• Hai to Gensou no Gimgar İncelemesi

    Yönetmen: Ryosuke Nakamura
    Stüdyo: A-1 Pictures
    Tür: Fantastik, Macera
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7


     Her halde kimse A-1 Pictures stüdyosunun yapıtlarının kalitesini sorgulamaz. Çoğunlukla ortalamanın üstünde kaliteye sahip yapıtlar karşımıza çıkardı stüdyo. .Bu yapıtlardan biri de Hai to Gensou no Gimgar demek isterdim ama ortalama bir yapıt olmuş ne yazık ki. Bu tarz animeleri aslında severim. Sizde de böyle mi bilmiyorum ama hani bi oyunda mahsur kalsam, buna en az üzülecek insanlardan biri olurum sanırım:). Yine de Gimgar bu düşünceyi değiştiren bir anime olmuş. Neden derseniz RPG oyun misali animelerdeki o gerçek dışı havayı bu animede fazla göremiyoruz. İsterseniz incelememize başlayalım.
    Haruhiro ve birçok genç gözlerini açtıklarında bir kulenin üstünde, bilmedikleri bir dünyada olduklarını fark ederler. Gerçi bilmedikleri tek şey dünya değildir. İsimleri dışında hiçbir şey hatırlamamaktadırlar. Neden orada olduklarını, geçmişlerini hatırlamamaktadırlar. O anda tuhaf bir adam onlara Gimgar dünyasında olduklarını söyler. Burada para kazanıp yaşamak için gönüllü asker olmaları gerektiğini belirtir. Gönüllü askerler yaratıkları öldürüp onların ganimetleriyle yaşamlarını sürdüren insanlardır. Kuledeki insanlar bölünerek ekipler oluşturur. Doğal olarak güçlü güçlüyü seçer. Geriye kalanlar da kendi aralarında bir ekip oluşturur. Haruhiro ve ekibi bu bilinmeyen dünyaya adımlarını atarlar.
     

    Daha önce de belirttiğim gibi biraz daha gerçekçi ama hantal bir anime bunun artıları da eksileri de var doğal olarak. Fakat bunun oluşturduğu atmosfer gerçekten güzel oturmuş animeye.Aynı yapıya sahip birçok animedeki o işi basite indirmiş tavırlar yerini ölüm korkusu ve güvensizliğe bırakmış.
    Animedeki çizimlerin açıkçası biraz daha iyi olabileceği düşüncesindeyim. Özellikle çevre çizimlerine pek dikkat edilmemiş. Bunun dışında kullanılan karakterlerin kullandıkları bazı özelliklerin çizimleri de  daha göze çarpan tarzda olsa izlerken alınan keyfi arttırırdı. Karakter çizimlerinde başarılı bir iş çıkarmalarına rağmen diğer kısımlardaki eksikliği sadece dengelemeye yaramış bu klasmanda.


    Konu olarak aslında sıkça karşımıza çıkan RPG oyun tarzı bir yapıya sahip anime. Yine de bu durumda aslında olması gereken duyguları ve zorlukları animeye güzel bir şekilde aktarmayı başarmışlar. Diğer türevleri gibi kahramanlarımız düşük seviyeli yaratıkları ekmek keser gibi kesemiyor veya iki yaraktık kesti diye ilah moda geçmiyorlar. Animenin neredeyse hepsinde azar azar gelişimlerini izliyoruz. Animenin bazı kısımlarında Goblin Slayer izliyormuş gibi hissettim neredeyse. Anime dünyasında güçsüz sayılan goblinlerin bile aslında ne kadar korkutucu olduklarını iyi bir şekilde gösteriyor. Yine de yazının başında da belirttiğim gibi bu durum hantal bir anime oluşmasına yol açmış. Bu da izlerken biraz sıkıcı bir durum olabiliyor. Konunun beraberinde getirdiği aksiyonu da pek iyi kullamadıklarını düşünmekteyim. Karakterler zor durumda kaldıklarında bu durumu bize hissettiriyorlar ama bundan çıkmaları anındaki aksiyon gerçekten birçok sahnede yetersiz kalmış. Bunun yanında karakterlerin bazı anlarda dünyamıza ait olan kelimelerin kullanması (oyun, telefon gibi) veya Haruhiro'nun ayın aslında kızrmızı olmaması gerektiğini bilmesi gibi durumlar beni başlarda heyecanlandırsa da karakterlerin bunun üstünde durmamaları ve geçmişlerini hiç merak etmeyip bulmak için çaba harcamamaları kafamda çok fazla soru işareti bıraktı.


    Karakter konusunda ise en büyük sıkıntı sayı. Animede karakter kıtlığı var. Diğer savaşçılar sadece şehirdeki diyaloglarda kullanılmış. Bunun yanında şehir dışında veya olaylarda az da olsa yer verilse daha güzel olurdu. Karakterlerin sınıf çeşitliliği ise animeyi güzelleştiren kısımlardan biri. Hırsız, rahip, savaşçı gibi 6-7 çeşit sınıf olması ve bunların hepsinin ekipteki yerinin ayrı olması aksiyon sahnelerinin kalitesini arttıran bir etken olmuş.
    Özetle aslında birçok eksiğinin yanında başarılı bulduğum, birçok özelliği olsa da açıklarını kapatmaya yetmemiş. Çizim, karakter ve konu  olarak çok fazla eksiği var. Karakter sayısını arttırıp biraz daha aksiyonlu ve hızlı bir anime daha başarılı olabilirdi. İkinci sezonu gelebileceğini düşünüyorum.Umarım yeni sezonunda daha güzel bir yapıt olma yolunda ilerler anime. Uzun lafın kısası çok boş kaldıysanız izleyebilirsiniz.

  • Grand Blue İncelemesi

    Yönetmen: Shinji Takamatsu
    Stüdyo: Zero-G
    Tür: Komedi, Hayatın İçinden
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9


    Kitahara İnori, üniversiteyi yeni kazanmış ve hayalindeki üniversite yaşantısını yaşamak için bir deniz kenarı şehri olan İzu'ya gelmektedir. Burada amcasının dalış dükkanında yaşayacak olan İnori, büyük beklentilerle açtığı kapının ardında hayal ettiğinin tam tersi bir manzarayla karşılaşır. Alkolik üst dönemlerine (senpai) başlarda karşı çıkmaya çalışsa da zamanla onlardan biri olur ve hikayemiz başlar.

    Animenin aslında belli bir konusu yok düşünecek olursak. Gündelik yaşamdaki olayları, abartılı durum komedisi olarak karşımıza çıkarmışlar ki bence gayet başarılı bir şekilde yapmışlar. Şimdiden belirtmek isterim ki animenin içinde bolca alkol ve erkek çıplaklığı var ama merak etmeyin bunların hepsi sadece komedi malzemesi olarak kullanılmış. Size fazla rahatsızlık vermiyorlar. Hatta baya gülüyorsunuz. 


    Çizimlere gelecek olursak, bir süredir gördüğüm en güzel çizimlere sahip anime. Deniz altı çizimler olsun, karakter çizimleri olsun veya çevre çizimleri olsun mükemmel bir iş başarmışlar. Ayrıca konuşma esnasında karakter çizimlerini başarılı bir şekilde değiştirerek komedi dozunu daha da arttırmışlar.

    Konu hakkında aslında söylenecek çok bir şey yok. Çünkü ortada ilerleyen belli bir konu yok. Zaten animenin eksik noktası da burada benim düşünceme göre. Bu durum biraz sürükleyiciliği azaltıyor. Yine de bu açığı komediyle doldurmayı başarmışlar. Olayların sürekli olarak alkol almaya dönmesi ve bunun sebep olduğu komik olayları abartarak karşımıza sunmuşlar. Uzun zamandır bu kadar güldüğüm bir seri hatırlamıyorum. Yine de dediğim gibi eğer art arda izlemek isteyenler için sonlara doğru biraz zorlaşabilir. 


    Karakterlerin nedense hepsinin sıkıntılı olması animeyi canlandıran nokta olmuş. Her ne kadar bir çoğu gayet normal insanlar gibi görünse de altından sürekli olarak sizi güldürecek ve animenin sonraki kısımları için malzeme çıkaracak konular çıkıyor. Karakterlerin abartılı tavırları ve birbirleriyle olan diyalogları animeye renk ve bol bol kahkaha katmış. Animenin en komik karakterleriyse İnori ve Kouhei benim için. Sürekli olarak kavga etmeleri ve bu kavgalarda baş vurdukları yöntemler sizi kırıp geçiriyor.

    Özetlemek gerekirse başarılı bir yapıt olmuş. Abartılı yetişkin mizahıyla sizi güldüreceğinden eminim. Karakterler ve çizimler tam puan almasına rağmen konu olarak aynı noktada sabit kalması bir çırpıda bitirmenizi engelliyor. Eğer eğlenmek isterseniz şiddetle öneririm.

  • Devilman Crybaby İncelemesi

    Yönetmen: Masaki Yuasa
    Stüdyo: Science Saru
    Tür: Fantastik, Dram
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 10
    Anime Puanı: 10/8.5


    Netflix’te görebileceğimiz Devilman Crybaby, kökleri 1972’ye kadar uzanan aynı adlı mangası ve animesine dayanıyor. Yani orijinal Devilman’ın günümüz uyarlaması var karşımızda. İzleyebileceğiniz en şiddetli, en açık ve rahatsız edici animelerden birisi olmayı garanti eden seride olayların baş kahramanı Akira Fudo adlı genç arkadaşımız. Akira’nın ailesi yurtdışındadır ve Akira, çocukluk arkadaşı Miki Makimura ve ailesinin evinde yaşamaktadır. Çok iyi bir yüreğe sahip olan Akira, başkalarının dertleri için sürekli gözyaşı döken bir tiptir. Günün birinde Akira’nın çocukluğundan bir arkadaşı karşısına çıkar: Ryo Asuka. Ryo’ya göre dünyada iblisler kol gezmektedir ve ona göre iblisleri yenmenin en iyi yolu iblis olmaktan geçmektedir. Akira’yı yanına alan Ryo, onu kaptığı gibi şeytana tapılan seks partilerinin yapıldığı bir yere götürür. Akira elbette bulunduğu ortamdan rahatsız olur ama Ryo’ya göre iblisler böyle yerlerde daha fazla açığa çıkmaktadır. Ryo olayı daha da abartarak kırık şişeyle insanlara saldırmaya başlar ve kavgalar başlar. Derken iblisler meydana çıkar ve bunlardan en güçlülerinden birisi olan Amon adlı iblis, Akira’yı ele geçirir. Fakat Akira’nın kalbi baskın gelir ve vücudunun kontrolü Akira’da gelir. Yani Akira artık Amon’un güçlerine sahiptir ve iblisleri de öğrendiğine göre onları avlamanın vakti gelmiştir. 


    On bölümlük kısa seride dediğim gibi belki de hiç görmediğim kadar şiddet ve cinsellik bulunmakta. Kopan uzuvlar, dağılan organlar, her şey meydanda olmasa da seks sahneleri… Kısacası ne ararsanız var. Animenin bu yönünü, daha doğrusu cesaretini bir yandan takdir ettim ama bir yandan da fazla abartıldığını düşündüm. Belki Netflix’te olmanın özgürlüğü olabilir, anime hiçbir şey sergilemekten çekinmiyor. Hatta öyle sahneler var ki, ben şiddeti seven birisi olarak bile rahatsız oldum. Çok hafif bir spoiler vereyim; çocuklar bile bu animede kolayca ölebiliyor.

    Animenin ilk bölümü ve beşinci – altıncı bölümlerden sonrası dikkat çekici. Aradaki bölümler biraz durağan geçse de esas olaylar yarısından sonra başlıyor. Ve şunu belirteyim; bu animede mutlu son beklemeyin. Her şeye hazırlıklı olun çünkü herkes ölebilir, hem de en hunharca şekilde. Devilman Crybaby dört dörtlük bir senaryo sunmasa da nadir rastlanan sonu ve içeriği ile bu açığını kapatıyor. 


    İçeriğinin rahatsız edici olmasının en büyük etkenlerinden birisi de şüphesiz çizimleri. Bir bakıyorsunuz on numara çizimler çıkıyor karşımıza, bir bakıyorsunuz rahatsız edici tipler ve kopan uzuvlar. Rahatsız edici tipler derken hakikatten rahatsız edici. Yani kötü yönde. Çizimler çirkinleşiyor ve bakılamayacak bir hal alabiliyor. Özellikle ilk bölümde Akira daha iblise dönüşmeden son andaki o koşuşu sanırım anlattıklarımın özeti olur. Müzikleri ele aldığımızda ise bağımlılık yapan ritmik bir teknno açılışı ile farklı bir havaya sahip seri. Bölümler esnasında önce çıkan müzikleri olmasa da, repçi arkadaşların yaptığı repler fevkaladeydi.

    Devilman Crybaby acayip bir anime. Bu yazıyı yazmadan önce kafamda belirlediğim puan acaba çok mu fazla veya çok mu az diye düşündüm durdum. Çalkantılı, rahatsız edici, dikkat çekici ve karartıcı, öte yandan izledikçe izlenilesi gelen bir anime. Kısacası birçok yoruma açık. Yani çok da sevebilirsiniz, benim gibi sevip kötüleyebilirsiniz de veya yüzüne bile bakmazsınız:) İzleyin görün! 

  • Hinamatsuri İncelemesi

    Yönetmen: Kei Oikawa
    Stüdyo: Feel
    Tür: Komedi Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7.5


    Günlük hayat – komedi temasına doğaüstü güçlerin eklendiği ve bölümler ilerledikçe bu güçlerin adeta terk edildiği Hinamatsuri’de, Hina adlı kızın Nitta adlı yakuza üyesi ile olan ilişkilerini konu alıyor. Sarı saçları, vazolara olan düşkünlüğü ile bir yakuza ailesinde üst kademe yöneticilerden olan Nitta’nın kendine has, düzenli bir hayatı vardır. Günün birinde Nitta’nın oturma odasında yumurta benzeri büyük bir cisim belirir. Üstelik cismin üzerinde küçük bir kızın yüzü de vardır. Nitta ise oldukça değişik bir tepki vererek uyumaya gider:) Sabah kalktığında ise yumurta yine oradadır ve düğmesine basıp açtığında içinden orta okul yaşlarında bir kız çıkıverir. Kızın adı Hina’dır ve telekinetik güçleri vardır. Üstelik çok da güçlüdür. Öyle ki, ağaçları bile yerinden sökebilmektedir. Nitta elbette önce korkudan Hina’ya bakmaya başlar ama günler geçtikçe aralarında bir bağ oluşur. 


    Hina’nın doğaüstü güçlerinin olması skeçvari ilerleyen, yani belirli bir hikayeyi takip etmekten ziyade olaya odaklanan animeye ilk başta farklı bir hava katmıştı. Fakat giriş cümlesinde de bahsettiğim üzere bölümler ilerledikçe Hina’nın doğaüstü güçleri yüzde doksan göz ardı edilip sıradan bir komedi animesine dönüşüyor seri. Elbette kötü değil ama başlangıçta bize vaat edilen ile ilerledikçe bizlere sunulan bambaşka. Dolayısıyla biraz puan kırdım çünkü ben doğaüstü yetenekleri olan bir kızın komik maceralarını izlemek istiyordum. Sünepe, itici, tembel, gıcık bir kızın yaptıklarını değil.

    Sünepe, itici, tembel, gıcık… Hina’yı birkaç kelimeyle anlatmam gerekirse kesinlikle bu kelimeleri kullanırım. Ve bu animenin ana karakteri kim diye sorarsanız benim cevabım Anzu’dur. İlk etapta Hina’yı geri getirmek için gelen ama dünyada kalan Anzu, harikulade bir karakter. Eylemleri, gelişimi, insan ilişkileri olsun on numara. Hina’ya baktığımızda ise parazit görüyoruz. Dolayısıyla Anzu üzerine yoğunlaşan bölümler benim için daha keyifli oldu. Dediğim gibi anime ilerleyen bölümlerde doğaüstülüğü bırakınca Anzu’yu izlemek daha eğlenceli bir hal alıyor. Bu arada, ilk bölümlerde Hina güçleri kullanmazsa enerji patlaması yaşayıp etrafı kırıp dökeceğini ima ediyordu. Lakin bu tema da ilerleyen bölümlerde rafa kalkıyor. 


    Hinamatsuri’nin çizimlerine baktığımızda anime rengarenk ve bir hayli sevimli. Aynı şekilde karakter modellemeleri de bir hayli başarılı. Hina’yı sevmesem bile çizimlerine diyecek bir sözüm yok. Anime komedi animesi olduğundan komiklik mimikleri önem teşkil ediyor ve diyebilirim ki anime görevini çok iyi yerine getirmiş. Bir tek Hitomi adlı karakterin şaşırma veya korkma efektleri iğrenç ötesi. Yani gerçekten olmamış. Şu an bile gözümün önüne geldi de… :) Müzikleri ise standart diyelim. Türüne uygun ama çok da ön plana çıkmayan parçalar mevcut seride.

    Hinamatsuri benim beklediğimden farklı bir anime çıktı. Hem iyi yönde hem kötü yönde. İyi yönü, eğlenceli olması ve bölümlerin kendilerini izlettirmesi. Kötü yanı ise ilk bölümde vaat ettiklerinin birçoğunu son bölümde göremiyoruz bile. Üstelik son bölümün son yarısı Hina veya Anzu ile ilgili bile değil. Ve son olarak anladığım üzere bir devam sezonu gelecek gibi. 

  • Ingress the Animation İncelemesi

    Yönetmen: Yuuhei Sakuragi
    Stüdyo: Crafta
    Tür: Bilim Kurgu, Fantastik
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/7


    CGI teknolojisini iliklerimize kadar hissettiren bir Netflix serisiyle karşı karşıyayız. Konusu kısaca şöyle: Antik çağlardan bu yana bazı topluluklarca bilinen fakat bilim dünyasına yakın gelecekte dahil olan “Egzotik Madde (XM)”, Ingress adlı oyun görünümlü uygulamayla halkın da kontrolü altına girmiştir. Bu maddenin insan beyninde potansiyel güçler ortaya çıkarması da işleri kızıştırmıştır. Akabinde olaya dahil olan Dedektif Makoto’nun gizemli bir patlama gerçekleşen olay yerine müdahalesi sonucu bazı kritik seçimler yapması gerekir ve olaylar bununla birlikte şekillenmeye başlar. 


    Konusu ilk etapta biraz karmaşık gelebilir. Ancak devam ettikçe anlamaya ve zaten az olan bölümleri hızlıca tüketmeye başlayacaksınız. Hikâyeye aşırı hızlı bir giriş yapılması anlamlandıramadığım bazı kavramlar meydana getirdi. Fakat ilerleyen bölümlerde bu kavramlar öyle güzel bir biçimde açıklandı ki gelişen olaylara adeta bir parçasıymışım gibi dahil oluverdim. Bu yönden akıcılığını çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim.

    11 bölümlük kısa bir seri olsa da oldukça zengin bir alt metni var bence. Özellikle yapılan benzetme ve göndermeleri anlayabilmek için “Doğu Mistisizm’i”, ”Singularity” ve “DMT” gibi kavramlara ufak da olsa aşina olmak gerekiyor. Ancak benim hayal kırıklığına uğradığım nokta da burada. Böyle güzel ve zengin bir konuyu 11 bölüme sığdırmak elbette çok zor fakat yine de -en sondaki twist haricinde- konunun çözüm bölümü bana oldukça zorlama geldi. Sırf kısa kesmek için altın değerinde bir konuyu harcamalarına bayağı üzüldüm açıkçası. 


    Serinin çizimlerinin son teknoloji olması bana sanki bir anime değil de film izliyormuşum hissiyatı verdi. Bundan da oldukça memnunum zira karakter yüzleri yine aynı teknikle çizilmiş olsa da tepki ve hareket hızları gerçek hayatla örtüştüğünden, ekrandan gözümü ayırdığımda oluşan göz ağrısını yaşamadım. Ancak en hoşuma giden husus açılış kısmı idi. Seri içi müzikler beklentimin altında kalsa da açılış ve kapanış müzikleri, konsepte uyumuyla ve şarkısının güzelliğiyle hayranlığımı kazandı diyebilirim.

    Hülasa edersek; güzel çizimleriyle, şahane Opening’i ile, hikayesine paralel hazırlanan güzel göndermeleriyle kısa ve öz bir deneyim yaşatan bu tek solukluk animeyi müsait bir zamanınızda izlemenizi öneririm. 

  • Re: Creators İncelemesi

    Yönetmen: Ei Aoki
    Stüdyo: Troyca
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 22
    Anime Puanı: 10/8


    İncelemeye geçmeden önce hayali bir evren yarattığınızı hayal edin. Yarattığınız karakterler okuyuculara ya da dinleyicilere bazı duygular tattırabilir. Fakat karakterler gerçek olsaydı cidden bu duygulara mı sahip olacaklardı? Hikayenin ana teması bu şekilde işleniyor. Öncelikle elimizde Battle Royale tarzı bir seri var. ve seriyi ilk on bir - son on bir  olmak üzere iki bölüme ayırmak mümkün. İlk başta bahsettiğimiz gibi yaratılan evrendeki (manga/novel/anime/çizgiroman/fanart) karakterlerin bir şekilde dünyamıza girmeseyle hikayemiz başlıyor. Ana karakterimiz Sota etrafında dönen olaylar izleyiciye sanki yeni bir Fate serisi izliyormuş izlenimi verebilir. 


    Karakter bolluğu seride göze çarpan bir şey. Ve cidden karakterlere uğraşılmış her birinin çizimi olağanüstü. Çok ince detaylarla oluşturulmuş bir çok karakterimiz mevcut. Özellikle Yuya'nın kıyafetleri tarzı ve gözlüğü seriye bağlanmamı sağladı. Karakterleri şöyle bir inceleyecek olursak;

    Sota Mizushino:
    16 yaşında, Metropolitan Kissui Lisesi'nde ikinci sınıf öğrencisi.Utangaç ve sessiz birisi. Çok kolay duyguları incinen normal  (normal oğlanlar böyle mi der gibisiniz ama normal çocuk:) bir oğlan.

    Selesia Upitiria: 19 yaşında, Vogelchevalier'in Elemental Senfonisi'nden (manga/anime ismi) bir kadın kahraman. Avalon askerlerine karşı savaşan Krallığın şövalyelerinden birisi. Cesur ve güçlü bir ahlaki yapıya sahip. Kılıç ve büyü kullanıcısı. İyi tarafta yer alıyor.

    Meteora Osterreich: Kunst Wunderkammer'in (oyun) kütüphanecisi. Dünyanın Sonu'nun bilgesi. Yüksek becerilere sahip güzel ve yetenekli bir büyücü. Çevresine uyum sağlayabilen ve sorunları hemen anlayıp analiz edebilen akıllı bir kişilik. Duygusal olmayan bir yapıya sahip. Soğuk bir görünümü var. Mavi gözleri sürekli uykusu var gibi gösteriyor (cin gibi inanmayın). İyi tarafta yer alıyor.

    Rui Kanayo: 16 yaşında, Manomagia: Sonsuzluğun Ötesi'ndeki Makine .2124 yılında yeni sanal şehir Energia İchiara'da savaşan devasa bir robotun pilotu. Neşeli ve konuşkan bir tip. Kendisinin harika olduğunu düşünüyor, ayrıca sinirlerine hakim olamayıp hemen patlayan tiplerden. Ayriyeten küçük kızları (loli) seviyor. İyi tarafta yer alıyor.

    Yuya Mirokuji: Seçkin Örgüt'ün son büyük düşmanı. Eskiden hikayesının ana karakteri Sho'nun en iyi arkadaşıydı. Marketin önünde takılan motorcu tiplerden. Ve oldukça kaba. Kılıç ve çağırdığı ruh Hangaku ile savaşıyor. En beğendiğim karakter kendileri. Hikayesinde kötü karakter olsa da dünyamızda iyilerden yanadır.

    Mamika Kirameki: Büyülü Katil Mamika'dan kadın bir kahraman. Kendi hikayesinde gece gündüz savaşan birisi. Aşırı iyi düşünen birisi ve herkes mutlu olsun dünya barışı sürsün kafasında ilerleyen bir tip. Ancak kendisiyle aynı fikirde olmayanlar ile savaşmaktan kaçınmıyor. Kötü takımda yer alıyor.


    Blitz Talker: Babil Kodu'ndan bir karakter. Orta yaşlı eski bir dedektif ve ana karakterin ortağı. Sert biriymiş gibi konuşmayı ve karanlıktan çıkmayı seviyor. Sert büyümüş nesilden. Altıpatlar ve büyülü mermiler kullanan birisi. Ayrıca yaşlı, kadın, çocuk demeden öldürebilecek bir tip. Kötü takımın bir üyesi.

    Alicetaria February: Kızıl Alicetaria'dan. Kutsal Ulterstein'in Prensesi. Kraliyet soyundan aktarılan "Gauntlet of Gotz von Berlichingen" ile savaşıyor. (bir çeşit kalkan zırh karışımı bir şey). Serideki onurlu şövalye havasındaki ablamız bu şahıs. İri bir yapısı var (zırhtan mı iri yoksa kemikleri mi kimse bilmiyor:). Kötülerden yana.

    Magane Chikujoin: Yasoukiroku'daki düşman karakter. Özel gücü sebep-sonucu tersine çevirmek. "Kelimelerin Sonsuz Aldatması". Aşırı yalan söyleyen bir tip, hatta doğru konuştuğu yok desek yeridir. Kendine güvenen ve felsefik kounuşmayı seven birisi (Hatta Meteora'ya benimle konuşmak istemiyor musun? Yoksa korktun mu ? Bana karşı kaybetmek istemiyor musun? Sen bile mi Binlerce Mil'in Arayıcısı Meteora? repliği serideki en havalı repliklerden) Kısaca insanları kışkırtıp onların zayıflıklarından yararlanan bir karakter. Serideki İyi/Kötü taraflarının ikisindede yer almayan kendi başına takılan kişidir bu arada.

    Altair: Koyu lacivert askeri bir şapka ve İspanyol stili kruvate bir palto (Akame ga Kill'deki Esdeath'ın küçülmüş hali). Sonsuz Savaşlar Megalosfer'inden bir karakter. Hikayesi olmayan bağımsız bir varlık. Neredeyse yenilmez. Diğer karakterleri bu dünyaya getiren ve Dünya'nın mantığını bozmaya çalışarak mutlak yokoluş istiyor. Kötülerin Lideri.

    Hikayu Hoshikawa: Seriye sonradan dahil olan, StarSky: Milkway oyunundan (+18 flörtleşme similasyonu) gelen kız karakter. İnsanların onu tanımasından çokca utanır. Dünyaya hiç gücü olmadan geldi. Yaratıcısı tarafından sonradan güçlendirildi.

    Sho Hakua: Yuya ile aynı hikayeden gelmiş olan bir başka havalı karakterimizdir kendileri.Yuya, kız kardeşini ve ekipdekileri öldürüp takımı terk etti. Tek amacı Yuya'dan intikam alabilmek. Kendi hikayesinde iyi, seride kötü takımda yer almaktadır.


    Animenin sıkıntılı yanlarından birisi konunun işleniş tarzı. Çünkü dünyamıza gelen karakterler durumu hemen kabullendi. Her gelen karakter pek bir şey sorgulamadan hadi kötülerle/iyilerle savaşalım moduna girdiler. Karakterlerin yeni dünyayı yabancılamaları ve şaşırmalarını beklerken hemen adapte olup konuya girdiler. Bence bu derinliği etkilemiş yeteri kadar o duyguyu hissedemedik. Çizimler ve dövüş sahneleri tatmin edecek derecede güzel özellikle savaşlarda çalan ''layers'' o kadar mükemmel ki olaya dahil olmanızı sağlıyor. 

    Karakterlerimizin yeni dünyaya gelişi dışında diğer düşünceleri gayet mantıklı ve yapılarına uygundu. Mesela onurlu bir şövalye olan Alicetaria hikayesindeki masum halkının ölmesinden yaratıcısını sorumlu tutuyor. Ayrıca karakterlerin yaratıcılarıyla tanışma faslı da güzeldi çünkü onların gözünde Tanrı olan bizim aslında normal bir insan olduğumuzu anlayınca yaşadıkları hayal kırıklığı görülmeye değer. Bir diğer konu kötü ana karakterimiz Altair; Altair güçlü ve aşırı kötü bir karakter. Neden kötülük yapmak istediğini anlasak da dünyayı yok etmeyi neden istiyor akıl erdiremiyoruz (çok güçlüsün Kralı olsana yok edeceğine:).


    Serinin iki açılış ve dört kapanış parçası bulunmakta. İlk açılış parçamız ''gravityWall" seriye yakışır tarzda hızlı ve enerjik bir parça. İkinci açılış parçamız ''sh0ut'' ilkine göre biraz sönük kalıyor fakat görselliğindn bir şey kaybetmiyor. Kapanış parçalarımızın çizimleri çok özel olduğunu izleyince anlayacaksınız fakat müzik olarak sadece ikinci parça hoşuma gitti.

    Finali yorumlayacak olursak beklenmedik şekilde iyiydi. Her şeyi güzel ve tadında bitirdiler. Seri bize bir yazarla, karakterlerinin, bir sanatçıyla ve yaptığı sanat arasındaki bağı, onu yaparken ne kadar zorlandığı, ümitsizliğe düştüğü ama içindeki ''yaratma'' tutkusunu bastıramayışını, o kadar güzel anlatmışlar ki. Mangakaların sorunları, maddi manevi olsun, özellikle okur ve izleyicilerin ne kadar önemli olduğu, insanlara özgü yaratma güdüsü olsun, kendini yetersiz görme hissi ve kıskançlık olsun bir bir işledi. Kısacası parça parça bakıldığında sıkıntıları ve eksikleri olan fakat bütüne baktığınızda önünüze çok güzel bir yemek sunan bir seri Re: Creators

  • Darling in the Franxx İncelemesi

    Yönetmen: Atsushi Nishigori
    Stüdyo: Clover Works, Trigger
    Tür: Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/7.5
     
     
    Darling the Franxx tür olarak başlıca mecha, romantizm ve aksiyon olsa da diğer mecha serilerinden kendini ayıran bir havası var. İsminden anlaşılacağı gibi Darling ( sevgili ) romantizm severler için tadından yenmeyecek bir seri...

    Konuya gelecek olursak; uzak bir gelecekte dünya yok olmuş. İnsanlar kalelerde (kafes tarzı şehirler) yaşamaktadır. Teknolojinin bayağı gelişmiş olduğu bu dönemde insanlar çocuk pilotlar yetiştirmektedir. Bu çocuklar Milstiltein'de (kafes) yaşamaktadır. Çocuklarımız dış dünyadan bağımsızdırlar ve Franxx adı verilen robotlara pilotluk etmektedirler. İnsanlık "Kyouryuu" adı verilen devasa varlıklarla savaşmaktadırlar ve bu şeylere sadece Franxx'lar zarar verebilmektedir. Çocuklar için hayatın tek bir anlamı vardır, o da Franxx'lardır.


    Gelgelelim ana karakterimiz 016 kodlu ( her çocuğun bir kodu var ) Hiro. Hiro zamanında çok usta bir pilotken bir talihsizlik sonucu yeteneklerini kaybeder. Ve sonra bir gölde 02 ile karşılaşır. Bu karşılaşma her ikisininde hayatını değiştirmeye yetecektir.

    Öncelikle karakterlere gelecek olursak seride çokca karakter var ve hepsini ayrı ayrı işlemeye, bilgi vermeye çalışmışlar. Ne kadar başarılı olmuşlar orası tartışılır çünkü seri o kadar Hiro ve 02 odaklıydı ki diğer karakterler ne yapmış ne etmiş ne düşünmüş pek umurumda olmadı. Yani o havayı veremediler. Bazen mecha-aksiyon serisi izlediğimi unuttum sanki okul-yaşamdan kesitler temalı bir seri izliyor gibi oldum. Konuya tekrar dönecek olursak Franxx'lar bir kız ve bir erkek olmak üzere 2 kişi tarafından kontrol edilebilmektedir. Ve dediğim gibi Hiro pilotluk yapamaz hale gelmiştir. Sonra bir kyouryuu saldırısı sonucu 02 ile bir Franxx'a zoraki pilotluk eder ve başarılı olur. Hikaye böyle başlıyor kısaca.


    Serinin çizimleri yerine göre değişiyor. Kimi zaman "vay be atmosfere bak" dedirtebilirken kimi zaman "ben ne izliyorum ya!" dedirtti. Serinin robot çizimlerini hiç beğenmedim. Tabi bu öznel bir yargı fakat yine de devasa robotların mimikleri olması bana tuhaf geldi. Karakterler sıradan ergen tipler öyle pek bir fazlalıkları eksikleri yok. Animenin komedi dram aksiyon yönü bence olması gereken gibiydi, ne az ne çok. Her şey tuzunda. Serinin açılış parçası "Kiss of Death" ı çok beğendiğimi söyleyebilirim .Yani cuk diye oturmuş seriye. Açılış parçasının aksine kapanış parçası tam yedi kez değişiyor. Beşinci ending  olan ''Escape'' başta olmak üzere hepsi güzeldi ve Escape adlı parçayı dinlerken başa sardığım oldu, o derece. Bölümler esnasında çalan parçalara zaten diyecek bir sözüm yok. Hiro'nun sesinde nötr olsam da 02'nin seslendirmesi çok iyiydi. Haruka Tomatsu sağolsun bize böyle bir eser verdiği için. Bu arada Tomatsu, kısaca AnoHana adlı animede Naruko'nun da seslendirmesini yapmıştı. Yani duydukça aklıma AnoHana da gelmedi değil.

    Seriye başlarken klasık mecha ve ucundan romantizm tarzı bişey bekliyordum fakat tersköşe oldum. Dibine kadar romantizm serisiydi. Seriyi izlerken sıkça aklıma Mirai Nikki ve God Eater geldi. Sanki karakterler Nikki'den ve tema da God Eater'dan alınmış gibi hissettim. Tabii ki de çok alakası yok.


    Ellerinde böyle güzel bir tema varken sadece aşk işlemeleri hayal kırıklığına uğrattı. Kyouryuu'lar nereden geliyor? Nasıl oldular? İnsanlardan ne istiyolar sorularını cevaplasalar da tatmin olmadım. Çünkü tüm soruları cevaplamak için sadece beş dakika harcadılar. Konuyu bunu anlatarak ya da öğrenmeye çalışarak işleyebilirlerdi. Bir diğer hayal kırıklığı finaliydi. Cidden final beklentilerimi karşılamadı ve özellikle mechaların insan suratı alması sinirlerimi bozdu. (abi sen robotsun robot pilotun şeklini alamazsın!!! :D ) Hayal kırıklığı olmasa da İchigo karakteri cidden çok gıcıktı. Çogu bölüm İchıgo'nun gıcıklıklarını izleyip birden onu iyilik meleği yapmalarına da sinir oldum denebilir.

    02 ve Hiro ilişkisinde Hiro biraz pasif kalsada, 02 bayağı domine ediyor seriyi. Hatta izleyenlerin sadece 02'yi görmeye geldiğini dahi biliyorum. İnsanlığı güzel işlemişler yani olması gerektiği gibi bencil, çıkarçı ve kendini düşünen, izlerken hayatınızdan izler görebiliyorsunuz.

    Darling the Franxx ( Türkçeye çevirirsek Franxx'daki sevgilim ) izlemeye değer bir anime. Her ne kadar romantizm işlenmiş olsa da, ne olacak ne bitecek, şimdi ne oldu derken izlettiriyor kendisini. Benim tavsiyem serinin ilk bölümünü açın gerisi kendi gelecektir. :)

  • Godzilla 3: The Planet Eater İncelemesi

    Yönetmen: Kobun Shizuno
    Stüdyo: Polygon Pictures
    Tür: Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/6


    Godzilla üçlemesinin ilk iki filminden sonra olaylar son bölüm olan The Planet Eater ile nihayet son buluyor. Kasım 2018’de ilk olarak Japonya’da ve 2019’un ilk ayında Netflix aracılığı ile karşımıza son kez çıkıyor. Godzilla anime evrenine giriş niteliği taşıyan ilk film Planet of the Monsters’ın incelemesine buraya tıklayarak, ikinci film olan City on the Edge of Battle incelemesine de buradan ulaşabilirsiniz.

    Serinin üçüncü ve son bölümü olduğu için olaylara bir kere daha değinmeyeceğim çünkü diğer iki incelemede yeterince değindiğimi ve özetlediğimi düşünüyorum. Dolayısıyla bu incelemede hikayesinden ziyade görüşlerime yer vereceğim ve şunu söyleyebilirim ki, son film olan The Planet Eater üçlemenin en vasat filmi. Bundan sonrası biraz spoiler olacak uyarayım; olaylar Exif halkının her şeyi başından beri planlamış da Godzilla’yı yenip dünyayı yok etmesi için çağırdıkları ve her şeyi yok eden tanrı olarak taptıkları Ghidorah’a bağlıyor. Yani Exif dinine göre olacaklar daha önceden belliydi ve anlamadığım bir şekilde boyutlar arası bir kapı açarak Ghidorah’ı çağırıyorlar. Biz Bilusaludo ırkını kötü bilirken daha kötüsü Exif’ler çıkıyor anlayacağınız. 


     The Planet Eater’da Godzilla vs. Ghidorah kapışması bekliyorsanız unutun. Anime filminin yarısından çoğu zaten yavaş bir tempoda ve flachbackler’le geçiyor. Üç başlı ejderha Ghidorah ise bir acayip tasvir edilmiş. Altın ölüm diye adlandırılan Ghidorah’ın gövdesi bile yok ve gökteki üç boyut deliğinden gelerek Godzilla’ya saldırıyor. Olay bu. Daha fazlasını ise anlatmayacağım çünkü daha beter.


    Bir üçlemenin ikinci, yani orta filminin işi bana göre hep zordur diye bir cümle kurmuştum bir önceki yazımda ve son filmi de daima zirvedir diye düşünüyordum çünkü heyecan had safhada olması gerekirken üçüncü Godzilla filmi o kadar yavan bir havada geçiyor ki sanırsınız bitmesine daha bir – iki film var. Kısacası şahane bir kapışma ve kapanış beklerken dine bağlanan abuk bir olay buldum. CGI kısmına da hikayesi gibi değinmeye ihtiyaç duymuyorum.

    Harika bir başlangıç yapan Godzilla üçlemesi her bölümüyle çıtayı daha da düşürdü ve vasat bir final bölümü ile bizlere veda etti. Bunda ise en önemli etken senaryonun kaydığı yön ve Ghidorah’ın etkili biçimde kullanılamaması. Sonuç olarak izlenmeyecek kadar kötü bir üçleme olmadı ama olmayan şey de çok. 

  • Anime İnceleme Dergisi Sayı 10 Yayında!


    Anime-inceleme.com olarak dergimizin onuncu sayısı çıktı! 

    En son dergiden bu yana yarım senenin geçtiğinin farkındayım:) Düzenli yazı yazmaya bile fırsat bulamazken dergi çıkarmanın mantık dışı olacağını düşündüğümden Dergi olayını askıya almıştım ama bu demek değildir ki komple unuttuk gitti. Yeni bir yıla girmemizin şerefine 2018 yılında neler ön plana çıkmış, kısa bir derleme yapmayı uygun gördüm. 

    İyi okumalar!

  • Shingeki no Kyojin 3 İncelemesi

    Yönetmen: Masashi Koizuka
    Stüdyo: Wit Studio
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Dram
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9.5


    Gelmiş geçmiş en popüler anime serilerinden birisi olarak kabul edilen ve benim de bu görüşü savunduğum Shingeki no Kyojin, namı diğer Attack on Titan, bir sene aradan sonra kaldığı yerden, üçüncü sezonu ile devam ediyor. Elbette ilk iki sezonu izlemediyseniz şimdiden çıkış yapmanızı tavsiye ederim:) İlk sezonun incelemesine buradan ve ikinci sezonun incelemesine ise buradan ulaşabilirsiniz.

    Öncelikle detayları her devam sezonunda olduğu gibi unuttuğum için ilk iki sezonu yeniden hızlıca gözden geçirdim ve gördüm ki, ilk sezon hakikatten mükemmel ama ikinci sezon “zaman dilimi” olayı ile biraz kafa karıştırıcıymış. Üçüncü sezonu ise bu iki sezonun arası olarak tanımlayabilirim. Ne ilk sezon gibi mükemmel ne de ikinci sezon gibi kafa karıştırıcı. 


    Buradan sonrası biraz spoiler arkadaşlar. En son bıraktığımızda Eren ve gizli kimliği öğrenilen Historia, Levi ve yeni kurulan Levi Kıtası’na emanet edilmişti. Diğer yandan hatırlarsanız duvarların içinde devler vardı ve Rahip Nick bunun hakkında bir şeyler biliyor, ser verip sır vermiyordu. Favori karakterlerimden Hanji de Rahip’ten bilgi almak niyetindeydi lakin rahip işkence edilip öldürülmüştür. Çok geçmeden anlaşılır ki, Askeri İnzibat (kimi çevirilerde Jandarma, kimi çevirilerde özel polis. Sırtında tek boynuzlu at olanlar diyeyim ben) işin içindedir ve bir şeyleri örtbas ederek Keşif Birliği’ne yıkmaya çalışmaktadır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi kimsenin bilmediği elit bir birlik Eren ve Historia’yı yakalamak için görevlendirilmiştir. Bu birliğin başında da Levi’nin geçmişinden gelen bir hayalet, Kenny adındaki soğukkanlı katil vardır. Keşif Birliği lağvedilmek istenmekte, Eren ve Historia da ele geçirilmek istenmektedir. Dolayısıyla Keşif Birliği’nin kumandanı Erwin büyük bir kumar oynar. Ya gerçekleri açığa çıkarıp yönetimi devirmek, ya da hain olarak darağacına gidecektir. Anlayacağınız üçüncü sezonda duvarların dışından ziyade içerideyiz ve insanların da en az devler kadar tehlikeli olabileceğine tanıklık ediyoruz. 


    Üçüncü sezonu açıkçası bir önceki sezondan daha başarılı buldum. Çünkü hem insanların birbirleri ile olan çatışmaları, hem de birçok sorunun cevaplandığı ve her bölümde gerek devler gerekse duvarlar ardındaki sırlar hakkında daha fazla bilgi sahibi olduk. İkinci sezonun sürpriz konuğu maymun şeklindeki devi belki bu sezon aktif olarak göremedik ama Kenny Ackerman adında Levi’nin bile zor baş ettiği bir karakter ile tanıştık. Gerçi yıllar önce mangasının bu kısmını okuduğum için neler yaşanacağını biliyordum ama anime olarak izlemek de bir başka zevkli oluyor.

    Çizimlerine ve müziklerine yine değinmeme gerek yok. Tek fark ettiğim Eren’in çizimleri sanki biraz değişmiş. Yani flashback’lerde de görünce bana hak vereceksiniz, daha bir olgun tipli olmuş. Lakin ikinci sezonun bıraktığı yerden devam ettiği için bu ani değişimi neye borçluyuz bilemedim:) Bir de söylemeden edemeyeceğim; bu serinin kahramanı kesinlikle Eren değil. Eren sadece dev güçlerine sahip olmuş bir çocuk. Levi bir kahraman, Mikasa bir kahraman, Erwin bir kahraman, Hanji bir kahraman ve hatta Armin bir kahraman ama Eren sadece kas gücü. O da ağlamayı bırakıp deve dönüşmeye başarabilirse! 


    Animenin normal açılışlardan biraz daha uzun, yıllardır birçok animede karşıma çıkan Hyde adlı grubun Red Swan parçası bana göre dinlediğim en iyi Shingeki no Kyojin açılış müziği idi. Kısa bir not olarak bunu da burada belirteyim:)

    Yine on iki bölüm iki günde bitiverdi. Ve yine yetmedi. Yeni sezon (gerçi şu an birçok yerde üçüncü sezonun devamı olarak yazıyor) bir aksilik çıkmaz ise 2019 yılının Nisan ayında karşımıza çıkacak. Geçen sene yetkililere seslenmiştim 25 bölüm olsun diye ama duymamışlar sanırım. Bu sefer seslenmeyeceğim ama 25 olsa iyi olurdu:D Bu arada, 2018 sezonunun son incelemesi oldu Shingeki no Kyojin 3. Herkese bol animeli bir 2019 diliyorum! 

  • RErideD: Derrida, who leaps through time İncelemesi

    Yönetmen: Takuya Sato
    Stüdyo: Geek Toyz
    Tür: Bilimkurgu, Dram
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/5


    Herhangi bir manga uyarlaması olmayıp özgün hikayesi ile karşımıza çıkan RErideD, gelecekte geçiyor. Karakterimiz Derrida Yvain bir bilim adamı olmakla beraber DZ Automata adı verilen robotların mucidi Jaques Yvain’in oğludur. Günün birinde Derrida ve arkadaşı Nathan DZ’lerde bir bug olduğunu keşfeder ve DZ’lerin toplu kullanımında çok büyük sıkıntılar çıkması kaçınılmazdır. DZ’lerin toplu kullanım yeri ise savaşlardır. Bu arada, Derrida gençken zaman sıçraması üzerine teoriler oluşturmuş fakat başarılması mümkün olmadığını düşünerek bundan vazgeçmiştir. Derrida ve Nathan patronları Andrei’in karşısına çıkar ama ret yerler. Akabinde Derrida ve Nathan’ın ölüm fermanları verilir. Derrida artık şans eseri mi desem, bilinçli desem bilemediğim bir şekilde Cryostasis (Dondurarak uyutma) kapsüllerinin olduğu bir odada bulur kendini. “Yine” anlamadığım bir şekilde Derrida bunlardan birisinin içine hapsolur ve on senesi dondurularak uykuda geçer. On sene sonra Nathan’ı kızı Mage tarafından uyandırılır ve dünyanın son halini görür: Kaos, yıkım ve her canlıya öldürmek için dalan DZ'ler. Fakat en kötüsü de bundan hala kar yapan insanlardır. 


    Rerided’i izlerken sanki B kalite bir film izliyormuş gibi hissettim kendimi. Klişe, terminatör-vari bir hikaye, ucuz aksiyon sahneleri ve “Maaage” Maaaageee” (Maaajıııı diyor Derrida) diye ortalıkla gezinen bir ana karakter. Derrida ve arkadaşları bir yandan olanları tersine çevirmeye, bir yandan Derrida zamanda geriye sıçrama deneyleri yapmaya çalışıyor bir yandan da her ismini duyduğumda 1 lira koysaydım kenara araba alabileceğim Mage’yi bulmakla geçiyor seri. Mage dediğimiz Nathan’ın kızı ve küçük bir kızken Derrida’ya bir hayli düşkündü. Şimdi ise ortalıkta gözükmemektedir ve Maage Maaaaaage diyerek onu aramaktayız. 


    Dediğim gibi ikinci sınıf bir film tadı var animede. Bunu anime çok da kötü olarak algılamayın. Daha çok birileri bir araya gelip çabalamış diyelim:) Az sayıdaki karakterler ve yaşadıklarını izlemek aslında sıkıcı değil. Sadece animenin bize sunuluşu biraz sıkıntılı. Hikaye zaten merak ettirmiyor ki sadece sonunu merak ediyorsunuz. Efendim Derrida zamanda geriye gidebilecek mi? Mage artık bulunacak mı diye. Bunun dışında gerektiğinde bolca kan da kullanılmış olsa da kovalamacalar ve hızlı sahneler pek etkileyici değil. Animede çok beğendiğim diyebileceğim tek bir şey var; o da buraya tıklayarak ulaşabileceğiniz açılış parçası. Onun dışında bildiğiniz düşük bütçeli bir dram yani:)

    Post-apocalyptic tarzı, robotlar falan diyerekten Rerided bende merak uyandırmıştı ama aradığımı bulduğumu söyleyemem. Kabul, çok büyük hayal kırıklığına uğramadım fakat animenin vasatı aşamadığını da rahatlıkla söyleyebilirim. 

  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan