• Cagaster of an Insect Cage İncelemesi

    Yönetmen: Koichi Chigira
    Stüdyo: Studio Kai
    Tür: Bilimkurgu, Dram
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/4.5


    Netflix’in bizlere sunduğu ve orijinal adıyla Mushikago no Cagaster olan anime, post-apocalyptic, yani kıyamet sonrası olarak tabir edilen bir dünyada geçiyor. Yirmi birinci yüzyılın sonlarına doğru, daha sonradan “Cagaster” olarak anılacak bir hastalık insanlığı yıkıp geçmiştir. Bu hastalığa kapılanlar devasa böceklere dönüşmeye ve dönüşmeyen insanları da yemeye başlamıştır. Kısa bir süre içinde insanlığın üçte ikisi ya böceğe dönüşmüş, ya da ölmüştür.

    Seride hikaye Cagasterlerin ortaya çıkmasından otuz yıl sonrasında, yani 2125 yılında geçiyor. Uzak doğulu lakaplı genç Kidou, bir imha edicidir. İmha ediciler bir nevi para karşılığında böcekleri imha eden ve halk arasında aslında fazla sevilmeyen tiplerdir. Günün birinde bir görevden dönerken böcek saldırısına uğramış bir araç fark eder. Araçtaki adam ağır yaralıdır ve ölmek üzeredir. Son sözleri yanında baygın yatan kızı Ilie’yi Kidou’a teslim etmek olur ve annesini bulmasını isteyerek hayata gözlerini yumar. Kidou, Ilıe’yi de yanına alarak yaşadıkları şehre götürür ve burada olaylar gelişmeye başlar.


    Cagaster of an Insect Cage, farklı bir hava ve sıra dışı tehditler olan Cagaster’leri sunarak aslında iyi ve gizemli bir başlangıç yapıyor lakin dördüncü – beşinci bölümlere doğru birçok animenin başına gelen maalesef Cagaster’in de başına geliyor: Yavaş ilerleyen, tahmin edilebilir ve hızlıca geçilmek istenen birçok sahne çıkıyor karşımıza. Üstelik Cagaster’de bu durum çoğu zaman doruk noktasını yaşıyor. Açık konuşacağım; özellikle sonlara doğru animenin birçok sahnesini hızlı hızlı ilerleterek izledim çünkü ne bir çekiciliği ne de bir gizemi kalmıştı. Tıpkı Walking Dead gibi olay zombie/cagaster tehdidinden çıkıp insanların mücadelesine dönüştü. Tamam, dönüşsün fakat sunum olarak bir hayli durağan olunca izlerken bayağı bir bıkkınlık geçirebiliyor insan. Yeni bir olay yok, ters köşe yok ve tanıtım videolarından izlediğimiz Cagaster’lerin insanları yediği acımasız sahneler bir elin parmağını geçmiyor. Evet, yeri geldiğinde kan bolca akıyor ama benim gibi daha fazlasını isteyen kitledenseniz hayal kırıklığına uğrarsınız.

    Seride tek ilgimi çeken nokta, animenin büyük çoğunluğunun geçtiği şehir oldu. Bu şehrin Türkiye’de bir şehir olduğunun kanaatindeyim çünkü gerek gözüme çarpan bazı görseller (Türkçe yazılar) ve gerek bazı isimler bunu destekler niteliğinde. Ayşe, Kasım, Hadi isimlerinde karakterler animede mevcut. Tip olarak ne yazık ki Araplara daha çok benziyorlar. En azından deveye binen kimse yok:)


    CGI tarzındaki çizimleri için duygularım biraz karışık. Arka plan manzaraları bir hayli başarılı ve göze hoş geliyor ama aynısını karakterler için söylemek mümkün değil. Sabit durduklarında sıkıntı yok fakat özellikle hızlı sahnelerde bazı hareketleri göze fazla batıyor. Kafalarının vücutları ile beraber fazla oynamasını buna örnek olarak verebilirim. Bunun dışında çok çok kötü olarak tabir edebileceğim bir yanı yok. Kötü değiller, artık CGI’a gözümüz de alıştı fakat orijinal çizim tekniğinin yanına bile yaklaşamaz. Müzikler içinse tek kelimeyle vasat diyebilirim. Ne etkileyici, ne de kulak tırmalayıcı.

    Mushikago no Cagaster bende bayağı hayal kırıklığı yaratan bir anime oldu. Oysa sıra dışı teması ile avantajlı bir start da gerçekleştiriyor. Buna rağmen hikaye bakımından felaket seviyesinde ve bu anime için son zamanlarda izlediğim en vasat anime diyebilirim. Dolayısıyla Cagaster’i izlemek istiyorsanız iyi düşünün taşının ve ona göre kararınızı verin.

  • Psycho-Pass: 3 İncelemesi

    Yönetmen: Naoyoshi Shiotani
    Stüdyo: Production I.G.
    Tür: Bilimkurgu, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 8
    Anime Puanı: 10/5.5


    Uzun soluklu Psycho-Pass serisinin üçüncü sezonu var karşımızda. Elbette bu sezondan herhangi bir şey anlayabilmek için sırasıyla Psycho-Pass, Psycho-Pass 2, Psycho-Pass: The Movie ve Psycho-Pass: Sinners of the System serilerini izlemiş olmanız gerek. Eğer bu serileri izlemediyseniz veya izlemekteyseniz bu incelemeden çıkmanızı öneririm çünkü spoiler yeme oranı yüksek.

    Animeye verdiğim puan belki dikkatinizi çekmiştir. En düşük 7.5, en yüksek 9 puan verdiğim bu seriye neden aniden bu kadar düşük puan verdiğimi merak etmiş olabilirsiniz. Bu açıklamaya geçmeden önce kısaca üçüncü sezonun hikayesinden bahsedeyim. Kamu Güvenliğine bağlı meşhur Kriminal Soruşturma Bölüm 1’e iki yeni müfettiş atanmıştır. Arata Shindo ve Kei Mikhail Ignatov birbirlerini uzun süredir tanımaktadırlar ve köklü bir geçmişleri vardır. İlk davaları basit bir kaza gibi gözükse de bir dizi gizemli cinayetlerin ve komploların başlangıcıdır. 


    Hikaye hakkında fazla ipucu vermemeye çalıştım ve zaten vermek istesem de başarılı olamazdım çünkü aşırı iç içe bir senaryo ve durağan olaylar bizleri bekliyor. Yukarıda verdiğim puan tamamen hikayesinin vasatlığından kaynaklanıyor ve kırk beş dakikalık olan sekiz bölümün çoğu sahnesini hızlıca geçtiğimi itiraf etmeliyim. Açık konuşmak gerekirse hikaye, diğer sezonlardakinden basit değil. Tam tersine bir olaylar zinciri oluşturulmaya çalışılmış ama benim için bir yerde ipin ucu kaçtı ve tüm hikaye gerek gizemliliğini gerekse çekiciliğini kaybetti. Bir etken de Shindo karakteri oldu. Kendisi A sınıfı bir Mentalist (ne olduğu biraz uzun, bu yüzden merak edenler Google’a sorabilir) ve seriye katılmak istenen bu zihinselcilik etmenini ben bir hayli gereksiz buldum. Olay yerinde güçlerini kullanarak neler olduğunu anlamaya çalışması, yok fazla kullanırsa komaya girebilecek olması, denemelerinde ortaya çıkan canavar başlıklı karakter falan derken Psycho-Pass gibi teknoloji ve bilim üzerine kurulmuş bir seriye böyle bir yetenek yakıştırtamadım. 


    Görsel olarak üçüncü sezona diyecek bir sözüm katiyen yok. Yine her zamanki gibi kalite akıyor ve boğucu modern şehir havasını hissettiriyor. Tek değinmek istediğim nokta müzikleri. Hemen her Psycho-Pass serisinde mutlaka çok hoşuma giden pir parça olmuştur. Mesela Abormalize veya Enigmatic Feeling. Üçüncü sezon da ise maalesef çok etkileyici bir parça bulunmamakta. Açılış ve kapanış parçaları kötü değiller ama bir kere dinledikten sonra bir daha dinleme hissiyatı duymadım.

    Psycho-Pass 3, benim için biraz hayal kırıklığı oldu. Tek sevdiğim noktaları eski karakterlerin çıktığı o birkaç sahne oldu. Bunun dışında ne yazık ki sarmadı. Bu arada, Psyco-Pass 3’ün Psycho-Pass 3: First Inspector adında ve devamı olan üç filmi bulunmakta. Bir müddet Psycho-Pass evrenine ara vermek istediğimden bu serinin incelemesi sonraki bir dönemde karşınıza çıkacak. 

  • Neon Genesis Evangelion İncelemesi

    Yönetmen: Hideaki Anno
    Stüdyo: Gainax
    Tür: Bilimkurgu, Mecha
    Yapım Yılı: 1995
    Bölüm Sayısı: 26
    Anime Puanı: 10/7


    90’lı yıllarda Türk sinemasında da sıkça örneği bulunan, “sanat filmi” olarak nitelendirilen ve karakterlerin neyi neden yaptığına tam olarak anlam veremediğimiz yapımların bir benzeri de klasik bir anime olarak kabul edilen Neon Genesis Evangelion.

    Anlam verilememesinin –ya da birçok çıkarım yapılabilmesinin- nedenin, anime ile animeyi meydana getiren sanatçı Hideaki Anno’nun adeta bir bütün olmasından kaynaklanmakta olduğunu düşünebiliriz. Sanatçı ve anime, eserde robotlar ile bütünleşerek savaşan pilotlar gibi anime ile bütünleşmiştir. İnsan ne kadar anlaşılmaz ise, anime de o derece anlaşılmazdır. İlk bakışta bir meka gibi görünse de aslında derin bir alt metine sahip olduğu, sanatçıyı da tanıdıkça ortaya çıkar. 
     

    Her ne kadar anlam kazansa da bu tür eserlerin kaderi belli: Sever ya da nefret edersiniz. Bu animenin de birçok fanı olduğunu söyleyelim. Ayrıca bu yazıda sadece 26 bölümlük Neon Genesis Evangelion serisinin ele alındığını ve devamında çıkan ek bölümlerden-filmlerden ve mangalardan bahsedilmeyeceğini belirtelim.

    Baştan sona Hristiyan/Kitab-ı Mukaddes temelli semboller ve 2. Dünya Savaşı Japonya’sına göndermelerle dolu olan anime, sağ gösterip sol vuruyor. Birçok insan “acaba Genesis (İncil’de bir bölüm), Havari gibi ifadeler ile Hıristiyanlığa yönelik sübliminal mesaj mı veriliyor?” diye düşünebilir, ama aslında karakterler – özellikle de Shinji Ikari – vasıtasıyla doğruca yazarın bilinçaltına giriyoruz. 
     

    Sanatçı Hideaki Anno klinik depresyon geçirmiş bir kişi. Birçok kişinin deneyimlediği bu durumu karakterlerin düşünce ve duyguların kapsamlı şekilde betimleyerek ve karakterlerin zihinsel yapısını akıl almaz sahneler ve görsellerle sunan bir yönetmen. Sahneleri ve çizimleri dışavurumcu bir bakış açısı ile değerlendirebiliriz. Neon Genesis Evangelion, İkinci dünya savaşı öncesinde ortaya çıkan “ekspresyonizm” olarak da adlandırılan ve sinemada kendisini özellikle “Doktor Caligari'nin Muayenehanesi” adlı filmde gösteren sanat akımına kısmen dâhil olabilir. Dışavurumculuk en basit ifadesi ile duyguların maddeleştirerek gösterilmesi olarak tarif edilebilir. Mesela Doktor Caligari'nin Muayenehanesi filminde, bir akıl hastasının dünyayı nasıl algıladığını görebiliriz. Klasik anlatıda karakterin akli rahatsızlığını sadece hareketleri ve tepkileri ile görebilirken, dışavurumcu bir yapım olan mezkûr filmde bozuk geometrik şekillerde yapılmış dekorlar ile karakterin dünyayı nasıl algıladığına onun gözünden şahit oluruz. Neon Genesis Evangelion da tam olarak bunu yapıyor. Bir kâbus, bir bunalım görsele nasıl aktarılır sorusunun cevabını vererek bunu izleyici ile paylaşıyor ve meka türünün bildik yapısının ötesine geçerek seyircinin bilinçaltına nüfuz ediyor. Bu da biraz önce belirttiğimiz gibi izleyiciyi seven ve nefret eden olarak ikiye ayırıyor. Zira pek çok insan animeleri eğlenmek ya da kafa dağıtmak için izler. Neon Genesis Evangelion ise bizi yönetmenin duygu dünyasını hissetmeye yöneltiyor. Karakterlerin kâbuslarını derinlerde hissettiriyor. 
     

    Anime genel itibari ile depresyondaki bir insanın ruh haline uygun olarak karamsar bir tablo çiziyor. Felaket durumundaki bir Japonya, kurtarıcı olarak görülenlerin başka hesaplar içinde olması gibi. Hatta animenin kahramanlarının mücadele ettiği yaratıkların “Havari” ya da “Melek” adı ile anılması da ayrı bir umutsuzluk örneği olarak düşünülebilir. Genel adı Havari olan bu varlıklar adlarını da Kitab-ı Mukaddes’ten alıyorlar. Birkaçının ismi şöyle: Adem, Lilith (Tevrat’ta geçen ve Hz.Adem’in ilk eşi olan kişi), İsrafil.

    Animenin okumasını psikoloji, sosyoloji, dini açılardan yapmak mümkün. Sevip sevmeyeceğiniz ise tamamen size kalmış.

  • Psycho-Pass: Sinners of the System İncelemesi

    Yönetmen: Naoyoshi Shiotani
    Stüdyo: Production I.G.
    Tür: Bilimkurgu, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 3 Film
    Anime Puanı: 10/8


    Yaklaşık sekiz yıldır devam etmekte olan Psycho-Pass anime serisinin, üç ayrı hikaye sunan Sinners of the System adlı film üçlemesi var karşımızda. Yaklaşık birer saat süren bu filmlerde, seriden tanıdığımız farklı karakterlerin farklı hikayeleri sunuluyor bize. Psycho-Pass serisine yabancıysanız öncelikle 2012 yapımı Psycho-Pass, 2014 yapımı devam serisi Psycho-Pass 2 ve yine bir devam filmi olan 2015 yapımı Psycho-Pass: The Movie adlı serileri izlemeniz şiddetle tavsiye edilir. Kısacası Sinners of the System, iki sezon ve bir filmi izledikten sonra izlenmesi gereken bir film üçlemesi. Bu arada yazı hafif veya ağır spoilerler içerebilir, uyarmadı demeyin.

    Case 1: Crime and Punishment  
    İlk filmde ön planda olan karakterlerimiz Müfettiş Mika Shimotsuki ve eski Müfettiş yeni İnfazcı Nobuchika Ginoza. Travmatize olmuş bir kadını yakaladıktan sonra Akane Tsunemori’nin talimatıyla kadını çalıştığı ama kaçtığı özel rehabilitasyon merkezine götürmeleri emredilir. Bu merkezde Sybil Sistemi’nin potansiyel suçlu saydığı insanların rehabilite edilerek suç katsayılarının sıfıra inmezi amaçlanmaktadır. Tabi, görünürdeki amaç budur çünkü Shimotsuki ve Ginoza olaya derinlemesine indiğinde farklı amaçlar ortaya çıkacaktır.

    Crime and Punishment için üç filmin en zayıfı diyebilirim. Hikayeye bir gizem eklenmek istenmiş fakat oldukça durağan ilerlediği için bu gizem pek etkileyici olmuyor. Bunun dışında aksiyon sahneleri de kısıtlı olunca vasatı ancak aşabilmiş bir ölüm çıkıyor karşımıza. Dolayısıyla bu bölüm için puanım 7 şeklinde. 


    Case 2: First Guardian 
    İkinci filmde eski asker olan ve Kriminal Soruşturma Bölümünde İnfazcı olarak görevine devam eden Teppei Sugo ön planda. Bu filmde gökyüzünde bir göz olan ve yerdeki askerleri korumakla görevli, “First Guardian” lakablı Sugo’nun nasıl bir infazcıya dönüştüğüne tanıklık ediyoruz. İlk seride ölümüne tanıklık ettiğimiz Masaoka Tomomi de bir “flashback” hikayesi izlediğimiz için yeniden bizlerle.

    First Guardian, ilk film Crime and Punischment’e göre daha hareketli. Askeriye odaklı olması, bir dizi cinayetlerin yaşanmasının elbette bunda etkisi var. Bir de estetik dövüşler işin içine girince ilk filme göre izlenmesi daha keyifli oldu. Dolayısıyla puanım 8. 


    Case 3: On the Other Side of Love and Hate 
    Son film olan On the Other Side of Love and Hate ise üç film arasından benim favorim. Öyle ahım şahım bir fark atmıyor iki filme ama Kougami’nin başrolde olması ve hikaye bazında daha sağlam olması bu kararı almam yönünde bir etken oldu. Bu filmde de kısaca Kougami’nin Tibet-Himalaya bölgesinde bir dizi paralı asker ile tanışması ve yaşanan politik çatışmalara tanıklık ediyoruz.

    On the Other Side of Love and Hate, hikaye olarak dediğim gibi en beğendiğim film. Politik çatışmalar, askeri çatışmalar ve intikam teması derken fena bir bölüm değildi. Öte yandan (biraz ağır spoiler) Kougami’nin yeniden Japonya’ya dönecek olması, ilerleyen serilerde onu daha çok göreceğimizin kanıtı. Bu arada, üçüncü filme puanım 8.5 


    Sinners of the System, Psycho-Pass’ın genel itibariyle kalitesini koruyabilen ama üzerinde pek bir şey katamayan bir film serisi. Psycho-Pass’ı seviyorsanız genel olarak Sinners of the System’i de beğenirsiniz. Teknik kısmını da ele aldığımızda on numara çizimlerin karşımıza çıktığını söyleyebilirim. Özellikle son filmdeki pastel tadındaki renklendirmeler seriye bambaşka bir hava katıyor. Hem fütüristik bir dünya hem de Tibet’in ayakta kalmaya çalışan mistik yönü çok güzel vurgulanmış. En önemlisi de elbette müzikler. Psycho-Pass’ın müzikleri her daim iyiydi. Bu üçlemede de, seriden tanıdığımız “Abnormalize” adlı parçanın remixi bir harika. Daha harika olan ise Abnormalize’ın remixi sayesinde bulduğum “Enigmatic Feeling” adlı parçanın remixi. Bu parça için daha ötesi yok diyebilirim.

    Psycho-Pass evrenine uzun bir aradan sonra dönmemizi sağlayan Sinners of the System’ten sonra şimdi sırada, serinin devam sezonu olan Psycho-Pass 3 bulunmakta. Sinners of the System’e geri dönecek olursam; dediğim gibi film üçlemesi bizleri bu evrene geri döndürüyor ama çok da bir farklılık, yeni bir soluk sunmuyor. Üç filmin ortalamasını alarak verdiğim puan da ortada. 

  • Vinland Saga İncelemesi

    Yönetmen: Shuhei Yabuta
    Stüdyo: Wit Studio
    Tür: Aksiyon, Macera, Tarihi
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/9.5


    Hikayesini gerçek olaylardan alan Vinland Saga, 1010’lu yıllarda geçiyor. Thors, Danimarka ordusu için önde gelen askerlerden birisidir. Lakin denizde gerçekleşen bir savaş sonrasında öldü numarası yaparak ortadan kaybolur ve karısı ile kızını alarak İzlanda’ya yerleşir. Thors’a göre “gerçek bir savaşçı kılıcını kullanmayandır” ve bu ilkeyi benimseyerek küçük bir köyde, köy hayatı yaşamaya başlar. Çok geçmeden de Thorfinn adında da bir oğlu olur. Gelgelelim, Thors’un geçmişi peşini bırakmaz ve Jomsvikingler izini bulur. Jimsvikingler’in lideri Floki’nin dediğine göre Kral Sweyn, İngiltere’yi fethetmek niyetindedir ve Thors bu savaşa katılırsa kaçtığı için affedilecektir. 


    Thors’un oğlu Thorfinn ise güler yüzlü, neşeli ve hayallerle dolu bir çocuktur. Günün birinde köyde sürekliği dinlediği Vinland adındaki diyarı kendi gözleriyle görmenin hayalini kurmaktadır. Hikayelere göre Vinland denilen bu yer yemyeşildir ve toprağı bereketlidir. Ayrıca babasına da büyük saygı duymaktadır ve büyüyünce hikayelerdeki gibi bir Viking savaşçısı olmak istemektedir. Jomsviking’ler kapılarına geldiğinde Thorfinn de gizlice Thors’un gemisine saklanarak yola çıkar. Gerçekte ise Floki’nin amacı Thors’u öldürmektir ve bunun için de Askeladd ve paralı asker grubunun tutar. Pek adil olmayan bir şekilde Thors, Thorfinn’in gözleri önünde öldürülür ve Thorfinn’in çocukluğu orada bitiverir. Yine saklanarak Askeladd’ın peşinden gelir ve artık tek amacı babasını öldüren Askeladd’ı öldürmektir. Bu yıllar sürse bile…

    Vinland Saga, dediğim gibi hikayesini ve birçok karakterini gerçek tarihten alıyor. “Çatısakal” lakaplı Kral Sweyn olsun, Jomsviking’ler, animede Canute olarak adlandırılan Sweyn’in oğlu Knut hep gerçek karakterler. Ha, karakterleri ne kadar gerçeğine yakın tabi orası tartışılır. Ayrıca anime, yukarıda anlattığım bir intikam hikayesinden çok daha derin bir kurguya sahip. Thorfinn’in Askeladd’ın yanında acımasız bir katile dönüşmesi ve her bölümde Askeladd’ı giderek daha fazla tanımamız; yeri geldiğinde sevmemiz, yeri geldiğinde nefret etmemiz veya bölümler ilerledikçe olayın sadece bu ikiliden çıkıp politik meseleleri de içine katması ortaya harika bir kurgu çıkarmış. 


    İşin içinde Vikingler ve savaşlar olunca aksiyon dolu sahneler de animede bolca yerini almış durumda. Bolca kan, kopan vücut parçaları ve estetik dövüşler ile Vinland Saga dört dörtlük bir iş sergiliyor. Özellikle Thorfinn’in çift bıçak kullandığı dövüşleri izlemek keyifli. Elbette biraz abartı yok değil. Thorfinn’in ölümüne atik oluşu ve bayağı bir yükseklere zıplayışı, Thors’un adeta tek başına bir ordu oluşu veya Thorkell adlı karakterin yenilmez bir dev olması gibi renk katan detaylar mevcut. Bu detayları güzel kılan ise şüphesiz çizimleri. Animenin gerçekçi ve kaliteli çizimleri, hızlı aksiyon sahneleri ile birleşince ortaya on numara seyir zevki çıkıyor. Kaliteli seslendirme ve ses efektleri de üstüne eklenince teknik yönden sağlam bir anime çıkıyor ortaya. Animede iki adet açılış ve iki adet kapanış parçası bulunmakta. Benim favorilerim ise “Survive Said the Prophet” adlı ilk açılış parçası ve ikinci kapanış parçası “Drown”. Gerçekten dört dörtlük parçalar. 


    Vinland Saga beklentilerimin üstünde çıkan bir anime oldu. Thorfinn’in çocukluğundan bu yana gelişimini izlemek bana bir yandan Berserk’in Gut’sını anımsattı. Sahi, ne oldu Berserk’e? Neyse konumuz Vinland Saga ve tez zamanda yeni sezonunun çıkmasını bekliyorum çünkü sonu hemen her anime serisi olduğu gibi maalesef yarım bitiyor. Yarım demeyelim de, bir bölümü kapandı ve yeni bölümüne geçmek üzereyiz diyelim. 

  • Yakusoku no Neverland İncelemesi

    Yönetmen: Mamoru Kanbe
    Stüdyo: Clover Works
    Tür: Macera, Dram
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9.5


    2019 yılının belki de en sessiz gelen ve en çok ses getiren animesi var karşımızda. Animesine geçmeden önce devam etmekte olan Mangasının 2018 yılında Shonen kategorisinde 63. Shogakukan Manga ödülünü aldığını belirtmekte fayda var.

    İngilizce adı ile The Promised Neverland olarak da bilinen anime, gösterilen takvimlerdeki yıldan anladığım kadarı ile 2045 yılında geçiyor. On bir yaşlarında olan Emma, Norman ve Ray adlı üç arkadaş, diğer otuz yedi yetim ile beraber Grace Field House adlı yetimhanede, Anne dedikleri bakıcıları ile beraber mutlu bir yaşam sürmektedirler. Evin geniş arazisi ve ormanlarla çevrili oluşu ile adeta küçük bir cennettir. Çocukların belki anne ve babaları yoktur ama burada herkes çok mutludur ve tüm çocuklara Anne kendi çocukları gibi bakmakta ve beslemektedir. En geç on iki yaşına gelindiğinde ise herkesin evden ayrılması gerekmektedir. Elbette herkes on iki yaşına kadar beklemez. Kimisi daha erken evlat edinilerek evden ayrılır. Lakin şöyle bir durum vardır; evden ayrılan birisinden asla haber alınamaz. Yani söz verdikleri halde bir mektup dahi atmamaktadırlar. 


    Her zamanki gibi yetimhane halkı mutlu mesut yaşarken Conny adındaki altı yaşındaki kızın evlat edinildiği haberi gelir. Yine bir gece vakti Conny herkes ile vedalaşır ve annenin elini tutarak normalde çocukların yaklaşmasının yasak olduğu büyük kapıya doğru ilerlerler. Fakat Conny, en sevdiği oyuncak tavşanını unutmuştur ve Emma ile Norman oyuıncağı kaptığı gibi Conny ve Annenin peşinden koşar. Yasak olan kapı bu sefer açıktır ve içeride bir kamyonet vardır. Emma kamyonetin arkasına baktığında en son beklediği şeyi görür: Conny’nin cesedi. Derken tıkırtılar gelir ve Emma ile Norman kamyonun altına saklanır. Tıkırtılar yaklaştığını iki arkadaş sesleri kimlerin veya neyin çıkardığını görür: Adeta iblis görünümlü kocaman canavarlar. Canavarların arasındaki konuşmalardan yetimhanenin aslında bir çiftlik evi ve çocukların da ürün olduğu ortaya çıkar. Emma ve Norman yakalanmadan yetimhaneye geri döner ama tavşan ayıcığı geride bıraktıklarından Anne birilerinin geldiğinden şüphelenir. Emma ve Norman gördüklerini Ray’e anlatır ve mutlu süren yaşamları burada sona erer. Artık tek bir amaçları vardır: Diğer çocukları da alarak yetimhaneden kaçmak. 


    Yakusoku no Neverland, barındırdığı merak unsurları ile ön plana çıkan bir anime. Dış dünyada ne var ve bu canavarlar neyin nesidir sorusu bölümleri heyecan içinde izlemenize sebep oluyor. Birazdan bahsedeceğim çizim tarzı bana biraz Made in Abyss’i hatırlatmış olsa da içerik olarak aslında fark ettiniz mi bilmiyorum ama Shingeki no Kyojin’e daha çok benziyor. Merak ettirme, animenin en büyük silahı ve bu silahı da çok iyi kullanıyor. Bir diğer mükemmel kullandığı etmen ise diyaloglar. Kurulan planlar, planların artıları ve eksileri, ayrıca ihtimaller öyle güzel aktarılıyor ki, çoğu zaman Agatha Christie romanı okuyorum gibi hissettim. Bu harika diyalogların on bir yaşındaki çocuklardan çıkması aslında biraz garip. Yani nihayetinde bunlar ufak çocuk ve yetişkinlerden kat be kat iyi planlama yapıyorlar. Öte yandan ise bu yazıyı yazdığım sıralar sosyal medyada gündemde olan Atakan’ı görünce çok da yadırgamamak gerektiğini düşündüm:) 


    Çizimleri dediğim gibi bana Made in Abyss’i hatırlattı. Harika arka plan manzaraları (burada genel olarak yeşil) ve sevimli karakter çizimleri. İzledikçe aslında farkı ayırt etmeye başlıyorsunuz ve animenin kendine has bir tarzı olduğunu görüyorsunuz. En başarılı nokta ise karakterler ve mimikleri. O anki atmosferi çok iyi yansıtıyorlar ve sizi animenin içine çekiyorlar. Müzikleri ise çizimler kadar harika olmasa da kötü de değiller. Açılış parçası Touch Off fena bir parça sayılmaz. Kapanış parçası ise animenin daha çok dram yönünü açığa çıkarıyor. Seslendirmeler ise on numara. Özellikle Emma’yı seslendiren Morohoshi Sumire (Fullmetal Alchemist – Nina Tucker) harika bir performans sergiliyor.

    Yakusoku no Neverland’ı büyük bir beğeni ile izledim. Tek eksik yönü olarak yarım bittiğini yazabilirim. Ekim 2020’ye kadar ikinci sezonu beklememiz gerekecek. Yani eğer hala izlemediyseniz bu animeye başlamak için daha çok vaktiniz var demektir. 

  • Dororo İncelemesi

    Yönetmen: Kazuhiro Furuhashi
    Stüdyo: Mappa
    Tür: Macera, Doğaüstü, Dram
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/10


    Ünlü Mangaka/Yapımcı/Animasyoncu Osamu Tezuka’nın en ünlü eserlerinden birisi olan Dororo’nun anime uyarlaması var karşımızda. Lakin bu 2019 yapımı seri, ilk kez karşımıza çıkmıyor. Dororo to Hyakkimaru adı altında 1969 yılında yayınlanmış olan yirmi altı bölümlük bir seri daha vardır. Osamu Tezuka’yı tanıyabileceğiniz bir diğer ünlü eseri de Astro Boy’dur.

    Yirmi dört bölümlük 2019 yapımı seride, animeye adını da veren Dororo ve Hyakkimaru’nun macerasınba tanıklık ediyoruz. Savaşların hüküm sürdüğü, açlığın ve sefaletin köylerin peşini bırakmadığı animede Daigo Kagemitsu bir derebeyidir. Buyruğundaki köylerde ise kuraklık kol gezmektedir ve düşman güçleri de kapıdadır. Son çare olarak Daigo, Cehennem Tapınağına gider on iki iblis ile bir anlaşma yapar. Daigo, iblislerden güç karşılığında gerekirse etini ve ruhunu sonsuz cehenneme satmaya razıdır. Gelgelelim iblisler Daigo’yu değil, ilk doğacak olan çocuğunu gözlerine kestirir. Çocuk doğduğunda bir şimşek çakıverir ve kolsuz, bacaksız, gözleri – kulakları – burnu ve cildi olmayan ama yine de hayatta olan bir bebek doğuverir. Daigo doğduğu gibi bebeği annesinin koynundan koparıverir ve ebeye teslim ederek nehre bırakmasını ister. Ebe ise bebeğin yaşamaya çalıştığını düşünerek onu kaderin ellerine bırakır ve bir sandala koyuverir. Kaderin bir cilvesi olsa gerek, bebeği ölülere protez yapan (cenazeleri düzgün gözüksün diye) Jukai adlı bir adam bulur ve yetiştirir. 


    Aradan elbette yıllar geçer. Daigo’nun memleketi güce ve bolluk berekete kavuşur. Bebeği ise annesi hariç kimse hatırlamaz. Bir başka diyarda ise Dororo adında küçük bir çocuk hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Üçkağıt yaparak karnını doyurmaya çalışsa da temiz bir kalbi vardır. Günün birinde dolandırdığı üç adam onu nehir kenarında yakalar ve tartaklamaya başlar. Tam işler ciddiye binecekken genç bir oğlan köprünün tepesinde belirir ve dümdüz ileri bakarak istifini hiç bozmaz. Derken bir iblis meydana çıkagelir ve Dororo’ya zorluk yaşatan adamları anında mideye indirir. Sıra Dororo’ya geldiğinde genç oğlan imdadına yetişir ve iblisi alt eder. Dororo, bu genç oğlana yakından baktığında yüzünde maske olduğunu fark eder. Derken iblisin ölümü ile beraber derisine kavuşur. Kolları protez olan ve dirseklerinden kılıçlar çıkan, gözleri görmeyen ve ayakları da protez olan, sağır ve dilsiz bu oğlan yıllar önce nehre bırakılıp Jukai tarafından kurtarılan ve Hyakkimaru adını alan oğlandır. Hyakkimaru iblislerin peşindedir çünkü onlarda ona ait olan şeyler vardır. Gözleri, elleri ve kolları gibi tüm organları. Dororo da Hyakkimaru’nun serüvenine katılır ve zorlu bir yolculuğa ortak olur.


    Dororo’ya ilk başladığımda içeriği bir hayli tanıdık gelmişti. Kollarından kılıçlar çıkan bir adam ve eşlik eden ufak bir çocuk konseptini ben daha önce başka bir yerde görmüştüm. Derken aklıma geliverdi; Dororo yıllar yıllar önce bir PlayStation 2 oyunu olarak karşıma çıkmıştı. Adı da Blood Will Tell idi. Yıllar sonra biraz tesadüf olsa da Dororo’nun anime olarak karşıma çıkması hem hoş bir tesadüf hem de nostaljik anlar yaşamama sebep olmuştu. 

    Dororo, diğer samuray tarzı animelere nazaran biraz daha ağır ilerleyen bir seri. Elbette hızlı sahneleri ve iblislerle olan onlarca mücadele mevcut fakat Dororo ve Hyakkimaru’nun hayatta kalma mücadelesi, Dororo’nun geçmişi ve diğer insanlarla olan iletişimleri üzerine daha çok duruluyor. Yani dram ve insanların savaşlardan – samuraylardan çektiği sıkıntılar çok daha ön planda. Demem şu ki, anime sadece iblisleri yenme üzerine değil, hayatın içinden tarzı ile de dikkat çekiyor ve bu işlenişi de çok iyi başarıyor. Birbirinden güzel ve etkileyici sahneleri ile göz kamaştıran animede birçok kez duygusal anlar yaşamadım desem yalan olmaz. Son bölümlere doğru tempo biraz düşüyor ama çok geçmeden seri toparlanıyor ve tatmin edici bir final ile de son buluyor. 


    Teknik açıdan anime birçok sahnede nostaljik anlar yaşatıyor. Özellikle karakterler seksenli yılların izlerini taşıyor ve bir animenin harika gözükmek için CGI bombardımanına tutulmasına gerek olmadığının en güzel kanıtı. Aksiyon sahneleri de bir hayli kaliteli. İblislerle olan mücadele, insanların sefaleti ve kullanılmaktan çekinilmeyen bolca kan ile Dororo, benim gözümde eskiyi yaşatan nostaljik bir şölen. Seslendirmeler için de diyecek hiçbir sözüm yok. Özellikle Dororo’yu seslendiren on beş yaşındaki Suzuki Rio harika bir iş başarmış. Açılış ve kapanış parçaları içerik ile fazla uyumlu olmasa da tarz olarak güzel parçalar. Benim favorim ise ilk açılış parçası. Farklı tınlaması ile değişik bir parça.

    Dororo için kesin bir tavırla izlediğim en iyi animelerden birisi diyebilirim. Gerek içeriği, gerekse çizim tekniği ile beni cezbeden ne varsa bu animede mevcuttu. Ayrıca farkında olmadan animenin içeriğini biliyor olmam da olaya biraz renk kattı diyebilirim. Uzun lafın kısası, Dororo’yu gözüm kapalı herkese önerebilirim ve bana göre Dororo, tatmin edici finalini de sayarsak 2019’un en iyisi. 

  • Devils` Line İncelemesi

    Yönetmen: Hideaki Nakano
    Stüdyo: Platinumvision
    Tür: Aksiyon, Dram, Romantizm
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7


    Merhabalar. Bugün yeni bir anime yorumu ile geldim. Romantizm görmek istemediğim dönemlerde izlediğim bu animeyi sizlerle de paylaşayım isterim. Lakin romantizmden kaçarken farklı bir şekilde romantizme yakalandım anime içerisinde. Aklı başında mantıklı insanlar da olsak bir yanımız umutsuz aşık. Zombili aşklı şeyleri severiz yani. Alacakaranlık, The Vampire Diaries vesaire. Değil mi? :) Bu anime de öyle işte. Hadi konusuna geçelim.

    Konusu: Bir üniversite öğrencisi olan Tsukasa, insan nüfusunun arasına karışmış pek çok vampirden biri olan bir şeytanın saldırısından kurtarılır. Tsukasa'nın kurtarıcısı olan Anzai ise doğaüstü güçlerini, Tokyo'da ki şeytanlarla bağlantılı suçlarda uzmanlaşan gizli bir polis görev gücünün üyesi olarak kullanan bir yarı-şeytandır. Anzai'nin Tsukasa'yı korumaya devam etmesi, onlar arasında hızla gelişen, belirsiz bir bağ oluşturur. Anzai'nin en büyük korkularından biri olan insan kanı içme korkusu, Tsukasa ile oluşan bağları yüzünden sınanacaktır. Anzai, insan kanı içmeme konusundaki bu sarsılmaz iradesini koruyabilecek midir?


    Konusundan anlayacağınız üzere, vampir, kan ve aşk üçgeni arasındayız yine. Tek fark burada birazda vampirler gözünden bakıyoruz olaya. Ve yine bir anime de hatun karakterin biraz fazla saf olması ile karşı karşıyayız. Erkek karakter de vampir oluşundan dolayı epey bir havalı tabi.. Devils Line animesinin en büyük eksiklerinden biri aksiyonun az olması. Biraz daha fazla aksiyon olsaydı ve işler daha gizemli bir senaryo ile bağlansaydı tadından yenmezdi.

    Sizi çıldırtan bazı sahneler var. Ye beni, iç beni falan. Bilirsiniz klasik aşık insan kız ve vampir aşkı. Zaten böyle ilerliyor aralarındaki ilişki de. Ve animedeki romantizm için shoujo romantizmi diyemem. Josei tarzına daha uygun. Olgun hatun tarzı yani.. Çünkü içerisinde masum kiss sahneleri yok. Ben önceden uyarayım da.. Demedi demeyin sonra :) 


    Animeyi neden tamamladığım hakkında bir fikrim yok doğruyu söylemek gerekirse. Enteresan bir şekilde mantıklı bir açıklama bulamıyorum ama anime beni sarmıştı izlediğim dönemde. İçerisindeki vampir, gizem, romantizm olayı ve renklerin bütünlüğü sanırım etkiledi.  Çünkü şahane bir senaryosu, çizimleri, karakterleri falan yoktu. Kötü müydü? Hayır değildi. Ama mükemmel de değildi. 12 bölümlük çıtır çerez ama keyif aldığım bir animeydi benim için. 

    Şu anda hala Dororo animesinin yarısındayım. Dizi izliyorum, yazı yazıyorum kursa gidiyorum derken yarım kaldı. Ama o anime bi-te-cek. Hepsini güzel bir sıraya koyup devam edeceğim diye umuyorum. Bu arada hangi yazıları daha çok okumak istiyorsunuz? Bana bu konuda fikir verebilirsiniz. Yorumlarınızı beklerim :)




    Mangalar, Diziler, Filmler ve daha fazlası için Şemsiyenin Altındaki Kızın blogunu ziyaret etmeyi unutmayın :-)

    http://semsiyeninaltindakikiz.blogspot.com/

  • Kimetsu no Yaiba İncelemesi

    Yönetmen: Haruo Sotozaki
    Stüdyo: Ufotable
    Tür: Aksiyon, Macera, Fantastik
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 26
    Anime Puanı: 10/9


    2019 yılının en çok konuşulan animelerinden birisi var karşımızda. İngilizce adıyla Demon Slayer olarak da bilinen Kimetsu no Yaiba, Shingeki no Kyojin ile karşılaştırılan bir seri oldu. Bana göre bir Titan olmasa da oldukça kaliteli bir yapım ama çok ufak da olsa pürüzleri yok değil.

    Kimetsu no Yaiba’nın geçtiği evrende, büyük şehirlerde yaşayan insanlar inanmasa da kırsal kesimin hala sıkı sıkıya bağlı olduğu bir gerçek vardır: İblisler. Rivayete göre iblisler geceleri insan avına çıkmaktadır. Bu yüzden kırsal kesimde geceleyin dolanan insana pek rastlayamazsanız. Aynı rivayete göre geceleri bu iblisleri avlayan, avlamaya çalışırken can veren avcılar da vardır. Hükümet bu avcıların varlığını asla kabul etmese de, asırlar boyunca varlıklarını sürdürmüşlerdir. 


    Yukarıda anlattığım gibi bir dünyada, babasını kaybetmiş olan Tanjiro Kamado, küçük kardeşleri ve annesiyle dağlarda zorlu ama huzurlu bir hayat sürmektedir. Taa ki bu mutluluk bozulana kadar. Günün birinde Tanjiro kömür satmak için kasabaya indiğinde geç olduğu için dağın başındaki bir komşuda kalır. Ertesi gün evine vardığında ise onu bir trajedi beklemektedir. Annesi, erkek kardeşleri, kız kardeşi ve kız kardeşinin çocuğu acımasızca katledilmiştir. Bunu yapan bir iblistir ve Tanjiro’nun dünyası adeta başına yıkılır. Derken kız kardeşi Nezuko’nun kıpırdadığını görür. Fakat Nezuko, eski Nezuko değildir. Nezuko artık bir iblise dönüşmüştür. Bir şekilde Tanjiro, Nezuko’yu zapt etmeyi başarır ve kendisine bir söz verir: Nezuko’yu yeniden insana döndürmenin bir yolunu bulacaktır. Bunun için de ilk adımı iblis avcılarına katılarak gerçekleştirir.

    Kimetsu no Yaiba ilk bakışta sade bir hikayeye sahip gibi gözükse de, içeriği oldukça etkileyici ve genç Tanjiro’nun çektiği zorluklar çok iyi yansıtılıyor. Tanjiro’nun birbirinden zorlu eğitimlerini ve iblislerle mücadelesini soluksuz izliyoruz diyebilirim. Kılıçla kullanılan sanatlar anime gereği biraz abartı olsa da gerçekçi bir çizgide ilerliyor seri. Yani Tanjiro iki gün zorlu eğitim geçiriyor, üçüncü gün on kaplan gücünde falan değil. Eğitimi her daim devam ediyor ve her bölümde Tanjiro’nun daha da gelişmesine ve işinin kolaylaşmak yerine zorlandığına tanıklık ediyoruz. Zorlandığına dedim çünkü Tanjiro gün geçtikçe hem diğer iblis avcılarının hem de iblislerin radarına girmektedir. İblisleri anlarım da iblis avcıları ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Tanjiro her yere kız kardeşi Nezuko ile seyahat ediyor ve unutmayın ki Nezuko insani duygularını korumaya başarsa da bir iblis. Yani bir iblis ile insanın beraber seyahat ettiği nereden görülmüş? Kısacası Tanjiro’nun karşısında mücadele edeceği koskocaman bir dünya vardır. 


    Peki, ilk paragrafta bahsettiğim gözüme batan küçük pürüzler neler? İlki Zenitsu adındaki sarışın arkadaş. Bu çocuk sürekli salya sümük ağlıyor, bağırıyor, çığırıyor ve ben animeyi kulaklık ile izlediğim için Zenitsu bende baş ağrısı yapıyor! Yahu bir karakter bu kadar mı itici ve iğrenç ergen sesiyle hep bağırır? Burada lafım seslendirmeye değil. Tam tersine seslendirme cuk oturmuş ve bir ergen çığırsa işte tam böyle olur ama bu kadar doz bana fazla geldi. Ölse de kurtulsak diye az dua etmedim. Diğer olay ise (biraz spoiler olacak, bu yüzden izlemediyseniz sonraki paragrafa geçim!) Nezuko’nun karakter gelişimi. Şimdi Nezuko diğer iblislerden farklı onu anladık. Hiç insan yemiyor, kan içmiyor. Fakat neden konuşamıyor veya düşünüp davranamıyor? Ben yirmi altı bölüm boyunca hiç konuşamayan ve tamamen içgüdüleriyle hareket eden bir iblis görmedim. Bunun nedeni belki insan yememiş olmasına bağlanabilir ama böyle bir bilgi de verilmiyor bize. Kimse Nezuko’nun neden hiç konuşmadığını ve zekası minik çocuk zekasındaymış gibi davranmasını açıklamıyor. Hatta birçok sahnede Tanjiro’nun evcil hayvanı gibi. İlgincime gitti anlayacağınız. 


    Çizimleri ve müzikleri bakımından Kimetsu no Yaiba ortalamanın çok üzerinde. Öncelikle 3D katılmamış çizimler göze çok hoş geliyor. Kan kullanılmaktan çekinilmemesi, estetik dövüş sahneleri ve Tanjiro’nun bize sunduğu kılıç şovları dört dörtlük. Açılış ve kapanış parçaları için muhteşem diyemem ama seriye yakışan parçalar. Bunun haricinde seri içindeki müzikler çok daha çarpıcı ve etkileyici. Seslendirmelere de zaten diyecek bir lafım yok. İğrenç Zenitsu’yu seslendiren kırk yaşındaki Hiro Shimono’yu bir kez daha tebrik ediyorum.

    Kimetsu no Yaiba izlenilmesi gereken bir anime, orada herkes gibi ben de hemfikirim. Bölümler peş peşe gidiyor ve ufak pürüzleri göz ardı edersek geçtiğimiz senenin en iyilerinden bir tanesi. Bu saatten sonra yapabileceğiniz iki şey var: Birincisi izlemediyseniz Tanjiro ve Nezuko’nun macerasını izlemek. İkincisi ise izlediyseniz Gekijouban Kimetsu no Yaiba: Mugen Ressha Hen adındaki devam filmini beklemeye koyulmak. 

  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan