• Gosick İncelemesi

    Yönetmen: Hitoshi Nanba
    Anime Puanı: 10/9
    Stüdyo: Bones
    Tür: Dram, Romantizm, Tarihi
    Yapım Yılı: 2011
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/9

     
    2003 yılında Light Novel olarak piyasaya sürülmüş sonra ise 2005 yılında mangası da uyarlanan "GoSick" serisi 2011’in birinci çeyerğinde anime uyarlaması olarak severleri ile buluştu. Golden Kamuy serisi ile tanıdığımız yönemten Hitoshi Nanba’nın başında olduğu, My Hero Academia ve Full Metal Alchemist serilerini yapan Bones Stüdyosu tarafından hazırlanmış 24 bölümlük bu seri, çıkış yaptığı yılda birçok sanat ödülüne de aday olmuştur.

    Hikayemiz 1924 yılında, okulunda üstün başarılı notlara sahip olan Kujou Kazuya’nın küçük bir Avrupa ülkesi olan Sauville’in en prestijli okulu olan St. Marguerite akademisine kayıt olmasıyla başlar. Japon İmparatorluk Ordusu’ndaki rütbeli bir askerin üçüncğ oğlu olan Kazuya, hayalet ve gizem hikayelerin ünlü olduğu bu akademide kütüphane araştırmasındayken Victoruqie de Blois ile tanışır. Oyuncak bir bebeğe benzer bir görünüme sahip bu kız, Kazuya ile aynı sınıfta olmasına rağmen sınıfa hiç gitmemiş olması ,vaktinin çoğunu kitap okuyarak ve kimsenin dahi çözemediği gizemleri çözerek geçiren Victorique ile aralarında geçen olaylar ikisini birbirine yaklaştırır. Peki, bu yakınlık onları büyük bir felaketin habercisi gelirken ne kadar koruyacaktır? 
     

    Hikaye ilk başta sizi çok cezbetmeyebilir; ancak ilerledikçe bir bakmışsınız bölümleri ikişer ikişer bitirmeye başlamışsınız.Sonlarına geldiğinizde ise "nolur bitmesin!" diyeceğiniz anlar da geliyor. Başarılı yanları daha çok gizemler üzerine ilerlemesi ve bu gizemlerin asıl olayla doğrudan yahut dolaylı olarak bağlanması diyebilirim. Anime, dram yönüyle sizleri çokça memnun edecektir. Dikkat: bundan sonrası spoiler içermektedir! "Leviathan olayı" bunların başını çeken olay. Kendini Simyacı olarak tanıtan bir kişinin kraliyet için altın yapması ve Kraliçe ile aralarında bir bağ kurulmasından sonra trajik bir şekilde her ikisinin de ölümünü ortaya çıkarmaya çalışan bir gizem dosyasıydı. Victorique’nın gizemi çözmesi ve animenin sonuna yaklaşmasıyla aslında herşey bir bir ortaya çıkıyor ve size "oha" dedirtebiliyor. Gizem havası ve atmosferi de daha siyah tonlamalarına sahip olduğu içinse Sherlock Holmes havasını rahatlıkla sezebiliyorsunuz. Genel olarak anlatmak gerekirse de bu seriye "Loli Sherlock Holmes" da denilebilir:)

    Plot Twistler yani hikaye kırılmaları, konusu ve temasından dolayı oldukça fazla. Ters köşe yapmayı asla gözden kaçırmıyor. Bu ters köşelerde ise genelde bir dram olayı da eklenerek hikayeye ayrı bir tat katılıyor. Konuyu anlatış biçimleri ve senaryo oldukça dolgun ve yeterli. Anlamama durumu genelde söz konusu olmuyor ve hikaye sürekli seriye yeni dahil olmuş bir karakterin girmesiyle şekilleniyor. Hikaye de söz edilen "Büyük Fırtına" yani Dünya savaşı’nın olaya dahil olarak çiftimizi ayıracağından bahsedilmesinden sonra ben de dahil herkes animeyi mutlu sonla bitmediğini düşündürüyor ve son bölümde bir eliniz klavye diğer eliniz peçete de ağlamaklı bir pozisyona tam girecekken anime tekrar ters köşe yaptırarak kalbinizi almayı başarıyor. 
     

    Müzikler açısından tek bir opening ve iki ending barındırıyor.Benim açımdan endingler tamamen sanat eseri diyebilirim. Temayı oldukça güzel yansıtıyorlar ve bölüm bittikten sonra çalması ile duygusal bir atmosfer hazırlıyorlar. Bittikten sonra son ses açıp defalarca dinleyebilirsiniz. Bunların yanına opening’in ise tek olmasından dolayı sevmeyenler de sevenler kadar fazla olabilir. Ben ise bu iki tarafa da dahil değilim. Temayı yeterince iyi yansıtmadığını ve karanlık temasını taçlandırabilecekken sıradan bir okul animesi tadında op vermeleri hoş değildi. Daha doğrusu diğer animeler gibi 12 bölümden sonra yani asıl olayların patlak verdiği bölümlerde openingi değiştirseler daha iyi olurmuş. Animenin içindeki parçaları ise gayet başarılı buldum. Yerli yerinde ve güzel klasikleri kullanmışlar. Sadece o dönem tarzı müzikler olmasını da beklerdim; ancak bu anime için kesinlikle bir eksi değil! Buraya tıklayarak kapanış parçalarından birine tanıklık edebilirsiniz.

    Çizimlere gelecek olursak; 2011 yılı için klasik yapılmış çizimler diyebilirim. Harika denilemese de göze batan çizimler yok. Onun dışında karakterler de aynı şekilde güzel işlenmiş ve görünüş bakımından çeşitli. Işıklandırmalar ise muazzam ötesi diyebilirim. Bazı yerler sanki gerçekmiş gibi parlatılmış veya koyulaştırılmış. Gölgelendirme de aynı şekilde kusursuz bir iş başarmışlar.T ebrik ettim açıkçası. Tek sıkıntım Victorique’nun saç tasarımı bazen çok göze batabiliyor. Bunun nedeni ise saçlara dikkatli bakınca tuhaf durduğunu fark edebilirsiniz. Saçlarının ön kısmı tamamen düz çizilmiş ve diğer saç modellerine bakınca dikkat çeken bir görünüme sahip. 


    Karakterler gelişimleri ise sadece ana karakterler olan Kazuya ve Victorique da gözle görülür şekilde. Tasarımları çok hoş ve ikisine de çabuk alışıyorsunuz.Victorique’yı tasarlayan arkadaş cidden emek sarfetmiş. Tatlı ve hoş bir karakter ortaya çıkarmışlar. Üstelik bunu yaparken zeki erkek figürleri yerine zeki bir kız figürü kullanmayı seçmişler. Büyük dedektiflerin bile çözemediği gizemleri çözen bir loli kız karakter fikri gerçekten çılgınca. Kazuya ise bu saydığım klişeleşmiş ana karakterler gibi ne fısırık ne de kendini çok beğenmiş. Korumacı kişiliğe sahip ve kendini nasılsa olayların içinden bulmayı başaracak kadar da sakar denilebilir.Yan karakterler ise tam oturmamış olanlar da var ama genel olarak onlar da başarılı. Romantizm kısmı ise günümüz romantizm anlayışına nazaran daha dramsal bir yönle işlenmiş. Ancak bitirdiğiniz vakit o romantik olay örgüsünü fark edebiliyorsunuz ve hoşnut kalıyorsunuz. Karakterlerin birbirine nasıl ısındığını her bölüm daha iyi anlayabilirsiniz.

    Genel değerlendirmem bu şekildeydi. Zannımca bu kadar beğenmemi sağlayan şeyleri sıralamaya ve eksiklerini aktarmaya çalıştım. İlk yazım olduğundan dolayı herhangi bir yanlışım olduysa şimdiden affola.Animeyi kesinlikle kaçırmadan izlemenizi öneriyorum. Victorique’nın aşırı tatlı olması da cabası.Genel olarak bakınca yeterli ilgiyi göremediğini söylesem yalan olmaz. Fazla Underrated (tozlu rafta kalmış!) bir yapım. Ancak kalbinizi fethetmeye dünden hazır! 
     
  • Ghost in the Shell: SAC_2045 İncelemesi

    Yönetmen: Kenji Kamiyama, Shinji Aramaki
    Stüdyo: Production I.G.
    Tür: Bilimkurgu, aksiyon
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9


    En sevdiğim Ghost in the Shell serisi olan Stand Alone Complex serisinin devamı var karşımızda. Yazıya geçmeden Stand Alone Complex serisinin iki sezonunun incelemesi için buraya tıklayabilirsiniz. Stand Alone Complex, yani SAC serisinin öncesini konu alan Arise serisinin ilkinin incelemesine buradan Arise ile SAC arasında köprü niteliği taşıyan The New Movie incelemesine de buradan ulaşabilirsiniz.

    Seri, adından da anlaşılacağı gibi 2045 yılında geçiyor. Yanı ilk SAC sezonundan tam on beş sene sonrasında olaylar start alıyor. Dünya büyük bir ekonomik krizdedir ve “sürdürülebilir savaş” adı verilen yapay zeka gelişmeleri yüzünden herkes tetiktedir. Kahramanlarımız Binbaşı Motoko ve ebedi takipçisi Batou, artık paralı askerdir. Zaten Birim 9’un dağılmasının üzerinden çok zaman geçmiştir. Derken Ajan Smith kılıklı bir adamdan yeni bir görev alırlar ve “insan ötesi” adı verilen şahıslardan bihaber olurlar. Yine derken işin içine Birim 9’un eski müdürü Aramaki’de girer ve yoğun uğraşlar sonucunda Bölüm 9 ve üyeleri tekrar bir araya gelir. Amaç; “insan ötesi” adı verilen ve bir hayli üstün sibernetik yeteneklere sahip olan bu insanları araştırmak – bulmaktır. 
     

    Yeni SAC serisi hikaye bakımından henüz kuruluş aşamasında. On iki bölüm boyunca hikaye arka planda hazırlanıyor ve tam servis edilmişken ilk sezon sona eriyor:) Makoto ve diğerlerinin paralı askerlikten şubeye geçişleri, insan ötesi karakterler ve yaşanan gelişmeler derken bitiveriyor. Buna rağmen, seri kendisini izlettiriyor ve hikaye sıkmadan, felsefe ile boğmadan akıcı bir şekilde ilerliyor. Bir tek Batou’un ön planda olduğu bir banka bölümü vardı ve bir tek bu bölüm gereksizdi diyebilirim. Gerçi ülkedeki ekonomik durum hakkında ipuçları verse de, senaryoya katkısı yok. Dediğim gibi; aradan on beş sene geçmiştir ve yeni bir hikaye ile yeni düşmanlar gereklidir. Bu hususta SAC 2045 işini iyi yapıyor diyebilirim. Dolayısıyla ikinci sezon daha hızlı geçecek kanaatindeyim.
     
     
    Gelelim çizimlere. Eminim benim gibi seriyi ilk gördüğünüzde çizimler dikkatinizi çekmiştir ve “bu ne böyle” veya “Makoto’ya ne yapmışlar” demişsinizdir. Öncelikle beterin beteri vardır demek istiyorum. Yukarıda linkini verdiğim Arise incelemesinde görsellere bakarsanız Makoto ne haldeydi görebilirsiniz. Burada ise aslında orijinal Stand Alone Complex’tekine bir hayli benziyor. Sadece tamamen CGI olmuş hali. Peki, CGI nasıl? Şimdi ben geleneksel bir adamım ve animelerin seksenli – doksanlı yıllardaki gibi tamamen elle çizilme taraftarı birisiyim. Bunu bir belirteyim. Gelgelelim yeni serinin CGI’yı için gördüğüm en iyi, en akışkan ve sırıtmayan 3D animasyonlara sahip olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. İlk dakikalarda yaşanan tereddüt yerini hemen görsel bir şölene bırakıyor ve gerek animasyonları gerekse mekan tasarımları ile dört dörtlük bir CGI animasyonu izlediğinizi fark ediyorsunuz. Müzikler içinde ortalamanın üzerinde diyebilirim. Eski serilerdeki gibi kaliteli açılış veya kapanış parçaları bu seride yok. Seslendirme kadrosu ise tüm orijinal isimleri korumuş. Motoko, Batou, Aramaki, Togusa gibi isimleri orijinal seyyuları seslendiriyor.

    Arise serisinden sonra Ghost in the Shell: SAC_2045 için pek fazla ümitli değildim ve izlemeyi geciktirdikçe geciktiriyordum. Lakin geciktirmekle hata yaptığımı çok geçmeden anladım. Başarılı hikayesi ve animasyonları ile Ghost in the Shell’in Stand Alone Complex evrenine başarılı bir geri dönüş gerçekleştirilmiş düşüncesindeyim. Üstelik ikinci sezonun çok daha başarılı olacağını da ümit ediyorum. Bu arada, serisi Netflix’ten izleyebilmeniz mümkün diyerek yazıyı sonlandırıyorum. 
     
  • Saiki Kusuo no Sainan İncelemesi

    Yönetmen : Hiroaki Sakurai
    Stüdyo: J.C. Staff, Egg Firm
    Tür: Fantastik, Okul, Komedi
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/9

     
    Komedi, üstümüzde bıraktığı etkiyle her ne kadar rahatlatıcı olsa da yapım aşamasında bir o kadar streslidir. Özellikle uluslararası bir platformda, birbirinden farklı yüzlerce kültürden insana sunulan mizah; başarılı olmak için evrenselleşmelidir. Bunu başarmanın yanı sıra hem ait olduğu kültürden kopmayan hem de kendini ve komedi animelerindeki bayağılaşmış güldürü ögelerini eleştirebilen Saiki Kusuo no Ψ-nan (The Disastrous Life Of Saiki K.), Netflix’in yayın haklarını aldığı en iyi işlerden biri bence.

    Seri, doğuştan psişik yeteneklere sahip olan Kusuo Saiki etrafında şekilleniyor. İstediği her şeye ulaşabilme gücüne sahip olan başkarakterimiz huzurlu bir hayat yaşayabilmek için bu güçlerini etrafındaki insanlara belli etmeden kullanmaya çalışır fakat bu sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Lise son sınıf öğrencisi olan Saiki’nin hayatını belirli bir ana öykü olmadan küçük kesitler halinde takip ediyoruz. Bu yönüyle anime fantastik bir sitcom gibi davranıyor. 

     
    İlk bölümü izlerken animenin bu durağan tavrından korkmuştum. Karakter gelişimleri, müzikler, olay örgüsü gibi unsurlar benim için önemliydi. Ayrıca seriyle uyumlu olmalarına rağmen ne açılış ve kapanış şarkıları ne de seri içi müzikleri ilgimi çekmemiş hatta yoğunluğu ve sıklığıyla başımı ağrıtmıştı. Ancak azmedip ikinci bölüme geçtiğimde başımın ağrısı yerini kahkahalara bıraktı. Çünkü ilk başta beni rahatsız eden bu fazla müzik kullanımı ve abartılı çizimler, serinin devamında gerekliliğini bana kanıtladı.

    Hiçbir bölüm süreyi doldurma kaygısı taşımadığı için ortalama beşer dakikalık her kesit gayet net ve hızlı diyaloglara sahipti. Zaten halihazırda komik olan durumları yaratıcı bir absürtlük, zekice tekrarlar ve şahane bir zamanlamayla kısa ve vurucu hale getiren anime, gündelik hayatın tatlı detaylarına uçuk ve eğlenceli bir gözle bakmamızı sağlıyor. Elbette bunların yanında oldukça tutarlı ve komik yan karakterleri de unutmamak gerek. Neredeyse bütün karakterler en az Saiki kadar sevilesi ve eğlenceliydiler. Bence bunun en büyük sebebi doğru tiplere doğru seslerin seçilmesi ve seçilen her seslendirmenin birbirinden yetenekli olması. Özellikle Saiki’nin o yılgın ve idealist tavrını Hiroshi Kamiya’dan daha iyi kimsenin veremeyeceğini düşünüyorum. 


    Absürtlük, komedide her ne kadar özgürlük tanısa da dozunda kullanılmazsa seyirciyi koparabilir. Bunun farkında olan anime, isim vermeden kimi zaman ünlülerle ve şirketlerle; kimi zaman da toplumsal sorunlarla dalga geçiyor. Hatta yeri geldiğinde kendiyle bile dalga geçebiliyor. Böylece dördüncü duvarı yıkarak seyirciyi bunaltmadan kendine tutmayı başarıyor.

    Seriye tam puan vermememin sebebi açılış ve kapanış şarkılarıydı. Bu şarkılar izlediğiniz ve sevdiğiniz bir animeyi size sonraki yıllarda hatırlatan, aradan çok zaman geçmesine rağmen tekrar izleme isteği oluşturan nadide parçalardır. O yüzden işin bu tarafında biraz özensizlik hissettim. Ancak dişe dokunur başka bir kusur göremediğim için bu seriyi gönül rahatlığıyla önerebilirim. Umuyorum siz de benim kadar eğleneceksiniz. Sağlıcakla :)
     
  • Maquia: When the Promised Flower İncelemesi

    Yönetmen: Okada Mari
    Stüdyo: P.A. Works
     Tür: Aksiyon, Dram, Fantastik
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/8.5


    Merhabalar. Bugün ufak bir kaçamak yaparak yakın zamanda izlediğim Maquia: When the Promised Flower Blooms (Japonca adı ile Sayonara no Asa ni Yakusoku no Hana o Kazarou ) filminden bahsetmek üzere gelmiş bulunuyorum. Biraz karışık bir cümle olduğunu şu anda fark ettim yalnız. Neyse :) Film bittiğinde aklımdan geçen ilk cümle ben bu filmi yazarım ve mutlaka yazmalıyım oldu. Neden? Çünkü çok sevdim. O kadar çok sevdim ki. İçimi ısıtan ve beni tatlı bir hüzne boğan bu duyguyu en son Violet evergarden animesinde hissetmiştim. Öylesi bir daha gelir mi, hey gidi.. Diyordum ki. O tarzda duyguların ön planda olduğu yapımlar keşfetmeye başladım. Bu da onlardan birisi işte. Şimdi lafı daha fazla dolandırmadan geçeyim filmin konusuna ve yorumuma. Haydi başlayalım.

    Maquia, belli bir yaştan sonra yaşlanmayı bırakan ve ölümsüz bir ırk olan Lolph klanında yaşamaktadır. Maquia öksüzdür ve bütün hayatı Lolph klanınca geçmektedir. Lolph klanına ayrıca ayrılıklar ırkı da denmektedir. Ustaca yetenekleri ile Hibiol adını verdikleri kumaşı dokumaktadırlar. Kumaşlara hissettiklerini, söylemek istediklerini, yaşadıklarını dokuyan halk herkesten uzakta barış içinde yaşamaktadır. Yaşlanmıyor olmaları ve dokudukları kumaşların çok kaliteli olması sebebiyle hedef halindedirler. Mezarte uygarlığı bu güce sahip olmak ister ve Renato adını verdikleri ejderhalar ile klana saldırı düzenlerler. Amaçları buradaki gücü elde ederek ölümsüzlüğe sahip olmaktır. Erkekleri öldürür kadınları da varis doğurmaları için rehin alırlar. Saldırı sırasında Maquia kaçar ve dış dünyaya adım atar. Ormanda kaçarken annesi hırsızlar tarafından öldürülmüş bir bebek bulur ve Erial ismini verdiği bebeği de yanına alarak yeni bir yolculuğa başlar. Kimsesi kalmayan bu ikilinin annelik ve bağlılık üzerine çıktığı bu yolculukta öğreneceği çok şey vardır.. 

     
    Konuyu baya detaylı anlattım aslında bu kadarını bende beklemiyordum ama büyük spoilerlik bir durum yok yazdıklarımda. Bizim asıl göreceklerimiz bu ikilinin yolları kesiştikten sonra olanlar zaten.. Filmin Japonca ismi sayonara no asa ni yakusoku no hana wo kazarou. Sayonara dedi ve direk kalbimden vurdu zaten. Filmin son derece naif ve güzel bir havası var bunu kesinlikle söyleyebilirim. Çizimlerin tatlılığı, renkler, mekanlar.. Her şey tam istediğim gibiydi. Bu filmi daha önce de görmüştüm ama izlemek şimdiye nasip oldu ve geç olsun güç olmasın lafının arkasına sığınarak izledim. Yalnız siz siz olun ruh haliniz karmaşık bir durumdayken izlemeyin. Gerçi fark edeceğini sanmam her türlü yanınızda peçete bulundurmanız gereken filmlerden. İçim çıktı be içim! Böyle naif ve tatlı bir filmden bu etkiyi beklemediğim için artı olarak güzel bir ters köşe de oldum tabi. Ah sevgi ah sevgi deyip durdum..

    Maquia, yaşlanmıyor. Bebekken yanına aldığı Erial ile aileyi, aile olmayı ve anne olmayı öğreniyor ve henüz kendisi daha yeterince büyümemiş iken. Lakin öyle güzel bir anne oluyor ki.. Bazen düşüyor bazen kalkıyor, savaşıyor durmuyor. Bazen de yoruluyor tabi ama hep çok seviyor. Tabi zamanla Erial büyüdükçe ve Maquia yaşlanmadıkça.. Sürekli yer değiştirmek zorunda kaldıkları zamanlar geçirmeye de başlıyorlar. Erial belli bir yaşa gelip durumun farkına da varınca.. Gerisi de filmde. Bundan sonrası -hop kestik-

    "+Eğer bir gün Lolph'u terkedip dış dünya sakinleri ile karşılaşırsan kimseyi sevmemen lazım. Birini sevdiğin an yalnız kalırsın.
    - Başkalarıyla tanışsam bile yalnız mı kalırım?
    +Biz ayrılıklar kavmine bahşedilen kader budur."


     

    Yukarıda ki repliğin geçtiği sahneyi izlediğimde kendime dediğim şey şuydu. "Ben mekanımı buldum. Ayrılıklar kavmi!" "Yazar (yani ben) burada tatlı bir serzenişte bulunup kendi kendine eğleniyor arkadaşlar. Çok ciddiye almayın" Benim mutlaka ama mutlaka önereceğim bir film oldu. Dram içerikli ağlama işleri bakanı olarak bu filmi izlemenizi tavsiye ederim. Kendi kendime bakanlık da kurdum. Tamamdır artık. :D Yok dram beni boğar istemem diyorsanız da sorun değil. Buradaki mevzu da ağlamak değil. Böyle güzel sevilen herkesin değer görmesi gerektiğini düşünüyorum. O yüzden Maquia'yı sevin ve değer verin. :) Düşen çenemi de toplayarak bu güzel cumartesine bir film yazısı yazmış olmaktan dolayı gurur duyuyor ve yeni bir yazı da görüşmek üzere diyorum. Esen kalınız efenim.

     Sevgilerimle.
     
     
    Mangalar, Diziler, Filmler ve daha fazlası için Şemsiyenin Altındaki Kızın blogunu ziyaret etmeyi unutmayın :-)

    http://semsiyeninaltindakikiz.blogspot.com/

  • Otaku ni Koi wa Muzukashii İncelemesi

    Yönetmen: Hiraike Yoshimasa
    Stüdyo: A-1 Pictures
    Tür: Aksiyon, Romantizm, Komedi
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/8.5


    Merhabalar. Nasıl geçiyor evde ki günleriniz? Ben evden çalışmaya modunda devam ediyorum hayatın bir kenarından tutmaya. Anime sever tarafım ile buluşup geldik bugün, yine. Son zamanlarda dizilerden ziyade anime izlemeyi tercih ediyorum. Bu aralar böyle devam edeceğiz sanırım. Listede ki animelerimi gün yüzüne çıkardım. Özlemişim.. Bölüm sürelerinin kısa olması ve farklı türlerde bir sürü seçenek olması sebebiyle iyi gidiyor. Wotaku ni koi wa muzukashi animesi de uyumadan önce bana eşlik ederek günü güzel kapatmamı sağladı. Her akşam biraz biraz izleyerek 3 - 4 günde bitti. Ama doyamadım, doyamadım.. Konuya giriş yapıp yorumumda deşelim bu konuyu.

    Narumi, anime ve manga hayranı 26 yaşında genç bir kadındır. Gönül ilişkileri bu hayranlığı sebebiyle hep mutsuz sonuçlanmıştır. İşinden ayrılır ve yeni bir işe başlar. Tesadüf eseri yeni başladığı iş yerinde çocukluk arkadaşı Hirotaka Nifuji ile karşılaşır. Nifuji ise Narumi'den farksız değildir. O da 26 yaşında video oyunların hayranı genç bir adamdır. Bu ikilinin tekrar karşılaşması güzel şeylerin başlangıcı olacaktır. 


    Ben karakterlerden hayran olarak bahsettim ama konuda biraz detaya inersek Narumi ve Nifuji birer otaku aslında. Otaku ise, aşırı bağımlı, fanatik sever anlamında bir kelime. Anime otaku'su da var oyun otaku'su manga otaku'su da. Otaku dendiğinde akla ilk gelen anime otaku'ları tabi. Ne var bunda diyecekseniz eğer, Japonya da otaku'luk pek de iyi karşılanmıyor. Aşırı bir hayranlık çünkü. Dolayısıyla Narumi de bu durumu herkesten gizlemeye çalışıyor ama iş yerinde ortaya çıkınca işten ayrılıp yeni bir işe başlıyor. Orada da otaku arkadaşı ile karşılaşınca..

    Bir de şöyle bir detay var. Aynı iş yerinde iki otaku arkadaşımız daha var. Tarou Kabakura, 28 yaşında onlar kadar büyük bir hayranlık duymasa da o da bir otaku. Dışarıdan sert bir görüntüsü var. Bu sayede otaku kimliğini gizleyebileceğine inanıyor çünkü. Hanako Koyanagi ise 27 yaşında genç bir kadın. Sürekli Kabakura ile savaş halinde. Didişebilecek bir sürü konu bulabiliyorlar. Bu dörtlünün bir araya geldiğini düşünsenize? Sonrası komedi, sonrası cümbüş. 


    Çiftler o kadar tatlı ki. Özenle yapılmış karakter analizleri ve verilmiş replikler cuk oturmuş. Mesela sevgililik teklifini görmeniz lazım. Sanki iş anlaşması yapıyorlar. Çocuk, çok detay vermeyeceğim içeriği ile ilgili ama "sana 2 hafta sonra yapılacak etkinlikte masa ayırırım" deyince hatun "anlaştık" dedi ve el sıkıştılar. Çünkü söz konusu otaku olma meseleleri ile alakalı. Hiç aşkı falan gözü görmüyor o anda. Kurbanlık koyuna mı giriyorsunuz demek istedim. Ama romantik duyguları gerçek anlamda yaşamamış ki. Böyle bocalaması çok normaldi.

    Animenin opening'ine bayıldım. Hepsinin oynadığı, hareketler yaptığı güzel sahneleri var. Meraklısına şuraya bırakayım. Ending'e gelince ise hemen kapatmayın. Bittikten sonra minik sahneler eklemişler bazı bölüm sonlarına. Anime içerisinde sevdiğiniz bir çok anime ve mangadan bahsettiklerini görebilirsiniz. Bakınız yukarıda ki kolaj. Baya kalpler çıktı gözümden. Ürün yerleştirme bir nevi. Wotaku ni koi wa muzukashi'nin otaku için aşk zor gibi bir anlamı var. Animede de bu zorluklara değinmişler. İçine romantik ve komediyi de ekleyince tadından yenmez bir seri olmuş. Romantizm kısmı biraz daha fazla olsaydı işte o zaman 10/10 olurdu. Bir de 7 şubatta live action filmi yayınlanmış Japonya da. Fragmanı bırakıyorum buraya. Pek ısınamadım oyunculara ama bakalım. Çevirisi bir gelsin, filmi izledikten sonra bir yorumda bulunacağım. 


    Aşırı komik ve eğlenceli sahneleri var. Gülerken boğulmak üzere olduğum çok fazla durum yaşadım. Gecenin bir yarısı kıkır kıkır gülüp kendimi durdurmaya çalıştım çoğunlukla. Kolajlarda göreceğiniz gibi. Anaaa diye bir tepki var mesela. Ama surat efsane. Çok eğlenceliydi çok. Replik çıkarmak istediğim o kadar sahne oldu ki.. Bu kadar geç izlediğim için bir miktar üzgünüm. Ama ne demişler? Geç olsun güç olmasın. :)

    Son sözüme gelecek olursak benim severlerine mutlaka önermek istediğim bir anime oldu. Zaten kısacık. 11 bölüm ama bölüm süresi 22-23 dakika filan sürüyor. Çerezlik sizi güldürecek bir şeyler ararsanız bir şans verebilirsiniz. Umarım animeler ilgi alanınız değilse bile okurken sıkılmamışsınızdır. Haftaya bir yeni anime daha gelebilir, bakalım. En kısa zamanda tekrar görüşmek üzere.
     

     
    Mangalar, Diziler, Filmler ve daha fazlası için Şemsiyenin Altındaki Kızın blogunu ziyaret etmeyi unutmayın :-)

    http://semsiyeninaltindakikiz.blogspot.com/

  • Japan Sinks 2020 İncelemesi

    Yönetmen: Ho Pyeon-Gang, Masaaki Yuasa
    Stüdyo: Science Saru
    Tür: Hayatta kalma, Dram
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 10
    Anime Puanı: 10/8

     
    Japan Sinks 2020’yi ilk gördüğümde aklıma hemen 2009 yılında izlediğim Tokyo Magnitude 8.0 gelmişti. Aynı tarza sahip olan ve depremi konu alan animne, bende gözyaşı oluşturacak kadar duygulandıran ender animelerden. Doğal olarak ilk fırsatta Japan Sinks 2020’yi de izlemek istedim ve izledim de. Bu arada, Netflix’te yayınlanan bu anime, 1973 yılında aynı adlı bir kitaptan uyarlanmıştır.

    Animenin etrafında döndüğü karakter, annesi Filipinli ve babası Japon olan Ayumu Muto. Kendisi koşucudur ve okuldan dönmek üzereyken herkesin hayatını değiştirecek olan, bir çoğunluğun ise söndürecek olan büyük bir deprem meydana gelir. Deprem öyle şiddetli olmuştur ki, birçok ev ve yollar kullanılmaz hale gelmiştir. Üstelik bu sonun başlangıcı olacaktır çünkü depremlerin ardı kesilmeyecektir ve koca Japon kıtasının yer altı levhaları yerinden oynamıştır. Bu da ülkenin okyanusa gömülmesi demektir. Ayumu ve kardeşi Go, diğer hayatta kalanlarla beraber cehenneme dönen hayatlarını kurtarmanın peşindedir. 


    Japan Sinks 2020’in kötü karakteri doğal afetler. Yani kötü düşmanlar, olağandışı yaratıklar falan beklemeyin. Anime serisi beşince bölümde bu kulvara ilerliyor diye korkmuştum fakat çok geçmeden toparladı ve yeniden hayatta kalma moduna bürünerek devam ediyor. Bu arada, ilk başlarda Go adlı karakter sürekli İngilizce konuştuğundan bir hayli itici gelmişti ama bölümler ilerledikçe bunun da nedeni anlatılıyor. Anime, genel bir tempoda ilerliyor ve sıradan insanların kurtuluş yolu aramasını ele alıyor. Bu bakımdan işini düzgün yapıyor fakat bazı sahnelerin (örneğin beşinci bölüm) gereksiz olduğunu düşünüyorum. Bunun dışında, anime kendisini sıkılmadan izlettiriyor.

     
    Çizimleri bakımından animeyi görür görmez Devilman Crybaby’ye benzetmiştim. Hatta bundan bahsederim diye not da almıştım ki iki animeyi de aynı yapımcı olan Science Saru’un olduğunu fark ettim:) Özellikle karakterler üzgünken veya korkmuşken çok fazla çirkinleşiyor ve bu tarz sahneler Devilman Crybaby’de de mevcuttu. Bunun dışında arka plan çizimleri ve efektleri ile başarılı bir anime. Animede fazla müzik yok. Açılış parçasını bir kere izledim ve bir daha dönüp bakmadım. Seslendirmelere de diyecek herhangi bir sözüm yok.

    Japan Sinks 2020, doğal afetleri güzel işlemiş. Fazla aksiyon dolu değil, şiddet veya aşırı dram içermiyor. Sadece küçük bir grubun hayatta kalma gayesi anlatılıyor. Ufak da olsa eksileri mevcut lakin bütüne baktığımızda izlenmesi zevkli, kaliteli bir anime. 
     
  • Basilisk: Ouka Ninpou Chou İncelemesi

    Yönetmen: Junji Nishimura
    Stüdyo: Seven Arcs Pictures
    Tür: Tarihi, Aksiyon, Fantastik
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/2.5


    Nerden başlasam, ilk nereden giriş yapsam bilemiyorum çünkü şu an bir şeyler yazmaya çalıştığım Basilisk: Ouka Ninpou Chou’un hiçbir tutulur tarafı maalesef bulunmuyor. Anime serisinin tek iyi yanı, 2005 yapımı Basisilk serisinin devamı – daha sonrasını anlatan bir seri olması. 2005 yılında çıkan serinin incelemesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

    Eskiden sinemada oynayan kaliteli filmlerin dizilerini yaparlardı, hatırlar mısınız bilmiyorum. Elbette daha düşük bütçeli olduğundan gişe rekortmeni aslının yanında durağan kalırdı ve genelde aynı evrende farklı karakterlerle farklı bir hikaye işlenirdi. Mesela bir ara hikaye gibi. Bundan sonra ikinci seri olarak adlandıracağım Basilisk: Ouka Ninpou Chou da aynen bu şekilde benim gözümde. Üstelik duvara fena toslamış hali. Gayet kaliteli bir yapım olan orijinal Basilisk’teki Kouga ve Iga klanının savaşı son bulmuş ve Gennosuke ile Oboro da hayata gözlerini yummuşlardır. Aradan on sene geçmiştir. İki klan hala varlığını sürdürmektedir ve nasıl ortaya çıktıklarını çözemediğim Kouga Hachiro, Gennosuke’nin; Iga Hibiki de Oboro’nun gücüne sahiptir. Zaten iki karakter de seleflerine benzemektedir. Aradan yaklaşık on sene geçmiştir ve önce çocukluk hallerine, sonra da yetişkinlik hallerine tanıklık edeceğimiz bu karakterleri ve klanlarını bambaşka bir tehdit beklemektedir. 


    İçerik aşağı yukarı, yukarıda anlattığım gibi. Serinin bir hayli düşük puan aldığının farkındaydım ama abartı sanıyordum. Tamam, 2005 yapımı seri kadar güzel olmasa da “sonuçta Basilisk” diye düşünüyordum. İlk serinin açılış parçasının uzun hali hala telefonumda mp3 olarak bile duruyor. Ne kadar kötü olabilir yani? Bayağı kötüymüş arkadaşlar. Senaryo anlamsız, karakterler vasıfsız ve çizimler kalitesiz. Geriye ne kaldı ki? Müzikler fena sayılmaz fakat koca bir seriyi kurtarmaya da yetmiyor. İlk bölümlerden sonra izleme seyrim giderek azaldı ve son bölümleri artık birkaç gün ara ile ve hızlı hızlı ilerleterek izledim. Özellikle hikaye bakımından komik bir seri olmuş. Amacı anladığım kadarı ile saf kötülük olan bir bey amca ve bir garip Iga ile Kouga topluluğu. Hem hikaye olarak ilk seriyi aratıyor hem de karakterler bakımından da. İlk bölümlerde Tenzen’in adını bile duymam heyecanlanmama yetmişti. Burada ise bir enkaz söz konusu.

    Lafı fazla uzatmak istemiyorum. Dolayısıyla çizimlerine de kaliteli sayılmaz diyerek geçeceğim. Tek bir cümle kurabilirim: Kadın karakterlerin hepsi birbirine benziyor. Bana soracak olursanız benim yaptığım hatayı yapmayın ve eski seriyi izlediyseniz bırakın Basilisk anılarınızda olduğu gibi kalsın. İkinci seri ile boşuna lekelemeyin. 
     
  • Haikyuu!! To the Top İncelemesi

    Yönetmen: Susumu Mitsunaka
    Stüdyo: Masako Satou
    Tür: Spor, Komedi
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/8.5


    Sevilen voleybol animesi Haikyuu!, yeni sezonu ile bir kez daha karşımıza çıkmış durumda. Yeni sezona kısa bir bakış atmadan önce her şeyin başladığı ilk sezonun incelemesine buradan, ikinci sezona buradan ve üçüncü sezona da buradan kolaylıkla ulaşabilirsiniz.

    2019 yılında çıkmış olan iki bölümlük OVA serisini saymazsak en son şahane Karasuno vs. Shiratorizawa maçıyla 2016 yılında buluşmuştuk anime ile. Dört sene sonra ise hem iyi hem de kötü bir şekilde tekrar bir Haikyuu! Serisine kavuştuk. İyi bir şekilde kavuştuk çünkü Haikyuu her haliyle üst düzey, izlemesi bir hayli keyifli bir anime. Kötü bir şekilde kavuştuk çünkü diğer serilere nazaran To the Top çerez tadında. Yanlış anlaşılmasın, kötü kesinlikle değil ama diğer sezonlarla karşılaştırırsak daha sakin bir tonda ilerliyor. Sebebi ise dikkat hafif spoiler Karasuno takımının sadece bir maç yapması ve bu maçın da izlediğimiz diğer müsabakaların yanında sönük kalması.


    Animenin yarısı iki farklı hazırlık kampı tadında antrenmanla geçiyor. İlki Kageyama’nın Japonya Gençlik kampına antrenman için davet alması. Burada Kageyama Japonya’nın en üst düzey oyuncuları ile bir araya gelip yeteneklerini geliştirme imkanı elde ediyor. İkincisi ise Shiratorizawa koçu Tanji Washijou’un önderliğinde düzenlenen Miyagi bölgesi birinci sınıflar için düzenlenen çaylaklar kampı. Bu kampa da Tsukishima davet ediliyor ama bilin bakalım kim davet edilmediği halde adeta kampa zorla giriyor? Elbette anime serisinin yıldızı Hinata! Dediğim gibi serinin yarısı bu kamplarda geçiyor ve derken ulusal bahar turnuvası başlıyor. Tam havaya giriyoruz derken ise on üç bölüm sona eriyor.


    Çizimlerine diyecek bir sözüm yok. Her zamanki gibi kaliteli, rengarenk ve göze hitap eden tadından doyulmayan klasik anime çizimleri. Keza seslendirmeler de aynen o şekilde. Yalnız bir önceki sezonun efsane açılış parçası Fly High gibi kaliteli bir parça bu sezonda bulunmuyor. Kalitesiz elbette değiller ama geçen sezonun açılış parçası bir efsaneydi.

    Çerez tadında bir Haykyuu! Sezonu var karşımızda. Bir on iki bölüm daha gelecek fakat tam olarak ne zaman geleceği henüz belli değil ve hislerim beni yanıltmıyorsa en efsane sezonlardan birisi olacak çünkü ulusal bahar turnuvası başlamış durumda. Acayip maçlar bizleri bekliyor olacak. Ondan önce ise bizim yeni sezonu beklememiz lazım.

  • Gyo: Tokyo Fish Attack İncelemesi

    Yönetmen: Takayuki Hirao
    Stüdyo: Ufotable
    Tür: Korku, Doğaüstü
    Yapım Yılı: 2012
    Bölüm Sayısı: OVA
    Anime Puanı: 10/9


    Korku hikayeleri ile ünlü Mangaka Junji Ito’nun eseri olan Gyo: Tokyo Fish Attack, daha önce işlendiğini görmediğim bir temayı ele alıyor: Karaya çıkan balıklar! Konumuza geçmeden önce Junji Ito’nun farklı eserlerinden oluşan 2018 yapımı Junji Ito Collection adlı on iki bölümlük bir animenin olduğunu da belirtmek isterim.

    Yaklaşık yetmiş beş dakika süren bu filmde balıkçıların ağlarına takılan garip balıklara tanık olarak giriş yapıyoruz. Akabinde Okinawa’ya geçiyoruz. Kaori ve iki arkadaşı mezuniyetlerini kutlamak için Kaori’nin nişanlısı Tadashi’nin amcasına ait villaya gelmişlerdir. Lakin kızlar eve girer girmez onları berbat, çürümüş ceset gibi bir koku karşılar. Çok geçmeden kokunun kaynağı belli olur: Örümcek gibi ayakları olan bir balık. Balık ufak olduğu için şaşkınlıklarını atan kızlar, balığı adeta ezer ve bir poşete koyarak çöpe atar. Elbette şaşırırlar ayaklı bir balık görünce ve Tadashi’nin amcasına sormayı akıllarından geçirirler. Derken daha büyük balıklar (köpek balığı mesela!) karaya vurmaya başlar ve çok geçmeden Okinawa tatili bir kabusa dönüşür. Ve yine çok geçmeden olaylar Tokyo’ya ve hatta tüm dünyaya yayılır.


    Kısa adı ile Gyo, ilginç bir salgın teması ile beni cezp etti diyebilirim. Evet, biraz zorlama. Nasıl oluştukları anlatılıyor ama işin içine azıcık doğaüstü de giriyor ve metal uzuvlara sahip ceset balıklar üzerine düşündükçe “saçma” olduğu fikrine daha çok kayılıyor ama günümüzde üzerine kafa yordukça o kadar çok saçma gelen temalar var ki… İsmi lazım değil, bir film vardı; zombi aşık olup kalbi yeniden atmaya başlıyordu:) Bunun gibi mesela. Bu yüzden Gyo’da da sadece olaya odaklandığınızda ve bir saniye bile gerçek olduğunu düşündüğünüzde oluşan düşünce tüyler ürpertici. Üstelik zombiler gibi bu iğrenç balıklar da insanlara virüs bulaştırabiliyor ve insanların başına gelenler bence zombi olmaktan çok daha beter. Başlarına neler geldiğinden bahsetmeyeceğim, ancak izlerseniz görebilirsiniz.


    Çizimleri bakımından anime klasik bir 2D anime olarak karşımıza çıkıyor. CGI’a boğulmamış, gerçekçi karakterlerin ön planda olduğu kaliteli çizimler. Bir elin parmağını geçmese de +18 sahneler animede mevcut. Dolayısıyla anime özellikle küçük çocuklarla beraber izlenecek türden değil. Müzikleri için yorum yapmayacağım çünkü animede fazla müzik yok. Seslendirmeler de dikkatimi çeken bir kusur veya harika diyebileceğim bir an bulunmuyor. Herkes işini yapmış, o kadar.

    Junji Ito’nun eserlerinden oluşan animeyi daha önce izlemiştim ve karşıma Gyo çıktığında ve Ito’nun ismini gördüğümde tamam dedim, bu anime kesin sıra dışı, absürd, tuhaf bir şeydir. Ve aynen düşündüğüm gibi de oldu. Eğer Gyo’yu izleyip beğenirseniz Junji Ito Collection’a da bir göz atın derim veya tam tersi Collection’u izlediyseniz bu anime filmi size de hitap edebilir.

  • No Guns Life İncelemesi

    Yönetmen: Naoyuki Ito
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Cyberpunk, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/5


    Köklü anime stüdyolarından Madhouse’un yapımcılığını üstlendiği No Guns Life, yakın gelecekte ve cyberpunk temasının hakim olduğu bir dünyada geçiyor. Bu dünyada insanlar Extended adı verilen cyborglara dönüşmüşlerdir. Kimisi bir kolunu, kimisi bacaklarını kimisi de kafası dahil komple vücudunu metalleştirerek “over extended” olmuştur. Extended furyası, özellikle büyük savaş adı verilen savaştan sonra yerel halk arasında da yaygınlaşmıştır. Gelgelelim bu savaşta boy göstermiş olan extendedlerin bir çoğu artık hayatta kalmak için suça bulaşmak durumunda kalmıştır. Kocaman bir revolver kafasına sahip olan ve sona eren büyük savaşın en etkili silahlarından birisi olan Juzo Inui, animenin başkarakteridir ve extendetlerin sorunlarını çözmeye çalışıp bir nevi arabuluculuk yapmaktadır. Yani bir müşteri Juzo’ya başvuruyor ve bir başkasının sorun çıkardığını, parasını ödemediğini gibi sıkıntıları Juzo’nun çözmesini istiyorlar. Tek farklılık bunların extended oluşu.


    Günün birinde bir extended Juzo’nun ofisine zorla girer ve yanında taşıdığı Tetsuro adındaki çocuğu korumasını ister. Daha sonra öğreniyoruz ki bu çocuk Berühren adındaki adeta dünyaya hükmeden ve extended teknolojisinin bir numaralı ismi olan şirketin CEO’su Soichiro Arahabaki’nin oğludur ve üzerinde çeşitli deneyler yapılmıştır. Bu deneylerin en önemlisi de “Harmony” adındaki teknolojidir. Harmony ile başka bir extendedin ikincil beynini (metallerin çalışmasına işe yarayan ve beyni destekleyen ikincil yapay beyin) beynini kontrol altına alarak komple vücudunu ele geçirmektedir. Anime boyunca Juzo’nun başından geçenler, Tetsuro ile yaşadıkları bizlere sunulmaktadır.

    Tarz olarak No Guns Life’ta nostaljik bir hava yaratılmış. Yani her ne kadar cyberpunk olsa da özellikle çizimleri bakımından Trigun gibi eski animeleri andırıyor. Zaten açılış parçasından da kendisini belli ediyor. Sanki doksanlı yılların bilimkurgu temalı animelerine giriş yapıyoruz gibi. Bunun dışında ise No Guns Life için fazla övgü dolu sözler söyleyemeyeceğim. Öncelikle hikaye sarmıyor. Her bölüm genelde farklı bir hikaye işleniyor, genelde Juzo ön planda ama kimisinde de Testuro üzerine odaklanıyoruz. Lakin yaratılan dünya ve atmosfer hiç sarmıyor. Tiplemeler ilginç fakat dünya boş gibi. Hikayeye adapte olamıyorsunuz ve extended’ler ile ilgili birçok soru işareti birikiyor kafanızda. Mesela Juzo gerçekten insan mıydı? O koca silah kafası ile nasıl görüyor ve yemek yiyor gibi:) Dediğim gibi çizimler nostalji kokuyor ve en sevdiğim nokta oldular. Bu arada, bolca “fan servisliği” de ihmal edilmemiş. Müzikler ve seslendirmeler de genel olarak ortalamanın üzerinde.


    No Guns Life’ın ikinci sezonu Covid-19 yüzünden ertelenmişti ve 9 Temmuz 2020’de başlayacak. Fakat tahmin edeceğiniz üzere ben ikinci sezonu pas geçeceğim ve farklı kulvarlara yöneleceğim. Cyberpunk tarzını seviyorsanız ve göze hoş gelen has anime çizimlerinden hoşlanıyorsanız bir bakın derim ama hikaye olarak çok fazla bir şey beklemeyin.

  • Cagaster of an Insect Cage İncelemesi

    Yönetmen: Koichi Chigira
    Stüdyo: Studio Kai
    Tür: Bilimkurgu, Dram
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/4.5


    Netflix’in bizlere sunduğu ve orijinal adıyla Mushikago no Cagaster olan anime, post-apocalyptic, yani kıyamet sonrası olarak tabir edilen bir dünyada geçiyor. Yirmi birinci yüzyılın sonlarına doğru, daha sonradan “Cagaster” olarak anılacak bir hastalık insanlığı yıkıp geçmiştir. Bu hastalığa kapılanlar devasa böceklere dönüşmeye ve dönüşmeyen insanları da yemeye başlamıştır. Kısa bir süre içinde insanlığın üçte ikisi ya böceğe dönüşmüş, ya da ölmüştür.

    Seride hikaye Cagasterlerin ortaya çıkmasından otuz yıl sonrasında, yani 2125 yılında geçiyor. Uzak doğulu lakaplı genç Kidou, bir imha edicidir. İmha ediciler bir nevi para karşılığında böcekleri imha eden ve halk arasında aslında fazla sevilmeyen tiplerdir. Günün birinde bir görevden dönerken böcek saldırısına uğramış bir araç fark eder. Araçtaki adam ağır yaralıdır ve ölmek üzeredir. Son sözleri yanında baygın yatan kızı Ilie’yi Kidou’a teslim etmek olur ve annesini bulmasını isteyerek hayata gözlerini yumar. Kidou, Ilıe’yi de yanına alarak yaşadıkları şehre götürür ve burada olaylar gelişmeye başlar.


    Cagaster of an Insect Cage, farklı bir hava ve sıra dışı tehditler olan Cagaster’leri sunarak aslında iyi ve gizemli bir başlangıç yapıyor lakin dördüncü – beşinci bölümlere doğru birçok animenin başına gelen maalesef Cagaster’in de başına geliyor: Yavaş ilerleyen, tahmin edilebilir ve hızlıca geçilmek istenen birçok sahne çıkıyor karşımıza. Üstelik Cagaster’de bu durum çoğu zaman doruk noktasını yaşıyor. Açık konuşacağım; özellikle sonlara doğru animenin birçok sahnesini hızlı hızlı ilerleterek izledim çünkü ne bir çekiciliği ne de bir gizemi kalmıştı. Tıpkı Walking Dead gibi olay zombie/cagaster tehdidinden çıkıp insanların mücadelesine dönüştü. Tamam, dönüşsün fakat sunum olarak bir hayli durağan olunca izlerken bayağı bir bıkkınlık geçirebiliyor insan. Yeni bir olay yok, ters köşe yok ve tanıtım videolarından izlediğimiz Cagaster’lerin insanları yediği acımasız sahneler bir elin parmağını geçmiyor. Evet, yeri geldiğinde kan bolca akıyor ama benim gibi daha fazlasını isteyen kitledenseniz hayal kırıklığına uğrarsınız.

    Seride tek ilgimi çeken nokta, animenin büyük çoğunluğunun geçtiği şehir oldu. Bu şehrin Türkiye’de bir şehir olduğunun kanaatindeyim çünkü gerek gözüme çarpan bazı görseller (Türkçe yazılar) ve gerek bazı isimler bunu destekler niteliğinde. Ayşe, Kasım, Hadi isimlerinde karakterler animede mevcut. Tip olarak ne yazık ki Araplara daha çok benziyorlar. En azından deveye binen kimse yok:)


    CGI tarzındaki çizimleri için duygularım biraz karışık. Arka plan manzaraları bir hayli başarılı ve göze hoş geliyor ama aynısını karakterler için söylemek mümkün değil. Sabit durduklarında sıkıntı yok fakat özellikle hızlı sahnelerde bazı hareketleri göze fazla batıyor. Kafalarının vücutları ile beraber fazla oynamasını buna örnek olarak verebilirim. Bunun dışında çok çok kötü olarak tabir edebileceğim bir yanı yok. Kötü değiller, artık CGI’a gözümüz de alıştı fakat orijinal çizim tekniğinin yanına bile yaklaşamaz. Müzikler içinse tek kelimeyle vasat diyebilirim. Ne etkileyici, ne de kulak tırmalayıcı.

    Mushikago no Cagaster bende bayağı hayal kırıklığı yaratan bir anime oldu. Oysa sıra dışı teması ile avantajlı bir start da gerçekleştiriyor. Buna rağmen hikaye bakımından felaket seviyesinde ve bu anime için son zamanlarda izlediğim en vasat anime diyebilirim. Dolayısıyla Cagaster’i izlemek istiyorsanız iyi düşünün taşının ve ona göre kararınızı verin.

  • Psycho-Pass: 3 İncelemesi

    Yönetmen: Naoyoshi Shiotani
    Stüdyo: Production I.G.
    Tür: Bilimkurgu, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2019
    Bölüm Sayısı: 8
    Anime Puanı: 10/5.5


    Uzun soluklu Psycho-Pass serisinin üçüncü sezonu var karşımızda. Elbette bu sezondan herhangi bir şey anlayabilmek için sırasıyla Psycho-Pass, Psycho-Pass 2, Psycho-Pass: The Movie ve Psycho-Pass: Sinners of the System serilerini izlemiş olmanız gerek. Eğer bu serileri izlemediyseniz veya izlemekteyseniz bu incelemeden çıkmanızı öneririm çünkü spoiler yeme oranı yüksek.

    Animeye verdiğim puan belki dikkatinizi çekmiştir. En düşük 7.5, en yüksek 9 puan verdiğim bu seriye neden aniden bu kadar düşük puan verdiğimi merak etmiş olabilirsiniz. Bu açıklamaya geçmeden önce kısaca üçüncü sezonun hikayesinden bahsedeyim. Kamu Güvenliğine bağlı meşhur Kriminal Soruşturma Bölüm 1’e iki yeni müfettiş atanmıştır. Arata Shindo ve Kei Mikhail Ignatov birbirlerini uzun süredir tanımaktadırlar ve köklü bir geçmişleri vardır. İlk davaları basit bir kaza gibi gözükse de bir dizi gizemli cinayetlerin ve komploların başlangıcıdır. 


    Hikaye hakkında fazla ipucu vermemeye çalıştım ve zaten vermek istesem de başarılı olamazdım çünkü aşırı iç içe bir senaryo ve durağan olaylar bizleri bekliyor. Yukarıda verdiğim puan tamamen hikayesinin vasatlığından kaynaklanıyor ve kırk beş dakikalık olan sekiz bölümün çoğu sahnesini hızlıca geçtiğimi itiraf etmeliyim. Açık konuşmak gerekirse hikaye, diğer sezonlardakinden basit değil. Tam tersine bir olaylar zinciri oluşturulmaya çalışılmış ama benim için bir yerde ipin ucu kaçtı ve tüm hikaye gerek gizemliliğini gerekse çekiciliğini kaybetti. Bir etken de Shindo karakteri oldu. Kendisi A sınıfı bir Mentalist (ne olduğu biraz uzun, bu yüzden merak edenler Google’a sorabilir) ve seriye katılmak istenen bu zihinselcilik etmenini ben bir hayli gereksiz buldum. Olay yerinde güçlerini kullanarak neler olduğunu anlamaya çalışması, yok fazla kullanırsa komaya girebilecek olması, denemelerinde ortaya çıkan canavar başlıklı karakter falan derken Psycho-Pass gibi teknoloji ve bilim üzerine kurulmuş bir seriye böyle bir yetenek yakıştırtamadım. 


    Görsel olarak üçüncü sezona diyecek bir sözüm katiyen yok. Yine her zamanki gibi kalite akıyor ve boğucu modern şehir havasını hissettiriyor. Tek değinmek istediğim nokta müzikleri. Hemen her Psycho-Pass serisinde mutlaka çok hoşuma giden pir parça olmuştur. Mesela Abormalize veya Enigmatic Feeling. Üçüncü sezon da ise maalesef çok etkileyici bir parça bulunmamakta. Açılış ve kapanış parçaları kötü değiller ama bir kere dinledikten sonra bir daha dinleme hissiyatı duymadım.

    Psycho-Pass 3, benim için biraz hayal kırıklığı oldu. Tek sevdiğim noktaları eski karakterlerin çıktığı o birkaç sahne oldu. Bunun dışında ne yazık ki sarmadı. Bu arada, Psyco-Pass 3’ün Psycho-Pass 3: First Inspector adında ve devamı olan üç filmi bulunmakta. Bir müddet Psycho-Pass evrenine ara vermek istediğimden bu serinin incelemesi sonraki bir dönemde karşınıza çıkacak. 

  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan