• Vinland Saga İncelemesi

    Yönetmen: Shuhei Yabuta
    Stüdyo: Wit Studio
    Tür: Aksiyon, Macera, Tarihi
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/9.5


    Hikayesini gerçek olaylardan alan Vinland Saga, 1010’lu yıllarda geçiyor. Thors, Danimarka ordusu için önde gelen askerlerden birisidir. Lakin denizde gerçekleşen bir savaş sonrasında öldü numarası yaparak ortadan kaybolur ve karısı ile kızını alarak İzlanda’ya yerleşir. Thors’a göre “gerçek bir savaşçı kılıcını kullanmayandır” ve bu ilkeyi benimseyerek küçük bir köyde, köy hayatı yaşamaya başlar. Çok geçmeden de Thorfinn adında da bir oğlu olur. Gelgelelim, Thors’un geçmişi peşini bırakmaz ve Jomsvikingler izini bulur. Jimsvikingler’in lideri Floki’nin dediğine göre Kral Sweyn, İngiltere’yi fethetmek niyetindedir ve Thors bu savaşa katılırsa kaçtığı için affedilecektir. 


    Thors’un oğlu Thorfinn ise güler yüzlü, neşeli ve hayallerle dolu bir çocuktur. Günün birinde köyde sürekliği dinlediği Vinland adındaki diyarı kendi gözleriyle görmenin hayalini kurmaktadır. Hikayelere göre Vinland denilen bu yer yemyeşildir ve toprağı bereketlidir. Ayrıca babasına da büyük saygı duymaktadır ve büyüyünce hikayelerdeki gibi bir Viking savaşçısı olmak istemektedir. Jomsviking’ler kapılarına geldiğinde Thorfinn de gizlice Thors’un gemisine saklanarak yola çıkar. Gerçekte ise Floki’nin amacı Thors’u öldürmektir ve bunun için de Askeladd ve paralı asker grubunun tutar. Pek adil olmayan bir şekilde Thors, Thorfinn’in gözleri önünde öldürülür ve Thorfinn’in çocukluğu orada bitiverir. Yine saklanarak Askeladd’ın peşinden gelir ve artık tek amacı babasını öldüren Askeladd’ı öldürmektir. Bu yıllar sürse bile…

    Vinland Saga, dediğim gibi hikayesini ve birçok karakterini gerçek tarihten alıyor. “Çatısakal” lakaplı Kral Sweyn olsun, Jomsviking’ler, animede Canute olarak adlandırılan Sweyn’in oğlu Knut hep gerçek karakterler. Ha, karakterleri ne kadar gerçeğine yakın tabi orası tartışılır. Ayrıca anime, yukarıda anlattığım bir intikam hikayesinden çok daha derin bir kurguya sahip. Thorfinn’in Askeladd’ın yanında acımasız bir katile dönüşmesi ve her bölümde Askeladd’ı giderek daha fazla tanımamız; yeri geldiğinde sevmemiz, yeri geldiğinde nefret etmemiz veya bölümler ilerledikçe olayın sadece bu ikiliden çıkıp politik meseleleri de içine katması ortaya harika bir kurgu çıkarmış. 


    İşin içinde Vikingler ve savaşlar olunca aksiyon dolu sahneler de animede bolca yerini almış durumda. Bolca kan, kopan vücut parçaları ve estetik dövüşler ile Vinland Saga dört dörtlük bir iş sergiliyor. Özellikle Thorfinn’in çift bıçak kullandığı dövüşleri izlemek keyifli. Elbette biraz abartı yok değil. Thorfinn’in ölümüne atik oluşu ve bayağı bir yükseklere zıplayışı, Thors’un adeta tek başına bir ordu oluşu veya Thorkell adlı karakterin yenilmez bir dev olması gibi renk katan detaylar mevcut. Bu detayları güzel kılan ise şüphesiz çizimleri. Animenin gerçekçi ve kaliteli çizimleri, hızlı aksiyon sahneleri ile birleşince ortaya on numara seyir zevki çıkıyor. Kaliteli seslendirme ve ses efektleri de üstüne eklenince teknik yönden sağlam bir anime çıkıyor ortaya. Animede iki adet açılış ve iki adet kapanış parçası bulunmakta. Benim favorilerim ise “Survive Said the Prophet” adlı ilk açılış parçası ve ikinci kapanış parçası “Drown”. Gerçekten dört dörtlük parçalar. 


    Vinland Saga beklentilerimin üstünde çıkan bir anime oldu. Thorfinn’in çocukluğundan bu yana gelişimini izlemek bana bir yandan Berserk’in Gut’sını anımsattı. Sahi, ne oldu Berserk’e? Neyse konumuz Vinland Saga ve tez zamanda yeni sezonunun çıkmasını bekliyorum çünkü sonu hemen her anime serisi olduğu gibi maalesef yarım bitiyor. Yarım demeyelim de, bir bölümü kapandı ve yeni bölümüne geçmek üzereyiz diyelim. 

  • Yakusoku no Neverland İncelemesi

    Yönetmen: Mamoru Kanbe
    Stüdyo: Clover Works
    Tür: Macera, Dram
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9.5


    2019 yılının belki de en sessiz gelen ve en çok ses getiren animesi var karşımızda. Animesine geçmeden önce devam etmekte olan Mangasının 2018 yılında Shonen kategorisinde 63. Shogakukan Manga ödülünü aldığını belirtmekte fayda var.

    İngilizce adı ile The Promised Neverland olarak da bilinen anime, gösterilen takvimlerdeki yıldan anladığım kadarı ile 2045 yılında geçiyor. On bir yaşlarında olan Emma, Norman ve Ray adlı üç arkadaş, diğer otuz yedi yetim ile beraber Grace Field House adlı yetimhanede, Anne dedikleri bakıcıları ile beraber mutlu bir yaşam sürmektedirler. Evin geniş arazisi ve ormanlarla çevrili oluşu ile adeta küçük bir cennettir. Çocukların belki anne ve babaları yoktur ama burada herkes çok mutludur ve tüm çocuklara Anne kendi çocukları gibi bakmakta ve beslemektedir. En geç on iki yaşına gelindiğinde ise herkesin evden ayrılması gerekmektedir. Elbette herkes on iki yaşına kadar beklemez. Kimisi daha erken evlat edinilerek evden ayrılır. Lakin şöyle bir durum vardır; evden ayrılan birisinden asla haber alınamaz. Yani söz verdikleri halde bir mektup dahi atmamaktadırlar. 


    Her zamanki gibi yetimhane halkı mutlu mesut yaşarken Conny adındaki altı yaşındaki kızın evlat edinildiği haberi gelir. Yine bir gece vakti Conny herkes ile vedalaşır ve annenin elini tutarak normalde çocukların yaklaşmasının yasak olduğu büyük kapıya doğru ilerlerler. Fakat Conny, en sevdiği oyuncak tavşanını unutmuştur ve Emma ile Norman oyuıncağı kaptığı gibi Conny ve Annenin peşinden koşar. Yasak olan kapı bu sefer açıktır ve içeride bir kamyonet vardır. Emma kamyonetin arkasına baktığında en son beklediği şeyi görür: Conny’nin cesedi. Derken tıkırtılar gelir ve Emma ile Norman kamyonun altına saklanır. Tıkırtılar yaklaştığını iki arkadaş sesleri kimlerin veya neyin çıkardığını görür: Adeta iblis görünümlü kocaman canavarlar. Canavarların arasındaki konuşmalardan yetimhanenin aslında bir çiftlik evi ve çocukların da ürün olduğu ortaya çıkar. Emma ve Norman yakalanmadan yetimhaneye geri döner ama tavşan ayıcığı geride bıraktıklarından Anne birilerinin geldiğinden şüphelenir. Emma ve Norman gördüklerini Ray’e anlatır ve mutlu süren yaşamları burada sona erer. Artık tek bir amaçları vardır: Diğer çocukları da alarak yetimhaneden kaçmak. 


    Yakusoku no Neverland, barındırdığı merak unsurları ile ön plana çıkan bir anime. Dış dünyada ne var ve bu canavarlar neyin nesidir sorusu bölümleri heyecan içinde izlemenize sebep oluyor. Birazdan bahsedeceğim çizim tarzı bana biraz Made in Abyss’i hatırlatmış olsa da içerik olarak aslında fark ettiniz mi bilmiyorum ama Shingeki no Kyojin’e daha çok benziyor. Merak ettirme, animenin en büyük silahı ve bu silahı da çok iyi kullanıyor. Bir diğer mükemmel kullandığı etmen ise diyaloglar. Kurulan planlar, planların artıları ve eksileri, ayrıca ihtimaller öyle güzel aktarılıyor ki, çoğu zaman Agatha Christie romanı okuyorum gibi hissettim. Bu harika diyalogların on bir yaşındaki çocuklardan çıkması aslında biraz garip. Yani nihayetinde bunlar ufak çocuk ve yetişkinlerden kat be kat iyi planlama yapıyorlar. Öte yandan ise bu yazıyı yazdığım sıralar sosyal medyada gündemde olan Atakan’ı görünce çok da yadırgamamak gerektiğini düşündüm:) 


    Çizimleri dediğim gibi bana Made in Abyss’i hatırlattı. Harika arka plan manzaraları (burada genel olarak yeşil) ve sevimli karakter çizimleri. İzledikçe aslında farkı ayırt etmeye başlıyorsunuz ve animenin kendine has bir tarzı olduğunu görüyorsunuz. En başarılı nokta ise karakterler ve mimikleri. O anki atmosferi çok iyi yansıtıyorlar ve sizi animenin içine çekiyorlar. Müzikleri ise çizimler kadar harika olmasa da kötü de değiller. Açılış parçası Touch Off fena bir parça sayılmaz. Kapanış parçası ise animenin daha çok dram yönünü açığa çıkarıyor. Seslendirmeler ise on numara. Özellikle Emma’yı seslendiren Morohoshi Sumire (Fullmetal Alchemist – Nina Tucker) harika bir performans sergiliyor.

    Yakusoku no Neverland’ı büyük bir beğeni ile izledim. Tek eksik yönü olarak yarım bittiğini yazabilirim. Ekim 2020’ye kadar ikinci sezonu beklememiz gerekecek. Yani eğer hala izlemediyseniz bu animeye başlamak için daha çok vaktiniz var demektir. 

  • Dororo İncelemesi

    Yönetmen: Kazuhiro Furuhashi
    Stüdyo: Mappa
    Tür: Macera, Doğaüstü, Dram
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/10


    Ünlü Mangaka/Yapımcı/Animasyoncu Osamu Tezuka’nın en ünlü eserlerinden birisi olan Dororo’nun anime uyarlaması var karşımızda. Lakin bu 2019 yapımı seri, ilk kez karşımıza çıkmıyor. Dororo to Hyakkimaru adı altında 1969 yılında yayınlanmış olan yirmi altı bölümlük bir seri daha vardır. Osamu Tezuka’yı tanıyabileceğiniz bir diğer ünlü eseri de Astro Boy’dur.

    Yirmi dört bölümlük 2019 yapımı seride, animeye adını da veren Dororo ve Hyakkimaru’nun macerasınba tanıklık ediyoruz. Savaşların hüküm sürdüğü, açlığın ve sefaletin köylerin peşini bırakmadığı animede Daigo Kagemitsu bir derebeyidir. Buyruğundaki köylerde ise kuraklık kol gezmektedir ve düşman güçleri de kapıdadır. Son çare olarak Daigo, Cehennem Tapınağına gider on iki iblis ile bir anlaşma yapar. Daigo, iblislerden güç karşılığında gerekirse etini ve ruhunu sonsuz cehenneme satmaya razıdır. Gelgelelim iblisler Daigo’yu değil, ilk doğacak olan çocuğunu gözlerine kestirir. Çocuk doğduğunda bir şimşek çakıverir ve kolsuz, bacaksız, gözleri – kulakları – burnu ve cildi olmayan ama yine de hayatta olan bir bebek doğuverir. Daigo doğduğu gibi bebeği annesinin koynundan koparıverir ve ebeye teslim ederek nehre bırakmasını ister. Ebe ise bebeğin yaşamaya çalıştığını düşünerek onu kaderin ellerine bırakır ve bir sandala koyuverir. Kaderin bir cilvesi olsa gerek, bebeği ölülere protez yapan (cenazeleri düzgün gözüksün diye) Jukai adlı bir adam bulur ve yetiştirir. 


    Aradan elbette yıllar geçer. Daigo’nun memleketi güce ve bolluk berekete kavuşur. Bebeği ise annesi hariç kimse hatırlamaz. Bir başka diyarda ise Dororo adında küçük bir çocuk hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Üçkağıt yaparak karnını doyurmaya çalışsa da temiz bir kalbi vardır. Günün birinde dolandırdığı üç adam onu nehir kenarında yakalar ve tartaklamaya başlar. Tam işler ciddiye binecekken genç bir oğlan köprünün tepesinde belirir ve dümdüz ileri bakarak istifini hiç bozmaz. Derken bir iblis meydana çıkagelir ve Dororo’ya zorluk yaşatan adamları anında mideye indirir. Sıra Dororo’ya geldiğinde genç oğlan imdadına yetişir ve iblisi alt eder. Dororo, bu genç oğlana yakından baktığında yüzünde maske olduğunu fark eder. Derken iblisin ölümü ile beraber derisine kavuşur. Kolları protez olan ve dirseklerinden kılıçlar çıkan, gözleri görmeyen ve ayakları da protez olan, sağır ve dilsiz bu oğlan yıllar önce nehre bırakılıp Jukai tarafından kurtarılan ve Hyakkimaru adını alan oğlandır. Hyakkimaru iblislerin peşindedir çünkü onlarda ona ait olan şeyler vardır. Gözleri, elleri ve kolları gibi tüm organları. Dororo da Hyakkimaru’nun serüvenine katılır ve zorlu bir yolculuğa ortak olur.


    Dororo’ya ilk başladığımda içeriği bir hayli tanıdık gelmişti. Kollarından kılıçlar çıkan bir adam ve eşlik eden ufak bir çocuk konseptini ben daha önce başka bir yerde görmüştüm. Derken aklıma geliverdi; Dororo yıllar yıllar önce bir PlayStation 2 oyunu olarak karşıma çıkmıştı. Adı da Blood Will Tell idi. Yıllar sonra biraz tesadüf olsa da Dororo’nun anime olarak karşıma çıkması hem hoş bir tesadüf hem de nostaljik anlar yaşamama sebep olmuştu. 

    Dororo, diğer samuray tarzı animelere nazaran biraz daha ağır ilerleyen bir seri. Elbette hızlı sahneleri ve iblislerle olan onlarca mücadele mevcut fakat Dororo ve Hyakkimaru’nun hayatta kalma mücadelesi, Dororo’nun geçmişi ve diğer insanlarla olan iletişimleri üzerine daha çok duruluyor. Yani dram ve insanların savaşlardan – samuraylardan çektiği sıkıntılar çok daha ön planda. Demem şu ki, anime sadece iblisleri yenme üzerine değil, hayatın içinden tarzı ile de dikkat çekiyor ve bu işlenişi de çok iyi başarıyor. Birbirinden güzel ve etkileyici sahneleri ile göz kamaştıran animede birçok kez duygusal anlar yaşamadım desem yalan olmaz. Son bölümlere doğru tempo biraz düşüyor ama çok geçmeden seri toparlanıyor ve tatmin edici bir final ile de son buluyor. 


    Teknik açıdan anime birçok sahnede nostaljik anlar yaşatıyor. Özellikle karakterler seksenli yılların izlerini taşıyor ve bir animenin harika gözükmek için CGI bombardımanına tutulmasına gerek olmadığının en güzel kanıtı. Aksiyon sahneleri de bir hayli kaliteli. İblislerle olan mücadele, insanların sefaleti ve kullanılmaktan çekinilmeyen bolca kan ile Dororo, benim gözümde eskiyi yaşatan nostaljik bir şölen. Seslendirmeler için de diyecek hiçbir sözüm yok. Özellikle Dororo’yu seslendiren on beş yaşındaki Suzuki Rio harika bir iş başarmış. Açılış ve kapanış parçaları içerik ile fazla uyumlu olmasa da tarz olarak güzel parçalar. Benim favorim ise ilk açılış parçası. Farklı tınlaması ile değişik bir parça.

    Dororo için kesin bir tavırla izlediğim en iyi animelerden birisi diyebilirim. Gerek içeriği, gerekse çizim tekniği ile beni cezbeden ne varsa bu animede mevcuttu. Ayrıca farkında olmadan animenin içeriğini biliyor olmam da olaya biraz renk kattı diyebilirim. Uzun lafın kısası, Dororo’yu gözüm kapalı herkese önerebilirim ve bana göre Dororo, tatmin edici finalini de sayarsak 2019’un en iyisi. 

  • Devils` Line İncelemesi

    Yönetmen: Hideaki Nakano
    Stüdyo: Platinumvision
    Tür: Aksiyon, Dram, Romantizm
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7


    Merhabalar. Bugün yeni bir anime yorumu ile geldim. Romantizm görmek istemediğim dönemlerde izlediğim bu animeyi sizlerle de paylaşayım isterim. Lakin romantizmden kaçarken farklı bir şekilde romantizme yakalandım anime içerisinde. Aklı başında mantıklı insanlar da olsak bir yanımız umutsuz aşık. Zombili aşklı şeyleri severiz yani. Alacakaranlık, The Vampire Diaries vesaire. Değil mi? :) Bu anime de öyle işte. Hadi konusuna geçelim.

    Konusu: Bir üniversite öğrencisi olan Tsukasa, insan nüfusunun arasına karışmış pek çok vampirden biri olan bir şeytanın saldırısından kurtarılır. Tsukasa'nın kurtarıcısı olan Anzai ise doğaüstü güçlerini, Tokyo'da ki şeytanlarla bağlantılı suçlarda uzmanlaşan gizli bir polis görev gücünün üyesi olarak kullanan bir yarı-şeytandır. Anzai'nin Tsukasa'yı korumaya devam etmesi, onlar arasında hızla gelişen, belirsiz bir bağ oluşturur. Anzai'nin en büyük korkularından biri olan insan kanı içme korkusu, Tsukasa ile oluşan bağları yüzünden sınanacaktır. Anzai, insan kanı içmeme konusundaki bu sarsılmaz iradesini koruyabilecek midir?


    Konusundan anlayacağınız üzere, vampir, kan ve aşk üçgeni arasındayız yine. Tek fark burada birazda vampirler gözünden bakıyoruz olaya. Ve yine bir anime de hatun karakterin biraz fazla saf olması ile karşı karşıyayız. Erkek karakter de vampir oluşundan dolayı epey bir havalı tabi.. Devils Line animesinin en büyük eksiklerinden biri aksiyonun az olması. Biraz daha fazla aksiyon olsaydı ve işler daha gizemli bir senaryo ile bağlansaydı tadından yenmezdi.

    Sizi çıldırtan bazı sahneler var. Ye beni, iç beni falan. Bilirsiniz klasik aşık insan kız ve vampir aşkı. Zaten böyle ilerliyor aralarındaki ilişki de. Ve animedeki romantizm için shoujo romantizmi diyemem. Josei tarzına daha uygun. Olgun hatun tarzı yani.. Çünkü içerisinde masum kiss sahneleri yok. Ben önceden uyarayım da.. Demedi demeyin sonra :) 


    Animeyi neden tamamladığım hakkında bir fikrim yok doğruyu söylemek gerekirse. Enteresan bir şekilde mantıklı bir açıklama bulamıyorum ama anime beni sarmıştı izlediğim dönemde. İçerisindeki vampir, gizem, romantizm olayı ve renklerin bütünlüğü sanırım etkiledi.  Çünkü şahane bir senaryosu, çizimleri, karakterleri falan yoktu. Kötü müydü? Hayır değildi. Ama mükemmel de değildi. 12 bölümlük çıtır çerez ama keyif aldığım bir animeydi benim için. 

    Şu anda hala Dororo animesinin yarısındayım. Dizi izliyorum, yazı yazıyorum kursa gidiyorum derken yarım kaldı. Ama o anime bi-te-cek. Hepsini güzel bir sıraya koyup devam edeceğim diye umuyorum. Bu arada hangi yazıları daha çok okumak istiyorsunuz? Bana bu konuda fikir verebilirsiniz. Yorumlarınızı beklerim :)




    Mangalar, Diziler, Filmler ve daha fazlası için Şemsiyenin Altındaki Kızın blogunu ziyaret etmeyi unutmayın :-)

    http://semsiyeninaltindakikiz.blogspot.com/

  • Kimetsu no Yaiba İncelemesi

    Yönetmen: Haruo Sotozaki
    Stüdyo: Ufotable
    Tür: Aksiyon, Macera, Fantastik
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 26
    Anime Puanı: 10/9


    2019 yılının en çok konuşulan animelerinden birisi var karşımızda. İngilizce adıyla Demon Slayer olarak da bilinen Kimetsu no Yaiba, Shingeki no Kyojin ile karşılaştırılan bir seri oldu. Bana göre bir Titan olmasa da oldukça kaliteli bir yapım ama çok ufak da olsa pürüzleri yok değil.

    Kimetsu no Yaiba’nın geçtiği evrende, büyük şehirlerde yaşayan insanlar inanmasa da kırsal kesimin hala sıkı sıkıya bağlı olduğu bir gerçek vardır: İblisler. Rivayete göre iblisler geceleri insan avına çıkmaktadır. Bu yüzden kırsal kesimde geceleyin dolanan insana pek rastlayamazsanız. Aynı rivayete göre geceleri bu iblisleri avlayan, avlamaya çalışırken can veren avcılar da vardır. Hükümet bu avcıların varlığını asla kabul etmese de, asırlar boyunca varlıklarını sürdürmüşlerdir. 


    Yukarıda anlattığım gibi bir dünyada, babasını kaybetmiş olan Tanjiro Kamado, küçük kardeşleri ve annesiyle dağlarda zorlu ama huzurlu bir hayat sürmektedir. Taa ki bu mutluluk bozulana kadar. Günün birinde Tanjiro kömür satmak için kasabaya indiğinde geç olduğu için dağın başındaki bir komşuda kalır. Ertesi gün evine vardığında ise onu bir trajedi beklemektedir. Annesi, erkek kardeşleri, kız kardeşi ve kız kardeşinin çocuğu acımasızca katledilmiştir. Bunu yapan bir iblistir ve Tanjiro’nun dünyası adeta başına yıkılır. Derken kız kardeşi Nezuko’nun kıpırdadığını görür. Fakat Nezuko, eski Nezuko değildir. Nezuko artık bir iblise dönüşmüştür. Bir şekilde Tanjiro, Nezuko’yu zapt etmeyi başarır ve kendisine bir söz verir: Nezuko’yu yeniden insana döndürmenin bir yolunu bulacaktır. Bunun için de ilk adımı iblis avcılarına katılarak gerçekleştirir.

    Kimetsu no Yaiba ilk bakışta sade bir hikayeye sahip gibi gözükse de, içeriği oldukça etkileyici ve genç Tanjiro’nun çektiği zorluklar çok iyi yansıtılıyor. Tanjiro’nun birbirinden zorlu eğitimlerini ve iblislerle mücadelesini soluksuz izliyoruz diyebilirim. Kılıçla kullanılan sanatlar anime gereği biraz abartı olsa da gerçekçi bir çizgide ilerliyor seri. Yani Tanjiro iki gün zorlu eğitim geçiriyor, üçüncü gün on kaplan gücünde falan değil. Eğitimi her daim devam ediyor ve her bölümde Tanjiro’nun daha da gelişmesine ve işinin kolaylaşmak yerine zorlandığına tanıklık ediyoruz. Zorlandığına dedim çünkü Tanjiro gün geçtikçe hem diğer iblis avcılarının hem de iblislerin radarına girmektedir. İblisleri anlarım da iblis avcıları ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Tanjiro her yere kız kardeşi Nezuko ile seyahat ediyor ve unutmayın ki Nezuko insani duygularını korumaya başarsa da bir iblis. Yani bir iblis ile insanın beraber seyahat ettiği nereden görülmüş? Kısacası Tanjiro’nun karşısında mücadele edeceği koskocaman bir dünya vardır. 


    Peki, ilk paragrafta bahsettiğim gözüme batan küçük pürüzler neler? İlki Zenitsu adındaki sarışın arkadaş. Bu çocuk sürekli salya sümük ağlıyor, bağırıyor, çığırıyor ve ben animeyi kulaklık ile izlediğim için Zenitsu bende baş ağrısı yapıyor! Yahu bir karakter bu kadar mı itici ve iğrenç ergen sesiyle hep bağırır? Burada lafım seslendirmeye değil. Tam tersine seslendirme cuk oturmuş ve bir ergen çığırsa işte tam böyle olur ama bu kadar doz bana fazla geldi. Ölse de kurtulsak diye az dua etmedim. Diğer olay ise (biraz spoiler olacak, bu yüzden izlemediyseniz sonraki paragrafa geçim!) Nezuko’nun karakter gelişimi. Şimdi Nezuko diğer iblislerden farklı onu anladık. Hiç insan yemiyor, kan içmiyor. Fakat neden konuşamıyor veya düşünüp davranamıyor? Ben yirmi altı bölüm boyunca hiç konuşamayan ve tamamen içgüdüleriyle hareket eden bir iblis görmedim. Bunun nedeni belki insan yememiş olmasına bağlanabilir ama böyle bir bilgi de verilmiyor bize. Kimse Nezuko’nun neden hiç konuşmadığını ve zekası minik çocuk zekasındaymış gibi davranmasını açıklamıyor. Hatta birçok sahnede Tanjiro’nun evcil hayvanı gibi. İlgincime gitti anlayacağınız. 


    Çizimleri ve müzikleri bakımından Kimetsu no Yaiba ortalamanın çok üzerinde. Öncelikle 3D katılmamış çizimler göze çok hoş geliyor. Kan kullanılmaktan çekinilmemesi, estetik dövüş sahneleri ve Tanjiro’nun bize sunduğu kılıç şovları dört dörtlük. Açılış ve kapanış parçaları için muhteşem diyemem ama seriye yakışan parçalar. Bunun haricinde seri içindeki müzikler çok daha çarpıcı ve etkileyici. Seslendirmelere de zaten diyecek bir lafım yok. İğrenç Zenitsu’yu seslendiren kırk yaşındaki Hiro Shimono’yu bir kez daha tebrik ediyorum.

    Kimetsu no Yaiba izlenilmesi gereken bir anime, orada herkes gibi ben de hemfikirim. Bölümler peş peşe gidiyor ve ufak pürüzleri göz ardı edersek geçtiğimiz senenin en iyilerinden bir tanesi. Bu saatten sonra yapabileceğiniz iki şey var: Birincisi izlemediyseniz Tanjiro ve Nezuko’nun macerasını izlemek. İkincisi ise izlediyseniz Gekijouban Kimetsu no Yaiba: Mugen Ressha Hen adındaki devam filmini beklemeye koyulmak. 

  • Anime İnceleme Dergisi Sayı 11 Yayında!


    Anime-inceleme.com olarak dergimizin on birinci sayısı çıktı! 

    Bir sene olmuş en son dergi çıkaralı:) Neden böyle olduğunu derginin içeriğinde belirttim. Başlıktan da anlaşılacağı üzere 2019 yılının dikkat çekici serilerini derleyip kısa bilgiler vermeyi uygun gördüm. Bu sene içinde daha başka dergi sayısı çıkar mı bilmiyorum ama en azından seneye çıkacağının garantisini verebilirim :D


    İyi okumalar!




  • Koutetsujou no Kabaneri: Unto Kessen İncelemesi

    Yönetmen: Tetsuro Araki
    Stüdyo: Wit Studio
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Dram
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 3 veya Film
    Anime Puanı: 10/7.5


    2016 yılında çıkan 12 bölümlük Koutetsujou no Kabaneri, devamı olan ve Netflix’te üç bölüm olarak veya nette tek bölümlük film olarak bulabileceğiniz “Unto Kessen” adlı bu seride, Unto Kalesi kuşatması ele alınıyor. Kabaneler ve ilk sezon hakkında daha fazla bilgi için buradan ilk sezonun incelemesine geçiş yapabilirsiniz.

    Aslında Unto Kessen hakkında yazacak fazla bir şeyim yok. Biraz formalite icabı olacak bu yazı:) Dediğim gibi ilk sezonun devamı ve bir kuşatmayı konu alıyor. Üç bölüm olduğundan olaylar daha hızlı ilerliyor ve ilk sezonun aksine, aksiyon oranı biraz daha yüksek. Gelgelelim üç bölüm olduğu için içerik olarak herhangi bir yenilik – ek bilgi sunmuyor. Ikoma ve Mumei yine ön planda ve Ikoma, civardai kabanelerde bir gariplik sezer. Sanki kontrol ediliyormuş gibilerdir. Akabinde de olaylar gelişir zaten. 


    Tarz olarak seri çizgisini koruyor. Zaten ilk bakışta bir Shingeki no Kyojin havası sezebilirsiniz. Zaten kardeş sayılırlar çünkü yapımcı Wit Studio iki serinin de stüdyosu. Müzikler bakımından da Koutetsujou no Kabaneri kaliteli. Tek sıkıntısı içerik. Bu animeden bir Shingeki no Kyojin beklemeyin. Kabane zombileri güzel bir konu ama işleniş bakımından ilk sezon ağırdı ve şimdiki üç bölüm yorumlamak için kanaatimce yeterli değil.

    Bir oturuşta bitirilebilecek bir seri Unto Kessen. Bir önceki sezonun çizgisini bozmuyor ama üzerine de katmıyor. Dolayısıyla puanında bir değişikliğe gerek görmedim. İlk sezonu izlediyseniz elbette Unto Kessen’i de muhakkak izleyin. İzlemediyseniz, işte size ilk sezona başlamak için fırsat. 

  • Carole & Tuesday İncelemesi

    Yönetmen: Shinchiro Watanabe
    Stüdyo: Bones
    Tür: Müzik
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/7


    Cowboy Bebop, Samurai Champloo, Michiko to Hatchin, Sakamichi no Apollon gibi bir hayli başarılı bulduğum anime serilerinin arkasındaki isim olan Shinchiro Watanabe’nin şimdilik son animesi var karşımızda: Carole ve Tuesday. Sakamichi no Apollon’un tarzına daha yakın olan seride iki genç kızın bir araya gelip müzik kariyerlerini başlatmasına şahitlik ediyoruz.

    Carole Stanley, dünyadan marsa göçmen olarak gelmiş yetim bir kızdır. Günübirlik işlerde çalışıp kirasını ödemeye çalışan ve tutkulu olduğu müziği icra etmeye çalışmakla hayatını sürdürmektedir. Tuesday Simmons ise marsta, varlıklı bir ailede doğmuştur. Hatta annesi Valerie Simmons marsta başkanlığa bile adaydır. Fakat zenginlik mutluluk getirmez çünkü gitar çalıp müzik çalmasını annesi pek tasvip etmez. Durum böyle olunca Tuesday tüm cesaretini toplayarak evden kaçar ve Alba City’ye gelir. Burada kaderin bir cilvesi olarak köprü üzerinde müzik yapmaya çalışan Carole’u görür ve kocaman bir arkadaşlığın ilk adımı atılmış olur. Tuesday, Carole’un evinde kalmaya başlar ve yoktan müzik kariyerlerini yaratmak için çalışmalara koyulurlar. 


    Carole & Tuesday’in ilk başta marsta geçtiğini öğrendiğimde şaşırmıştım çünkü bize sunulan dünya alışık olduğumuz kırmızı marstan ziyade yapay zekanın bir hayli yol kat ettiği bir dünyadır. Animenin evrenine göre insanlık elli yıldır marsta da yaşamaya başlamıştır ve animeden anladığım kadarı ile dünyada işler pek yolunda değildir. Anladığım diyorum çünkü Mars ve Dünya hakkında arka plan bilgisine fazla değinilmiyor. Odağımız daha çok Carole ve Tuesday.

    Anime, 12 + 12 olmak üzere Netflix’te yayınlanmakta ve ikinci sezon diyebileceğim ikinci 12 bölüm 24 Aralıkta yayınlandı. Lakin bizim ülkemizde bu tarihte yayınlanmış olacak ki, net üzerinde tüm bölümler mevcut olduğundan ilk on ikiyi bitirdiğimde farklı bir kaynaktan devam ettim. Öncelikle anime tam bir müzik animesi. Fazla drama girilmeden, romantizme boğulmadan ve ufak komedi unsurları ile süslenmiş sevimli bir anime. Eğer romantik müzikler seviyorsanız seriye aşık olabilmeniz mümkün. Eğer benim gibi şarkılara fazla bağlanamadıysanız işte, eh verdiğim puan ortada. Beni tek etkileyebilen parça Loneliest Girl olabildi ve telefonumdaki yerini de çoktan aldı. Diğer şarkılar kesinlikle kötü değil ama dediğim gibi tarz ve zevk meselesi biraz. Bu yüzden Carole & Tuesday’in puanı fazlaca kişisel oldu diyebilirim. Yani şarkılara aşık olsaydım puanı kim bilir ne olurdu. Ha, bir de Fucking Bullshit şarkısı efsaneydi :D 


    Karşımızda bir Shinchiro Watanabe animesi olduğunu tekrar belirteyim. Yani Cowboy Bebop’u ve Samurai Champloo’yu bize veren adam. Açık konuşmak gerekirse tür olarak çok farklı ve kalite olarak bu animeler gibi belirli bir seviyede olsa da içerik olarak aslında yanına yaklaşamaz. Müzikler bakımından Watanabe her animesinde şov yapar ve müzik tarzı bakımından bu durum da söz konusu ama tekrarlıyorum; beni pek sarmadı.

    Özellikle günümüz Netflix animelerinden alıştığımız 3D, CGI tarzı çizimleri bu animede göremezsiniz. Daha “old school” (eski kafa) bir tarz var karşımızda ve çizimler gerçekten çok hoş. Özellikle dans koreografileri çok başarılı. Fakat bazı sahnelerde aynı sahnelerin sıkça kullanıldığı dikkatimden kaçmadı. Demek istediğim, diyelim seyircinin tepkisi gösterilecek. Sürekli aynı kesit bize sunuluyor. Bir mimik oynasın, birisi el çırpsın falan yok. Resme bakıyoruz ve aynı resme. Seslendirmeler ise mükemmel. Zaten çoğu karakterin iki seslendirmecisi var. Biri normal seyyusu birisi de şarkıları söyleyenler ve şarkıları söyleyenlerin çoğu yabancı. Yani Japon değil. İngilizce şarkıların neden bu kadar düzgün söylendiğini buradan anlayabilirsiniz. Tek dikkatimi çeken, bazı karakterlerin müzik sesi birbiri ile çok alakasız. Örneğin Pyotr karakteri veya Skip adlı karakter. Görüntüleri ve normal konuşmaları ile şarkı söylemeleri bana acayip orantısız geldi. Belki de normal seslerine alıştığım içindir ama sonuçta iki ses çok farklı. 


    Carole & Tuesday hoş bir anime. Bir başyapıt diyemem ve müziklerden de çok haz aldım diyemem ama iki genç kızın azmini ve mücadelesini izlemek zevkliydi. Müzik animelerinden hoşlanıyorsanız bir bakın. Teknik olarak çok başarılı. Bir de içeriğini sevdiniz mi, sizden iyisi olmaz:) Bu arada, 2020 yılına da birkaç gün kaldı. Anime-inceleme de 11. Yılına girmek üzere. Herhangi bir kazanç gütmeden faydalı bir kütüphane oluşturma amacım (daha sonraları amacımız) umarım işinize yaramıştır. Nice senelere! 

  • Levius İncelemesi

    Yönetmen: Hiroyuki Seshita
    Stüdyo: Polygon Pictures
    Tür: Dövüş, Dram
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8


    Bundan bir önceki Kengan Ashura yazımda Netflix ve popüler anime klonlarından bahsetmiştim. Kengan Ashura’nun Baki’yi kopyaladığını ve Levius’un Megalo Box’a acayip benzediğini yazmıştım. Öncelikle küçük bir düzeltme yapayım; iki anime de manga uyarlaması. Yani aslında orijinal Netlix anime uyarlaması diyelim. Burada kopya çeken Netflix değil, mangakalar:) Kengan Ashura, Baki’den kopya çekmiş mi bilemem. Fakat Levius’un Megalo Box’tan kopya çekmediği ortaya çıktı çünkü Levius’un mangası ilk olarak 2012 yılında yayınlandı ve Megalo Box, Ashita no Joe’nun ellinci yılı şerefine 2018 yılında çıkarıldı. Bu gizemi de çözdüğümüze göre Netflix’in Haruhisa Nakata’nın eserinden uyarladığı Levius’a bir göz atalım. 


    Alternatif bir dünyada 19. Yüzyıldayız ve insanlık savaştan yeni çıkmıştır. Gerçek dünyanın 1940’lı yıllarına benzese de “steampunk” olarak adlandırabileceğim buhar teknolojisi bayağı gelişmiştir. Öyle ki, buharla çalışan robotlar, çeşitli gelişmiş makineler ve evlerde bulunmasa bile yeşil televizyon ekranları mevcuttur. Benim benzetmem ile geçmişte yaşanan gelecektir. Ayrıca bu dünyada bir spor dalı, diğer sporlardan sıyrılmış ve tüm dünyanın en sevilen sporu haline gelmiştir. Bu sporun adı Metal Boksu’dur. Agartha suyu denilen ve bir nevi buhar gücü ile çalışan sibernetik kollu boksörler amansız dövüşler sergilemekte ve halk da buna bayılmaktadır. Bu boksörler iki kolunu, gerekirse kafalarını ve hatta gözlerini sibernetik teknoloji ile kaplıyor ve birer ölüm makinesine dönüşüyorlardır. Tabi kurallar çerçevesinde! Çünkü Metal Boks birliğinin her sınıf için (Birinci, ikinci ve üçüncü sınıf boksörler) uyması gereken kuralları bulunmaktadır. Boksörler maç gününden önce ayrıntılı bir teftişe girer ve mevzuata uymayan parçalar yahut fazla Agartha suyu tüketimi saptanırsa diskalifiye edilir. Bu boksörlerden birisi de animeye adını veren Genç Levius’tur. Antrenörü eski yer altı boksörü Zack’ın eşliğinde ringlere çıkmakta ve ilk olarak ölmemeye, ikinci olarak ise kazanmaya çalışmaktadır. 


    İki dövüş animesi üst üste izlemem Levius’un yararına mı yoksa zararına mı oldu bilemem ama tek söyleyebileceğim Kengan Ashrua’daki dövüşlerin yanında birazcık yavan kalması. Anime, ağır bir tempoda başlıyor ama bölümler ilerledikçe toparlıyor. Hatta ilk bir – iki bölümden sonra kafamdaki puan altı falandı fakat özellikle sonlara doğru kendisini sevdirmeyi başardı. Ara ara lafın fazla uzadığı sahneler tempoyu baltalasa da (Özellikle Dr. Clown adındaki üşütüğün bitmek bilmeyen “derin” konuşmaları) ringde geçen sahneler başarılı. Bilhassa Malcolm ve Bill karakterlerini fazlası ile sevdiği söyleyebilirim.

    Dövüşlerde doğa üstü hareketler, bin bir çeşit teknik falan beklemeyin. Her ne kadar metal destekli olsalar da boks yapılıyor ve kurallara uyulması şart. Yalnız yaptığım küçük araştırma çerçevesinde öğrendim ki anime bayağı bir sansür yemiş. Edindiğim bilgiye göre mangasında bayağı bayağı kan gövdeyi götürüyormuş ve birçok ölüm varmış. Kopan uzuvlar, kafası delinenler, organları hastanede ayrı kavanozlarda yaşatılanlara kadar acayip şeyler varmış. Bir de hikaye açısından anime serisi biraz kurcalanmış. Mangası Levius/est adı altında devam ediyor ama mangaya geçiş yapmak isterseniz özellikle karakterler açısından baştan başlamanız şart. Biz animeye dönelim; dediğim gibi boks müsabakaları başarılı ve genç Levius’un abartısız mücadelesini izlemek keyif veriyor. 


    Animenin çizimleri yine son teknoloji ürünü. Eski naif 2D çizimlerden eser yok. Bu konuda Megalo Box çok büyük iş başarmıştı. Gelgelelim, 3D çizimlere ve karakterlere de artık alıştık. Göze batmıyorlar ve ilerleyen zamanla beraber giderek daha esnek – gerçekçi davranıyorlar. Demek istediğim, mesela Souten no Ken: Regenesis animesindeki gibi kalas gibi yürümüyor, komik durmuyorlar. Yine de eski usul her zaman favorim:) Levius’un müzikleri için de başarılı diyebilirim. Anime esnasında çalan güzel, gaza getirici bir melodi mevcut. Açılış parçası Wit and Love’un farklı ve ilginç bir tınısı var. İnsan dinledikçe seviyor. Kapanış parçası Child Dancer (Çayıra Dalsa:) da hiç fena sayılmaz.

    Levius, ağır başlayan ve ilk olarak pek izlemenin içimde gelmediği, lakin bölümler ilerledikçe peş peşe götürdüğüm farklı bir anime. Farklı derken geçtiği evren ve metal boksu. Yoksa hikaye bakımından çok bir derinlik yok. Tıpkı Kengan Ashura’da olduğu gibi bu tarz animelerde hikayeden ziyade sundukları sporun kalitesine daha çok önem veriyorum. Neticede spor kategorisine de giriyorlar ve mevzu basketbol - futbol olsa okul turnuvası olacak mesela. Dövüş olunca da işin içine intikam – bir arayış giriyor. Kompleks bir şey beklememek lazım;) 

  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan