• Gamers! İncelemesi

    Yönetmen: Manabu Okamoto
    Stüdyo: Pine Jam
    Tür: Komedi, Romantik
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/6


    Öncelikle hemen belirteyim; Gamers! adlı 12 bölümlük anime serisi kesinlikle oyun içerikli bir anime değil:) Tamam, çıkış noktası karakterlerin oyunlara olan sevgisi ama animenin bizlere esas sunduğu aşk üçgenleri ve hatta beşgenleri:)

    Ana karakterimizin adı Amano Keita. Lise ikinci sınıf öğrencisi olan Keita’nın tek bir sevdası vardır: Oyun oynamak. Mobil oyunlar, PS4 (telif yememek için animede PZ4:), PC oyunları derken her platformdan oyunu severek oynar. Benim anladığım kadarı ile favori türü ise RPG’ler ve amacı kızı tavlamak olan görsel romanlar. Bir de esas kızımız var tabi. Okulun en gözde öğrencisi, elit tavırları ve yüksek notları ile Tendo Karen. Dış dünyaya karşı deyim yerindeyse sanki ulaşılamaz seviyede olan Karen’in de en büyük tutkusu oyun oynamaktır. Hatta okuldaki oyun kulübünü yeniden kurmaya başarmış ve kendisi dahil üç kişi olmuşlardır bile. Günün birinde Karen, Keita’ya yanaşır (tabi herkes şok çünkü okulun en popüler kızı, hiç arkadaşı olmayan çocuk ile konuşuyor:) ve onu oyun kulübüne davet eder. Keita tabi heyecanlanır ama kulübü gördükten sonra katılmamaya karar verir. Sebebi is kulüptekilerin zevk almak yerine birbirleri ile yarışmasıdır. Tabi Karen şaşkındır ve belki de ilk defa ret yemiştir. İşte bundan sonra olaylar ilginçleşmeye, derinleşmeye ve yoruculaşmaya başlar. Keita ve Karen dışında, eskiden sünepe tipli bir oyun sevdalısıyken şimdi yakışıklı bir çocuk olan Uehara Tasuku ve şapşal sevgilisi Aguri ile bir başka oyun sevdalısı Hoshinomori Chiaki de dahil olur. Beşlinin tamamlanması ile de bir acayip olaylar dizisi gelişir. 


    Animenin aşk beşgenlerinden oluştuğunu ve dikkatli okuduysanız yorucu olduğundan bahsettim. Çünkü bu aşk-meşk olayları tamamen yanlış anlaşılmalar üzerine kurulu ve izlerken insan hakikatten yoruluyor. Keita bir sözü yanlış anlıyor, Karen, Uehara’nın Chiaki hakkında konuştuğunu sanıyor, Aguri erkek arkadaşının kendisini aldattığını düşünüyor, Chiaki, Uehara’nın kendisini sevdiğini tahmin ediyor ama o da Keita’dan hoşlanıyor falan derken uzayıp gidiyor. Bir süre sonra ister istemez sıkıldım. Yine mi, yine mi derken insanın üzerine bir bıkkınlık gelmiyor değil. Hakkını yemek istemem, bazı sahnelerinde sesli güldüğüm de oldu ama bu sahneler maalesef azınlıkta kaldı.

    Animenin çizimlerine baktığımızda hani klasikleşmiş karakter kalıpları vardır ya, onları görüyoruz. Çizimleri bakımından anime dünyasına bir yenilik katmıyor Gamers!. Çizimler göze hoş geliyor, renkler cıvıl cıvıl ama karakterleri zaten birçok animede çok defa gördük. Klasik kocaman gözlü kıvrımlı kızlar ve orta halli görünümü ile ilgiden uzak yaşamayı tercih eden esas oğlan. Bir yerlerden tanıdık geldi mi? :) Müzikler de keza standart romcom tarzında. Açılış ve kapanışı bir kere izledim ve bana yetti. 


    Misafir umduğunu değil bulduğunu yermiş. Gamers!’da da benim başıma aynen bu geldi. Eğer romantik komedileri seviyorsanız izleyin derim. Lakin benim gibi bu tarzı çok fazla tercih etmiyorsanız biraz temkinli yaklaşın. Ben izlediğime pişman olmadım ama anime izlerken yorulacağım da aklıma hiç gelmezdi. 

  • Persona 5: The Animation İncelemesi

    Yönetmen: Seiji Kishi
    Stüdyo: Clover Works
    Tür: Macera, Fantastik
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 26
    Anime Puanı: 10/8.5


    Japonya’da 2016 yılında ve batıda 2017 yılında piyasaya sürülen Atlus’un demirbaş oyun serisinden Persona’nın beşinci oyunu da, tıpkı Persona 3 ve Persona 4 gibi anime serisine kavuştu. Üstelik üzerinden sadece bir sene geçmişken! PS2 döneminden beri takip ettiğim bu RPG oyunun anime uyarlamasını da doğal olarak izlememe gibi bir lüksüm olmazdı:)

    Aynı mantık çerçevesinde ilerlese de her Persona oyununun konusu farklıdır. Bir ana karakter ve arkadaşları vardır. Bunlar Persona adındaki yaratık – bilinç altı kişilik – alter ego, artık nasıl adlandırırsanız adlandırın, kullanarak ilk başta çok net olmayan ama sonlara doğru açığa çıkan kötülüğe karşı savaşırlar. Bu arada da okula gider, arkadaşlık bağları kurulur, etkinlikler, ders çalışmalar, kulüp aktiviteleri falan yapılır. 


    Persona 5’te ana karakterimizin adı Amamiya Ren. Oyununda ana karaktere kendimiz isim verdiğimiz için benim gönlümde her daim Raffat 3. Hengst’tir:) Birincisi Persona 3, Persona 4’ün ana karakteri. Ne alaka falan demeyin şimdi, uzun hikaye. Konumuza dönecek olursak; Ren bir akşamüstü evine doğru giderken bir adamın bir kadına sarkıntılık ettiğini görür. Ren tabi araya girer ve adam alkolün de etkisi ile yere kapaklanınca yaralanır. Fakat bu adam varlıklı birisidir ve sarkıntılık ettiği kadını da tehdit edince suç Ren’in üstüne kalır. Yani kadına sarkıntılık eden Ren, adamı yaralayan Ren. Durum böyle olunca sicili kötülenir ve okulundan da uzaklaştırma alır. Ren gözetim altında başka bir şehre taşınır ve başka bir okula devam etmek zorunda kalır. Bir tanıtıkları olan LeBlanc adlı kafenin sahibi Sojiro’nun kafesinin üst katında yaşamaya başlayan Ren’in buradaki hayatı da çok geçmeden değişecektir. Neden mi? Çünkü yanlışlıkla da olsa telefonunda belirlenen bir uygulama sayesinde MetaVerse denilen bir boyutu keşfedecektir. 


    Açık açık belirtmem gerekirse; Persona 5 animesinin çoğunlukla oyununu oynayanlara hitap ettiğini söyleyebilirim. Persona 4’teki bazı karakterlere yapılan ufak göndermeler, kullanılan animasyonlar, dövüşürken el çırparak yer değiştirmeleri (oyunda maksimum dört karakter meydanda olabiliyordu ve karakter değişiminde de el çırpıyorlardı) gibi detaylar sadece oyunu oynayanlar için. İçerik olarak ise oyunla birebir gidiyor diyebilirim. Elbette oyun gibi detay seviyesine inemiyor. Sonuçta ben bile oyunu 95 saatte bitirmiştim! Ama mümkün olduğunca oyun içeriğine, karakterlerine değinmeye çalışıyor.

    Hikaye olarak ise biraz hızlı gidiyor. Çünkü oyunda aşırı çok içerik var ve hepsine mümkün olduğunca ve anlaşılır biçimde değinilmek istenmiş. Karakterlerin gelişimi, birbirleri ile olan ilişkileri, MetaVerse evreni falan derken bölümler peş peşe ilerliyor. Fakat hemen söyleyeyim; Persona 5 animesi yarım bitiyor. Daha doğrusu oyundaki final bölümü yok. Rivayetlere göre ya on üç bölümlük bir ikinci sezon gelecek ya da film. 


    Animenin çizimleri ve müzikleri dört dörtlük. Zaten kaynak olan oyun da bu tarzda olunca pek fazla zorlanma yaşanmamıştır diye tahmin ediyorum. Karakterlerin animasyonları, yeri geldiğinde akan kanlar falan olsun bir hayli kaliteli. Müzikler ise zaten efsane. Persona 3’ten bu ana dinlediğim Shoji Meguro’nun besteleri ve Lyn Imaizumi’n seslendirdiği parçalar İle Persona serisi gerek oyunları gerekse anime serileriyle bambaşka bir seviyede.

    Kısacası Persona 5: The Animation’un diğer serilere nazaran absürt bir şekilde eksik bitmesi soru işaretlerine neden olsa da devamı muhakkak gelecek. Dediğim gibi anime serisi daha çok oyun severlere hitap etse de, oyunu oynamayanların da severek izleyebileceği canlı ve hareketli bir seri. 

  • Satsuriku no Tenshi İncelemesi

    Yönetmen: Suzuki, Kentarou
    Stüdyo: J.C.Staff
    Tür: Korku, Gerilim
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 16
    Anime Puanı: 10/7
     
     
    Batıda Angel of Death olarak da bilinen animede hikayemiz Rachel Gardner adında 13 yaşındaki küçük bir kızın korkutucu ve gizemli bir binada uyanmasıyla başlıyor. Hiçbir şey hatırlamayan Rachel bina içinde dolanırken "Oyun bölgesi" adı verilen yere geliyor. Bölgede sersemlemiş nereye gidiceğini şaşıran Rachel, siyah uzun bir orak kullanan, vücudu bandajlarla sarılmış olan Jack ile karşılaşıyor. Böylece Jack ve Rachel arasında tuhaf bir bağ oluşuyor; ikiside neden burada olduğunu bilmiyor, bu yüzden burdan bir an önce çıkmak için birlikte çalışmak zorundadırlar.
     
     
    Animenin çizimleri gayet hoş ve başarılı. Işık yansıması, gölgelendirme ve efektlerden dolayı bu işte güzel bir iş gerçekleştirdiklerini söyleyebilirim. Türü gereği herkesin sevebiliceği bir anime olmamasına rağmen gerçekten güzel bir atmosferi, ilginç karekterleri ve tuhaf konuşmaları animeye heyecan katıyor. Animede her kattan sorumlu bir karekter oluyor. Ana karekterlermiz diğer katlara çıkmak için o katlardan geçmeliler, doğal olarak kat sorumlularıyla dövüşmek zorunda kalıyorlar. Yükseğe çıktıkça daha çok zorlanıyorlar ve kat sorumluları onlara oyunlar oynatıp karşılığında onların diğer kata çıkmasına izin veriyorlar, tabii bu oyunlar tahmin edebiliceğiniz gibi korkutucu ve akla gelmeyecek şeyler.
     
    Karekterlere gelirsek animedeki her karekter birbirinden tuhaf ve ilginç karekterler. Jack karekteri zarar vermekten zevk alan, insanları sevmeyen bir karekter, Rachel ise hayattan soğumuş, bir an önce ölmek isteyen bir karekter, ölmek istemesine rağmen intihar edemiyor. Karekterlerin genellikle kötü bir geçmişi var ve bu yüzden hepsi çıldırmış ya da delirmiş tipler, bir noktadan sonra sıkıyor tabii bu olay.
     
     
    Müziklere gelicek olursak, açılış müziği biraz heyacanlı ve eğlenceli başlıyor, kapanış müziği ise sakin ve hüzünlü başlıyor. Anime içindeki OST'ler gerçekten güzel ve animeye değişik bir hava katıyor, tam anlamıyla korku, psikoloji, gerilim türünün hakkını veriyor diyebilirim. Bu tür anime severlerin kesinlikle izlemesi gereken bir anime.
     
  • Batman Ninja İncelemesi

    Yönetmen: Mizusaki Junpei
    Stüdyo: Kamikaze Douga
    Tür: Aksiyon
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/4


    Beni yakından tanıyanlar bilir; en sevdiğim süper kahraman Batman’dir. En sevdiğim süper kahraman Batman’in Feodal Japonya’da geçecek olan anime filmini duyduğumda bayağı bir heyecanlanmıştım. Samuraylar, Ninjalar ve Batman! Lakin heyecanla başladığım anime filmini aynı heyecanla bitiremediğimi şimdiden söyleyebilirim.

    Yaklaşık seksen beş dakika süren Batman Ninja hızlı bir başlangıç gerçekleştiriyor. Her zamanki gibi Arkham Asylum’da bir curcuna söz konusudur. Batman ve ekibi Goril Grodd ile mücadele ederken Grodd’un icat ettiği “Quake Motoru” adlı zaman makinesi devreye girer ve yakında kim var kim yoksa Feodal Japonya’ya postalar. En uzakta olduğu için en son gelen Batman’dir ve bir saniye önce Gotham’dayken bir saniye sonra kendisini Japonya’da bulur. Batman, şaşkın şaşkın etrafına bakarken Joker maskeli samuraylar üzerine doğru gelir. Tabi samuray da olsa Batman’e vız gelir ve kaçışı sırasında Catwoman ile karşılaşır. Catwoman ona, Batman hariç herkesin iki sene önce geldiğini ve kötülerin Japonya’da kendi derebeyliklerini kurduğunu anlatır. Kim midir bu kötüler? Başta Joker olmak üzere, Penguen, Poison Ivy, Deathstroke ve Two-Face. Anlayacağınız üzere Batman ve ekibinin savaşı Feodal Japonya’da devam edecektir. 


    Aslında filmin başında her şey mükemmel ilerliyordu. Birazdan değineceğim harika çizimler, samuraylar, Feodal Japonya derken bir süre sonra olaylar saçmalaşıyor. En azından ben böyle düşünüyorum çünkü yürüyen devasa mekanik kaleler, Power Rangers misali kalelerin birleşip dev robot oluşturması, milyonarca maymunun bir araya gelmesi ve dev maymuncuk oluşturması, yetmiyormuş gibi yarasalarla birleşip dev Batman oluşturması ise absürt ve ne alaka Batman ile dediğim olaylarla karşılaştım. Ve açıkçası fark ettim ki benim sevdiğim Batman bu değil. Çünkü benim bildiğim – tanıdığım Batman’in her ne kadar yardıma hazır yoldaşları olsa da o daima zekası ve hünerleri ile her işin içinden çıkabilecek birisi ve Batman Ninja’da sevgili Bruce birazcık “muhtaç” bir görüntü çiziyor. Kısacası; eğer eskiden yayınlanan Power Rangers’ları biliyorsunuz içerik tam olarak böyle bir şey. 


    Batman Ninja’nın en beğendiğim yanı ise çizimleri oldu. Karakterlerde biraz CGI söz konusu olsa da sanki pastel boya ile çizilmiş gibi duran çevre göze şahane geliyor. Belirli bir sahnede çizimler garipleşip “bu ne?” desem de kısa süre sonra eski haline dönünce yine göz ziyafeti kaldığı yerden devam ediyor. Karakterler de aynı şekilde kıyafetleri ile Feodal Japonya havasını hissettiriyor. Müzikler standart, onlar için söyleyecek bir sözüm yok. Seslendirmeleri ise ilk başta Japonca konuşan bir Batman gördüğümde yadırgasam da, kısa sürede alıştım. Özellikle Joker’i seslendiren Wataru Takagi çok başarılı bir performans sergilemiş. Seslendirmesi için Mark Hamill’in Japon versiyonu diyebilirim.

    Batman Ninja benim için bir hayal kırıklığı oldu. Dev robotlar, absürt dövüşler, Batman’ın arka planda olması derken bitti de zaten. Benim gibi Batman hayranı iseniz izleyin ama fazla da bir şey ümit etmeyin. Batman’le zaten arası olmayanlar benim açımdan pas geçebilir. 

  • Bungou Stray Dogs İncelemesi

    Yönetmen: Igarashi, Takuya
    Stüdyo: Bones
    Tür: Doğaüstü, Komedi
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8
     
     
    Birçok güzel seriye stüdyoluk yapmış olan Bones tarafından geliştirilen anime açlıktan ölmek üzere olan 18 yaşlarında bir genç ile başlıyor. Ana karakterimiz Atsushi Nakajima. İşe yaramadığı ve uğursuzluk getirdiği bahanesiyle yaşadığı yetimhanesinden atılan Atsushi nehir kenarında intihar etmek isteyen birini kurtarır. Adı Dazai olan bu adam özel güçleri olan gizli bir kurumun üyesidir. Atsushi bu gizli kurumla tanışır ve hayatı değişmeye başlar.
     
    Animenin en çok beğendiğim tarafı her türden karekter bulundurması. Animede sevebiliceğiniz, nefret edebiliceğiniz ve hatta kendinize benzetebiliceğiniz karekterler bile mevcut olabilir. Animede neredeyse tüm karekterlerin geçmişinden en az bir dakkika bahsedilmiştir. Bu da animenin yan karekterlere de önem verdiğini gösteriyor ki bence bu çok iyi bir detay. Animenin bir diğer güzel tarafı komedi ve gizem türünü çok güzel bir şekilde bir arada tutabilmeleri, savaşlarda anime heyecanlı, karanlık atmosfer alabilirken aniden değişebiliyor. Anime aynı zaman da “hadi ana karekter güçlensinde şunları yensin.” cümlesini de dedirtebiliyor. Bungou Stray Dogs'un akıcılığı gerçekten küçümsenemeyecek derecede, her ne kadar  “Bu son bölüm.” deseniz bile çabuk çabuk bırakamıyıcağınız türden. Buna sebep olan şey ise her seferinde yeni gelen tehlikeli görevler veya Liman Mafyası denilen örgüt olabilir, Liman Mafyası gerçekten korkutucu ve güçlü özel güçleri olan  bir örgüt olsada Özel Dedektif Kurumununda aşağı kalır bir tarafı yok.


    Dövüş sahnelerinden bahsetmek gerekirse; animede fazla abartılıcak dövüş sahneleri olmasa da güzel ve heyecanlı dövüş sahneleri var. Özellikle dövüş sahnelerindeki özel güç efektleri gerçekten güzel ve hoş bir görüntü sağlıyor. Çizimlere gelirsek; çizimler animesine tam oturmuş gibi duruyor. Gölgelendirmeler gayet güzel, sahnelerdeki arka planların boş olmaması kişiyi animenin içindeymiş gibi hissetiriyor. Müziklerinin pek abartılıcak bir tarafı yok, açıkçası ben izlerken müzikleri hissetmedim bile hâlbuki animeleri izlerken müziklerine dikkat ederim.
     
    Ana karekterden bahsedelim biraz, ana karekter kendini küçük gören ve kendisinden güçsüzleri veya değer verdiklerini korumak isteyen, ölüm tehlikesi olsa bile arkadaşlarını koruyacak bir tip. Neredeyse her dövüşte kendi sınırlarını aşıyor ve daha önce dövüşlerinde görmediğimiz hareketler uygulayabiliyor. Animenin açılış müziği gerçekten çok hoş ve kişiye merak ve heyecan duygusunu hissettiren bir açılış müziği onun aksine ise kapanış müziği gayet hoş ve sakin bir müzik bir kapanış müziğine göre gayet hoş olmuş anime bittiğinde kapanış müziğini mutlaka en az 10 saniye dinlemenizi tavsiye ederim.
     
  • Godzilla 2: City on the Edge of Battle İncelemesi

    Yönetmen: Kobun Shizuno
    Stüdyo: Polygon Pictures
    Tür: Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/8 


    2017 yılının sonlarına doğru çıkan Godzilla üçlemesinin ilk filminden sonra olaylar ikinci film olan City on the Edge of Battle ile devam ediyor. Godzilla anime evrenine giriş niteliği taşıyan ilk film Planet of the Monsters’ın incelemesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

    Evet, dediğim gibi tam bir devam filmi var karşımızda. İlk filmde olanları kısaca özetleyecek olursam; dünyada canavarlar boy göstermeye başlar lakin en beteri Godzilla’dır. İnsanoğlu Godzilla ile baş edemez ve çareyi uzaya kaçmakta bulur. İşin içine Exif ve Bilusaludo adında iki farklı uzaylı ırk da girer ve uzayda yaşamaya elverişli bir gezegen bulamayınca dünyaya geri dönerler. Buraya kadar anlattıklarım ilk filmin hikayesi. Şimdi yazacaklarım biraz spoiler olacağı için izlemediyseniz okumayın derim. Malum, Tau Ceti yıldız takımında geçen yirmi yıl dünya yılına göre yirmi bin yıla denktir. Bir umut Godzilla belki ölmüştür diyerek yaşamın son temsilcileri dünyaya geri gider. Maalesef Godzilla ölmemiştir ama Haruo Sakaki’nin önderliğindeki birlikler Godzilla’yı alt etmeyi başarır. Fakat o da nesi!? Yendikleri aslında Godzilla değil, yavrusu gibi bir şeydir. Gerçek 300 metre uzunluğundaki Godzilla ilk filmin sonunda ortaya çıkar ve doğal olarak herkes şok olur. İkinci filmde işte tam buradan, nerede kaldıysak oradan devam eder. 


    Haruo Sakaki ve ekibi orijinal Godzilla’nın ortaya çıkması ile yeryüzünde dağılır. Haruo’nun hayatını hala dünyada yaşamakta olan, insan ama çok farklı bir insan türü olan kabile mensubu bir kız kurtarır. Elbette Haruo bunun şaşkınlığını yaşar. Sonuçta gezegende hala yaşayan bir canlı türü vardır. İlk şok atlatıldıktan sonra dağılan ekip bir araya gelir ve yine, yeniden Godzilla’yı alt etmenin planları yapılır.

    Bir üçlemenin ikinci, yani orta filminin işi bana göre hep zordur. Çünkü ilk filimde başlangıç – giriş heyecanı vardır ve son filmde de final. İkinci film gelişme aşaması olduğu için olaylara genelde zemin hazırlanır ve bu yüzden ilk ile son filme göre daha ağır kalır. Aynı şekilde anlattığım gibi City on the Edge of Battle da bu şekilde. Birkaç sahne dışında Godzilla dahi ortalarda görünmüyor. Daha çok plan yapılıyor, yerli halk üzerinde duruluyor ve iç çekişmeler üzerinde yoğunlaşıyor. Elbette kötü bir devam filmi değil ama ilk filmdeki tutkuyu ikinci filmde yakalamayı da ummayın. 


    CGI kısmına ilk filmin incelemesinde değinmiştim. Düşüncelerim değişmediği için yeni bir şey eklememe gerek yok. Evet, fena değiller ama gerçek çizimlerin, hele ki doksanlı yılların yerini asla tutamazlar:) Yine aynı şekilde açılış ve kapanış parçası bulunmuyor.

    Her şeyin sonuçlanacağı üçüncü film Godzilla 3: The Planet Eater, Kasım 2018’da gösterime girecek. Neler olacağını Metphies adlı karakterin after credits sahnesinde verdiği spoiler ile az çok tahmin edebiliriz. Ne olduğunu buradan yazmayacağım. Ya filmi izleyin ya da gidin internete bakın:) Tek diyeceğim, üçüncü film bence en efsanesi olacak. 

  • Yowamushi Pedal İncelemesi

    Yönetmen: Nabeshima Osamu
    Stüdyo: TMS Entertainment
    Tür: Spor
    Yapım Yılı: 2013 - 2014
    Bölüm Sayısı: 38 + 24
    Anime Puanı: 10/8


    Daha önce de birçok yerde rastladığım bir anime olan Yowamushi Pedal için hep "Ya bisiklet konulu spor animesi mi olurmuş?" diye düşündüm. Sonunda başlamaya karar verdiğim de ise anladım ki oluyormuş. Yine de türünün diğer örnekleriyle kıyaslandığında birçok farklılık olduğunu izlerken anladım.

    Hikayemiz Sakamichi Onoda adında liseye yeni başlamış olan bir genç etrafında şekilleniyor. Bir otaku olan Onoda'nın en büyük hayali yeni okulunda en çok sevdiği konu hakkında konuşacak arkadaşlar edinmek, yani animelerin. Bu uğurda okula başladığı ilk gün anime kulübüne katılmaya karar veren Onoda'nın hayalleri kulübün üye eksikliğinden kapatıldığını öğrenmesiyle suya düşer. Yine de pes etmez ve anime kulübüne üye aramaya başlar. Animeleri o kadar sevmektedir ki animelerle ilgili eşyaların satıldığı Akiba'ya sürekli gitmektedir. Hatta daha fazla parası kalması için bunu trenle değil, bisikletle yapmaktadır. Bir gün okula bisiklet ile giderken yokuşta İmaizumi ile karşılaşır ve bundan sonra hayatında büyük değişiklikler olacaktır.


    Çizim olarak başarılı bir iş çıkarmışlar. Bütün karakterlerin hoş çizimleriyle yarış anındaki yüksek hızda hareket eden bisiklet ve onun deldiği rüzgarın çizimlerinin güzel bir kombinasyonuyla beğendiğim bir iş yapmışlar.

    Yazının başında da bahsettiğim gibi konu gereği diğer spor animelerinden farklı bir yapıt olmuş. Genelde spor animelerinde gördüğümüz karakterlere sınıf atlatan durumlar (yeni hareketler gibi) bu animede çok az karşımıza çıkıyor, yine de diğerleriyle kıyaslanamaz (Bir emperor eye veya dempsey-roll değil). Bundan dolayı bu anlamda animeye heyecan katamıyorlar. Yine de konunun animeye kazandırdıkları da var. Klasik tur bazlı eleme sistemi yerine bütün takımların aynı anda yarıştığı yarışlar aynı anda karakterlerin birden fazla güçlü rakiple karşılaşmasına olanak veriyor ki izlerken çok zevk almamı sağladı bu özellik. İşleniş aşamasında da anime başarılı bir iş çıkarmış karakterlerimizin gelişimini sıkmadan bize izletiyor Yowamushi Pedal. Bunun yanında tek bir karaktere kalmamakla birlikte bütün karakterleri adeta ana karakter edasıyla kendi savaşlarına sürmüşler. Bu durumu her karakterin kendine ait bir geçmişi olmasıyla birleştirdiğimizde sıkıcılığı büyük çoğunlukla engellemişler. Büyük çoğunlukla dememin sebebi, yarışı çok uzatmaları. Tamam tur bazlı olmamasını beğendik de biraz fazla uzun olmuş. Bunun dışında neredeyse her spor animesinde gördüğümüz arkadaşlık, dayanışma ruhunu burada da görüyoruz. Tabi bu durum komik sahnelere sebep oluyor ve açıkçası ben bazı anlarda baya güldüm. Power-uplarla yapamasalar da animeye çeşitli yollarla animeye heyecan katmayı başardıklarını da belirtmek isterim.


    Karakterlere gelecek olursak daha önce de dediğim gibi her karakter (gerçek anlamda neredeyse hepsi) kendine has bir hikayesi var. Bir de baştan uyarmak isterim bazıları bisiklete bindiklerinde mutasyon mu geçiriyor, temiz hava mı çarpıyor bilmiyorum ama bir şekil ve kişilik değişimi yaşıyor:) Bir ara animenin içinde Orochimaru var sandım, sanırım tuhaflığı anlatmak için bu yeterli olur. Bu durumu biraz fazla abartmışlar. Bununla birlikte güç dengesinde bazı karakterlerinde abartı olduğu hissi uyandı içimde izlerken. Diğer takım üyeleri ve onların rakiplerinin hemen hemen hepsinin anime içinde yoğun ve etkili biçimde kullanılmasını çok beğendim. Zaten karakter sayısı açısından eksikliği bulunmayan anime bir de böyle bir yola baş vurunca çok etkili olmuş. Onoda'nın tavırları, İmaizumi'nin hırsı ve Naruko'nun sempatik hareketleriyle anime benim açımdan karakter konusunda geçer not aldı.

    Özetlemek gerekirse açıkçası bisiklet yarışlarıyla ilgilenmeyen biri olarak bu kadar etkili bir yapıt beklemiyordum. Heyecan, komedi ve hırs anlamında bir spor animesinde olması gereken her şey var ama karakterlerdeki bir iki ufak hatta yarışların uzunluğu ve konun getirdiği birkaç sıkıntı yüzünden en iyileri arasına koyamayacağım. Yine de spor animesi sevenlerin hoşuna gidebileceğini düşünüyorum. İzleyecekler listenizde Yowamushi Pedal'a da yer vermenizi öneririm.

  • Poco’s Udon World İncelemesi

    Yönetmen: Seiki Takuno
    Stüdyo: Liden Films
    Tür: Hayatın İçinden
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9


    Yazmakta zorlandığım için İngilizce ismini tercih ettiğim Poco’s Udon World, yani orijinali ile Udon no Kuni no Kin’iro Kemari bizlere Souta ve Poco’nun yürekleri ısıtan hikayesini sunuyor. Tam adı ile Tawara Souta küçük yaşta annesini kaybetmiştir. Liseyi bitirdiğinde Kagawa Bölgesi’nde küçük bir kasabada Udon (kalın erişte/makarna) dükkanı işleten babasına “senin mesleğini yapmak istemiyorum” diyerek baba mesleğini reddetmiş ve Tokyo’ya taşınarak web sitesi tasarımcısı olmuştur. Aynı şekilde Souta’nın ablası Rinko da evlenerek büyük şehre yerleşmiştir. Aradan yıllar geçer ve Souta otuz yaşındayken babası vefat eder. Durum böyle olunca eşyaları toparlamak ve kasabadaki evle ilgilenmek için Souta uzun yıllar sonra kasabasına geri döner. Çocukluk arkadaşları, nostaljik anılar derken Souta, babasının tozlu udon dükkanının tenceresinden bir tıkırdı geldiğini fark eder. Açtığında un çuvalına sarılmış altın sarısı saçları ile küçük bir çocuk görür. Tabi Souta da çocuk da ürker. Souta çocuğu komşunun çocuğu falan sarar lakin ne giden vardır ne de gelen. Souta çocukla bu ufak erkek çocuğu ile ilgilenmeye başlar ve aralarında giderek artan bir bağ oluşur. Souta çocuğu soran edene “bir arkadaşım bakmam için bıraktı” der ve bir süre sonra çocuğa Poco adı verilir. Fakat Poco’nun kocaman bir sırrı vardır. Küçük sevimli mi sevimli Poco aslında büyülü bir rakundur… 


    Poco’s Udon World, Barakamon, Usagi Drop veya Amaama to Inazuma gibi animelerdeki klasik yetişkin – küçük çocuk teması etrafında dönüyor. Tek farkı Poco’nun insana dönüşebilen bir rakun olması. Açıkçası bu olayı ilk gördüğümde (ilk bölümde zaten belli oluyor, o yüzden spoiler sayılmaz) biraz yadırgadım. Yani ne gerek vardı, normal çocuk olsaydı ya dedim fakat ikinci bölümde hemen ısındım çünkü “rakun” mevzusu aslında bir yan tema. Anime tamamen Souta ve Poco’nun günlük maceralarına, birbirleri ve çevrelerindeki insanlarla yaşadıklarına odaklanan, çoğu zaman tebessüm ettiren, kimi zaman duygulandıran tam bir “hayatın içinden” animesi.

    Rakun olayı bir yana animenin başlığına koyulan Udon ismi açıkçası gereksiz. Tamam, Souta’nın rahmetli babası Udon dükkanı işletiyordu ve Poco’yu da ilk bu dükkanda gördük ama dahası yok ki? Bir de insan Udon ismini görünce ister istemez yemek animesi mi diye düşünüyor. Şahsen ben ilk gördüğümde öyle sandım. Oysa olayın udonu animenin adına koyacak kadar bir ağırlığı yok. Evet, bir bölümde udon yapıorlar ama kalan on bir bölüm? Kısacası udon diye betimlemek bence gereksizmiş. 


    İçerik olarak anime bu tarzı sunan serilerden pek farklı olmasa da (rakun mevzusu hariç) içerik olarak doyurucu. Özellikle serinin yıldızı Poco çok ama çok tatlı bir karakter. Tek sözcüklü cümleleri ile Poco’ya hayat veren Seyyu Kokido Shiho harika bir iş başarmış. Elbette Souta ve diğer karakterleri de es geçmemek lazım. Gerek Poco’nun gerekse Souta’nın gündelik yaşamını izlerken bölümler adeta peş peşe aktı. Aklıma yatmayan tek bir mevzu vardı o da “arkadaşımın çocuğu, bakmamı istedi” mevzusu. Tamam, bir – iki gün bakarsın da Poco dört – beş yaş civarında bir bebe. Akıl var mantık var, hangi ana bebesinden uzun bir süre ayrılabilir? Ayrıca kimse de doğru dürüst sorgulamıyor. Poco tam olarak hangi arkadaşın çocuğu? Nereden geldi pat diye? Ne zaman gidecek? “Bir süre benle kalacak” diyor Souta efendi. Diğer karakterler yemiş olabilir ama ben yemem arkadaş! :)

    Animenin çizimleri ise rengarenk. Sarı saçları ve sarı yağmurluğu ile Poco zaten sahaların yıldızı. Ayrıca o mimikleri yok mu o mimikleri… Başka bir şey anlatmama gerek duymuyorum. Nakajima’nın üçgen dişleri ise iğrenç. Koymayın şu dişleri arkadaşım. Tokyo Ghoul: re’de Shirazu’nun dişleri de böyledi. Hiç sevmem. Açılış ve kapanış parçası ise standart hayatın içinden temalı animelere yaraşır parçalar. Ne eksiği var ne fazlası. Seslendirmelere ucundan değindim. Poco dışında diğer karakterlerin de performansları üst düzey. 


    Udon no Kuni no Kin’iro Kemari bir-iki minik eksikliğini saymazsak benim bir hayli severek izlediğim bir anime serisi oldu. Şayet bu tarz ebeveyn-çocuk ilişkisi içerikli animelerden benim gibi zevk alıyorsanız muhakkak öneririm. Bu arada, final tadında bir sonla veda etse de bu mangası hala devam (Ağustos 2018) etmekte. Yani gelecekte belki Poco ve Souta bir geri dönüş gerçekleştirebilir. 

  • Grappler Baki: Saidai Tournament-hen İncelemesi

    Yönetmen: Yatabe Katsuyoshi
    Stüdyo: Group TAC
    Tür: Aksiyon, Dövüş
    Yapım Yılı: 2001
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/7.5


    Baki’nin Dünya’nın en güçlüsü olma yolundaki serüveni devam ediyor. İncelemesine buraya tıklayarak ulaşabileceğiniz ilk sezonda yeraltı dövüş turnuvasını düzenleyen Mitsunari Tokugawa, bu sezonda da “silah kullanımı hariç her şey serbest” olan dünyanın en büyük turnuvasını düzenlemeye karar verir. Turnuvayı kazanan kişi Antik Roma pankration kemerini ve dünyanın en güçlüsü olan kişi Hanma Yujiro ile dövüşme hakkını kazanacaktır. Tokugawa bu turnuvada yer almaları için dünyanın dört bir yanındaki güçlü adamları arar. Öyle ki hayatı boyunca tam gücüyle dövüşmeye gerek duymamış adamlar, birçok dövüş ustası, namağlup boks şampiyonları, güreşçiler vs. olmak üzere toplamda 38 kişiyi bu turnuvada toplar. Yeraltı arenasının şampiyonu Baki’nin hedefi bu turnuvayı da kazanıp dünyanın en güçlü varlığı olan babası Hanma Yujiro’nun tahtına oturmaktır. Baki (boy: 167 cm, kilo: 71 kg), ilk raundda 240 cm boyunda ve kilosu 310 kg olan bir birisi ile karşılaşır. Aradaki cüsse farkına rağmen Baki, rakibini rahat bir şekilde yere serer. Ancak onu birbirinden zorlu rakipler beklemektedir. Ve bu turnuvaya katılanlardan biri de Baki’nin kardeşi, Hanma Yujiro’nun bir diğer oğludur… 


    Bu sezonda sadece Baki’ye odaklanmak yerine turnuvaya katılan diğer karakterlerin hikâyelerine kısa ve öz olarak yer verilmesi iyi olmuş. Geliştirmiş oldukları tekniklerinin en iyisi olduklarını kanıtlamaya çalışmaları, kendi dövüş sanatlarının altında yatan felsefeyi açıklamaları (güreş, karate, boks, kung fu, kenpo, jujutsu vs.) ve onların da bu hikâyeye katılmaları güzel bir olaydı. Aslında bu durum ilk sezonda da vardı ama orada yeraltı dövüşlerinin serinin sonlarına doğru gerçekleşmesi nedeniyle karakter sayısı azdı. Bu sezonda ise ilk bölümden itibaren turnuvanın başlaması karakterleri rahat bir şekilde tanımamıza olanak sağladı fakat bu sezonda olumlu bir yön müdür yoksa olumsuz bir yön müdür bilinmez ama Baki biraz geri planda kalmış. Sadece diğer dövüşleri izliyor, analiz ediyor ve kendi dövüşüne hazırlık yapıyordu. Ve bu sezonda mekân olarak yeraltı arenası dışında bir yer göremedik. Heralde bu da turnuvanın çok sayıda kişiden oluşmasından kaynaklanan bir durumdu. Ama kişi sayısı çok olsa da geçen sezonda da gördüğümüz Hanamaya’dan başkasına ısınamadım. 

    İkinci sezonda sadece dövüş izlemek sezonun ortalarına doğru biraz sıkılmaya başladığım anda güzel dövüşlerin olmaya başlaması (Hanayama – Orochi Katsumi, Orochi Doppo – Amanai Yu gibi ) , Hanma Yujiro’nun turnuvadaki dokuz kazanana birden meydan okuması ve ondan sonraki dövüşler animedeki heyecanı artırarak devam ettirdi. Sezonun sonlarına doğru da final müsabakasına ve Hanma Yujiro’nun Baki yaşlarındayken Amerikan ordusuna meydan okuyuşuna şahit olduk.


    Devam sezonunda da çizim ve müziklerini beğenmedim. Çizimleri ilk sezonunkiyle aynıydı ve sanki bir anime değil de bir atari oyunu izliyormuşum gibi geldi. Açılış ve kapanış müzikleri de keza bana hani animenin bölümlerini çekmişler, hazırlamışlar ama gösterime vermeden önceki gün “Bir şey eksik ama ne?” diye düşünüp açılış ve kapanış müziklerini eklemişler izlenimini verdi ve sezonun sonunu yarım bitirmişlerdi. 2001 yapımı animenin bu zamana kadar devam serisi çıkmaması da ilginç bir durum. Neyse ki Netflix’in de olaya el atmasıyla Baki’nin 3. sezonu bu sene (2018) devam ediyor. 

    Sonuç olarak bu sezonun özellikle ortasından sonrası kesinlikle izlemeye değerdi. Baki’nin ilk sezonunu izlediyseniz ve dünyanın Hanma Yujiro’dan sonraki en güçlüyü belirlemek için yapılan yeraltı turnuvasında Baki’nin macerasının nasıl bir şekil aldığını merak ediyorsanız kesinlikle izlemelisiniz. Bu da bittiğine göre doğru 2018 yapımı sezonu izlemeye:)
     
  • Grappler Baki İncelemesi

    Yönetmen: Nanba Hitoshi
    Stüdyo: Group TAC
    Tür: Aksiyon, Dövüş
    Yapım Yılı: 2001
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/7.5


    Hanma Baki, 13 yaşında sokak serserilerinin ondan korktuğu bir gençtir. Öyle ki, Baki aynı anda yüz kişiye karşı mücadele verir ve bunlardan otuz yedisini haşat eder. Ancak bu ona yeterli gelmez çünkü o dünyanın en güçlüsü olmayı ister ve bu sebeple vücut geliştirme koçuna bağırıp onun yanından ayrılır. Sonrasında bir spor salonuna gider ve orada uluslararası boks şampiyonu Yuri Chakovsky ile karşılaşır ve ona meydan okur. Bu sırada da güce, dövüşe ve Baki’nin Dünya’nın en güçlüsü olma yolunda önündeki en büyük engeli, bütün dövüş sanatları tarafından Dünya’daki yaşayan en güçlü varlık olarak bilinen babası Hanma Yujiro’ya (Gulyabani, Şeytan) saplantılı olan annesi ona dövüşmesi için güçlü rakipler bulur. Hatta baştaki yüz kişiyi de o ayarlamıştır. Yuri’ye karşı mağlubiyet alan Baki daha da güçlenebilmek için dağların yolunu tutmuş ve macerası başlamıştır.

    Her bölümünü merakla izledim. Ayrıca animenin ana konusu dövüş olsa da Baki’nin hedefinin peşinden gidişini, azmini, karşılaştığı zorluklarla başa çıkışını izlemek ve bunlardan ders almak güzeldi. Ayrıca dövüştüğü hayvan ve insanlarla birbirlerine karşı duydukları saygı sonucu kurduğu bağı izlemek de güzeldi. Özellikle Baki’nin Yasha maymunu ve annesiyle aralarındaki ilişkiler beni duygulandırdı. 


    Animede özel güçler, büyüler, özel silahlar vs. olmayıp gerçeklik çizgisinden çıkılmadan çıplak elle dövüşülse de bence yine de insan kapasitesinin çok çok üstünde güçleri olan kişiler vardı. Burada özellikle babası Hanma Yujiro’dan (aşağıdaki görselde Baki’nin arkasındaki kişi) bahsetmem gerekir ki kesinlikle insan olamaz. Korkunç, psikopat bir yaratık. Adam için sudan, yemekten önce gelen şey dövüşmek. Ve bunun için karısı, çocuğu dahil herkesi incitecek durumda. Hatta neler neler… Ekran başındayken korktum bu adamdan:)


    Animenin çizimlerini ise beğenmediğimi söyleyebilirim. 2001 yapımı olduğundan mıdır nedir bilmiyorum ama bence kesinlikle daha net ve daha iyi olabilirdi. Çizimler bir süre sonra göz yoruyordu açıkçası. Müziklerine gelecek olursak açılış müziği biraz tempoluyken kapanış müziğinin temposu yavaştı. İkisinde de 90’ların fon müziğini kullanmışlar ve ikisini de aynı kişi seslendirmiş. Bence böyle bir anime için daha hareketli ve daha canlı bir müzik ve daha etkili bir ses kullanılabilirdi ki bu animeyi spor salonuna gitmeden önce motivasyon olsun diye ikişer üçer bölüm izleyerek giderdim. Bundan dolayı en azından açılış ya da kapanış müziğini spordayken dinlemek isterdim.

    Grappler Baki, spora ve dövüş sanatlarına ilginiz varsa ve bunların yanında az önce yukarıda saydığım erdemleri kazanmak için terredüde düşmeden açıp izlemeniz gereken bir anime. Çünkü animede de denildiği gibi: “Her erkek, hayatında en az bir kez Dünya’nın en güçlüsü olmayı hayal eder.” 

  • Souten no Ken: Regenesis İncelemesi

    Yönetmen: Yoshio Kazumi
    Stüdyo: Ploygon Pictures
    Tür: Aksiyon, Dövüş, Dram
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/6


    Yaklaşık on iki yıl aradan sonra yeni sezonuyla karşımıza çıkan Souten no Ken, iyi mi etti yoksa kötü mü etti açıkçası ben de bilmiyorum. Bu konuda duygularım karışık:) Bir tarafa Hokuto no Ken gibi kült bir serinin kahramanı Kenshiro’nun ustasının abisi Kasumi Kenshiro, diğer tarafta ise gudubet CGI çizimleri. 2006 yapımı ilk sezonun incelemesine buradan geçiş yapabilmeniz mümkün.

    Souten no Ken: Regenesis maceram biraz garip başladı. İlk bölümleri izlediğimde “ben bunu biliyorum yahu” hissine kapılınca Allah Allah dedim. Acaba bu bir devam sezonu değil de yeniden yapım gibi bir şey mi? Sonradan Yasaka karakterini görünce kafama dank etti: İlk sezonu izledikten sonra bir süre mangasını okumuştum!! :) Regenesis her ne kadar devam sezonu olsa da olayları başlatan hikaye yeni. Başta Führer olmak üzere Alman ordusu “Umudun Listesi” adlı bir listenin peşindedir. Tam olarak ne olduğunu bilmediğimiz bu listenin içeriği ise Erika adlı küçük bir kızdadır. Olaylar Erika ve koruyucusu Liu Fei Yan’ın giderek harabeye dönüşen Şangay’a gelmesi ile başlıyor. Şangay’da ise durumlar vahimdir. Ordular şehri talan etmiş, Kenshiro’nun “peng-yo”su (çok yakın arkadaş – kardeş) Pan Yu-Ling’in yönettiği çetede neredeyse yok olmuştur. Kısacası savaş çanlarının çaldığı bir ortamda bir sürü kaslı adam umudun listesinin peşindedir:) 


    Souten no Ken: Regenesis hikaye olarak açıkçası pek tatmin edici değil. Daha doğrusu; on iki sene sonra gelen bir devam sezonuna adapte olmak ve yarım bittiği için (devamı Ekim 2018’de) bağlanamama gibi bir sorunu var. Yani tam alışıyorsunuz, olayların içine girmeye başlıyorsunuz anime size bir sonraki sezonda görüşürüz diyor. Bir de şu an adını dahi hatırlayamadığım iki lüzumsuz karakter üzerinden komedi yapılmaya çalışılmasına ben utandım desem yalan olmaz. Öte taraftan dövüşler bir hayli zevkli. Kenshiro’nun kendine güveni tavan yapmış hallerini izlemek keyifli. Keyifli lakin ilk sezondaki gibi Kenshiro’nun dengi bir rakip bu gidişle göremeyeceğiz. Sürekli bir “over powered” yani aşırı güçlü durumu var. Tamam, Hokuto Shinken nihai dövüş sanatı ama biraz dengeli dövüşler izleyelim. Kenshiro’nun lafları, sigara yakışı falan karizmatik. Karşı taraf da genelde karizmatik ama bir dengesizlik söz konusu. 


    Ve geldik çizimlere… CGI’ı kim çıkardı arkadaş? Hadi çıktı, kim animeleri full CGI yapalım dedi? Megalo Box gibi buram buram doksanlar kokan bir anime izledikten sonra tamamen 3D’ye geçmek baş döndürdü desem yeridir. Hantal, gorilvari hareketler, devasa enseler, orantısız vücutlar ve sanki saniyede 10 fps söz konusuymuş gibi bir akışkanlık. Olmamış yani daha ne diyeyim. Fazla uzatmama açıkçası gerek yok. Bu anime Souten no Ken olmasaydı bu CGI’a hayatta katlanmazdım. Müzikler ve seslendirmeler ise oturaklı. Kenshiro’yu yine 2006 yılındaki seride de seslendiren 1961 doğumlu Yamadera Kouichi sesi ile hayat vermiş. Kapanış parçası pek matah değil ama rap tarzındaki açılış parçası (buradan dinleyebilirsiniz) çok hoşuma gitti. 

    Souten no Ken: Regenesis sadece Hokuto no Ken ve Kenshiro hayranlarına hitap ediyor düşüncesindeyim. Hele böyle bir CGI’ı başka kimse çekmez diye düşünüyorum. Gerçi bir müddet sonra alışıyorsunuz ama ilk bölümde o zehri yemek… Neyse, üçüncü sezonu bekliyoruz bakalım. 

  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan