• Senyu İncelemesi

    Yönetmen: Yutaka Yamamoto
    Stüdyo: Ordet, LIDENFILMS
    Tür: Aksiyon, Komedi, Fantastik
    Yapım Yılı : 2013
    Bölüm Sayısı : 13+13
    Anime Puanı : 10/7.5


    2013 yılının kış sezonunda çıkan ve (neredeyse) her bölümü ile izleyicileri kahkaya boğan bir seri, Senyuu. Henüz seriyi izleme fikrini bilincimde netleştirmemişken farklı olacağını ve tipik bir shounen anime muamelesi yapmamam gerektiğini biliyordum ancak beklediğim farklılık bu değildi...

    Vakti zamanında, iblis kralı Rchimedes, Dünya'ya baştan sona terör estirir iken, efsanevi kahraman Creasion'un onu mühürlemesi ve etkisiz hale getirmesiyle azap son bulmuştur. Bu efsanevi olayın ardından gelen bin yıllık barış, gizemli bir deliğin açılmış olması sonucunda şeytan ve insanlar arasındaki sınırın kalkması ile her şey değişecek, sayısız iblis tekrardan insanlığın üstüne yürüyecektir. Rchimedes'in geri dönmesi ile olayların daha da beter olacağını öngören insanların kralı, efsanevi kahramanın olası torunlarını huzurunda toplar. Ne yazıktır ki hakiki torunun belirlenmesi ve ortaya çıkarılması düşünülenden çok daha fazla zaman almaktadır. 


    Aslan yürekli yiğitlerin arasındaki gönüllülerden biri de amatör maceraperest Alba Frühling'dir. Fazla marifete sahip olmasa bile, başı derde girdiği zaman bu genç maceracuya yardım edecek olan yetenekli savaşçı Ross, onunla birlikte seyahat etmektedir. Ayrıca söz konusu güçlü eskort, alaycı ve sadist bir kişiliğe sahiptir. Bundan mütevellit, Alba'yı geç bir zamanda kurtarsa bile bunu mümkün olduğunca acı çektirerek gerçekleştirmektedir.

    Senyuu, bütün bölümlerinde geyiğe vurulmuş çerezlik bir anime hissiyatı veriyor, vermek istiyor. Bir web manga uyarlaması olan iki sezonluk televizyon serisi çizgisini hiç bozmayarak saçma, acayip ve en önemlisi komik olma niteliğini sürdürmüş. İlk sezonun yarısına geldiğimde (seriye başladıktan yarım saat sonra) anladım ki Senyuu'nun amacı, herhangi bir beklenti yaratmak olmadığı gibi çeşitli göndermeler aracılığı ile günümüz shounen türü animelerinin klişeleriyle dalga geçmek aynı zamanda. Seri, izleyiciye kusursuz düşünülmüş bir evren, ince detaylara sahip bir öykü veya toplumsal mesaj verme çabasında değil. Birincil hedefi eğlendirmek ve güldürmek olan, bunu da başarı ile aktaran bir animeden nasıl puan kırabiliriz ki? Mizah anlayışıma kısmen uyan şakalara sahip 4.30 dakikalık kısa bölümlerin birinde bile gülmediğimi hatırlamıyorum. Görev alan seslendirme sanatçıları da eğlenmiş olmalı ki; Seriyi benimsemelerini ve gereken duyguları iletmekte başarıya ulaştıklarını hissettiriyorlar. 


    Temaya uygun bir halde hazırlanmış çizimlerin ise kullanılan canlı ve sıcak renkler aracılığıyla desteklenmesini çok hoş buldum. Çoğu seride kullanılagelmiş arkaplanlardan bağımsız özgün çalışmalar, ara sıra kullanılan uyarlanmamış renksiz manga çizimleri ve gerçekçi görüntüler de beğenimi arttıran unsurlar oldu. Senyuu'nun müzikleri de en az çizimler kadar başarılı olsa da açılış müziğine sahip olmaması hayal kırıklığına uğramama sebep oldu. Bir nedenin ise bölümün içeriğinin, açılış ve kapanış şarkılarının süresinden daha kısa olması düşünmediğim fikirlerden değil. Harika fon müziklerinin oldukça yerinde kullanılması ile birlikte, iki sezonun da kapanış müzikleri muazzamdı. İkinci sezon kapsamındaki bölümlerin sonunda kullanılan 'Questers!' adlı şarkı çok eğlendiğim bir eser oldu.

    Harika müzik ve çizimlere sahip olmasının yanı sıra, şaşılacak derecede kaliteli bir içeriğe sahip olan Senyuu animesini, gülmeye, mutlu olmaya ve eğlenceli vakit geçirmeye ihtiyacı olanlara tavsiye ediyorum. 



  • Nanbaka İncelemesi

    Yönetmen: Shinji Takamatsu
    Stüdyo: Satelight
    Tür : Komedi
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 13 + 12
    Anime Puanı: 10/7.0


    İşin içinde hapishane oldu mu genelde hep ciddi bir atmosfer olur. Dönen entrikalar, kaçış planları, tehlikeli karakterler vs. ekranı doldurur. Verilebilecek en popüler örnek şüphesiz Prison Break. Anime dünyasında da durum pek farklı değil. Hapishane denildi mi hemen aklıma gelen ve dram yönü ağır basan Rainbow veya daha psikopata kaçan içeriği ile Deadman Wonderland, hapishanelerin “ciddi ve tehlikeli” bir ortam olduğunu anlatıyor bizlere. Bir de tüm tabuları yıkan Nanbaka gibi bir anime var:)

    Nanbaka’da olaylar dünyanın en ünlü hapishanesi olarak görülen Nanba’da geçiyor. Daha doğrusu bu hapishanede mahkum olan dört karakterin hayatı üzerine yoğunlaşıyor. Bunlardan ilki Jyugo’dur. Mahkum numarası 1315 olan Jyugo, “heterokromi” olduğu için farklı göz renklerine sahiptir. Hapishaneden kaçmaya çalıştığı için mahkumiyet süresini uzatmıştır ve yakında çıkacak gibi de değildir. 1311 numaralı Uno ise kumar ve kadın düşkünüdür. İskambil kağıtlarını asla elinden bırakmaz ve kendisi İngiliz kökenlidir. 1369 numaralı Amerikalı Rock ise dövüşmeyi ve yemek yemeyi sever. İri yapısıyla dikkat çeken Rock’un tepesi çabuk atmaktadır. Son sırada ise eski uyuşturucu yeni anime bağımlısı, 1325 numaralı Nico vardır. Tıpkı Rock gibi Nico da Amerikalıdır. Animede kısaca tanıttığım bu karakterlerin yaşamlarına, diğer mahkumlar ve gardiyanlar ile ilişkilerine mizahi bir şekilde göz atıyoruz.


    Hani içinde farklı türden çikolatalar olan özel çikolata kutuları olur ya, Nanbaka’da işe böyle bir anime. İçinde her çeşit tada sahip çikolata var. Bolca komedi, biraz da olsa dram, aksiyon ve kimsenin sevmediği, hep en sona kalan çikolata: Klişelik. Benzetmem umarım karışık olmamıştır. Demek istediğim şu ki, Nanbaka orta halli bir anime olarak karşımıza çıkıyor ve konseptin dışında olarak hapishanedeki mahkumlarla eğlendirmeye çalışsa da birçok olayın benzerini farklı yapımlarda zaten gördük. Seri, iyi bir başlangıç yapıyor çünkü karakterler değişik ve mekan türüne göre farklı. Lakin her bölümde izleyenin dikkati giderek azalıyor. Bunun bir sebebi de yine çikolata kutusu örneğinde olduğu gibi animenin birden çok olaya el atması. Komedi, aksiyon, dövüşler, biraz hüzün derken anime her temadan bir – iki ısırık alıp kalanını bırakmış gibi bir izlenim yaratıyor. Öte yandan dediğim gibi eğlenceli yanı da yok değil. Bir kere karakterler eğlenceli. Birbirleri ile sinerjileri tutmuş ve iyi bir ekip oluşturmuşlar. Gelip geçici yan karakterler de sırıtmıyor. Kimi espriler klişe olsa da zekice düşünülmüş diyaloglar da yok değil.

    Anime serisi, Sho Futamata’nın internette yayınlanan mangasından (aklınıza One Punch Man gelebilir) uyarlanmış bir bölüme. Toplamda 25 bölüm olsa da ben 13 + 12 olarak ayırma gereği duydum çünkü ilk on üç bölüm normal olarak yayınlanmışken bir ay sonra devam eden son on iki bölüm internet üzerinden yayınlanmıştır. Animenin yönetmen koltuğundaki Shinji Takamatsu yerinde bir seçim olmuş. Çeşitli Gundam projelerinde ve School Rumble gibi animelerde yönetmenlik yapmış olan Takamatsu’nun en büyük artısı Daily Lives of High School Boys’u da yönetmiş olması. 2012 yapımı bu anime de Nanbaka ile tarz olarak benzerlik gösteriyor. Bu yapımda hapishaneden ziyade liseye giden üç arkadaşın günlük yaşantıları komedi şeklinde ele alınıyordu. 1995’lerin sonunda kurulan yapımcı stüdyo Satelight ise Noein, Macross, Guin Saga, Log Horizon ve daha birçok ileri gelen animenin başındaki isim.


    Serinin en dikkat çekici yanlarından bir tanesi çizimleri. Özellikle keskin limon yeşili ve pembemsi renkler çok iyi kullanılmış. Anime, bu tonlamalarla adeta kendi dünyasını yaratmış diyebilirim. Tarzına uygun olarak da çizimler içeriğini çok iyi aktarıyor. Müziklerin de çizimlerden altta kalır yanı yok. Hafif J-Pop hafif rock tarzındaki “Rin! Rin! Hi! Hi! Adındaki parça şahane. Öte yandan “çibi” karakterlerin kullanıldığı kapanış parçası, nasıl desem… Kuru gürültü. Yani kapanıştan ziyade daha çok skeç gibi ve müzikten çok bağırış çağırış hakim.

    Nanbaka’nın eğitici bir yanı, ders çıkaracağımız köşeleri yok. Amaç sadece eğlenmek ve keyifli vakit geçirmek. Anime evrenine bir artısı var mı? Yok ama misyonunu da layığı ile yerine getiriyor. Evet, izlemeye karar verirseniz göreceğiniz bazı olaylar başka animelerden tanıdık gelecektir lakin izlemesi yine de zevkli.


    Nanbaka Yazısı ilk olarak Gölge E-Dergi'nin Ağustos sayısında yayınlanmıştır.
  • Mahouka Koukou no Rettousei İncelemesi

    Yönetmen: Manabu Ono
    Stüdyo: Madhouse
    Tür : Bilim Kurgu, Doğaüstü Güçler 
    Yapım Yılı: 2014
    Bölüm Sayısı: 26
    Anime Puanı: 10/8.0


    Bitirmiş olduğum serilerin sayısı üç haneye ulaştıktan sonra fark etmiş bulunmaktayım ki; Azımsanamayacak derecede olumlu geri dönüş almış ve başarılı sayılan animelere önyargı ile yaklaşmak benim için bir alışkanlık olmuş durumda. Bu durumun etkisini hissettiğim serilerden biri de Mahouk Koukou no Rettusei oldu. Maamafih, içerdiği kategorilere baktığımda bu çekingenlik benim için kaçınılmazdı. Her şeye rağmen Bilim Kurgu türüne bel bağladım ve iyi bir izlenim bırakmasını umut ederek başladım izlemeye. Başarılı da oldu...

    Henüz 21. yüzyılın başlarında, sihirbazlık ve peri masalı olarak düşünülmekte olan büyü, teknoloji ile buluşmuş ve teknik bir beceri olarak kabul görerek eğitimi başlanmıştır. Bir büyü eğitim kurumu olan Birinci Büyü Lisesi'nde (First High School) öğrenciler, okula kabul edilmek için gerçekleştirilen giriş sınavı sonucunda elde ettikleri puanlara göre iki farklı gruba ayrılırlar. Yüksek puan elde etmiş olan "Bloomlar", Birinci Sınıf'a atanırken, ortalamanın altında başarı göstermiş olan yedek öğrenciler, "Weedler" ise İkinci Sınıf'da eğitimlerine başlarlar.


    Mahouka Koukou no Rettousei serisinin hikayesi, büyü lisesinde okuyan Tatsuya ve Miyuki Shiba kardeşlerin etrafında geçmekte. Sınav bitiminin ardından Birinci Sınıf'a yerleşen Miyuki'nin kardeşi Tatsuya'nın, İkinci Sınıf'da eğitim görmesi layık bulunmuştur. Pratik sınav puanı ve sonuçları, bir Weed olduğunu söylese de Tatsuya'nın, sahip olduğu sınırsız teknik bilgi, onu, bulunduğu büyü okulunda 'farklı' kılıyordur.

    Mahouka Koukou no Rettusei, okul ve doğaüstü güçler birleşiminin kaçınılmaz eksilerini bilim kurgu ile kapatmayı başarmış. İlk bölümlerde henüz nasıl bir seriye bulaştığımı farkında olmaz iken büyü okulu temasının ilgi çekici gelmediğini düşünmüştüm. Animenin son dakikalarının ardından bu konu ile ilgili fikrimden dönmeme neden olacak bir gelişme olmamasına rağmen bunun sebebi serinin, Tatsuya ve Miyuki etrafında geçen bir bilim kurgu eserine dönüşmesi. Bundan mütevellit genel anlamda olumsuz yönde bir duyguya kapılmadım.


    Bilim kurgunın büyü ile birleşimi sonucunda ortaya çıkmış olan dövüş sekanslarında her saldırı ve vuruşu hissetmeniz iyi bir yön olsa da özellikle ilk serinin birinci yarısında, Tatsuya ve rakibi arasında geçen baygın bir konuşmanın ardından neredeyse ilah ilan edilecek olan ana karakterimizin bir vuruş ile zafer kazanması, her ne kadar Mahouka Koukou no Rettusei animesinin ikinci yarısına hazırlık niteliği taşısa da heyecan kaybına yol açtı.

    Hikaye anlatımını gerekenden fazla karmaşık bulsam da beğendiğimi söyleyebilirim. Konu, dördüncü bölümün ardından yavaş yavaş derinleşmeye başlıyor, yirminci bölümden sonra ise bilim kurgunun daha da ön plana çıkması sonucunda hakimiyet tam anlamıyla sağlanıyor. Finalin aceleye getirilmiş gibi bir hali olduğunu görmem dışında izleyiciye kendini benimsetmesini mümkün kılan hikaye anlatımını oldukça beğendim.

    Anime karakterimizin birinci bölümden itibaren sınırsız potansiyele sahip devasa bir güce sahip olmasını deneyimlememin ardından çoğu tahminimin suya düşmesi sonucunda belirgin bir karakter gelişimi gözlemleyebileceğimiz yan karakterlere umut bağlama gereksiniminde bulundum. Ne yazıktır ki, çoğu yardımcı karakterin görev aldığı has amaçlardan biri, genellikle romantizm unsurlarıyla ön plana çıkan ve pek de tasvip etmediğim bir mizah anlayışını desteklemek uğruna klişe -dere tiplemelerine bürünmek gibi gözüküyor. Tatsuya ve Miyuki gibi büyü eğitimi görmekte bir öğrenci olan Shibata Mizuki'nin Dandere (fazla asosyal – fazla sessiz) gereksinimlerini karşılayan davranışları örnek gösterilebilir. Ana karakterlerimizin bölümlerde kısa periyodlar ile gösterilen yakınlaşmalarının mizahi sorumluluk üstlenmeye çalışması da cabası. Her şeye rağmen başta Shiba Miyuki'ye hayat vermesinin yanı sıra, Beelzebub ve Bakuman gibi önemli yapımlarda da rol oynamış Saori Hayami olmak üzere, animede sorumluluk üstlenen bütün seslendirme sanatçılarının iyi iş çıkardığı kanaatindeyim.


    Seiyuuların performansını beğendiğim gibi kullanılan müzikler de oldukça hoşuma gitti. Birinci açılış müziğinde kullanılnış olan, Risa Oribe, daha bilinen adıyla LiSA'nın söylediği Rising Hope adlı şarkı favorim oldu. Parçanın çoğu bölümünde net bir şekilde fark edilebilen tahmin edilemez yükselmeler, şarkıyı etkileyici ve unutulmaz kılmış. İkinci açılış müziği olarak kullanılan, GARNiDELiA'nın Griletto adlı parçası başta olmak üzere birinci kapanış müziği Millenario ve ikinci kapanış müziği Mirror da oldukça başarılı seçimlerdi. Fon müziklerinin de neredeyse hepsini beğendim ancak aklımda kalan sayılı parçalardan biri olan Code Break'in yerini hepsinden ayrı kabul ediyor ve dinlemenizi tavsiye ediyoruım.

    Söz konusu seri, çizim konusunda alışıla gelmiş anime tarzını kullanmış. İlgi çekici taraf, çoğu bölüm boyunca soğuk renkli karelerin hakimiyet kurması. Okul üniformalarından da kaynaklanmış olabilecek bu durumun sonucu itibariyle sıcak renkler daha da belirginleşiyor (güneşin parlaması vs.) ve hoş bir ahenk oluşturuyor. Arka planlar ve yüz ifadeleri de yerinde ve göze çarpan bir eksikliği bulunmamakta. Öyle ki mangaka yaptığı işten o kadar gurur duymuş ki, Tatsuya'nın yüz ifadesini bütün anime boyunca değiştirmemeyi tercih etmiş!

    Mahouka Koukou no Rettusei, hikaye anlatımı ve konu bakımından ilgi çekici olsa da finali iyi ama acele bir yol izleyerek yapmış. Bana göre çizimleri her ne kadar başarılı da olsa sanatsal yönünü müzikal taraflarıyla ön plana çıkaran Mahouka Koukou no Rettusei, bilim kurgu ve doğaüstü güçlerin harika bir sentezi. 


  • Quan Zhi Gao Shou İncelemesi

    Yönetmen: Xiong, Ke
    Stüdyo: G.CMay Animation & Film
    Tür: Aksiyon, Macera, Komedi, Oyun
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 12 (Web)
    Anime Puanı: 10/8


    Bir Çin uyarlaması olan Quan Zhi Gao Shou (bir diğer adıyla The King's Avatar) bana göre gerçekçiliğe en yakın oyun animesidir. Çünkü anime içerisinde APM (detaylı açıklama en altta) gibi kavramlar mevcut. Çin uyarlaması denilince hemen önyargı oluşmasın. Bence Sword Art Online’dan daha iyi. Zaten iki animeye verilen puanlamadan da bu anlaşılabilir.

    Sözü daha fazla uzatmadan animenin konusunu anlatmaya geçeyim. MMORPG ve MMOFPS’in bir arada olduğu bilgisayar oyunu Glory’nin en iyi oyuncusu olarak görülen Ye Xiu, yetenekleri sayesinde “Battle God” olarak adlandırılır. Ye Xiu profesyonel bir oyuncudur ve Excellent Era takımının kaptanıdır. Birkaç sebepten dolayı takımın sahibi Ye Xiu’yu emekliliğe ve hesabını yeni takım üyesi ve kaptanı olacak kişiye devretmesini zorlar. Aksi takdirde tazminat ödemesi zorunda kalacak olan Ye Xiu’nin başka seçeneği olmaz ve emekli olur. İşsiz kalan Ye Xiu sokakta yürüken bir internet kafede iş ilanı bulur ve çalışmaya başlar. Çalışmaya başladığı gece de oyununun yeni bir sunucusu açılacaktır ve oyun deneyimi on yıl ile donatılmış bir oyuncu olan Ye Xiu “Lord Grim” adıyla yeni bir hesap açar ve kendine karakter sınıflarına bağlı olmayan bir silah yapar. Yeni sunucuda başarıdan başarılara koşan Ye Xiu yeni sunucunun birçok rekorunu kırar. Bu yüzden çoğu profesyonel oyuncunun ve klanların (profesyonel olmayan takımlar) dikkatini çeker ve Lord Grim’in aslında kim olduğunu bulmaya çalışırlar. Bunu yaparken de Lord Grim’in karşısına çeşitli engeller çıkarırlar. Böylelikle Ye Xiu’nin zirve yarışı başlar. 



    Adı: Ye Xiu
    Şehir: H Şehri
    Akrabalar: Ye Qui (ikiz kardeş)
    Boyu: 1.78 cm
    Eski Karakter Sınıfı: Büyücü
    Güncel Karakter Sınıfı: Sınıfsız
    Eski Silahı: Evil Annihliation
    Güncel Silahı: T. Chance Umbrella
    APM: 510 → 764 → 900



    Şimdi gelelim benim görüşlerime. İlk başta Çin uyarlaması olduğu için çizimleri ne kadar iyi olabilir ki diye düşünmüştüm ama ilk bölümü beni ters köşe yaptı. Gerek çizimleri, gerek senaryosu bakımından çoğu orijinal Japon kökenli animeyi sollayacağının garantisini veriyorum. En başta söylediğim gibi gerçekçiliğe en yakın olan oyun animesi dedim. Çünkü oyun e-spor uyarlaması gibi. Yani profesyonel oyuncular ve takımlar var. Günümüzdeki oyunlar gibi takımlar arası turnuvalarda düzenleniyor. Bu yüzden en başta söylediğim cümlenin tamamen arkasındayım.

    Animede gerçek dünya ile oyun dünyası arasında geçişler çok oluyor. Bu da bize sürekli animenin ne kadar gerçekçi olduğunu defalarca hatırlatıyor izlerken. Animeyi izlerken kanser olduğum durumlar çok oldu. Ana karakterimiz Ye Xiu o kadar soğukkanlı davranıyor ki karakter bazında ele aldığımızda soğukkanlı davranışları Log Horizon'dan Shiroe (analitik ve planlı olarak davranan ender karakterlerden) ve Sword Art Online'dan Kirito (yetenek bazında) karakterinin birleşimi bir karakteristiğe sahip. Sword Art Online’da Kirito abimiz tanrı seviyesinde başlıyor. Ama Ye Xiu ise normal bir insan. Tamam adama “Savaş Tanrısı” deniliyor olabilir ama bir zahmet de denilsin. Ye Xiu on yılını (gençliğini) bir oyuna harcıyor, kendi kendine gelişiyor, yeni stratejiler bulmaya çalışıyor, APM’ini geliştiriyor. Bana kalırsa “Savaş Tanrısı” lakabını sonuna kadar hak ediyor. Zaten Ye Xiu oyuna yeni başlayanlar için yönlendirmeler (guide) hazırlıyor. 


    Tabi ki de her animede olduğu gibi bu anime de kusursuz değil. Benim gibi anime severlere göre animede bulacağımız en büyük kusur seslendirme. Japon seslendirmeye alıştığımız için animedeki diyaloglar bize çok değişik gelecek. Alışmakta güçlük çekmeme rağmen bu kusurun beni ne animeden uzaklaştıran bir etken olduğunu söyleyemem. Animenin introsu ise pek ilgi çekici değil. Yani Tokyo Ghoul’un Unravel, Haikyuu’nun Hikari Are’si gibi gaza getiren bir müzik beklemeyin. Yoksa büyük bir hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz.

    Uzun lafın kısası yeni bir animeye başlamak istiyorsanız bence Quan Zhi Gao Shou iyi bir seçenek. Hem sizleri farklı dünyaya götürecek hem de gerçek dünyadan bir fazlalığının olmadığını gösterecek. Umarım sizler de seversiniz. Yeni tanıtımlar ve incelemeler için takipte kalın. 

    _________________________________________
    APM: Action per minute yani dakikada kaç tuşa basıyorsanız bu apm oluyor. Hangi oyundan örnek verelim mesela World Of Warcraft ta 20 dakika oynadınız ve totalde 4460 işlem yaptınız. 4460/20=223 dakikada 223 işlem ki bu gayet başarılıdır dakikada 223 kere klavye tuşlarına ve mouse tuşlarına bastınız profesyonel oyuncular için alt limit 200 dür. Apm bazı oyunlar için çok gereklidir.

  • Granblue Fantasy İncelemesi

    Yönetmen: Yuuki Itoh
    Stüdyo: A-1 Pictures
    Tür: Fantastik, Macera
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/4.5


    Cygames tarafından Android ve iOS işletim sistemleri için geliştirilen ve aynı adla uyarlanan bir anime serisi var karşımızda. Yani bir oyun uyarlaması olan anime fantastik bir dünyada geçmektedir. Bu dünya sadece gökyüzünden ve gökyüzünde süzülen adalardan oluşmaktadır. Bu adalardan birisi olan Zinkenstill’de serinin kahramanı Gran ve sevimli ejderhamsı yaratığı Vyrn sade bir hayat sürmekteydi. Ta ki Erste İmparatorluğu’na ait gemiden (gökyüzünde uçan gemiler tabi) Lyra ve onu korumaya çalışan Katalina, Zinkenstill’e düşene dek. İmparatorluğun amacı Lyra’nın gücünü kullanarak dünyayı ele geçirmektir. Katalina da aslında bir imparatorluk subayıdır ama Lyra’ya yapılanlara kalbi daha fazla dayanamaz ve ona yardım etmeye karar verir. Sonuç olarak Lyra ve Katalina’nın yolu Gran ve Vyrm ile kesişir ve imparatorluktan sakına üzerine kurulu bir macera başlamış olur. 


    Granblue Fantasy’yi izlememin iki sebebi vardı. Birincisi şu linkteki gibi “erkek kokan” bir videoya denk gelmem. İkincisi ve esas sebebi ise Cygames’in diğer bir anime uyarlaması olan Shingeki no Bahamut’u çok beğenmem. Aynı oyun yapımcısından benzer tarzda bir uyarlama olduğunu fark edince fazla düşünmeden izlemeye karar verdim ki üzüm üzüme benzemez misali pek aradığımı bulamadım. Öncelikle anime çok fazla oyun gibi ilerliyor. Misal, oyundaymış gibi görev alıyorlar sağ – sola gidiyorlar ve nasıl desem; fazla çocuksu. Şehir tasarımları ve ana hikaye fena sayılmaz ama izleyiciye aktarmada ciddi sıkıntılar var. Karakterlerin ya çok iyi ya da çok kötü oluşu da eksi bir etmen. Bakınız Shingeki no Bahamut’a, Favaro (adını unutmadığım nadir karakterlerden:) iyi niyetli olsa da biraz da çıkarcı ve kurnaz bir karakterdi. Burada ise öyle değil. Gran bir iyilik abidesi ve bu tarz karakterleri çoğu zaman itici bulduğumu söyleyebilirim.

    Animede oyundan da birçok etmenin aktarıldığı belli oluyor. Lakin oyun hakkında hiçbir bilgim olmadığı için yorum yapamayacağım. Örneğin oyunda çeşitli eşyalar sattığını tahmin ettiğim (hatta emin olduğum) bir karakter, kahramanlarımızın karşısına farklı adalarda çıkabiliyor. Ayrıca oyunda “çift ana karakter” olduğunu gereksiz son bölümden anlıyoruz. “Another Sky” Yani Başka bir Gökyüzü adlı son bölümde bize oyundaki seçilebilen dişi karakter olan Djeeta tanıtılıyor. Bölüm bir nevi Gran yerine Djeeta olsaydı ne olurdu tadında. Ee, ne var bunda diyebilirsiniz. Tamam, güzel bir detay ama bölümün yüzde altmışı sahilde kızlarımızın bikinileri ile su topu oynaması olunca anlamını yitiriyor. 


    Serinin çizimleri şüphesiz en iyi yanı. Yeşil ve mavinin hakim olduğu tonlamalar, pastel boya ile çizilmişe benzeyen arka plan göze hoş geliyor. Fakat arada gözüme çarpmayan “gariplikler” de yok değildi. Mesela Vyrm nasıl uçuyor? Ejderhacık kanat çırpmıyor, yukarı aşağı süzülerek havada kalıyor:) Ha, tabi bir de kan yok. Aile dostu. Çizimlerin dışında müzikler de gayet iyiydi. Özellikle anime şarkılarının ustalarından olan Karma’nın seslendirdiği açılış parçası başarılıydı. Granblue Fantasy benim için hayal kırıklığı oldu. Bölük pörçük ilerlemesi, işlenememiş konusu ve bağ kurulamayan karakterleri ile izlerken bayağı bir sıkıldığımı itiraf etmek zorundayım. Bikini partisi son bölüm de zaten işin kaymağı oldu. Gelecek olan ikinci sezonu izlemeyeceğimi söylememe de sanırsam gerek yok:) Umarım bu satırları yazdığımda hala devam etmekte olan Shingeki no Bahamut, ikinci sezonu ile kalitesini koruyabilmiştir. 


  • Boku no Hero Academia İncelemesi

    Yönetmen: Kenji Nagasaki
    Stüdyo: Bones
    Tür: Aksiyon, Komedi, Okul, Süper Güç
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/6.5


    Adından ve kapak fotoğrafından da kolaylıkla anlaşılacağı üzere “shounen türünün sınırlarını zorlayacak, bilinen bütün klişeleri kullanacak ve ana karakteri ilah yapacaklar." demiştim seriye başlamadan önce. Büyük oranda haklı da çıktım.

    Elementleri kontrol etmekten şekil değiştirmeye kadar birçok yeni keşfedilmiş gücü kapsayan "Tuhaflaklar", yıllar boyunca hızla artarak dünya nüfusunun %80'inin sahip olduğu ve artık normal kabul edilen özelliklere dönüşür. Bu beklenmeyen gelişme, Izuku Midoriya'nın da içerisinde bulunduğu dünyanın geri kalanını tamamen güçsüz kılar. Izuku'nun daha bir çocukken başlayan kahraman olma hayalini yıllar vazgeçirememiştir. Izuku'nun haksız kaderi onu kahramanlara daha çok bağlar ve elinden geldiğince bu konuda notlar alır. Her şeye rağmen Izuku'nun istikrarı meyve vermeye başlar ve hayranı olduğu All Might ile görüşme fırsatı yakalar. Izuku, All Might'ın ilgisini bir hayli çeker. Bunun sonucunda All Might, Izuku'yu sahip olduğu eşsiz güç için varis olarak seçer. Izuku, aylarca süren eğitimler sonucunda prestijli bir kahraman okuluna girmeyi başarır. Ayrıca bu yılki öğrenciler diğer yıllara göre çok daha umut verici görünüyorlardır. Izuku, yakında tuhaf ama yetenekli arkadaşlarıyla birlikte gerçek bir kahraman olma yolunda büyük adımlar atacaktır. 



    Başta belirtildiği üzere Izuku'nun en güçlü ve saygın süper kahraman olma sürecini anlatan Boku no Hero Academia, tipik bir shounen anime. Bu türle ilgili herhangi bir önyargım olmasa bile yeterince anime izledikten sonra fark ediyorsunuz ki; shounen kategorisindeki animeler, birbirlerinin kopyası niteliğinde. Açıkçası bu seriyi beklentim olmadan ve önyargısız bir bakış açısıyla izlediğim halde beğendiğimi söyleyemeyeceğim.

    Boku no Hero Academia, özgün ve ham bir hikayeye sahip olmasına rağmen belirli standartların dışına çıkamadığından dolayı hikayenin anlatımı konusunda yetersiz kalıyor. Her şeye rağmen animeyi izlerken zaman zaman sıkıldığımı hissetsem de genel anlamda eğlendiğimi söyleyebilirim. Bunun en önemli sebebi doğru zamanlarda kullanılmış olan komedi unsuru oldu. Kullanılan yüz ifadeleri başta komedi bölümlerinde olmak üzere bir çok hissi başarı ile seyirciye aktarıyor, keza seslendirmelerde oldukça iyiydi. Özellikle ana karakterimiz Izuku'yu canlandıran, ayrıca Sword Art Online, Charlotte, Psycho-Pass ve Boruto gibi birçok popüler seride de görev almış olan Daiki Yamashita'nın performansı favorim oldu. Boku no Hero Academia animesinin diğer ana karakterlerini de canlandırmış olan seslendirme sanatçılarının işini özveriyle yaptığını, karakterlerin kişiliklerini başarılı bir şekilde yansıtmalarından ve izleyiciye verdikleri yoğun hislerden anlamış bulunmaktayım. 



    İzlediğim süre boyunca ana karakterimizin kişiliği ile ilgili izlenimlerim durmadan değişti. İlk bölümden itibaren pısırık bir karakter olarak tanıtılsa da sınırı olmayan cesareti ve pervasızlığı, onun kötü yanlarını kapatmaya yetiyor ve kendini izleyiciye sevdiriyor. Ana karakterimizin beklenmeyen (!) öne çıkışları da bu duyguyu güçlendiren etkenlerden biri. Animenin hikayesine tam olarak 9. bölümden sonra odaklanmaya başlanıyor. Son bölümlerin izleyiciyi ikinci sezona hazırlamak amacıyla yapıldığı fark edilse de önceki bölümlerin işlenişinden tamamen farklı hazırlanıp riske girilmesini takdir ettim.

    Kahramanımız Izuku Midoriya'nın kahraman okuluna girmek için yaptığı sıkı çalışma da Rocky filmlerini aratmayacak derecede. Doğrusunu söylemek gerekirse o sahneleri izlerken kullanılan fon müziğini dinlemek yerine aklımdan "Eye Of The Tiger" melodisini geçirmek daha etkili oldu.

    Boku no Hero Academia animesinin sanatsal anlamda değerlendirmesine gelecek olursak genel anlamda beğenmemle birlikte çizim ve müziklerin hikayeden çok daha ilgi çekici olduğunu söyleyebilirim. Başta ana karakterimizin çizimleri olmak üzere bütün kahramanların karakter tasarımlarına büyük bir özen gösterildiği ilk bakışta fark ediliyor. Özellikle yeni çıkan animelerin büyük çoğunluğunda ana karakterlerin gösterişten uzak tasarlandığını gördükten sonra Izuku'nun çizimleri oldukça ilgimi çekti ve 2000 yılı öncesinde yayınlanan animelerin karakterlerini hatırlatıp iç çektirdi. Konu süper kahraman olunca haliyle dikkat edilen detaylardan biri de kostümler oluyor. Seride de belirtildiği üzere süper kahraman adaylarının kişisel istek ve zevklerine uygun olarak hazırlanan kostümlerin hepsi özgün ve ilgi çekici. Çizimler konusunda beni etkileyen bir diğer konu ise renklerin canlılığı oldu. Shounen türünde bir anime olmasının da renkler konusunda belirleyici faktörlerden biri olduğunu düşünüyorum. Ayrıca fark ettiğim ayrıntılardan biri de 4. bölümde gösterilen balık oldu. Sanırım Boku no Hero Academia animesini izlediğim süre boyunca gördüğüm en iyi çizimlere sahipti. 


    Serinin ilgimi çeken çok fazla müziğe sahip olmamasına rağmen 'Porno Graffitti' adlı Japonya kökenli ünlü müzik grubunun The Day şarkısının açılış müziği olarak kullanılması beni memnun etti. Grubun solistinin sesi hakkında The Day için yetersiz olduğunu düşünsem de beklentilerimi (?) kısmen karşıladığını belirtmek istiyorum. Brian the Sun adındaki müzik grubunun bir çalışması olan HEROES adlı kapanış müziği ise The Day ile aynı seviyede ilgimi çeken bir eser oldu. Boku no Hero Academia animesinin müziklerini ortalama kelimesiyle tanımlamak yanlış bir yaklaşım olmaz.

    Boku no Hero Academia, ilgi çekici bir hikayeye sahip olmasına rağmen konuyu işleyemediğinden ve temayı izleyiciye klişeleşmiş yöntemlerle aktarmaya çalıştığından yetersiz kalmış bir animedir. Serinin müzikleri, iyi veya kötü bir izlenim oluşturmasa da çizimleri çok başarılı buldum. İkinci sezonda, başta hikaye olmak üzere her konuda kendini geliştirdiğini düşünüyor ve saf bir shounen anime arayanların göz atmasını tavsiye ediyorum.

  • Ao Oni: The Animation İncelemesi

    Yönetmen: Maeda Chisei
    Stüdyo: Studio Deen
    Tür: Komedi, Korku
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/8


    Bu yazımda sizlere enteresan bir animeden bahsedeceğim. Kendisi gerçekten benzerlerine pek rastlayamayacağımız türden bir anime. Ao Oni: The Animation isimli bu tuhaf anime özellikle bir şey izlemek için kısıtlı zamanı olan, “animede neymiş efendim” diyen ya da” yok mu şöyle biraz keyfimizi yerine getirip bizi eğlendirecek anime” diye arayışta olanlara uygun bir anime olacaktır. Çünkü bu tuhaf anime hem çok eğlenceli hem de üçer dakikalık bölümlerden oluşuyor.

    Öncelikle “oni” kelimesinden bahsetmek istiyorum. Oni Japon kültüründe iblisler, şeytanlar veya troller olarak çeşitli tercüme edilmiş bir tür kötü ruhtur. Oniler Japon sanatı, edebiyatı ve tiyatrolarında popüler karakterlerdir. Oni tasvirleri çok çeşitlidir ancak genellikle onları keskin tırnakları, vahşi tüyleri ve başlarından büyüyen iki uzun boynuzu olan devasa benzeri yaratıklar olarak tasvir ederler.

    Ao Oni, ücretsiz bir rol oynama korku video oyunudur aslında. Oyun bulmaca ve RPG unsurları içeriyor ve arkadaşlarıyla birlikte perili köşkte sıkışıp bir canavar tarafından takip edilen Hiroshi adında bir çocuğun etrafında dönüyor.Oyun sırasında oyuncu, konağın çeşitli odalarını keşfediyor, öğeleri topluyor ve ilerlemelerine yardımcı olmak için bulmaca çözüyor.


    Ao Oni, 5 Temmuz 2014'te Japonya'da piyasaya sürülen aynı isimle filme uyarlanmıştır. 2015 yılında ikinci bir film olan Ao Oni 2.0 filmi çıktı. Şimdi de karşımızda anime serisi var. Anime Higurashi no Naku Koro ni, Rurouni Kenshin, Fruits Basket, Beyblade gibi popüler animelerin yapımında da karşıma çıkan Studio Deen tarafından da üretildi.

    Konusuna gelecek olursak; şehir dışındaki terk edilmiş bir köşkte gizlenen canavarlar olduğuna dahil söylentiler vardır. Ancak bu tür hikayeler Hiroshi ve arkadaşları Mika, Takeshi ve Takurou'ya anlamsız gelmektedir. Bir gün söylentileri araştırmak için cesaretlerini toplayıp gizemli köşke girerler. Ve içeri girdiklerinde onlara saldıran Ao Oni adlı mavi bir canavarla karşılaşırlar. Hiroshi ve arkadaşları konaktaki çeşitli bulmacaları çözerek evden kurtulmaya tabi bu sırada ölmemek için yeni mavi düşmanları Ao Oni’den kaçmaya çalışırken, sefil bir şekilde başarısız oldukları için kendilerine korkunç sonlar hazırlarlar.

    Ao Oni, birkaç yıl önce oynadım ve son derece eğlenceli bulduğum bir oyundu aslında. Animesinin geleceğini duyunca oldukça ilgimi çekti. Lakin böyle kısa bir öyküyü animeye nasıl uyarlayabilirler diye düşünmedim de değil. Fakat oldukça iyi bir iş çıkardıklarını rahatlıkla söyleyebilirim.


    Animede ki karakterler her zaman karşımıza çıkan türden de değil. Bir animeyi sadece tek bir karakteri için bile izleyenler ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır. Ao Oni’de karakterler hiçbir kimliği olmayan son derece stereotip türdeler. Animasyonlar ise son derece basit, karikatürize edilmiş lakin oldukça göze çarpan cinsten. Yani alışılagelmiş anime çizimleri bu animede yok. Bence bu gayet hoş olmuş, Aslında anime için kısa bir bölüm komedisi dizisi de diyebiliriz. Özellikle her bölüm komik bir şekilde ölen karakterlerle bitmesi bence animeyi daha da eğlenceli yapmış.

    Animenin bu kadar kısa olması animeye başlayacaklar için bir ön yargı oluşturuyor sanırım çünkü anime yeni çıkmasına rağmen pek bir kıyıda köşede kaldı. Üçer dakikadan oluşan bölümler sanırım izleyici için cazip gelmiyor, özellikle görsellik olarak animasyona benzemesi de yetişkinlerin ön tepkisini çekiyor olmalı lakin özellikle belirtmek isterim anime kesinlikle çocuklara uygun değil. Bana bir nebze “Happy Three Friends” animasyonunu da hatırlattığını söylemeliyim. Bilmeyenler için kısaca bahsetmek gerekirse, Happy Three Friends bir grup hayvandan oluşan arkadaşın her bölüm başına gelen talihsiz vahşi kazanlar ile yaralanması veya ölmesi anlatılan animasyondur. Ve kesinlikle çocuklar için değildir. :)

    Kısa ön yargıların bir kenara bırakıp şans verilmesi gereken bir anime Ao Oni: The Animation. Ve garanti veriyorum daha ilk bölümde izlediğiniz şeyin farklı, bambaşka bir şey olduğunu göreceksiniz. :)
  • Ping Pong The Animation İncelemesi

    Yönetmen: Yuasa Masaaki
    Stüdyo: Tatsunoko Production
    Tür: Spor, Psikoloji
    Yapım Yılı: 2014
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/7


    "Kahraman geliyor! Kahraman geliyor! Kahraman geliyor!” Bu sözleri içinden söylersen eminimki gelecektir... Bu, Makoto Tsukimoto'nun yalnız zorlu masa tenisi maçlarında değil stresle başa çıkmaya çalıştığı zamanlarda da kendine motivasyon sağlamak için kullandığı bir mantradır. Makoto yalnız savaşmıyordur. O ve Yukata Hoshino (lakapları ile Smile ve Peco) her gün birlikte masa tenisi oynarak büyüyen iki arkadaştır. Peco, azim ile dolup taşan ve dünyanın en iyi masa tenisi oyuncusu olmayı hedefleyen biridir. Smile ise Peco'nun tam tersi çok az mücadele eder. Her şeye rağmen ikisi her zaman bu spor için birbirlerine destek olurlar ve karşılıksız bir sevgi beslerler.

    Japonya'nın dört bir tarafından öğrenciler uluslararası alanda ün sahibi olabilmek ve kendini kanıtlamak için her yıl düzenlenen üst düzey bir masa tenisi turnuvasına katılırlar. Her ihtimale rağmen Peco ve Smile'ın bu turnuvada yüzleşmeleri kaçınılmazdır. 


    Çok fazla spor animesi izlemeyen biri olarak Ping Pong The Animation için büyük bir beklentim vardı. Kendim de masa tenisi sporuyla uğraştığım için izleyiciye gerçekten maçın heyecanını yansıtabiliyor mu çok merak etmiştim. Öncelikle söylemek istiyorum ki, hikaye gerçekten çok hoşuma gitti. Animenin masa tenisinden ziyade karakterlerin kişisel hayatlarını daha çok ele alması ve özgüvenlerini kazanıp ideallerini gerçekleştirmelerini izleyiciye sunması, her ne kadar beklentilerime ters düşse de doğru bir seçim olmuş çünkü masa tenisi gibi bir sporun sınırlarını zorlayıp sürreal bir yolda ilerlemek ve riske girmek yerine, masa tenisini bir basamak olarak kullanıp karakterlere özel hikayelere yoğunlaşmaları daha büyük bir kitleye hitap etmelerini sağlıyor. Ayrıca vermek istedikleri mesajı iyi bir şekilde izleyiciye iletmeleri de kaliteyi yükseltiyor. Her ne kadar durum böyle olsa da Ping Pong The Animation animesinin adından da anlaşılacağı üzere bir spor animesi olduğunu göz ardı etmemek lazım. Çizimlere incelememin sanat bölümünde detaylı olarak değinmek istiyorum ama kısaca, amatör bir masa tenisi oyuncusu olan ben bile çoğu zaman çizimler yüzünden maça olan ilgimi kaybettim.

    Anime içerisinde (sıklıkla) kullanılan terimlerin, masa tenisine özgü oldukları için çoğu izleyicinin kafasının karışmasına neden olabileceğini düşünüyorum. Zira uzun tırtık nasıl bir şey acaba? Bu şimdi backhand miydi forehand mi? Hangisi penholder oluyordu? Gibi soruları sorana kadar zaten asgari süre tanınmış olan maçlar bitiyor. Spor animelerinin vazgeçilmezi olan, yenildikten sonra dünya başına yıkılmış gibi bir tepki verme sekansını bir kaç sahnede yakaladım ama bu abartının animenin geneline yayılmamış olması hikayeye bağlanmayı kolaylaştırıyor. Seslendirme sanatçılarının ise çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Hikayeye tam anlamıyla adapte olmuşlar ve çok iyi bir iş başarmışlar. Makoto'yu canlandırmış, ayrıca Charlotte ve Shiki gibi birçok seride de kendini kanıtlamış olan Kouki Uchiyama bu serideki favorim oldu. 


    Bu paragraf spoiler içeriyor! Yememek için diğer paragraftan devam edin:) Finalde beklendiği üzere 'Smile' ve 'Peco' birbirleriyle maç yaptılar. Ben, Peco'nun yenmesinin sebebinin Smile'ın ona acıması olduğunu düşünüyorum. Ping Pong The Animation maçtan sonra gelişen olaylarla birlikte bütün taşların yerine oturmasıyla güzel bir final yapmış oldu ve benden hikaye konusunda geçer not aldı.

    Gelelim animenin sanatsal boyutuna. Ping Pong The Animation, hikayesine nazaran grafik konusunda riske girmeye karar vermiş olacak ki animeyi aralara biraz animasyon serpiştirilmiş bir manga olarak izleyicinin beğenisine sunmuş. Standartları açıkça reddetmiş olan bu animenin çizimlerini farklı olduğu için sevenler de oldu sevmeyenler de. Ben sevmeyen izleyicilerden biriyim. 20. yüzyılda yapılmış animelerden bile daha kötü çizimlere sahip olan bu animeyi iyi bulmak bir yana dursun, güzel veya yakışıklı olarak lanse edilen karakterleri bile rahatsız edici buldum. Kullanılan renklerin yoğunlu da aynı şekilde benim zevkime hitap etmiyordu. Çizimlerin kötü olması izleyicinin hikayeye yoğunlaşmasını da ciddi anlamda zorlaştırıyor. Çünkü karakterlerin yüz ifadelerinin belirgin bir şekilde çizilmemesinden ötürü verilmek istenilen duygunun izleyiciye ulaşması imkansızlaşıyor. 


    Karakter tasarımlarının tam tersine arka planların çizimlerini ve renklerini çok sevdim. Arka planlar konusunda beni rahatsız eden tek detay gökyüzü oldu. Seriye başladıktan bir süre sonra mangaya benzetilmiş olmasını neredeyse kabullenmiştim. Ta ki, son bölümlere doğru benzetilmekten çok mangaya dönüştüğünü gözlemleyene kadar. Bazı bölümlerde renk bile kullanılmadan sesli resimlerin gösterilmesi veya ekranın beş parçaya bölünmesi bana göre animenin şansını zorlamasından fazlası değildi. Benim açımdan, ne verdiği hissi yoğunlaştırdı, ne de sanatsal anlamda daha iyi bir iş çıkardı.

    Animenin çizimlerine nazaran kullanılan müzikler çok daha fazla ilgimi çekti. Ping Pong The Animation'un Bakudan Johnny adındaki gruba ait olan “Tada Hitori” şarkısını beğendiğimi söyleyebilirim. Çok eğlenceli bir çalışma olmuş. Ayrıca açılış müziğiyle birlikte kullanılmak üzere hazırlanmış animasyon bana MadWorld oyununu anımsattı. Beyaz, siyah ve kırmızılar içerisinde geçen MadWorld oyununun da sanatsal anlamda bir şaheser olduğunu düşünenler olsa da benim gözümü aldığı için aynı fikir de değildim. Animenin açılış animasyonu fena değildi. Merengue grubunun “Bokura Ni Tsuite” adlı şarkısının kullanıldığı kapanış müziğinden bahsetmem gerekirse çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Bunun başlıca nedeni ise grubun solistinin sesini beğenmemem.

    Sonuç olarak, Ping Pong The Animation'a bir bütün olarak baktığımda hikayesini çizimleri yüzünden değerlendirememiş, buna bağlı olarak da anlatmak istediği mesajın büyüsünü bozmuş bir anime görüyorum ve her şeye rağmen bu sporla uğraştığım ve spor türünde bir anime olarak hikayeyi çok üstün bulduğumdan sayısal değerlendirmemde çizimleri bu seferlik görmezden geliyorum.

  • Resident Evil: Vendetta İncelemesi

    Yönetmen: Takanori Tsujimoto
    Stüdyo: Capcom
    Tür: Aksiyon, Macera
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/7


    Hikaye Resident Evil 6 ile Resident Evil 7: Biohazard arasında geçiyor. Cathy White isimli bir ajan daha önce bir silah tüccarı olan Glenn Arias’ın peşinden gönderilmiş fakat daha sonra haber alınamamıştır. Bunun üzerine Chris Redfield ve ekibi Arias’ın izini Meksika’daki bir malikaneye kadar sürerler. Bu arada söylemeden edemeyeceğim; malikanede geçen sahneler benim için filmin en iyilerindendi. O kısa anlar ilk Resident Evil oyunlarının atmosferini çok kısa bir süreliğine de olsa bize hatırlatmayı başarıyor. Kendinizi bir anda tekrar ilk oyundaki Spencer Konağın’da buluyor ve etrafta kayıt etmek için daktilo aramaya başlıyormuş gibi hissediyorsunuz.

    Konumuza dönersek, Chris ve ekibi malikaneye ulaştıktan sonra kayıp olan ajan Cathy ve oğlu Zack’in zombi halleriyle ani bir saldırıya uğrarlar ve ekibin bir kısmı hemen oracıkta ölürken, geriye kalanı Arias tarafından tuzağa düşürülür ve ekipten geriye bir tek Chris kalır. Arias ile teke tek dövüşünde Arias ona elindeki zombi virüsünün dost ile düşmanı ayırt edebilme yeteneği ile iyi bir reklamı olduğunu ve piyasada satmaya elverişli olduğunu söyler. 


    Bu sırada, uzun bir süredir ilk defa görüp bize “nerdeeen, nereye” dedirten Redfield’ın eski S.T.A.R.S ekibi üyelerinden sağ kalan Rebecca Chambers (kendisi Resident Evil ve Resident Evil 0 ana karakterlerindendir) artık özel kuvvetleri bırakmış ve bir üniversitede profesör olmuştur. Hayat görüşü artık kas gücü kullanmak yerine beynini kullanarak bir farklılık yaratmaktır. Bu sebeple laboratuarında kendi ekibiyle yeni zombi virüsü üzerine bir tedavi üzerinde çalışmaktadır.

    Son olarak, ana karakter üçlememizi tamamlayan Leon son katıldığı operasyonda tüm takım arkadaşlarını bir ispiyoncu sebebiyle kaybetmiş ve kendini “nereye kadar gidecek bu böyle?” diye bir içmeye vermiştir. Chris ve Rebecca, Arias’ın onlara verdiği bilgi kırıntısı olan “dostla düşmanı ayırabilen virüs” sözü üzerine akıllarına daha önce Leon’un karşılaştığı Las Plagas virüsü gelir ve bilgi almak amacı ile Leon’un izini sürerler. Leon’u bu halde görünce aralarında anlaşamayan Chris ve Leon ancak baskına uğrayınca en iyi anladıkları yoldan bir araya gelip Arias’ın peşine düşeceklerdir. 


     Film atmosferi ve efektleriyle sizi RE 6’dan kaldığınız yerden devam ettiriyor. Sanki oyunu oynarken arkanıza yaslanmış ve ara sahnelerin tadını çıkarıyorsunuz. Aksiyon dorukta fakat biraz abartılmış, biz Leon ile yavaş yavaş elimizde “pat pat” tabanca ile gezmeye alışıkken Leon’un motosiklet üzerinde binadan binaya atlayıp artistik hareketler taslamazı biraz insanın tuhafına kaçıyor. Ayrıca her gördüğümde de düşünüyorum bu adam eskiden normal bir polis memuru, Chris ise özel kuvvetler iken Chris’in daha kaba dövüşüp Leon’un daha teknik durması tuhafıma kaçıyor.

    Kötü adamımız Arias ise pek etkileyici değil, güneş gözlüğünü taksa efsane Albert Wesker’ın aynısı çakması olduğu söylenebilir. Düğününde yanı başındaki eşinden geriye kalan bir kol iken kendisinin nasıl sağ salim çıktığı ise bir muamma. 


    Rebecca Chambers ise filmde biraz sönük kalmış gibi, hani şöyle diyelim onun yerine virüse tedavi bulan herhangi bir doktor da olurmuş, Rebecca olmasa da bir şey fark etmezmiş. Koskoca Spencer Konağı olayından sağ kurtulan bu karakter en azından temel dövüş becerisine sahiptir diye düşünüyorum onu da daha etkin görebilirken konu gereği fazla sönük kalmış.

    Gerçekleştirilen animasyonlar ve kullanılan müzikler ise oyunu aratmayacak cinsten. Karakterler gerçek birer insanmış gibi hareket ediyor ve kullanılan efektler tuhaf kaçmıyor. Tam tersine, gerçeklik ve oyun havası çok iyi bir uyum sağlamış.

    Bunlara rağmen film sizi sıkmıyor, aksiyon sahneleri abartılı olsa da güzel ve kim Chris ile Leon’u Rebecca +1’i ile görmeye hayır diyebilir ki? Bir Resident Evil hayranıysanız zaten kaçırmamanız gereken bir filmken zaman geçirmek isteyenlere de bir oturuşta izlemeleri için filmi önerebilirim. 

  • Shingeki no Kyojin 2 İncelemesi

    Yönetmen: Tetsuro Araki
    Stüdyo: Wit Studio, Production I.G.
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Dram
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9


    Gelmiş geçmiş en popüler anime serilerinden birisi olarak kabul edilen ve benim de bu görüşü savunduğum Shingeki no Kyojin, namı diğer Attack on Tittan tam dört senelik bir bekleyin ardından nihayet yeni bölümleri ile yeniden karşımıza çıktı. Biraz sevinç, biraz hayal kırıklığı yaratan serinin ilk sezonuna ve kapsamlı incelemesine buradan ulaşabilirsiniz.

    Yine her zamanki gibi seri ikinci sezon olduğundan ayrıntılı değinmeyeceğim. Yukarıda linkini verdiğim ilk sezon incelemesinin yeterince ayrıntılı olduğunu düşünüyorum. Bu yazıda daha çok edindiğin izlenimlere değineceğim ki dediğim gibi biraz sevinçli, biraz hayal kırıklığı içeren bir sezon oldu. Sevinçliydik çünkü titanlar nihayet geri dönüyordu! Hayal kırıklığı ise adeta bir kaşık nutella verilmiş de kavanoz geri kaldırılmış gibi. İlk sezonun yarısı kadar bölümler ve kısacık bir hikaye var karşımızda. Dolayısıyla dört senelik bekleyiş bunun için mi diye sorunca insan üzülüyor. 


    Her ikinci sezon animesinde, hele ki aradan uzun zaman geçmişse yaşadığım “daha önce neler olmuştu yahu” olayını vahim derecede olmasa da yine yaşadım. Elbette Eren, Mikasa, Armin, Levi falan hiçbirini unutmamıştım ama detaylar uçuverip gitmiş. İkinci sezona başlamadan birkaç gün önce ilk sezonun ilk bölümünü izlemiştim (tüylerim diken diken olarak!) ve ikinci sezonun ilk bölümü izlerken tam bir kavram kargaşası içine girdim. İlk sezonu bir daha mı izlesem? İlk sezonun son bölümü yeterli olur mu? Mangasını mı baştan okusam? Derken ortasında karar kıldım ve ilk sezonun sonlarına doğru bir yerden mangasını okuyup ikinci sezona geldikten sonra izlemeye başladım.

    Animeye verdiğim dokuz puan haksız değil. Atmosferi, bölümlerin işlenişi, titanlar falan derken on iki bölüm su gibi akıp gidiyor. Lakin “sadece” bu kadar uyarlanmış olması gülünç. Şöyle ki, 2013 yılında animenin ilk sezonunu bitirdiğimde hemen baştan mangasına başladım ve o dönem çıktığı sayıya kadar okudum. Güncele geldikten sonra biraz daha takip etsem de ister istemez bırakmıştım. Aradan dört sene geçti ve benim bıraktığımın üstüne neredeyse iki katı materyal yayınlanmış. Fakat bir baktım ki ikinci sezona rağmen ben hala ilerdeyim. 2013 yılında okuyup bıraktığım manganın 2017 yılında ikinci sezonu çıkıyor ama ben o sene bile daha çok okumuşum. Durum böyle olunca neden diyorum? Neden en azından 25 bölüm yapılarak daha çok şey işlenmemiş. Ha, işlenen kısma diyecek bir sözüm yok. Tek kelimeyle şahane olmuş ve maymun kılıklı titanı ilk defa ekranda görmek harikaydı. Son bölümlere girmiyorum bile. 


    Çizimlerine veya müziklerine değinmiyorum. Aynen dört sene önceki gibi kaliteliler. Seriye uygun bir açılış söz konusuyken kapanış nasıl desem biraz garip, tüyleri diken diken ediyor. Yeniyle beraber tanıdık parçaları da duymak enfesti.

    Tatmin olduk mu? Elbette olmadık. Ne oldu şimdi? On iki bölüm üç günde çabucak bitti ve ben “yine” mangasını okumaya başladım. Yine manganın sonuna geleceğim, yine bırakacağım, yine unutacağım ve üçüncü sezon geldiğinde yine cümbüş yaşayacağım. Neyse ki bu sefer dört sene beklemek zorunda kalmayacağız. Üçüncü sezon seneye, yani 2018’de karşımıza çıkacak. Buradan da yetkilileri sesleniyorum: En az 25 bölüm, tamam mı? :) 

  • Diabolik Lovers İncelemesi

    Yönetmen: Shinobu Tagashira
    Stüdyo: Zexcs
    Tür: Dram, Gizem, Romantik
    Yapım Yılı: 2013
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/3
     

    Yui babasının isteğiyle gözlerden uzak bir malikanede yaşamaya başlar. Ayrıca bu malikane altı vampir kardeşin de evidir. Başta kardeşler şaşırır ve kızın neden geldiğine anlam veremezler ama sonradan onun yeni kurban gelin olduğunu anlarlar. Yui, Sakamaki kardeşlerin vampir olduğunu anladığında iş işten geçmiştir. Her biri birbirinden sadist olan bu kardeşlerle yaşamaya başlayan Yui’yi kabuslarla dolu geceler ve bitmeyen acılar bekliyor.

    Diabolik Lovers'ı izlemeden önce isminden ve kapak fotoğrafından ne halt olduğunu az çok anlamış ve önyargıyla yaklaşmıştım ama buna rağmen bir şans vermek istedim ve izlemeye başladım. Şunu söyleyebilirim ki tam anlamıyla bir shoujo animesi. 6. bölüme kadar hikaye diye bir şey söz konusu bile olmuyor. Bölümlerin başından sonuna kadar sünepe bir ana karakterin sanki dünden razıymış gibi 6 kardeşe kendini emdirmesini, kardeşlerin türlü türlü vampirlikler yapıp tek işleri buymuş gibi kızla uğraşmalarını izliyoruz. Bütün sezon boyunca ana karakterimiz (peh) Yui Komori'nin bir dakika bile yalnız kaldığını göremedim. Serinin yarısından fazlası fan servisliği materyali çıkarması için çizilmiş gibi hissettiriyor ve hitap ettiği kısma bakarsak bunu başarmış gibi gözüküyor. Hikaye başladıktan sonra rahat bir nefes alacağınızı düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz çünkü ortada berbat da olsa bir hikaye olmasına rağmen bunu anlatamamışlar. Bence birinci önceliklerinin hikaye olmaması bunun başlıca nedeni. 


    6. bölümden sonra bir de animeyi özetleyen 6.5 diye bir bölüm çıkarmaları beni bayağı güldürdü. Tabi doğru düzgün konuşmayı bile beceremeyen vasat bir baş karakterin sorunlu vampirler tarafından “emiklenmesi” çok derin ve felsefi olunca bizim anlamayacağımızı düşünüp özet geçmişler. Sağ olun ya.

    Diabolik Lovers'ın bu sezonundaki hikayesini biraz ele almak gerekirse kardeşlerin amcaları Richter'ın gelmesiyle derinleşmeye (?) başlayan hikayenin 1. sezonu çok tahmin edilebilir bir sonla (ana karakterin vampire dönüşmesiyle) bitiyor. Animenin tahmin edilebilirliği bütün bölümlere yayılmış durumda. Ayrıca amcaları Richter'ın geldikten sonra “Yeğenlerimin kötü tavrını affet” demesi beni baya güldürdü. Onca zamandır kızcağıza yapmadıklarını bırakmadılar bu mudur yani?

    Bütün sezon boyunca ona yapılan her kötülüğe çaresizliği ve korkusu yüzünden (büyük ölçüde) tepkisiz kalıp son bölümde kalbine hançer saplayacak cesareti nereden bulduğunu da merak ediyorum. 


    Dediğim gibi adından ne tür bir anime olduğu baştan anlaşılıyor fakat Diabolik Lovers'ın 'Lovers' kısmını ve hikayesini ikinci sezonda göreceğimize inanıyorum deyip umudumu kaybetmemeye çalışıyorum ama hikayenin gidişatına bakılırsa ikinci sezonda hikayeden bile önce romantizm ön planda çıkacak gibi bir his var içimde.

    Diabolik Lovers'ın sanatsal boyutuna diğer her kategoriden bağımsız yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum çünkü animenin berbat olmayan tek tarafı bu yanı. Çizimlerin gayet iyi olduğunu söyleyebilirim. Herhalde yapımcılar da bunu farkında olacak ki çok uğraştıkları göz çizimlerini izleyicinin gözüne gözüne sokmak için Subaru'nun sağdaki saçını saydam yapmışlar ama gerçekten ayrıca uğraşıldığı belli oluyordu. E tabi puanı daha da düşürmemek için bir yerden tutunmak zorundalar :)

    Aynı şekilde openingi de beğendim. Mr. SADISTIC NIGHT adlı çalışma bence gayet başarılı olmuş ama Hukaru Midorikawa ve Kosuke Toriumi'nin (Bu ses sanatçıları aynı zamanda Ayato ve Shu karakterlerinin de seslendirmesini yapmışlardır.) seslendirdiği bu şarkının daha sert olması bana göre daha iyi olurdu. Ending kısmına çok girmek istemiyorum çünkü kırabileceğim puan kalmadı :D Son bölüme kadar doğru düzgün bir ending şarkısına bile sahip olmayan Diabolik Lovers son bölümde ise bize 'sezon bitti artık bir şarkı koyalım bari :P' der gibi Mr SADISTIC NIGHT'ı dinletti. Kötünün iyisi. 


    Son olarak animede gözüme çarpan bir kaç detaydan bahsetmek istiyorum. Dikkat sonrası spoiler! Yememek için diğer paragrafa geçin. 8. bölümde Cordelia öleceği sırada, Laito piyano çalarken odasına girdi. Keşke bu sahnede hareketli bir müzik yerine Chopin’den Nocturne opus 9 No. 2 konulsaydı. 10. bölümde ana karakterimiz Yui Komori yakın zamanda defalarca ısırılmasına rağmen izleri gözükmüyordu. Ayrıca Yui’nin son bölümde yakılan elbiseyi giyememesinin başlıca nedeninin ilk bölümlerde yapılan ‘tahta’ esprisi olduğunu düşünüyorum.

    Uzun sözün kısası Diabolik Lovers hikaye ve anlatım bakımından sınıfta kalmasına rağmen çizimleri ve openingi sayesinde benim açımdan biraz toparladı. Son bölümüyle beklentiyi yükselterek 'Diabolik Lovers daha yeni başlıyor' demesi bana göre acele bir sonla bitirilmesinden çok daha iyi. Umarım animenin ikinci sezonunda hikayeye ağırlık verilip bütün bu eksiklikler tatmin edici bir şekilde tamamlanır ve çok daha yüksek bir puan elde eder.
  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan