğlu, vedalaşına veda eder ve üçlü bir kaplumbağa ile yüzer. Yaşlı büyüyen adam ve kadın hayatının geri kalanını adada geçirir. Adam aya bakarken, bir gece huzur içinde ölür. Adamın elini bir kez daha tutan kadın, kırmızı kaplumbağaya dönüşüyor ve okyanusa geri dönüyor.

    Film, 18 Mayıs’da Un Certain Regard bölümünde yarıştığı 2016 Cannes Film Festivalinde gösterildi. 13 Haziran’da, 2016 Annecy Uluslararası Animasyon Film Festivali’nin açılış filmi olarak gösterildi. Normal Fransız yayım tarihi 29 Haziran 2016’dır. 17 Eylül 2016’da Japonya’da serbest bırakıldı. Mayıs 2016’da Sony Pictures Classics, film için Kuzey ve Latin Amerika dağıtım haklarını satın aldı ve 20 Ocak 2017’de Amerika Birleşik Devletleri’nde serbest bırakıldı. Kırmızı Kaplumbağa, 5 Ekim 2016’da Londra Film Festivali’nde oynandı. 


    Kırmızı Kaplumbağa eleştirmenlerin beğenisini aldı. Gözden geçirme toplayıcı web sitesinde Rotten Tomatoes, filmin 107 puanına göre %94 puan, ortalama 8.1/10. Sitenin eleştirel görüş birliği, “Kırmızı Kaplumbağa, sahte basit öyküsü güzel görsellerini zengin biçimde emici olarak öyküleyici katmanlara sahip olan güzel bir canlandırma çabasıyla Studio Ghibli’nin tahmin edilebilir mirasına ekledi. Metacritic, 100 dereceden 86’sı 30 yorumda, “evrensel beğeni” belirterek.

    Bu yazı ortak çalışma yaptığımız Olmayan Ülke ve Japon Sineması  adresinde de yayınlanmıştır.
  • Osomatsu-san

    Yönetmen: Yoichi Fujita
    Stüdyo: Pierrot
    Tür: Komedi
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 25
    Anime Puanı: 10/7


    Akatsuka Fujio… Anime veya manga ile fazla içli dışlı olmayanlar için eminim bu isim yabancı gelmiştir. Oysa Fujio, yetmişli ve seksenli yıllarda hem mangaları hem de anime serileri ile takipçilerini neşelendiren bir isimdi. Yarattığı eserler belki bir elin parmağını geçmiyordu ama içerik olarak dolu doluydular. 2000 yılında görme engelliler için Braille alfabesini (körler alfabesi) kullanarak manga bizle çizmiştir. Ne yazık ki 2 Ağustos 2008 yılında hayatını kaybetmiştir. 2015 yılının son aylarında ise Fujio yaşasaydı seksen yaşına girecekti ve seksen yaşının anısına en popüler eseri Osomatsu-kun’un devam serisi yeni nesillerin karşısına çıktı.

    1962’de manga olarak serüvenine başlayan ve 1966 yılında animeye uyarlanan Osomatsu-kun’da “altız” (herhalde böyle yazılıyordur, değil mi:) olan birbirinin kopyası on yaşındaki altı kardeşin hayatları parodiler eşliğinde anlatılıyordu. İlk anime serisinin yayınlanmasından bu yana uzun yıllar geçmiş olabilir lakin yeni anime ile aradan on sene geçmiş ve kardeşler yirmi yaşlarına basmıştır. Yani artık “kun” değil “san” olmuşlardır. Lakin büyüyen sadece bedenleri olmuştur çünkü kariyer namına zayıf, tembel, keyiflerine düşkün, kız arkadaş edinme becerisi sıfır ve asosyaldirler. 25 bölümlük anime serisinde kardeşlerin başlarına gelenler komik bir şekilde, diğer animelere atıflar edilerek, parodilerle süslenerek anlatılmaktadır.


    Dediğim gibi altız olan altı tane kardeş var ortada. Kardeşlerin en büyüğü, dolayısıyla lideri, animeye de ismini veren Osomatsu’dur. Büyükten küçüğe gidecek olursak; ikinci sırada “cool” takılan (veya takıldığını sanan) Karamatsu vardır. Üç numara ise kendisini grubun en mantıklı düşüneni ilan eden ve her lafa karışan Choromatsu’dur. Aman karşısında kız olmasın çünkü çok heyecanlanmakta ve terlemektedir:) Dört numaranın adı Ichimatsu’dur. Kendisi biraz depresif ve alaycıdır. Dolayısıyla insan iletişimi zayıftır (sanki diğerlerinin çok iyi de:) ve kedilerle daha iyi anlaşmaktadır. Beşinci kardeş Jyushimatsu’dur ve beysbol tutkusuyla az biraz hiperaktiftir. Fizik kurallarını bile altüst ederse şaşırmayın. Altını ve en küçük kardeşin adı Todomatsu’dur. Şapşal ve vurdumduymaz tavırları ile kızların ilk anda dikkatini çekse de manipüle edilmeye açıktır. Kardeşlerinin bu asosyal hallerinden utanmaktadır ve dış dünyaya karşı mümkün olduğunca özel hayatını saklamaya çalışmaktadır.

    25 bölümlük animenin takip ettiği belirli bir konusu yok. Her bölüm kardeşleri başlarına gelenler absürt şekilde, “yok artık” dedirterek ve diğer serilere bolca gönderme yaparak geçiyor. Daha animenin ilk bölümünden anlaşılıyor zaten. Sahnede “Exo” tadında altı kardeş Fujio’nun 80. Yaş gününü kutlamaktadır. Akabinde olaylar sanki Ouran Koko Host Club’ta geçiyormuş gibisine döner. Sonlara doğru bir bakıyorsunuz ki Sailor Moon ile Naruto, Shingeki no Kyojin’deki devlere karşı savaşıyor:) Bu yazdıklarım ile sanırım aklınızda Osomatsu-san’un nasıl bir anime olduğuna dair az çok bir fikir oluşmuştur. Peki, içerik tam olarak nasıl? Anime komedi animesi olabilir veya bolca parodi içeriyor olabilir. Tatmin ediyor mu? Yani kaliteli mi? Eh, izlediğim en iyi komedi olmasa da Osomatsu-san’ın vakit geçirmelik, hoş bir anime olduğunu söyleyebilirim. Yani yeri geldiğinde kahkaha da attım yeri geldiğinde gülmedim bile:)


    Animenin yönetmen koltuğunda Yoichi Fujita var. Ünlü Gintama serisinde çalışmış birisi olarak komedi/parodi temasına hakim bir isim. Pierrot anime stüdyosu ise tek başına bir marka zaten. Naruto’dan Great Teacher Onizuka’ya oradan Tokyo Ghoul’a kadar birçok projenin başında onların ismi var. Animenn içeriğine olarak çizimler de biraz farklı ve bu farklılığın pek hoşuma gitmediğini söyleyebilirim. Eciş – bücüş karakterler, garip ortamlar tamam da hareket eden objelerin (karakterler, araçlar vb.) kalın ve parlayan mavi kenarlara sahip oluşunu yadırgadım. Evet, içeriğine uygun olarak komik görünmeye çalışıyorsun ama o mavi çizgilerden kurtul Osomatsu!! Müziklerden sorumlu 51 yaşındaki Yukari Hashimoto’nun besteleri sağlam. Akılda kalıcı parçalar değiller elbette ama hızlı – hareketli ve eğlenceliler.

    Osomatsu-san eğlenceli bir anime. Başına oturduğunuzda hoş vakit geçiriyorsunuz lakin başka bir işle uğraşırken “ya gideyim de bi Osomatsu-san izleyeyim” dedirtecek derecede şahane bir anime değil. Beklentiniz çok olmasın, fazla da düşünmeyin ve rahatlamak için izleyin. İkinci sezon çoktan onayını aldı. Çıkış tarihi belli değil ama yakında Osomatsu-san yeni macerası ile karşımızda olacak.
  • Hitori no Shita: The Outcast

    Yönetmen: Wang Xin
    Stüdyo: Namu Animation
    Tür: Spor, Komedi
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 25
    Anime Puanı: 10/4


    Bu sefer Çin’den gelen bir anime var karşımızda. Çince internet üzerinden yayınlanan bir “manhua” (manga’nın Çin’deki adı) olan Hitori no Shita: The Outcast, Çin – Japon iş birliği ile animeye uyarlanmış ve her iki ülkede de eş zamanlı olarak yayınlanmıştır.

    Serinin kahramanı Chou Soran. Her hikayede olduğu gibi sıradan bir hayat sürmeye çalışan ama kimsenin de bilmediği bir sırrı olan ana karakterin bu hayali köyünü ziyaret etmesi ile altüst olur. Dedesinin mezarını ziyarete geldiğinde burada bir takım olayların yaşandığını polisler tarafından öğrenir. Polis memuru Song’un deyişiyle mezarlar talan edilmiş ve kendisini tıpkı Chou gibi torun olarak tanıtan bir kız ortalıkta gezinmektedir. Chou, geç olmasına karşın mezarlığın yolunu tutar ve o varana kadar gece olur. Derken hiç olmayacak bir şey olur ve ölüler ayaklanarak ona saldırır. Ansızın kendisini torun olarak tanıtan kız elinde bir bıçakla çıkagelir ve rahatlıkla zombileri alt eder. Tahmin edileceği üzere adının Fu Houhou olduğunu söyleyen kızla tanışması ile Chou Soran’ın hayatı köklü bir değişikliğe girer. 


    Hitori no Shita: The Outcast ilk bölümü ile ilgi çekse de her bölüm kan kaybından giderek daha perişan hale gelen bir anime. Öncelikle hikaye derinleşeceğine klişe bir hal alıyor. Gizli dövüş teknikleri, üstün güçlere sahip olan ve “Outcast” denilen insanlar vs. derken senaryo ne yazık ki sarmıyor. Üstüne üstün gerek Chou Soran gerekse diğer tüm karakterler antipatik. Bir tek Houhou idare eder bir karakter ki onun bile bazı hal ve tavırları beni sinir etti diyebilirim. Bir müddet sonra kendimi sırf bitsin diye izlerken buldum. Ve sonunda ne buldum? Yarım bir final, yani sezon finali. Bir tek dövüşler ve müzikler için idare eder lafını kullanabilirim. Onlar da bir yere kadar. 


    İçeriğinde olduğu kadar anime görsel olarak da problemli. Seri sanki 2016 yapımı bir anime değil de 2007 – 2008 yapımı bir anime izliyormuşçasına nostaljik bir hava hissettim. Ne yazık ki bunu iyi bir şey olarak söylemiyorum. Çizimler vasat, hızlı sahneler trajikomik. Karakterler buzdolabından çıkmış gibi ve tek kelimeyle kalitesiz. Dövüş sahneleri için idare eder dememin sebebi de bu. Güzel dövüşler mevcut ama çizimler maalesef potansiyellerini sergileyememelerine neden olmuş. Animenin müziklerine ise diyecek bir sözüm yok. Oldukça hoş bir açılış ve kapanış parçasına sahip. Keza seslendirmeler de bir hayli başarılı.

    Hitori no Shita: The Outcast için üzülerek son dönemde izlediğim en kötü animeydi diyebilirim. İkinci sezonunu izleyecek miyim? Kesinlikle hayır ve açıkçası kimseye önerebileceğim bir anime de değil. Benim yegane önerim es geçmeniz yönünde.

  • Orange

    Yönetmen: Hiroshi Hamasaki
    Stüdyo: Telecom Animation Film 
    Tür: Dram, Romantik, Hayatın İçinden
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/8


    Shoujo türüne giren, yani kelime anlamı ile daha çok genç kızlara hitap eden animeler aslında hep aynı formülle karşımıza çıkmaktadır. Aynı romantik çizgide ilerlerler ve çoğu dramatize edilerek melankolik bir hava oluşturulur, izleyici kitlesi kızlar ağlatılır. Durum böyle olunca, yani shoujo kategorisine giren animeler aynı kalıptan çıkma gibi durunca mecburen animedeki hikayenin kalitesine daha çok önem vermeye başlıyoruz. En azından aynı dram ilginç bir hikayeyle sunuldu diyoruz. Orange da tam olarak bu kategoriye girmek üzereymiş ki bir şeyler yolunda gitmemiş.

    Animenin ana karakteri Naho Takamiya, vurdumduymaz bir lise öğrencisidir. Günün birinde on yıl gelecekteki kendisinden bir mektup olur. Mektupta o gün olacaklar, Kakeru Naruse adlı yeni transfer öğrencisi ve yaşadığı pişmanlıklar yazmaktadır. Özellikle Kakeru ile ilgili bu sefer doğru kararları vermesi gerektiğini belirten gelecekteki Naho’nun yazdığına göre on yıl sonra Kakeru aralarında olmayacaktır. Kısacası Naho, adımlarına dikkat edecek ve Kakeru’yu gözlem altına alacaktır.


    Orange’ın hikayesi fena değil lakin ilk bakışta ilgi çekici gelse de kurcaladıkça küçük küçük aksaklıklar ayyuka çıkmaya başlıyor. Öncelikle animede “zaman yolculuğu” kavramı mevcut. Mevcut fakat olay havada kalmış. Gelecekten mektup geliyor ama nasıl geliyor? Mektup, ana karakteri uyarıyor dikkatli ol diye. O zaman bu ana karakterin uyarıya uymadığının kanıtı mıdır? Sonuçta uysaydı mektup gelirdi? Dolayısıyla gelecek sabit değil değişken midir? Mektubun yollanmadığı birçok alternatif gelecek mi bulunuyor? Fazla derine inmiş olabilirim. Steins;Gate gibi derin bir kurguyu animeden elbette beklemiyordum lakin bu kadar sığ bırakılması da hoş olmamış. Evet, farklı bir yaklaşım var animede ama yetersiz kalmış.

    Gelecekten gelen mektubu çıkarırsak anime tipik shoujo animesi. Öyle çok sulu göz olunabilecek buram buram dram kokan bir anime değil lakin yine de klişe. Birisi Naho’yu seviyordur, Naho başkasını seviyordur. Naho sevimli sakarlıklarda bulunur vs. Şimdi, bunlar türü itibariyle animede olması gereken şeyler. Önemli olan ise nasıl işlendiği ki aslında kötü sayılmaz. En azından olaylar kendisini izlettiriyor, yeri geldiğinde tebessüm ediyor, yeri geldiğinde kızıyorsunuz karakterlere. Bunun dışında Naho, mektup ile ilgili neden arkadaşlarından yardım almıyor, neden gelecekteki Naho “adam gibi” bir mektup yazarak olan biteni net açıklamamış gibi soruları kendime sormadan edemedim.


    Animenin karakterleri de konusu gibi herhangi bir sıra dışılık sunmuyor. Naho, sakar ve iyi kalpli (Usagi?), Kakeru Naruse tebessüm eden ama içten içe dertli çocuk, gözlüklü Hagita zeki çocuk, Takako klasik erkek fatma, Azusa kısa boylu kız, Suwa ise yeri geldiğinde sert, lider oğlan. Karakterler arasından bir tek Suwa’nın ön plana çıktığını, aykırı durduğunu söyleyebilirim. Seride kendisinin canlı olduğunu, bir kişiliği olduğunu hissettiriyor.

    Orange’ın çizimleri için söylenebilecek fazla bir söz yok. Animasyon genel olarak başarılı. Hızlı sahneler, kullanılan mimikler göze hoş geliyor, keza karakter tasarımları da öyle. Karakterler standart anime karakterleri, öyle bir farklı yanları yok. Çizim olarak ise abartıdan uzaklar. Uzak demekle kastettiğim saçları rengarenk veya orantısız vücut ölçülerine sahip değiller. Müzikler de animenin görsel yanı gibi çok ön planda değil ama görevini yerine getiriyor. Açılış parçası “Hikari no Hahen” hoş ve seriye çok yakışmış bir parça. Yine her shoujo animede olduğu gibi kapanış parçası “Mirai” ağır bir parça olarak karşımıza çıkıyor.


    Yönetmen koltuğundaki Hiroshi Hamasaki deneyimli bir isim. Shigurui, Steins;Gate, Terra Formars, Texhonlyze gibi Orange ile hiç alakası olmayan türdeki animelerde de yönetmenlik deneyimleri mevcut. Yapımcı stüdyo Telecom Animation Film’i ilk defa duyduğumu itiraf ediyorum. Lupin serileri ile öne çıkan stüdyodan Orange izlediğim ilk anime oldu. Bu arada, Orange mangasından animeye uyarlanmadan önce ilk olarak live – action bir filme uyarlandı. 2015 yılında yayınlanan film Japonya’da gösterime girdiği ilk haftayı birinci tamamladı. Başrollerinde ise Tao Tsuchiya (Naho) ve Kento Yamazaki (Naruse) var.

    Orange, anime dünyasına herhangi bir farklılık katmıyor. Gelecekten gelen mektubu ile farklı görünen lakin klişe olan konusu ve karakterleri ile ortalama bir anime. Ayrıca serinin 18 Kasım 2016 yılında çıkan Orange – Mirai adında bir anime filmi de bulunmakta. Bu filmde seride olanlar Suwa’nın gözünden anlatılıyor ve orijinal hikayesinin yanında kendi hikayesine de sahip.
  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan