• Anime İnceleme Dergisi Sayı 5 Yayında!


    Anime-inceleme.com olarak  dergimizin beşinci sayısı çıktı!

    Yeni yıla girmişiz de 2018'in ikinci sayısının vakti gelmiş bile:) Site yazarlarımızdan bazılarının da katkıları ile yine her zamanki gibi küçük ama sevimli bir şeyler çıkıverdi. Bu sefer karakterlere ve türlerine ucundan dokunduk:)

    İyi okumalar!

  • Gantz O İncelemesi

    Yönetmen: Yasushi Kawamura
    Stüdyo: Digital Frontier
    Tür: Aksiyon, Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/8


    Gantz O, yani Gantz Osaka, popüler manga ve anime serisinin Osaka’da geçen hikayesini konu alan bir CGI anime filmi. 2004 yapımı anime serisinin incelemesine buradan geçiş yapabilirsiniz. Bu arada baştan söylemekte fayda var, Gantz’ın animesini izlememiş veya mangasını okumamışsanız az da olsa spoilera maruz kalma şansınız var. Zaten Gantz O’ya geçmeden önce en azından animesini izlemek şart.

    Dediğim gibi anime filmi Gantz evreninin “arc” diye adlandırılan Osaka Hikayesi’ni temel alan bir yapım. Anime serisinin doğrudan devamı sayılmaz ama daha sonrasında meydana gelen bir savaşı konu alıyor. Benim gibi mangasını okuduysanız aşina gelecektir zaten. Bu hikayede serinin önde gelen isimlerinden Masaru Kato, metro istasyonunda bıçaklandıktan sonra gözlerini meşhur Gantz küresinin önünde açar. Odada kendisinin dışında ünlü bir idol olan Reika, yaşlı bir adam olan Suzuki ve sadece kendisini hayatta tutmaya odaklanmış sinsi Nishi vardır. Bu üçü olan bitene aşinadır fakat Kato şaşkınlık ve şok içindedir. Çünkü kendisinden garip bir elbise giyilmesini ve garip silahları kuşanmasını istenir. Çok geçmeden Gantz onlara hedeflerini gösterir ve ekip ışınlanmaya başlar. Fakat ortada Kato dışında ekibi de şaşırtan bir unsur vardır. Alıştıkları Tokyo’ya değil, Osaka’ya ışınlanmışlardır ve karşılarındaki düşmanlar epey amansızdır. Hayatta kalmak için yapılması gereken basittir: İki saat içinde tüm düşmanları yok etmek. 


    Anime filmine biraz kafa karışıklığı ile başlasam da daha sonra yaşadığım hatırlamalarla durumu bir nebze toparladım:) Gantz’ı bilenler bilir; Kato ve serinin diğer kahramanı Kurono Kei yine bir metroda trenin altında kalarak başlıyordu hikaye. Dolayısıyla Kato’yu başka bir şekilde ölerek görünce “acaba bağımsız bir konu mu?” diye aklımdan geçirdim fakat iki dakikalık bir araştırmanın da yardımıyla olayı çözdüm. Hayır, bağımsız bir konu değil. Tam tersine (Dikkat! Bir sonraki cümle spoiler!) Kato yüz puan topluyordu ve eski yaşamına geri dönüyordu. Akabinde yeniden bir metro istasyonunda ölmesi ise büyük ironi. Bu arada, serinin diğer kahramanı Kurono Kei’i de filmin başında görüyoruz fakat hikaye gereği Osaka’da kendisi bize eşlik etmiyor.

    Gantz O tamamen 3D, CGI’la donatılmış bir anime filmi ve görsel yönden bir hayli de başarılı. Görüntü bir hayli gerçekçi ve sırıtan, abes duran bir şey yok. Örnek vermek gerekirse Resident Evil: Vendetta kadar başarılı görsellere sahip. İşin içine bir de canavarlar, kopan uzuvlar ve bolca kan girince görsel olarak seyir zevki artıyor. Anime filminde açılış parçası yok. Yazılar geçerken çalan kapanış parçası da öyle ahım şahım bir şey değil. 


    Gantz O filmi tamamen Gantz severlere hitap ediyor. Yani adını ilk defa duyup izlemeye kalkarsanız hiçbir şey anlamazsınız. Öte yandan koca manganın sadece bir bölümünün ekrana sürülmesi bana göre anlamsız. Gantz O filmi kesinlikle kötü değil ama mangası da çoktandır bitmiş vaziyette. Dolayısıyla bütün hikayeyi kaplayan bir şeyler ortaya konulabilirdi diye düşünüyorum. CGI şeklinde film serisi yap, baştan anime serisi yap, ne bileyim bir şeyler yapılsın işte:) Bu biraz şeye benzedi; sofrada her çeşit yemek hazır durumda ama bize sadece bir çeşidi ikram ediliyor:)
  • Shoukoku no Altair İncelemesi

    Yönetmen: Kazuhiro Furuhashi
    Stüdyo: Mappa
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Tarihi, Dram
    Yapım yılı: 2017
    Bölüm sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/6.5


    Devamlı Japon geleneklerinin, ahlakının, zekasının animeler yoluyla beyninize işlenmesinden sıkılmadınız mı ? Tüm seri boyunca ağlayıp finale doğru patlama yapan ezik ana karakterlerden, dünyanın en imkansız, fantastik aşklarından bıktınız mı? Shoukoku no altair sizi bu klişelerden uzaklaştırıp öz benliğinize, kültürünüze geri döndürecek… Demek isterdim fakat maalesef her şey her zaman istediğimiz gibi gitmiyor…

    Tuğrul Mahmut Paşa, 12 yaşındadır ve Türkiye’nin en genç paşası unvanını elinde bulundurmaktadır. Küçükken yaşadığı Tuğrul Beyliği, Balt-Rhein İmparatorluğu tarafından annesi ve babasıyla beraber yakılmıştır. Ortada yapayalnız kalan Mahmut Paşa’yı evlatlık alan kişi sarayda önemli bir isim olan Halil Paşa’dır. Bu olaydan sonra Mahmut tüm gücüyle çalışıp paşa unvanına ulaşmış ve kendini ülkeler arası büyük oyunlar içinde buluvermiştir… 


    Serinin daha ilk bölümünden, olayların gerçekle örtüşmediği, tamamıyla kurgu olduğu gerçeği yüzüme bir tokat gibi çarptı. Bunun ne kadar abartılabileceğini de diğer bölümlerde rahatlıkla görülebilir. Mızrak Sultanlığı, Bıçak Stratokrasisi gibi isimleri gördükçe serideki gerçekliğin azaldığını büyük ölçüde hissettim. Zaten hikayeyi gümbür gümbür koşmasından ötürü yakalayamazken, alıştığımız eski Türk kültürü ile uyuşmaması da izleme nedenimi yeniden sorgulatmıştı bana. Tamam, kurgu olduğunu biliyoruz, ama esinlenilen temayla verilen temanın bir nebze uyuşması bizim de hakkımız değil mi? Hele ki Divan toplantılarına katılan mor saçlı Zağanos Paşa’yı görmek beni başlar başlamaz endişelendirmişti.

    Serinin açılış ve kapanış müzikleri hakkında söyleyecek pek bir şey şeyim yok bu yüzden vasat demekle yetiniyorum. Fakat serinin içindeki müzikler her ne kadar konsepte uygun olmayıp batı enstrümanlarıyla çalınmış olsa da özellikle savaş sahnelerinde tüylerimi ürpertmeyi ve beni gaza getirmeyi başarmıştı. Komutanlar arasındaki taktikleri ve akıl oyunları da bir hayli keyifli ve eğlenceliydi. Üstelik ince Einstein ve Almanya göndermeleri de gözümüzden kaçmadı. 


    Çizimlerine gelecek olursak gayet renkli ve hoştu. Özellikle karakterlerin sesleri tiplerine cuk diye oturmuş. Ancak yukarıda bahsettiğim gibi paşaların saç seçenekleri arasında pembe ve mor da bulunmasaydı çok daha iyi olabilirdi.

    Özetlemek gerekirse benim beklentilerimi karşılayan bir anime olmadı. Savaş sahnelerindeki detaylandırmayı, şiddeti, gerçekçiliği ve doyuruculuğu görememem bu konudaki en büyük etken oldu. Eğer siz de büyük umutlarla başlayıp hüsranla bitirmek istemiyorsanız beklentilerinizi fazla yüksek tutmayın derim.

  • Overlord İncelemesi

    Yönetmen: Naoyuki Itou
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Aksiyon, Macera, Fantastik, Oyun
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/8


    Ana karakterimizin adı Momonga’dır ve Yggdrasil adlı oyundaki en itibarlı loncanın lideridir. Oyunun popülaritesindeki düşüş sebebiyle oyun ne yazık ki kapatılır. Oyun kapatılırken Momonga son anlarını oyunda geçirmek ister oyun üzerin kapatılır ve Momonga bir daha oyundan çıkamaz. Kendisini oyuna benzeyen ama daha farklı bir dünyada bulan Momonga ilk iş kendi loncasındaki NPC'leri kontrol eder. Bu NPC'ler de oyun kapandıktan sonra kendi kimliklerini kazanır.Momonga'nın NPC'ler üzerinde yaptığı değişikler nedeniyle ise işler iyice rayından çıkar. Momonga ismini değiştirerek Ainz Ooal Gown ismini alır ve NPC'leri ile yeni Yggdrasil dünyasını keşfetmeye başlar.

    Ainz Ooal Gown bu dünyada tanınmadığı için yeni bir lonca gibi en alttan başlar yükselmeye. Bronz levhasını daha üst seviyelere çıkarmak için bir çok göreve çıkar bu görevlerde birbirinden farklı yaratıklarla ve insanlarla tanışır. Bazıları müttefiki bazıları ise düşmanı olur ve Ainz Ooal Gown için bile bu dünyada bilinmeyen farklı şeyler vardır. Bunların da hepsini keşfedip dünyaya hüküm sürmek istemektedir. 


    Overlord'un en güzel yanı bitmek bilmeyen aksiyon sahneleri. Overlord’a karşı savaşan düşmanların nasıl öleceklerini merak edip izlemek ama bir o kadar sorunlu tarafı çünkü ana karakterimiz Ainz Ooal Gown isminin hakkını veriyor. Tam bir “Overlord” (derebeyi) dünyada bulunan herkesten daha güçlü ve bilge, dünya üzerinde bulunan tüm büyülerden kat kat daha güçlü büyüleri biliyor ve bu sebeple kaybetmesine olanak veremiyoruz ama bu dünyada Ainz Ooal Gown'un bile bilmediği büyüler ve iksirler vardır. Bunların keşifleri ve animeye olan etkisi biraz daha ilgimizi çekiyor ve merak etmeye teşvik ediyor. Ainz Ooal Gown'un savaşlar sırasındaki görkemli duruşu ve 'Sizin saldırılarınız bana işlemez' gibi replikleri animedeki gücünü ve kudretini bizlere iyi bir şekilde yansıtıyor.

    Animenin bana göre en güzel yanı ise Ainz Ooal Gown'ın NPC'leri. Hepsinin kendine has özellikleri ve güçleri bulunan bu NPC'ler animede büyük yer kaplıyor. Savaşlarını izlemesi daha keyifli hepsinin çünkü yeteneklerini görmek ve farklı kişiliklerinin animeye etkisini izlemek eğlenceli. Özellikle Albedo'nun ayarlarıyla oynayarak kendisine aşık eden Overlord'umuz arasındaki ilişki gayet eğlenceli. Fan servisleri fazla sevmesem de Albedo gibi bir tsundernin her bölüm ne yapacağını merak etmeden edemiyorum. 

     Animenin eksik yanları değinecek olursak; o kadar büyük bir dünyada çok sınırlı düşman ve yaratık çeşitliliği var. Gönül isterdi ki daha fazla düşman, daha fazla tek yiyen canavarlar görelim. Daha öncede söylediğim gibi Albedo üzerinden fazla ve gereksiz fan servisliği yapılıyor. Oysa tadında bırakılsa daha iyi olurdu. Ainz Ooal Gown ve kendi normal kişiliği arasında yaşanan çatışmalar ve Ainz Ooal Gown'la yakışmayan korkakça alınan kararlar yüzünden animeyi izlerken arada sıkılabilirsiniz yada sinir kırizi de geçirme ihtimaliniz var. Animeye biraz gizem katmak amacıyla her şeyi tam olarak açıklamadıkları için bir çok şey havada kalıyor. Bunu diğer sezonları daha merak uyandırsın diye mi yaptıkları bilinmez ama izlerken aklımızda soru işaretleri bıraktığı kesin. 


    Overlord'un çizimlerine gelecek olursak anime tam anlamıyla RPG oyunları gibi gözüküyor. Animede yoğunlukla siyah ve tonları kullanılıyor. Genel olarak gotik bir hava sunuyor. Bu gotik havanın animedeki kasvetli olayları ve savaşları daha iyi gösterdiğini söyleyebilirim. Animenin fon müzikleri güzel ama öyle akılda kalıcı bir yanı yok. Açılışı ise ben gayet güzel buldum. Hoş olmuş ve defalarca dinlenebilir.

    Sonuç olarak Overlord animesi izlenebilir güzel bir anime. RPG oyunu tarzında anime arıyorsanız ve Sword Art Online gibi yapımları izlemiş iseniz güzel bir seçenek olarak karşımıza çıkıyor. 

  • Godzilla: Planet of the Monsters İncelemesi

    Yönetmen: Kobun Shizuno
    Stüdyo: Polygon Pictures
    Tür: Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/9


    Japonların dünyamıza hediye ettiği ve King Kong’un ezeli düşmanı olarak görülen Godzilla’yı herhalde tanımayan yoktur. Japonların deyişiyle Gojira, birçok filmde ve animasyonda çeşitli varyasyonlarda karşımıza çıktı. Kiminde iyi kalpliydi, kiminde kötü, kiminde ise az önce bahsettiğim King Kong ile kapıştı. Tüm bu envai çeşit yapımlara karşın anime olarak hiç karşımıza çıkmamıştı. Tabi doksanlarda yayınlanan dört bölümlük Susume! Godzilland’ı saymazsak ki saymıyorum:) Derken Marvel dizileri ile hayran kaldığımız, Death Note gibi filmlerle kızdığımız Netflix , Godzilla’ya da el attı. Netflix’in diğer animasyon serisi Castlevania’ya Amerikan yapımı olduğu için, yani “anime” olmadığı için yazı yazamasam da Godzilla halis muhlis bir anime ve gayette iyi bir tane:) 


    88 dakikalık filme giriş yapmadan önce bizlere kısaca dünyada olan bitenler anlatılır. Yirminci yüzyılın son yazında dünyanın çeşitli yerlerinde devasa canavarlar ortaya çıkmaya başlamış ve terör estirmişlerdir. Bu tehlikeli yaratıklarla insanoğlu bir şekilde mücadele etmesini bilmiştir. Ta ki Godzilla adı verilen ve insan/canavar ayrımı yapmadan önüne çıkanı yok eden çok güçlü bir canavar çıkana dek. Öyle ki, Godzilla’ya yüz elli nükleer başlık bile atılsa da yok edilememiştir. Tüm bu kargaşa yetmezmiş gibi günün birinde gökyüzünde uzay mekikleri belirir. Gelen ilk ırk Exif ırkıdır ve insanoğlunun sonu geldiği için onları dinlerine döndürmeyi amaçlamışlardır. Bir diğer gelen Bilusaludo adlı ırk dünyaya göç etmek istemektedir ve karşılığında Godzilla’yı yok etme sözü verir. Mecha Godzilla adında bir makine yaparlar lakin aktif edemedikleri için planları suya düşer ve Exif ırkı, Bilusaludo ırkı ile insanoğlu dünyayı terk etmek zorunda kalır. Kalan birkaç bin insan ve dünyaları olmayan uzaylı ırkları Tau Ceti yıldız takımına göç eder ve aradan yirmi sene geçer. Uzay gemisinde yaşam zordur, her geçen gün yiyecek ve su ihtiyacı azalmaktadır. Üstelik yeni yaşanabilir bir dünya bulma oranı yüzde bir bile değildir. Geriye tek bir çare kalır: Dünyaya geri dönmek. 


    Üç film olacak olan Godzilla serisinin ilk filminin hikayesinde beğenmediğim küçük noktalar olsa da genel olarak iyi bir çıkış noktasına sahip. Beğenmediğim noktalar; mesela uzaylı ırklarına gerek var mıydı? Neden tam canavarlar ortaya çıkınca geldiler? Gibi soru işaretlerine takıldım. Fazlalık gibime geldiler. Bir de Interstellar (Yıldızlararası) filmindeki gibi Tau Ceti’de geçen yirmi yıl dünyada geçen binlerce yıl olayı kafamı karıştırdı yine :D Tabi bunlar kişisel görüşlerim. Dediğim gibi genel olarak hikaye ve gidişatını beğendim. İnsanoğlunun son umudunun yine insanoğlunun var olduğu gezegen olması, dünyanın geçirdiği değişim, insanların çaresizliği ve son umudu, elbette Godzilla’nın kendisi gibi etmenler filme en azından benim beklemediğim bir tat katmış. Açıkçası beklentim çok değildi ve bütün filmi keyifle izlediğimi belirtebilirim.

    Gelelim CGI’lara. İyi midir, kötü müdür olayına girmeyeceğim. Çünkü bana göre doksanların çizimleri en güzeli mesela. Sadece bilgisayar animasyonunun güzel kullanıldığını söyleyebilirim. En azından Knights of Sidonia gibi sırıtmıyor veya Berserk’in bazı sahneleri gibi garip değil. Her ne kadar bazı sahnelerde karakterlerin sanki gereğinden ağır hareket ettiğini hissettiğim gibi olsa da genel itibariyle animasyonlar başarılı. Özellikle detay seviyesi tartışılmaz. Buna en güzel örnek üniformalardaki çizikler ve yıpranmalar. Seslendirmeler ve müzikler için diyecek bir şeyim yok. Kötü veya tuhaf bir taraflarını göremedim. Açılış parçası zaten yok. Kapanış yazılarına eşlik eden parça ise gayet güzeldi. 


    Godzilla’yı severim. Kimsenin beğenmediği 1998 yapımı filmi bile ben çok severim. Belki bu sevgim puan vermemi etkilemiştir ama serinin ilk filminin izlenmeye değer olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. İkinci film için kesin bir tarih henüz yok fakat önümüzdeki mayıs ayında yayınlanması planlanıyor. 

  • Inuyashiki İncelemesi

    Yönetmen: Keichi Sato
    Stüdyo: Mappa
    Tür: Bilimkurgu, Dram, Gerilim
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/9.5


    Animelerin yüzde doksanında görmeye alıştığımız liseli ana karakter temasına nazire yaparcasına Inuyashiki’nin ana karakteri Ichiro Inuyashiki 58 yaşındadır. Üstelik hayat onu yormuş olsa gerek ki çok daha yaşlı göstermektedir. Bay Inuyashiki, sessiz sakin, hiç arkadaşı olmayan, ailesi tarafından da pek ciddiye alınmayan ama tertemiz bir kalbe sahip olan birisidir. Fakat doktor kontrolüne gittiğinde kanser olduğunu ve en fazla birkaç ayının kaldığını öğrenir. Elbette şok olan Inuyashiki telefonuna sarılıp ailesinden destek almak ister. Lakin ne karısı, ne kızı ne de oğlu telefonu açmaz bile. Inuyashiki haberi kendisine saklar ve sokakta bulduğu köpeği Hanako ile gece gezintiye çıkar. En sonunda duygularına hakim olamaz ve bir parkın tepesinde hüngür hüngür ağlamaya başlar. Derken yanında bir gencin de durduğu fark eder ve en olmayacak şey olur. Adeta yokluktan bir uzay gemisi var olur Inuyashiki ile genci tuz buz eder. Uzaylılar yaptıkları hatanın farkındadır ve ikiliyi geri getirmek ister fakat aralarındaki konuşmadan anladığımız kadarı ile gerekli modüller gemide bulunmamaktadır. Sadece silah modülü vardır ve ikiliyi geri getirmek için silah modülünü kullanırlar. Uzaylılardan bir tanesi “Durun! Bu gezegenin sonunu getirebilir.” dese de, diğeri “Bizim sorunumuz değil” der ve sabahına aynı tepede hiçbir şey olmamış gibi Ichiro Inuyashiki gözlerini açar. Kendisini iyi hissetmektedir, kanseri de geçmiştir üstelik. Fakat tahmin edeceğiniz üzere hem o hem de parktaki diğer genç artık en çılgın hayallerinden bile çok daha fazlasıdır. 


    Dediğim gibi seriye ismini veren Inuyashiki 58 yaşında ve bu benim için uzun bir sürenin ardından liseli kahraman, ilkokullu büyücü, bebe şampiyonlardan sonra yepisyeni bir soluk oldu. Tamam, diğer karakter Shishigami liseli bir genç ama en azından bir farklılık söz konusu. Shishigami demişken; en son ne zaman bir karakterden bu kadar nefret ettim, ölümü için dua ettim hatırlamıyorum:) Öyle ki, animelerde bir kötü karakterler vardır bir de Shishigami. Spoiler olacak diye detaya girmiyorum ama özellikle banyo sahnesinde buz kestim diyebilirim. Artık Shishigami ile özdeşleşen “Bang! Bang!” sesleri hala kulaklarımda:) Inuyashiki ise bir hayli gerçekçi bir karakter. Yani demek istediğim, Shishigami genç olduğu ve teknoloji ile arası daha iyi olduğu için kendisindeki değişikliklere çabuk adapte olurken Inuyashiki’nin bir hayli çaba sarf etmesi gerekti.

    Inuyashiki’nin ana karakterinin yaşlı bir adam olması dikkatimi çeken ilk unsurdu. İkincisi ise yaratıcısı, yani mangakasının çok sevdiğim Gantz’ı da çizen Hiroyu Oku oluşu. Zaten Ando adlı karakterin odasında asılı bulunan Gantz posterlerinden Inuyashiki’nin Gantz’ın küçük kardeşi olduğunu görüyoruz. Bana göre ise Gantz ve Inuyashiki aynı evrende geçiyor çünkü tema benziyor. 


    İçerik olarak Inuyashiki birçok yönden tatmin edici. En iyi yönü ise aynı zamanda en kötü yönü. Malum, Inuyashiki her ne kadar üstün güçlere kavuşsa da yaşlı ve barışçıl bir adam. Dolayısıyla kıran kırana geçen dövüşler bekliyorsanız hayal kırıklığına uğrarsınız. Bu animede nasıl bahsettiğim Shihigami yaptıkları ile kanımızı donduruyorsa Inuyashiki’nin eylemleri de kalbinizi ısıtabilir. Kısacası Ying ve Yang gibiler ve tatmin edici finali ile son noktayı kouyorlar.

    Animenin arka plan çizimleri oldukça detaylı ve kalite bakımından üst seviyede. Karakterleri ise standart kocaman gözlü karakter profilinden uzak gerçekçi. Animede çirkin insanlar da var ki bu benim hanemde bir artı puan. Buruşuk Inuyashiki, yakışıklı Shishigami, çirkin Ando, güzel Mari ve iki buçuk metrelik boyu ile ürkütücü yakuza gibi her karakter kendine has özelliklere sahip. Yakuza demişken, tek bölümlük karakter olmasına karşın en etkili isimlerden birisiydi. Her ne kadar adını unuttuysam da:) Animenin müziklerinin de çizimlerinden aşağı kalır yanı yok. Seslendirmelerde bir şey dikkatimi çekti. Tıpkı karakterlerde olduğu gibi onlar da gerçekçi. Yani Shishigami’nin sesi mesela, sokakta duyabileceğiniz alelade bir liseli sesi. (Bak gene bang bang bang kulaklarımda çınlıyor:) Üstelik Shishigami’yi seslendiren Murakami Nijirou’un bu ilk seslendirmesiymiş. Inuyashiki’yi seslendiren 1954 doğumlu Kohinata Fumiyo’nun ise ikinci seslendirme deneyişiymiş. Şöyle bir durum var; bu iki isim aslında seyyu değil aktör ve her ikisinin de seslendirmesi çok iyi. Son olarak anime benim çok beğendiğim My Hero adında bir açılış parçasına ve yine seriye cuk oturmuş bir kapanış parçasına sahip. 


    Inuyashiki, hem karakterleri hem de içeriği ile farklı bir anime. Ben büyük bir zevkle izledim. Bana göre tek sorunu kısa oluşu. Oysa bu temanın içine o kadar çok şey sığabilirmiş ki… Sonu için tatmin edici desem de sonda olan olay sanki ansızın bitirmek için oluşturulmuş gibiydi. Tüm bunlara rağmen ben Inuyashiki’yi gerçekçilik ve kurgunun iyi harmanlandığı bir anime arıyorsanız izlemenizi muhakkak öneririm. 

  • Kino’s Journey: The Beautiful World İncelemesi

    Yönetmen: Tomohisa Taguchi
    Stüdyo: Lerche
    Tür: Fantastik, Bilimkurgu, Macera
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8.5


    Bundan tam on beş sene önce, 2003 yılında yayınlanan Kino’s Journey veya orijinal adı ile Kino no Tabi’nin yenilenmiş hali var karşımızda. Benim 2012 yılında izlediğim ve yazısını yazdığım eski serinin incelemesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

    Uzun yıllar sonra eski anime serilerini tekrar karşımda görmek hoş ve nostaljik bir duygu. Bir önceki yazım Jigoku no Shoujo’nun yıllar sonra yeni sezonunu izleyince her ne kadar hayal kırıklığı da yaşamış olsam da yeniden görmek güzeldi. Dolayısıyla aynısı Kino’s Journey için de geçerli. 


    Hikaye, eski seri ile aynı. Kino bir gezgindir ve motosikleti Hermes ile her bölüm farklı bir ülkeyi ziyaret etmektedir. Kino, gittiği ülkede sadece üç gün kalmaktadır. Sebebi ise üç günün ülkeyi tanımak için yeterliği oluşu ve daha fazla kalırsa o ülkeye bağlanabileceği oluşudur. “Dünya güzel değildir fakat güzel olmadığı için güzeldir” felsefesini benimseyen Kino’un her bölüm farklı ülkelere gidişini, insanlarını, örf ve adetlerini, kültürlerini, teknolojilerini tanıyışını, onları karşı tutumuna ve yaptıklarına şahitlik ediyoruz.

    Kino’s Journey bizleri her bölümünde farklı bir ülkeye götürüyor ve bir ülke diğerine benzemiyor. Öncelikle Kino’nun bulunduğu dünya bir hayli ilginç. Kino’un gezdiği ülkeler aslında şehir büyüklüğünde ve her ülkenin etrafı Shingeki no Kyojin’deki gibi kocaman duvarlarla örülü. Bu ülkelerin adı asla anılmıyor. “Şusu ile ünlü ülke”, “yetişkinler ülkesi” , “cinayetin serbest olduğu ülke” gibi isimlere sahipler. Bir yandan bu ülkeler bize farklı özelliklerini sunarken bir yandan da aslında düşündürüyor. Örneğin cinayetin serbest olduğu ülkede birisini öldürürseniz ceza almıyorsunuz fakat ülkede kimse kimseyi öldürmüyor. Tam tersine, herkes çok saygılı ve güler yüzlü. Düşündürücü öyle değil mi? :) Tıpkı bizler gibi Kino da zamanı geldiğinde şaşırıyor, eğleniyor ve üzülüyor ama her daim soğukkanlılığını da korumasını biliyor. Bazı bölümler ise Kino’dan farklı olarak yerleşebileceği bir ülke arayan Shizu ve köpeği Riku’un başından geçenlere tanıklık ediyoruz ki onların da maceraları gayet ilgi çekici. Bu arada, Kino’un motosikleti Hermes ve Shizu’nun köpeği Riku konuşabiliyor ve benim dışında kimse bunu garip bulmuyor:)
     

    Animenin bazı bölümleri eski seride bulunan bölümlerden. Elbette yenilenmiş olarak sunulan bu maceraları Jigoku no Shoujo’daki gibi yeniden görmektense yeni konuları tercih ederdim. En büyük yenilik ise serinin çizimlerinde. Şimdi eski serinin çizimlerini inceledim de, evrim geçirmiş diyebilirim:) Ben genelde eski çizimleri (özellikle doksanlar) severim fakat 2003 yapımı Kino’s Journey’in çizimleri gerçekten sırıtıyormuş. Altta paylaştığım resimde sizler de görebilirsiniz. Bunun dışında manzara çizimleri ve ülkelerin detayları en üst seviyede. Ayrıca anime gerektiğinde bizlere kesik baş bile göstermekten çekinmiyor. Yeri geldiğinde şiddet, kan ve ölümde Kino’un etrafında gerçekleşiyor. Bir de eski seride çizimlerde hafif bir yeşil bir buğuluk söz konusuydu ki yeni yapımda şükür ki bu yok. Hatırladığım kadarı ile 2003 yapımı seride Kino bazen çok konuşuyor ve olaydan kopuyordu, yeni seri de o da yok:) Son olarak müziklere değinecek olursam; animede fazla müzik yok ama olanlar da atmosferi tamamlamaya yetiyor. Açılış ve kapanış parçası öyle ahım şahım değil ama seriye uygun. 


    Kino’s Journey aslında yetişkinlere hitap eden bir anime çünkü diyaloglar ve insan ilişkileri üzerine odaklanıyor. Yeni seri kısacası eskisinin günümüze uydurulmuş hali. Evet, çizimler açısından çağ atlamış ama içerik olarak farklı değil. Dolayısıyla eski seriyle aynı puanı vermeyi uygun gördüm. Eski seriden aldığım tadın aynısını yeni seri de verebildi. Ne fazlası, ne de daha azı. 

  • Anime İnceleme Dergisi Sayı 4 Yayında!


    Anime-inceleme.com olarak  dergimizin dördüncü sayısı çıktı!

    2018'in ilk günlerinde yılın ilk sayısı ile herkese merhaba! Geleneğe bizler de uyarak "ne izledik/ne izleyeceğiz" formatına uygun bir şeyler karalamaya karar verdik ve ortaya küçük ama sevimli bir sayı çıkıverdi:) 

    İyi okumalar!

    https://issuu.com/moralkaan/docs/say___4
  • Jigoku Shoujo: Yoi no Togi İncelemesi

    Yönetmen: Takahiro Omori
    Stüdyo: Studio Deen
    Tür: Korku, Dram
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7


    Jigoku Shoujo’nun, namı diğer Cehennem Kız’ın, dokuz sene sonra yeniden karşımıza çıkacağı haberini ilk aldığımda tebessüm etmiştim. Ben de tüm bölümlerini peş peşe bundan yedi sene önce, 2010 yılında izlemişim ve belki yeni yeni anime izlemeye başladığım yılların da etkisi olacak ki, 9 gibi güzel bir puan vermişim. Gerçi yeni sezonu izlemeye başladığımda bu puanı hak ettiğini de bir kez daha anlamış oldum. Yeni sezonun incelemesine geçmeden önce eski sezonların incelemesini okumak isteyenler buraya tıklayabilirler.

    Bilmeyenler için kısaca bahsedelim; Cehennem Kız, Hell Link (Hell Girl / Cehennem Kız), Hell Link adlı internet sayfası aracılığı ile insanların diledikleri kişileri cehenneme yollamasını konu alıyor. Lakin Cehennem Kız Emma Ai’in meşhur lafından alıntı yapacak olursam: “Bir kişi lanetlenirse iki mezar kazılır. Laneti yapan da sonunda cehenneme gider” Anlayacağınız hedefinizden kurtuluyorsunuz ama eninde sonunda sizin de gideceğiniz yer orası oluyor. Animede her bölüm farklı karakterlerin yaşadıkları ve çaresizlik içinde Emma Ai’a başvurmaları işleniyor. 


    İlk paragrafımda bir önceki sezonlara verdiğim puanı hak ediyor dememe rağmen neden 7 verdiğimi merak edebilirsiniz. Hemen açıklayayım, aslında yedinci bölüme kadar her şey çok iyiydi. Emmai Ai ve ekibinin geri dönüşü (Kikuri yine harikasın!), farklı hikayeler ve bu farklı hikayeler işlenirken arka planda yeni bir karakterin tanıtılarak etrafında olaylar örgüsü örülmesi oldukça iyiydi. Her şey keyifle giderken geldi çattı sıra yedinci ve kalan bölümleri izlemeye. Açıkçası yedinci bölümde anlayamadım. Pub Bones adındaki barda Emma’nın ekibi sohbet ediyor, Kikuri yaramazlık yapıyor ve sonradan bir tanesi bir olaydan bahsederken “hatırlıyor musunuz” diyerek konuya geçiyor. İşte ben hatırlayamamışım ki jeton sekizinci bölümde düştü:) Harbiden bu bölümü izlediğim hissine kapıldım ve sonraki bölümde de hissim kuvvetlenince bir araştırdım ki bunlar eski bölümler! Yani altıncı bölümden sonraki diğer tüm bölümler eski olayları yad etmek üzerine kurulu! Üstelik son bölüme kadar! Düşünebiliyor musunuz, onca sene bekle sadece altı bölüm için mi? Çocuk mu kandırıyorlar gerisini eskilerin kolajı yapmışlar? Hayır, yapmak istemiyorsanız yapmayın? Altıncı bölümden sonra ne oldu da eski bölümler cilalanıp önümüze sunuldu? Oysa öyle güzel gidiyordu ki… Demem şu ki, gene insaflı davrandım da iki puancık kırdım. Oysa yaşadığım hayal kırıklığı ile daha fazlasını hak ediyor. Ha, seriyi hiç izlememiş olanlar için fark etmez ama hiç izlemeyen de neden bu sezondan başlasın ki? 


    Dediğim gibi Emma Ai ve ekibini yarısı tekrar da olsa görmek güzeldi. Emma’nın o eşsiz sesiyle yeniden “ölmeyi denemek ister misin?” sözü yine izleyicinin tüylerini diken diken ediyor. O soğuk ama içten seslendirmesi ile Noto Mamiko harikulade bir iş başarıyor. Haylaz ve tehlike saçan Kikuri ise serinin adeta neşe kaynağı. Ekipteki diğerlerine taktığı lakaplar ve Emma’yı taklit etmeyi çalışması ile dram yönü ağır basan animeye biraz renk katıyor. Animenin açılış parçası Noise adlı parçayı ilk dinlediğimde hiç beğenmemiştim ama sonra nasıl olduysa her dinleyişimde daha çok sevmeye başladım. Farklı bir tınısı, bir çekiciliği var. Çizimleri için de başarılı diyebilirim. En azından benim gözüme bir aksaklık çarpmadı.

    Benim gözümde bu Jigoku Shoujo sezonu sadece altı bölümden oluşuyor ve onlar da gerçekten güzeldi. Kalan bölümler ise benim hızlıca geçtiğim ve Pub Bones sahneleri dışında kale dahi almadığım anlamsız bölümler. Hiç izlememiş olanlara önerim, izleyin ilk üç sezonu ve üzerine bu altı bölümü katın. 2017'de yazdığımız son incelemeyle herkese mutlu yeni yıllar!


  • Made in Abyss İncelemesi

    Yönetmen: Masayuki Kojima
    Stüdyo: Kinema Citrus
    Tür: Fantastik, Macera
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/8.5


    Belki bizim dünyamız, belki de bambaşka bir dünya… Hangisi olursa olsun bu dünyada kocaman bir yer altı uçurumu bulunmaktadır. Üstelik burası dünyada keşfedilmemiş olarak kalmış olan tek yerdir. Abyss, yani uçurum adı verilen bu devasa çukurun derinliği tam olarak bilinmemektedir ve Katman 1 – Katman 2 gibi kısımlara ayrılmıştır. Yukarıdan aşağıya indikçe, yani birinci katmandan iki, üç, dört diye devam edince Abyss de giderek tehlikeli bir hal almaya başlar. Derine indikçe değerli hazineler nasıl daha da derinleşiyorsa içinde barındırdığı yaşam formları da daha tehlikeli, daha saldırgan bir hal almaya başlamaktadır. Üstelik insanlar üzerindeki etkileri de tehlikeleşmektedir. Mesela ilk katmanları küçük bir baş dönmesi, kusma ile atlatabilirken ilerledikçe daha ağır semptomlar gösterebilmeniz mümkün. Cave Raiders, yani mağara akıncıları adını alan kaşifler de derecelerine göre Abyss’e inip araştırma yapmaktadır. Örneğin eğer yeniyetme bir kırmızı düdükseniz en fazla birinci katmana inebilirsiniz. Siyah düdükseniz dördüncü – beşinci katmana kadar gidebilmeniz mümkün. En asil ve korkutucu derece olan beyaz düdükler içinse sınır yoktur ve onlar genelde bir daha geri gelmemek üzere, Abyss’in dibine bulmaya yönelik tek taraflı bir yolculuğa çıkarlar. 


    Böyle bir dünyada, Abyss denilen mucizenin çevresine üsler kurulmuş, üsler çoğalmış da çoğalmış ve Abyss’in etrafını saran şehirler meydana gelmiştir. Bu şehirlerden birisi de Orth’tur ve Belchero Yetimhanesi’i bünyesinde kalan çocuklara kaşif olma eğitimi vermektedir. Bu çocuklardan birisi 12 yaşındaki Riko’dur ve neşeli, haylaz, korkusuz olan Riko günün birinde Abyss’in dibini bularak bu büyük gizemi çözmeyi hedeflemektedir. Günün birinde arkadaşı Nat ile birinci katmanı araştırırken orada olmaması gereken, alt katmanlardan gelmiş olan bir canavar ile karşı karşıya gelirler. Nat’ı korumak için Riko kendisini yem eder ve sonunda tam canavara yakalanacakken kocaman lazer ışını gibi bir şey canavara isabet ederek hayatını kurtarır. Riko, lazerin geldiği yönü keşfe çıkarken yolun sonunda yerde baygın yatan bir oğlan bulur. Lakin ilk bakışta yaşıtı gibi görünen oğlanı inceleyen Riko onun bir robot olduğunu fark eder. Arkadaşı Nat ile beraber robot oğlanı yetimhaneye götürürler ve Riko ona Reg adını verir. Robot Reg’in şaşkınlığını yaşayan Riko’yu bir sürpriz daha beklemektedir. Abyss’in derinliklerinden bir haber balonu yükselmiştir. Üstelik haber bir beyaz düdük olan annesi Lyza’dandır. 


    Made in Abyss, izlediğim en şahane animelerden birisi olmasa da etkisi bende farklı oldu. Kelimelere dökmek zor, nostaljik ve farklı bir havası vardı animenin. Hikayesi gerçekten ilginç. O Abyss’in dibinde ne var merakı, her katmanın giderek daha tehlikeli hale gelmesi gibi unsurlar animeyi ayakta tutuyor. 13 bölümün getirdiği avantaj ile anime akıcı ilerliyor ve aynı yerde fazla (son bölümleri saymazsak ama o da bir kusur değil, gereklilik) oylanılmıyor. Bir animenin 12 veya 13 bölüm olması genelde dezavantaj olur çünkü anime hızlı ilerler lakin Made in Abyss’te tempo iyi tutturulmuş. Saçma dereceye ulaşmayan komedi unsurları, dramatik yönleri, yeri geldiğinde kan kullanımından kaçınılmaması animenin artı yönleri. 

     Yaş konusu anime serilerinde benim için hep dert olmuştur. Benim yaşım kemale erdikçe liseli kardeşlerimizin dünyayı kurtarmasını tuhaf bulur hale gelmiştim. Biz şaklabanlık peşinde koşarken olmayacak derecede olgunluk ve zeka göstermeleri bana her daim tuhaf gelir. Fakat beterin de beteri varmış:) Bu sefer kahramanlarımız 12 yaşındaki Riko ve akranı Reg. Hikayenin güzelliğini bir kenara koyarsak, ortaokul seviyesindeki iki “veledin” koca koca insanların dahi ulaşamadığı bir yere gitmeye çalışması sizce de biraz saçma değil mi? Sen 12 yaşındasın! Oyun oyna, dersini çalış, pratik yap, büyü ondan sonra Abyss’te inişe geç! Bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama ilk defa Riko keşke en az lise çağında olsaymış dedim:) Gerçekçi bir bakış açısı ile bakarsak bunların katman ikide çoktan ölmeleri lazımdı. Şahsen ben seride çok beğendiğim Ozen karakteri olsam bunlara iki tokat atar, bir balona bindirip geri yukarıya postalardım:) 


    Küçük sevimli kahramanları bir yana, animenin en dikkat çekici yönlerinden birisi de çizimleri. Çizimler alıştığımız normal çizimlerden farklı. Detaylı ve göz kamaştırıcı arka plan çizimlerin üstüne konulan yuvarlak yüzlü sevimli karakterleri ben sevdim. Dediğim gibi yeri geldiğinde gerilimli sahnelerde kan kullanılmaktan da kaçınılmamış. Açılış ve kapanış müziklerini fazla çocuksu bulduğumu söyleyebilirim lakin bazı bölümlerde çalan Underground River ve Hanezeve Caradhina adlı iki parça on numara.

    Made in Abyss için olumlu yorumları sağda solda görmüştüm ki izleyince hak ettiğini de bizzat tescilledim. Seri maalesef yarım bitiyor ve ikinci sezonu beklemek zorunda bırakıyor bizleri. Hikayesi ile, içeriği ile sevimli, içten ve merak uyandırıcı bir yolculuğa çıkmak isterseniz Riko ve Reg’in macerasını sizlere severek önerebilirim. 

  • Anime İnceleme Dergisi Sayı 3 Yayında!


    Anime-inceleme.com olarak  dergimizin üçüncü sayısı çıktı!

    Dergimizin üçüncü, 2017 yılının son sayısında kısa bir öze dönüş gerçekleştirdik. Kasım sayısının dopdolu içeriğinin ardından bu ay biraz tembellik ama çoğunlukla meşguliyetten dergi işini rölantiye aldık ve ilk sayıdaki gibi tek bir konu üzerine yoğunlaştık. 

    Üçüncü sayıda animelerin meşhur terimlerine/eklerine bir göz attık. Nedir bu senpai, dono kime denir, tsundere neyin nesi, kısaca onları inceledik. Sadece anime serilerinin içinde geçen terimlere değil, animeleri tanımlarkenki ibarelere de göz attık. Shonen nedir? Bishonen nedir, hepsi dergimizin üçüncü sayısında! 

    İyi okumalar!

  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan