• Diabolik Lovers

    Yönetmen: Shinobu Tagashira
    Stüdyo: Zexcs
    Tür: Dram, Gizem, Romantik
    Yapım Yılı: 2013
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/3
     

    Yui babasının isteğiyle gözlerden uzak bir malikanede yaşamaya başlar. Ayrıca bu malikane altı vampir kardeşin de evidir. Başta kardeşler şaşırır ve kızın neden geldiğine anlam veremezler ama sonradan onun yeni kurban gelin olduğunu anlarlar. Yui, Sakamaki kardeşlerin vampir olduğunu anladığında iş işten geçmiştir. Her biri birbirinden sadist olan bu kardeşlerle yaşamaya başlayan Yui’yi kabuslarla dolu geceler ve bitmeyen acılar bekliyor.

    Diabolik Lovers'ı izlemeden önce isminden ve kapak fotoğrafından ne halt olduğunu az çok anlamış ve önyargıyla yaklaşmıştım ama buna rağmen bir şans vermek istedim ve izlemeye başladım. Şunu söyleyebilirim ki tam anlamıyla bir shoujo animesi. 6. bölüme kadar hikaye diye bir şey söz konusu bile olmuyor. Bölümlerin başından sonuna kadar sünepe bir ana karakterin sanki dünden razıymış gibi 6 kardeşe kendini emdirmesini, kardeşlerin türlü türlü vampirlikler yapıp tek işleri buymuş gibi kızla uğraşmalarını izliyoruz. Bütün sezon boyunca ana karakterimiz (peh) Yui Komori'nin bir dakika bile yalnız kaldığını göremedim. Serinin yarısından fazlası fan servisliği materyali çıkarması için çizilmiş gibi hissettiriyor ve hitap ettiği kısma bakarsak bunu başarmış gibi gözüküyor. Hikaye başladıktan sonra rahat bir nefes alacağınızı düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz çünkü ortada berbat da olsa bir hikaye olmasına rağmen bunu anlatamamışlar. Bence birinci önceliklerinin hikaye olmaması bunun başlıca nedeni. 


    6. bölümden sonra bir de animeyi özetleyen 6.5 diye bir bölüm çıkarmaları beni bayağı güldürdü. Tabi doğru düzgün konuşmayı bile beceremeyen vasat bir baş karakterin sorunlu vampirler tarafından “emiklenmesi” çok derin ve felsefi olunca bizim anlamayacağımızı düşünüp özet geçmişler. Sağ olun ya.

    Diabolik Lovers'ın bu sezonundaki hikayesini biraz ele almak gerekirse kardeşlerin amcaları Richter'ın gelmesiyle derinleşmeye (?) başlayan hikayenin 1. sezonu çok tahmin edilebilir bir sonla (ana karakterin vampire dönüşmesiyle) bitiyor. Animenin tahmin edilebilirliği bütün bölümlere yayılmış durumda. Ayrıca amcaları Richter'ın geldikten sonra “Yeğenlerimin kötü tavrını affet” demesi beni baya güldürdü. Onca zamandır kızcağıza yapmadıklarını bırakmadılar bu mudur yani?

    Bütün sezon boyunca ona yapılan her kötülüğe çaresizliği ve korkusu yüzünden (büyük ölçüde) tepkisiz kalıp son bölümde kalbine hançer saplayacak cesareti nereden bulduğunu da merak ediyorum. 


    Dediğim gibi adından ne tür bir anime olduğu baştan anlaşılıyor fakat Diabolik Lovers'ın 'Lovers' kısmını ve hikayesini ikinci sezonda göreceğimize inanıyorum deyip umudumu kaybetmemeye çalışıyorum ama hikayenin gidişatına bakılırsa ikinci sezonda hikayeden bile önce romantizm ön planda çıkacak gibi bir his var içimde.

    Diabolik Lovers'ın sanatsal boyutuna diğer her kategoriden bağımsız yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum çünkü animenin berbat olmayan tek tarafı bu yanı. Çizimlerin gayet iyi olduğunu söyleyebilirim. Herhalde yapımcılar da bunu farkında olacak ki çok uğraştıkları göz çizimlerini izleyicinin gözüne gözüne sokmak için Subaru'nun sağdaki saçını saydam yapmışlar ama gerçekten ayrıca uğraşıldığı belli oluyordu. E tabi puanı daha da düşürmemek için bir yerden tutunmak zorundalar :)

    Aynı şekilde openingi de beğendim. Mr. SADISTIC NIGHT adlı çalışma bence gayet başarılı olmuş ama Hukaru Midorikawa ve Kosuke Toriumi'nin (Bu ses sanatçıları aynı zamanda Ayato ve Shu karakterlerinin de seslendirmesini yapmışlardır.) seslendirdiği bu şarkının daha sert olması bana göre daha iyi olurdu. Ending kısmına çok girmek istemiyorum çünkü kırabileceğim puan kalmadı :D Son bölüme kadar doğru düzgün bir ending şarkısına bile sahip olmayan Diabolik Lovers son bölümde ise bize 'sezon bitti artık bir şarkı koyalım bari :P' der gibi Mr SADISTIC NIGHT'ı dinletti. Kötünün iyisi. 


    Son olarak animede gözüme çarpan bir kaç detaydan bahsetmek istiyorum. Dikkat sonrası spoiler! Yememek için diğer paragrafa geçin. 8. bölümde Cordelia öleceği sırada, Laito piyano çalarken odasına girdi. Keşke bu sahnede hareketli bir müzik yerine Chopin’den Nocturne opus 9 No. 2 konulsaydı. 10. bölümde ana karakterimiz Yui Komori yakın zamanda defalarca ısırılmasına rağmen izleri gözükmüyordu. Ayrıca Yui’nin son bölümde yakılan elbiseyi giyememesinin başlıca nedeninin ilk bölümlerde yapılan ‘tahta’ esprisi olduğunu düşünüyorum.

    Uzun sözün kısası Diabolik Lovers hikaye ve anlatım bakımından sınıfta kalmasına rağmen çizimleri ve openingi sayesinde benim açımdan biraz toparladı. Son bölümüyle beklentiyi yükselterek 'Diabolik Lovers daha yeni başlıyor' demesi bana göre acele bir sonla bitirilmesinden çok daha iyi. Umarım animenin ikinci sezonunda hikayeye ağırlık verilip bütün bu eksiklikler tatmin edici bir şekilde tamamlanır ve çok daha yüksek bir puan elde eder.
  • The Red Turtle

    Yönetmen: Michael Dudok de Wit
    Stüdyo: Studio Ghibli
    Tür: Fantastik
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/8
     


    Kırmızı Kaplumbağa, Hollanda-İngiliz animatör Michaël Dudok de Wit’in birlikte yazdığı ve yönettiği 2016’da animasyonlu fantastik bir filmdir ve Japonya’dan Toshio Suzuki tarafından üretildi. Film, Wild Bunch ve Studio Ghibli arasındaki ortak yapım ve ıssız bir adada batmış ve dev bir kırmızı kaplumbağa ile karşılaşan bir adamın hikayesini anlatıyor. Filmin diyalogu yok. 2016 Cannes Film Festivali’ndeki Un Certained Regard bölümünde ilk kez yayınlandı. Film, 89. Akademi Ödülleri için En İyi Animasyonlu Film’e aday gösterildi ancak Zootopya’ya kaybetti.

    Bir fırtınada adsız bir adsız kimse ıssız bir adada uyanıyor. Taze meyve ve su ile çeşitli hayvanlar ve geniş bir bambu ormanı bulan adam adadan ayrılmaya karar veriyor. Adam bambudan bir sal yapıyor ve yelken açmaya çalışıyor. Bununla birlikte, görünmeyen bir hayvan salı yok eder ve adamı adaya geri zorlar. Başka bir salla kaçmaya çalışırken, planı görünmeyen hayvandan bir daha başarısız oluyor. Üçüncü kez denemek, o hayvan kırmızı bir kaplumbağa olduğunu bulur. Salı yine yok oluyor, adam adaya geri çekiliyor. O akşam, adam kıyıdaki sürünen kırmızı kaplumbağayı içeriye girmeye çalışıyor görüyor. İntikam olarak, bambu çubukla başın üzerindeki kırmızı kaplumbağa vurur ve sırtını iter. Adam, bir başka salla yolculuğa çıktıktan sonra, kaplumbağayı ters yönde bırakmaktan suçlu hissetmeye başladıktan sonra, bir balık yakalar ve kaplumbağa’ya bulaştırmaya çalışır, ancak öleceğini bulur. Kaplumbağanın kabuğu gece boyunca ortadan ayrılıyor ve erkeğin şaşkına dönünce, kaplumbağa bir kadına dönüşüyor. Adam onu canlandırmaya ve onu güneşten korumak için bir sığınak yapmaya çalışıyor. Yağmur adaya geldiğinde kadın uyanır. Adam gittiğini fark eder ve sonunda kıyı şeridinde olduğunu gören adayı arar. Gömleğine verdiği nihayetinde kadının şimdi boş olan kaplumbağa kabuğunu denize sürüklediğini görüyor. Adam yarı yapmış salında da aynı şeyi yapar. Parite sonunda bir ilişki kuruyor. 


    Bundan birkaç yıl sonra, çiftin bir şişesi kıyıda duran bir oğlu var. Kazayla küçük bir mağaraya düştükten sonra, oğlan okyanustaki diğer kaplumbağalarla garip bir ilişki kurar. Büyürken, oğlu adaya alışmaya başlar. Şişesiyle temiz su için adaya girdiğinde, bir tsunami adaya çarptı. Kimse ağır yaralanmasa da, adanın ormanı neredeyse yok edildi. Bambu kalıntılarını yaktıktan sonra, oğlu şişesini adadaki bir vaha bulur. Adayı terk etmeye karar veren oğlu, vedalaşına veda eder ve üçlü bir kaplumbağa ile yüzer. Yaşlı büyüyen adam ve kadın hayatının geri kalanını adada geçirir. Adam aya bakarken, bir gece huzur içinde ölür. Adamın elini bir kez daha tutan kadın, kırmızı kaplumbağaya dönüşüyor ve okyanusa geri dönüyor.

    Film, 18 Mayıs’da Un Certain Regard bölümünde yarıştığı 2016 Cannes Film Festivalinde gösterildi. 13 Haziran’da, 2016 Annecy Uluslararası Animasyon Film Festivali’nin açılış filmi olarak gösterildi. Normal Fransız yayım tarihi 29 Haziran 2016’dır. 17 Eylül 2016’da Japonya’da serbest bırakıldı. Mayıs 2016’da Sony Pictures Classics, film için Kuzey ve Latin Amerika dağıtım haklarını satın aldı ve 20 Ocak 2017’de Amerika Birleşik Devletleri’nde serbest bırakıldı. Kırmızı Kaplumbağa, 5 Ekim 2016’da Londra Film Festivali’nde oynandı. 


    Kırmızı Kaplumbağa eleştirmenlerin beğenisini aldı. Gözden geçirme toplayıcı web sitesinde Rotten Tomatoes, filmin 107 puanına göre %94 puan, ortalama 8.1/10. Sitenin eleştirel görüş birliği, “Kırmızı Kaplumbağa, sahte basit öyküsü güzel görsellerini zengin biçimde emici olarak öyküleyici katmanlara sahip olan güzel bir canlandırma çabasıyla Studio Ghibli’nin tahmin edilebilir mirasına ekledi. Metacritic, 100 dereceden 86’sı 30 yorumda, “evrensel beğeni” belirterek.

    Bu yazı ortak çalışma yaptığımız Olmayan Ülke ve Japon Sineması  adresinde de yayınlanmıştır.
  • Osomatsu-san

    Yönetmen: Yoichi Fujita
    Stüdyo: Pierrot
    Tür: Komedi
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 25
    Anime Puanı: 10/7


    Akatsuka Fujio… Anime veya manga ile fazla içli dışlı olmayanlar için eminim bu isim yabancı gelmiştir. Oysa Fujio, yetmişli ve seksenli yıllarda hem mangaları hem de anime serileri ile takipçilerini neşelendiren bir isimdi. Yarattığı eserler belki bir elin parmağını geçmiyordu ama içerik olarak dolu doluydular. 2000 yılında görme engelliler için Braille alfabesini (körler alfabesi) kullanarak manga bizle çizmiştir. Ne yazık ki 2 Ağustos 2008 yılında hayatını kaybetmiştir. 2015 yılının son aylarında ise Fujio yaşasaydı seksen yaşına girecekti ve seksen yaşının anısına en popüler eseri Osomatsu-kun’un devam serisi yeni nesillerin karşısına çıktı.

    1962’de manga olarak serüvenine başlayan ve 1966 yılında animeye uyarlanan Osomatsu-kun’da “altız” (herhalde böyle yazılıyordur, değil mi:) olan birbirinin kopyası on yaşındaki altı kardeşin hayatları parodiler eşliğinde anlatılıyordu. İlk anime serisinin yayınlanmasından bu yana uzun yıllar geçmiş olabilir lakin yeni anime ile aradan on sene geçmiş ve kardeşler yirmi yaşlarına basmıştır. Yani artık “kun” değil “san” olmuşlardır. Lakin büyüyen sadece bedenleri olmuştur çünkü kariyer namına zayıf, tembel, keyiflerine düşkün, kız arkadaş edinme becerisi sıfır ve asosyaldirler. 25 bölümlük anime serisinde kardeşlerin başlarına gelenler komik bir şekilde, diğer animelere atıflar edilerek, parodilerle süslenerek anlatılmaktadır.


    Dediğim gibi altız olan altı tane kardeş var ortada. Kardeşlerin en büyüğü, dolayısıyla lideri, animeye de ismini veren Osomatsu’dur. Büyükten küçüğe gidecek olursak; ikinci sırada “cool” takılan (veya takıldığını sanan) Karamatsu vardır. Üç numara ise kendisini grubun en mantıklı düşüneni ilan eden ve her lafa karışan Choromatsu’dur. Aman karşısında kız olmasın çünkü çok heyecanlanmakta ve terlemektedir:) Dört numaranın adı Ichimatsu’dur. Kendisi biraz depresif ve alaycıdır. Dolayısıyla insan iletişimi zayıftır (sanki diğerlerinin çok iyi de:) ve kedilerle daha iyi anlaşmaktadır. Beşinci kardeş Jyushimatsu’dur ve beysbol tutkusuyla az biraz hiperaktiftir. Fizik kurallarını bile altüst ederse şaşırmayın. Altını ve en küçük kardeşin adı Todomatsu’dur. Şapşal ve vurdumduymaz tavırları ile kızların ilk anda dikkatini çekse de manipüle edilmeye açıktır. Kardeşlerinin bu asosyal hallerinden utanmaktadır ve dış dünyaya karşı mümkün olduğunca özel hayatını saklamaya çalışmaktadır.

    25 bölümlük animenin takip ettiği belirli bir konusu yok. Her bölüm kardeşleri başlarına gelenler absürt şekilde, “yok artık” dedirterek ve diğer serilere bolca gönderme yaparak geçiyor. Daha animenin ilk bölümünden anlaşılıyor zaten. Sahnede “Exo” tadında altı kardeş Fujio’nun 80. Yaş gününü kutlamaktadır. Akabinde olaylar sanki Ouran Koko Host Club’ta geçiyormuş gibisine döner. Sonlara doğru bir bakıyorsunuz ki Sailor Moon ile Naruto, Shingeki no Kyojin’deki devlere karşı savaşıyor:) Bu yazdıklarım ile sanırım aklınızda Osomatsu-san’un nasıl bir anime olduğuna dair az çok bir fikir oluşmuştur. Peki, içerik tam olarak nasıl? Anime komedi animesi olabilir veya bolca parodi içeriyor olabilir. Tatmin ediyor mu? Yani kaliteli mi? Eh, izlediğim en iyi komedi olmasa da Osomatsu-san’ın vakit geçirmelik, hoş bir anime olduğunu söyleyebilirim. Yani yeri geldiğinde kahkaha da attım yeri geldiğinde gülmedim bile:)


    Animenin yönetmen koltuğunda Yoichi Fujita var. Ünlü Gintama serisinde çalışmış birisi olarak komedi/parodi temasına hakim bir isim. Pierrot anime stüdyosu ise tek başına bir marka zaten. Naruto’dan Great Teacher Onizuka’ya oradan Tokyo Ghoul’a kadar birçok projenin başında onların ismi var. Animenn içeriğine olarak çizimler de biraz farklı ve bu farklılığın pek hoşuma gitmediğini söyleyebilirim. Eciş – bücüş karakterler, garip ortamlar tamam da hareket eden objelerin (karakterler, araçlar vb.) kalın ve parlayan mavi kenarlara sahip oluşunu yadırgadım. Evet, içeriğine uygun olarak komik görünmeye çalışıyorsun ama o mavi çizgilerden kurtul Osomatsu!! Müziklerden sorumlu 51 yaşındaki Yukari Hashimoto’nun besteleri sağlam. Akılda kalıcı parçalar değiller elbette ama hızlı – hareketli ve eğlenceliler.

    Osomatsu-san eğlenceli bir anime. Başına oturduğunuzda hoş vakit geçiriyorsunuz lakin başka bir işle uğraşırken “ya gideyim de bi Osomatsu-san izleyeyim” dedirtecek derecede şahane bir anime değil. Beklentiniz çok olmasın, fazla da düşünmeyin ve rahatlamak için izleyin. İkinci sezon çoktan onayını aldı. Çıkış tarihi belli değil ama yakında Osomatsu-san yeni macerası ile karşımızda olacak.
  • Hitori no Shita: The Outcast

    Yönetmen: Wang Xin
    Stüdyo: Namu Animation
    Tür: Spor, Komedi
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 25
    Anime Puanı: 10/4


    Bu sefer Çin’den gelen bir anime var karşımızda. Çince internet üzerinden yayınlanan bir “manhua” (manga’nın Çin’deki adı) olan Hitori no Shita: The Outcast, Çin – Japon iş birliği ile animeye uyarlanmış ve her iki ülkede de eş zamanlı olarak yayınlanmıştır.

    Serinin kahramanı Chou Soran. Her hikayede olduğu gibi sıradan bir hayat sürmeye çalışan ama kimsenin de bilmediği bir sırrı olan ana karakterin bu hayali köyünü ziyaret etmesi ile altüst olur. Dedesinin mezarını ziyarete geldiğinde burada bir takım olayların yaşandığını polisler tarafından öğrenir. Polis memuru Song’un deyişiyle mezarlar talan edilmiş ve kendisini tıpkı Chou gibi torun olarak tanıtan bir kız ortalıkta gezinmektedir. Chou, geç olmasına karşın mezarlığın yolunu tutar ve o varana kadar gece olur. Derken hiç olmayacak bir şey olur ve ölüler ayaklanarak ona saldırır. Ansızın kendisini torun olarak tanıtan kız elinde bir bıçakla çıkagelir ve rahatlıkla zombileri alt eder. Tahmin edileceği üzere adının Fu Houhou olduğunu söyleyen kızla tanışması ile Chou Soran’ın hayatı köklü bir değişikliğe girer. 


    Hitori no Shita: The Outcast ilk bölümü ile ilgi çekse de her bölüm kan kaybından giderek daha perişan hale gelen bir anime. Öncelikle hikaye derinleşeceğine klişe bir hal alıyor. Gizli dövüş teknikleri, üstün güçlere sahip olan ve “Outcast” denilen insanlar vs. derken senaryo ne yazık ki sarmıyor. Üstüne üstün gerek Chou Soran gerekse diğer tüm karakterler antipatik. Bir tek Houhou idare eder bir karakter ki onun bile bazı hal ve tavırları beni sinir etti diyebilirim. Bir müddet sonra kendimi sırf bitsin diye izlerken buldum. Ve sonunda ne buldum? Yarım bir final, yani sezon finali. Bir tek dövüşler ve müzikler için idare eder lafını kullanabilirim. Onlar da bir yere kadar. 


    İçeriğinde olduğu kadar anime görsel olarak da problemli. Seri sanki 2016 yapımı bir anime değil de 2007 – 2008 yapımı bir anime izliyormuşçasına nostaljik bir hava hissettim. Ne yazık ki bunu iyi bir şey olarak söylemiyorum. Çizimler vasat, hızlı sahneler trajikomik. Karakterler buzdolabından çıkmış gibi ve tek kelimeyle kalitesiz. Dövüş sahneleri için idare eder dememin sebebi de bu. Güzel dövüşler mevcut ama çizimler maalesef potansiyellerini sergileyememelerine neden olmuş. Animenin müziklerine ise diyecek bir sözüm yok. Oldukça hoş bir açılış ve kapanış parçasına sahip. Keza seslendirmeler de bir hayli başarılı.

    Hitori no Shita: The Outcast için üzülerek son dönemde izlediğim en kötü animeydi diyebilirim. İkinci sezonunu izleyecek miyim? Kesinlikle hayır ve açıkçası kimseye önerebileceğim bir anime de değil. Benim yegane önerim es geçmeniz yönünde.

  • Orange

    Yönetmen: Hiroshi Hamasaki
    Stüdyo: Telecom Animation Film 
    Tür: Dram, Romantik, Hayatın İçinden
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/8


    Shoujo türüne giren, yani kelime anlamı ile daha çok genç kızlara hitap eden animeler aslında hep aynı formülle karşımıza çıkmaktadır. Aynı romantik çizgide ilerlerler ve çoğu dramatize edilerek melankolik bir hava oluşturulur, izleyici kitlesi kızlar ağlatılır. Durum böyle olunca, yani shoujo kategorisine giren animeler aynı kalıptan çıkma gibi durunca mecburen animedeki hikayenin kalitesine daha çok önem vermeye başlıyoruz. En azından aynı dram ilginç bir hikayeyle sunuldu diyoruz. Orange da tam olarak bu kategoriye girmek üzereymiş ki bir şeyler yolunda gitmemiş.

    Animenin ana karakteri Naho Takamiya, vurdumduymaz bir lise öğrencisidir. Günün birinde on yıl gelecekteki kendisinden bir mektup olur. Mektupta o gün olacaklar, Kakeru Naruse adlı yeni transfer öğrencisi ve yaşadığı pişmanlıklar yazmaktadır. Özellikle Kakeru ile ilgili bu sefer doğru kararları vermesi gerektiğini belirten gelecekteki Naho’nun yazdığına göre on yıl sonra Kakeru aralarında olmayacaktır. Kısacası Naho, adımlarına dikkat edecek ve Kakeru’yu gözlem altına alacaktır.


    Orange’ın hikayesi fena değil lakin ilk bakışta ilgi çekici gelse de kurcaladıkça küçük küçük aksaklıklar ayyuka çıkmaya başlıyor. Öncelikle animede “zaman yolculuğu” kavramı mevcut. Mevcut fakat olay havada kalmış. Gelecekten mektup geliyor ama nasıl geliyor? Mektup, ana karakteri uyarıyor dikkatli ol diye. O zaman bu ana karakterin uyarıya uymadığının kanıtı mıdır? Sonuçta uysaydı mektup gelirdi? Dolayısıyla gelecek sabit değil değişken midir? Mektubun yollanmadığı birçok alternatif gelecek mi bulunuyor? Fazla derine inmiş olabilirim. Steins;Gate gibi derin bir kurguyu animeden elbette beklemiyordum lakin bu kadar sığ bırakılması da hoş olmamış. Evet, farklı bir yaklaşım var animede ama yetersiz kalmış.

    Gelecekten gelen mektubu çıkarırsak anime tipik shoujo animesi. Öyle çok sulu göz olunabilecek buram buram dram kokan bir anime değil lakin yine de klişe. Birisi Naho’yu seviyordur, Naho başkasını seviyordur. Naho sevimli sakarlıklarda bulunur vs. Şimdi, bunlar türü itibariyle animede olması gereken şeyler. Önemli olan ise nasıl işlendiği ki aslında kötü sayılmaz. En azından olaylar kendisini izlettiriyor, yeri geldiğinde tebessüm ediyor, yeri geldiğinde kızıyorsunuz karakterlere. Bunun dışında Naho, mektup ile ilgili neden arkadaşlarından yardım almıyor, neden gelecekteki Naho “adam gibi” bir mektup yazarak olan biteni net açıklamamış gibi soruları kendime sormadan edemedim.


    Animenin karakterleri de konusu gibi herhangi bir sıra dışılık sunmuyor. Naho, sakar ve iyi kalpli (Usagi?), Kakeru Naruse tebessüm eden ama içten içe dertli çocuk, gözlüklü Hagita zeki çocuk, Takako klasik erkek fatma, Azusa kısa boylu kız, Suwa ise yeri geldiğinde sert, lider oğlan. Karakterler arasından bir tek Suwa’nın ön plana çıktığını, aykırı durduğunu söyleyebilirim. Seride kendisinin canlı olduğunu, bir kişiliği olduğunu hissettiriyor.

    Orange’ın çizimleri için söylenebilecek fazla bir söz yok. Animasyon genel olarak başarılı. Hızlı sahneler, kullanılan mimikler göze hoş geliyor, keza karakter tasarımları da öyle. Karakterler standart anime karakterleri, öyle bir farklı yanları yok. Çizim olarak ise abartıdan uzaklar. Uzak demekle kastettiğim saçları rengarenk veya orantısız vücut ölçülerine sahip değiller. Müzikler de animenin görsel yanı gibi çok ön planda değil ama görevini yerine getiriyor. Açılış parçası “Hikari no Hahen” hoş ve seriye çok yakışmış bir parça. Yine her shoujo animede olduğu gibi kapanış parçası “Mirai” ağır bir parça olarak karşımıza çıkıyor.


    Yönetmen koltuğundaki Hiroshi Hamasaki deneyimli bir isim. Shigurui, Steins;Gate, Terra Formars, Texhonlyze gibi Orange ile hiç alakası olmayan türdeki animelerde de yönetmenlik deneyimleri mevcut. Yapımcı stüdyo Telecom Animation Film’i ilk defa duyduğumu itiraf ediyorum. Lupin serileri ile öne çıkan stüdyodan Orange izlediğim ilk anime oldu. Bu arada, Orange mangasından animeye uyarlanmadan önce ilk olarak live – action bir filme uyarlandı. 2015 yılında yayınlanan film Japonya’da gösterime girdiği ilk haftayı birinci tamamladı. Başrollerinde ise Tao Tsuchiya (Naho) ve Kento Yamazaki (Naruse) var.

    Orange, anime dünyasına herhangi bir farklılık katmıyor. Gelecekten gelen mektubu ile farklı görünen lakin klişe olan konusu ve karakterleri ile ortalama bir anime. Ayrıca serinin 18 Kasım 2016 yılında çıkan Orange – Mirai adında bir anime filmi de bulunmakta. Bu filmde seride olanlar Suwa’nın gözünden anlatılıyor ve orijinal hikayesinin yanında kendi hikayesine de sahip.
  • Haikyuu!! Karasuno vs Shiratorizawa

    Yönetmen: Susumu Mitsunaka
    Stüdyo: Production I.G.
    Tür: Spor, Komedi
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 10
    Anime Puanı: 10/9.5 


    Tam adıyla Haikyuu!! Karasuno Koukou vs Shiratorizawa Gakuen Koukou olan anime, Haikyuu sersinin üçüncü ve final sezonu olarak karşımıza çıkıyor. İlk serinin incelemesine buradan ve ikinci serinin incelemesine de buradan ulaşabilirsiniz.

    Her zamanki gibi tam bir devam sezonu olduğu için detaya girip orasından burasından bahsetmeyeceğim. İlk sezonun incelemesinden Haikyuu’nun nasıl bir anime olduğunu rahatça öğrenebilmeniz mümkün. İlk iki sezon 25’er bölüm olmasına karşın final sezonu sadece 10 bölümden oluşuyor ve Miyagi bölgesinden ulusal turnuvaya katılacak takımı belirleyecek son maç olan Karasuno Lisesi ile Shiratorizawa Akademisi’nin mücadelesini konu alıyor. 


    Haikyuu’nun iki sezonu da izlediğim en iyi spor animelerinden birisi olmuştur ve bu durum üçüncü sezon için de aynen geçerli durumda. Hızlı bir başlangıç yapan üçüncü sezon, birkaç flashback’lerle süslenerek iki takımın kıran kırana geçen mücadelesini aktarıyor ve bazı minik sahneler hariç her zamanki gibi daha gerçekçi bir çizgide ilerliyor. Dediğim gibi bu sefer tek maç söz konusu. Antrenmanlar, saha dışı aktiviteler vs. burada yok. Ve mücadele hakikatten heyecanlı geçiyor. Öyle ki, bölümleri peş peşe izleyiveriyorsunuz ve hangi ara yeni bölüme başladım, hangi ara bitti farkına bile varmıyorsunuz:) Mücadele heyecanlı, iki taraf da dişli. Kimin ne zaman üstünlük sağlayacağı da belli olmuyor. Animenin sonlarına yaklaşırken zaferle kimin ayrılacağını kestirebilmeniz çok zor. Elbette üçüncü sezonda da her animede olduğu gibi gözüme çarpan ve beğenmediğim bir yanı oldu. Mesela Karasuno taktiksel bir hamle ile rakibin “spike” denilen (hani zıplayıp sertçe abandıkları vuruş) vuruşunu engelliyor. Akabinde de genelde seyirciler konuşurken bir şablonun üzerinde tam olarak ne gerçekleştiği bizlere bilgiç bir şekilde aktarılıyor. Çok sıra dışı, bilinmeye bir şey olur anlarım da yani bu kadar detaya inmeye gerek yokmuş diye düşünüyorum. Rakip spike çekti, bizimkiler blokladı veya bloklayamadı işte, bu kadar. 


    Çizimlerinden de sanırsam fazla bahsetmeme gerek yok. Fazla abartıya kaçılmamış, renkleri keskin ve kaliteli çizimleri ile Haikyuu gene döktürüyor. Yine mimikler, korku filmi tarzı efektler animeye renk katıyor. Müzikler de her zamanki gibi gaza getirici (tüyleri diken diken eden) yalnız bir önceki sezonun açılış parçasının yerini tutamamış yeni açılış parçası. Kesinlikle kötü değil ama bir Fly High’da değil yani.

    Mini seri tadında harika bir sezonla Haikyuu ve Hinata’nın macerasını sonlandırmış olduk. Elbette bu bir daha asla Haikyuu görmeyeceğiz anlamına gelmiyor. Kim bilir, belki günün birinde ulusal turnuvayı konu alan seri de çıkagelir. Sonuçta manga serisi devam ediyor. O gün gelene kadar eğer Haikyuu’yu izlemediyseniz muhakkak izleyin derim. 

  • Cyborg 009: Call of Justice

    Yönetmen: Kodai Kakimoto
    Stüdyo: OLM Digital, Signal MD
    Tür: Bilimkurgu, Aksiyon, Macera
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12 Bölüm / 3 Film
    Anime Puanı: 107


    Gerek anime gerekse manga tarihinin en eski lakin fazla bilinmeyen serilerinden birisi var karşımızda. Cyborg 009’un ismini birçoğumuz ilk defa duyuyor olsak da, 1998 yılında 60 yaşında vefat eden mangaka Shotaro Ishinomori tarafından 1964 yılında yaratıldı. Evet, Cyborg 009 yine birçoğumuzun anne – babasından bile daha yaşlı ve yirmi yıla yakın manga serüveninin yanında birçok kez animeye ve oyuna uyarlanarak günümüze kadar geldi. Call of Justice ise 2016 Aralık ayında yayınlanmış ve her biri aşağı yukarı yüz dakika süren üçleme bir film serisi.

    Call of Justice adlı üçleme diğer materyallerinden bağımsız bir hikayeye sahip olsa da bazı şeyleri anlamak için önemli püf noktaları bilmek şart. Daha doğrusu köken diyeyim çünkü Call of Justice yeniden yapım falan değil, kendi konusu olan ve “spiritual successor” yani ruhani devam serisi denilen bir üçleme. Öncelikle adından da anlaşılacağı gibi ortada dokuz tane cyborg vardır. Dünyanın çeşitli yerlerinden dokuz adet insan “Black Ghost” adındaki bir organizasyon tarafından kaçırılıp çeşitli deneylere maruz bırakılır. Bu insanlar üstün güçleri olan birer cyborga dönüştürülür. Organizasyonun amacı elbette cyborgları kullanarak dünya üzerindeki hakimiyetlerini savaşlar çıkararak güçlendirmektir lakin bunu başaramazlar ve kendi elleriyle yarattıkları bu cyborglar en büyük düşmanları olurlar. Sonunda dokuz cyborg üstün gelir ve organizasyon alt edilir. Fakat cyborgların savaşı burada bitmez çünkü kötülüğün sonu hiçbir zaman gelmeyecektir. Çılgın bilim adamlarından doğa üstü varlıklara kadar tehditler daima baş gösterir. İnsanlığı korumanın yükü de Cyborg 009 ekibinin omuzlarındadır.


    Call of Justice üçlemesinde ise Black Ghost organizasyonu ve birçok düşmanın alt edilişinden çok sonrasını konu alıyor. Ortada kendilerine “Blessed” diyen yeni bir tehdit vardır. Her ne kadar gün yüzüne yeni çıktığı düşünülse de, insanüstü güce ve zekaya sahip olan insanların oluşturduğu söylenen bu örgütün antik çağlardan beri insanlığı manipüle ettiği söyleniyordur. Amaçları nedir? Madem antik çağlardan beri varlar neden şimdi piyasaya çıktılar? Belli değildir. Elbette bu kadar muğlaklık işin içinde olunca Blessed’in gerçek mi yoksa hayal ürünü mü olduğu bile tartışılmaktadır. Bir kişi ise varlıklarından emindir: Lucy Davenport adındaki gazeteci. Lucy, Teksas’a giderek artık görevlerinden azat edilmiş olun cyborg ailesine ulaşır. Cyborg 009 ekibine artık ihtiyaç kalmamıştır çünkü yerini UN Koruyucu Birlikleri almıştır. Üstelik Lucy’nin bu ziyareti bazı şeyleri tetikler ve Blessed’a karşı savaşmak için kabuğuna çekilmiş ekip yeniden savaş meydanındaki yerini alır.

    Dediğim gibi Call of Justice kendi hikayesine sahip olan bir Cyborg 009 film üçlemesi. Dolayısıyla kendi başına da gayet rahat izlenebiliyor. Animede bir önceki filmlere ve hatta 1968 yılında yayınlanmaya başlayan serideki olaylara da değinilse de bunlara “anı” olarak değiniliyor ve Blessed ile alakası tartışılıyor. Yani eski serileri izlemediyseniz endişelenmeyin ki toplamda farklı yıllarda yayınlanmış yüzün üstünde bölüm ediyor ve açıkçası bu saatten sonra takip etmesi çok zor:) Elbette filmlerden sonra canınız çekerse, Black Ghost ve diğer düşmanlarla olan maceraları araştırabilirsiniz. Üçlemede ise genelde hızlı bir tempo çıkıyor karşımıza. Yaptığım küçük çaplı araştırmaya göre başta eski seri olmak üzere Cyborg 009 daha ağır bir havada ilerlerken Call of Justice daha hızlı ve aksiyonu daha fazla. Bana göre ise gayet uygun bir kıvam yakalamış çünkü ne fazla vurduya kırdıya giriyor, ne de ağırlaşıyor. Bazı anlar tempo gereğinden fazla aşağı düşüyor, evet ama anime toparlanmasını da biliyor. Filmin ikinci ve üçüncü bölümüne girmiyorum çünkü ilk filmin tam olarak devamı oldukları için anlatacak bir şey yok. Sadece sonu için tatmin edici dersem sanırsam yeterli olur.


    Yönetmen Kakimoto’nun önceki çalışmalarına baktığımızda işinde yeni olduğunu görüyoruz. Call of Justice üçlemesi dışında iki film ve bir de anime serisi olmak üzere toplamda üç projede çalışmış. Animenin çizimlerinden sorumlu stüdyolar ise orta halli projelerde görev yapmış stüdyolar ve çizimlere baktığımızda son zamanlarda karşımıza sıkça çıkan CGI yönteminin kullanıldığına tanıklık ediyoruz. Daha önceki yazılarımda yeterince bu tekniğin iyi mi kötü mü olduğunu belirttim. Bu yüzden yeniden yazmaya pek hevesim yok. Sadece sunu söyleyebilirim ki, eski usul çizimleri seven, daha doğrusu alışmış birisi olarak CGI’ı ne zaman görsem yadırgarım. Kötü kullanılmamışlar ama tamamen 2D daha iyi olmaz mıydı? Bence olurdu.

    Cyborg 009: Call of Justice, köklü bir geçmişe sahip ve son üçlemesi de gayet başarılı. Netflix de benle aynı görüşe sahip olacak ki filmin haklarını satın alarak üçlemeyi on iki bölüm haline çevirip yayınlamaya karar vermiş. Yani Netflix aracılığı ile Call of Justice’i on iki bölümlük bir seri olarak da izleyebilmeniz mümkün.
  • Drifters

    Yönetmen: Kenichi Suzuki
    Stüdyo: Hoods Entertainment
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9


    Tarihte yaşamış, iyi veya kötü bir şekilde tarihe adını yazdırabilmiş figürleri barındıran sıra dışı içeriği ile Drifters adlı anime, farklı bir dünyada geçiyor ve Drifters ile Ends denilen, bahsettiğim bu tarihi karakterlerden oluşan iki oluşumun savaşını konu alıyor. Animenin ana karakteri Toyohisa Shimazu’dur. Shimazu Klanı’na mensup bir samuray olan Toyo, Sekigahara Savaşı’nda (1600) ağır bir yara alır. Toyo, ağır yaraları ile tek başına ormanda ilerlerken ansızın sağı solu kapılarla donatılmış bir koridorda bulur kendisi. Önünde de sanki vergi dairesinde çalışıyormuşçasına memur kılıklı bir adam masa başında oturmaktadır. Daha sonradan adının Murasaki olduğunu öğreneceğimiz bu adam kafası karışan Toyo’yu bambaşka bir dünyaya yollar. Yüzüklerin Efendisi misali elflere, cücelere, hobitlere, ejderhalara, goblinlere, orklara vb. yaşam biçimlerine ev sahipliği yapan dünyaya “ışınlanan” Toyo, yaralarından bitkin düşer ve en sonunda yere yıkılır. Toyo’yu iki elf çocuk bulur ve onun bir “drifter” olduğuna kanaat getirerek diğer iki drifterin yaşadığı yıkık bir kaleye götürür. Diğer iki drifterlardan birisi Genpei Savaşı’nda (1180-1185) savaşmış Nasu no Yoichi’dir ve diğeri de ünlü Oda Nobunaga’dan başkası değildir. 


    Toyo, Yoichi ve Nobunaga’nın bulunduğu dünyada en büyük imparatorluk vakti zamanında yine bir drifter olarak gelen Hitler’in(!) kurduğu Orte İmparatorluğu’dur. Bu imparatorluk insan olmayan diğer ırkları boyunduruğu altına alarak köle yapmıştır. Fakat bu dünyada çok daha büyük bir tehdit vardır. Kendilerine Ends diyen ve drifterlar gibi tarihi kişiliklerden oluşan bir grup, “Black King” önderliğinde insan ırkının sonunu getirmenin peşindedir. Drifterlar, Endsler, Orte İmparatorluğu derken Toyo ve arkadaşlarını bol kanlı ve zorlu bir süreç bekliyordur. 

    Drifters hikaye bakımından klişe bir seri. Bir avuç karakter birbirleriyle dövüştürülüyor teması ilk olarak aklınıza gelebilir ama hem içerik hem de tarz olarak anime türdeşlerinden hemen sıyrılıyor. Birbirleriyle ne alaka diyebileceğimiz ünlü karakterlerin çarpışmasını izlemek aslında beklediğimden daha zevkli çıktı. Bunun sebebi de karakterlerin verimli kullanılması. Toyo’nun savaş alanındaki cesareti, Yoichi’nin okçuluktaki ustalığı, Nobunaga’nın stratejik zekası derken karakterlerin adeta etinden sütünden faydalanılıyor. Ve Drifters’ta bulunan karakterler elbette bu kadarla sınırlı değil. Hannibal Barca, Scipio Africanus, Butch Cassidy, Sundance Kid, Jeanne D’arc, Hijikata Toshizo, Rasputin gibi birçok kişilik animede mevcut. Peki, gerçek kişiliklerini mi yansıtıyorlar? Eh işte orasının öyle olduğunu sanmıyorum. 


    İçerik olarak Drifter beklediğimden daha akıcı çıktı. Dövüşler, teknikler ve karakterler dediğim gibi ilgi çekici. Ya eksiler? Yüksek bir puan vermiş olmama karşın animede beğenmediğim küçük detaylar da yok değil. Öncelikle bazı anlarda kullanılan mizah hoş olsa da çoğu zaman yersiz kullanılmış diye düşünüyorum. Bir de Nobunaga gereceğinden fazla cıvıtıyor. Evet, zeki ve kurnaz bir adam, gizli lider, şeytani zekaya sahip ve sırıtışı ile kahkahaları hoş ama bunun sonunda birçok zaman fazla abartılmış. Elbette karakterler gerçek hayatlarını yansıtmıyor ama bu kadar da bir karaktere “komiklik” eklemeye gerek yok diye düşünüyorum. Animede fan servisliği de mevcut. İyi veya kötü mü olmuş diye yorum yapmayacağım ama Olminu karakteri üzerinden “Boobinu” diye iyi makara geçiliyor.

    Görsel olarak animede cinsellik hariç ne ararsan var. Şiddet ve kan, kesilip havada uçuşan kafalar hiç eksik olmuyor. Ara sıra tempo düşse de karakterlerin diyalogları ve birbirleriyle olan etkileşimleri aksiyon açığını çok iyi kapıyor. Bu arada, animenin arkasındaki ismin Hellsing’in yaratıcısı olduğunu belirtmek isterim. Dolayısıyla tarz olarak Hellsing’i de anımsatıyor. Özellikle Toyo’nun ilk bakışta Alucard’ı anımsattığı ortada. Bunun dışında şiddet ve kara mizah da Hellsing kokuyor. Seslendirmeler çok başarılı, hareketli müzikler de atmosferi başarılı bir şekilde tamamlıyor. Yerel halk arasında konuşulan kendilerine ait dil ayrıntısı da çok iyi düşünülmüş. Açılış parçası Gospel of the Throttle ve kapanış parçası Vermillion kaliteli parçalar. 


    Drifters benim gözümde başarılı bir anime serisi. Gerek karakterleri gerekse işlenişi ile büyük bir zevkle izlediğimi söyleyebilirim. Fazla derin olmayan bir hikaye, şiddet ve kan içerikli bir aksiyon serisi arıyorsanız Drifters’a muhakkak bir göz atın. Son olarak anime yarım bitiyor. Yani ikinci bir sezon gelecek. 

  • Chaos;Child

    Yönetmen: Masato Jinbo
    Stüdyo: Silver Link
    Tür: Bilimkurgu, Gizem, Dram
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/6.5


    “Arada noktalı virgül varsa izlememek olmaz tabi”

    Evet, şirin alt başlıkta da yazdığım üzere arada noktalı virgül var ise benim gibi birçok anime izleyicisinin gözü o animenin üzerinde oluyor. Bunun sorumlusu şüphesiz yediden yetmişe herkesin bildiği Steins;Gate :) Visual novel, yani görsel roman türündeki ve yapımcılığını bu konuda ünlü 5pb’nin üstlendiği anime uyarlamaları Steins;Gate’in yakaladığı başarıdan sonra ister istemez dikkat çekiyor. Bunun en yeni örneği de 2017’nin başında yayınlanmaya başlayan Chaos;Child. 


    Chaos;Child’in Steins;Gate ile herhangi bir alakası yok. Anime, 2008 yılında yayınlanan Chaos;Head adlı animenin altı yıl sonrasını konu alıyor. Altı yıl önce yaşananların yaraları sarılmaya başlanmıştır ve Shibuya’da yaşayan halk normal yaşantısını sürdürmeye çalışmaktadır. Lakin tıpkı altı sene önce olduğu gibi aynı günlerde cinayetler meydana gelmeye başlar. Çok geçmeden bu cinayetlere “The Return of New Generation Madness” yani Yeni Jenerasyon Çılgınlığının Dönüşü adı verilir. Yeni inşa edilmiş olan Hekiho Akademisi’ne giden Takuru’nun bu yeni gelişen cinayetler ilgisini çeker. Kendisi okulun gazetecilik kulübündedir ve cinayetler hakkında bilgi edinmeyi kendisine vazife görür. Kulüp arkadaşlarının yardımı ile (kimisi istekli kimisi isteksiz) cinayetlerinin izini sürmeye başlar ve ipuçları onu bir “aşk oteline” götürür. Çok geçmeden de kendisini kanlı canlı ilk cinayet mahallinde bulur. Takuru ve arkadaşları artık işin merkezinde olduğuna göre sıyrılıp geri dönmeleri çok zordur. Üstelik bu cinayetleri araştırması için kimse önüne altın tepsi ile sunmamıştır. Aksine, bazı şeylerin saklı kalması gerekmektedir. Yani Takuru’nun hayatı da tehlike içindedir.

    Aslında Chaos;Child’in Chaos;Head’ten pek bir farkı yok. Serinin başında bir dizi abartılı cinayetler işlenir ve bir grup öğrenci polisin bile başaramadığını yaparak cinayetleri çözer. Takuru ve arkadaşları artık doğru zamanda doğru yerde mi bulunuyorlar yoksa harbiden çok çok mu zekiler tartışılır lakin en azından animenin o “gizem” havasını yansıttığını söyleyebilirim. Öyle kuru cinayet oluyor, bir grup insan çözüyor olayından ziyade izlerken gerçekten merak uyandırıyor. 


    Her ne kadar psikolojik – gerilim etmenleri iyi aktarılsa da özellikle Chaos;Head’i izleyenler az çok olabilecekler konusunda tahmin yürütebilirler. Tamam, gerilimi hissettiriyor dedim ama bahsettiğim gerilim neyin ne zaman gerçekleşeceğini bilemememiz. Hikaye anlatımı genel olarak başarılı ve bir olayın yaşanacağını bilseniz bile ne zaman ve ne şekilde kestiremiyorsunuz. Yine de sonunda beklenen oluyor:)

    Animenin teknik kısmını incelediğimizde yapımcı stüdyo Silver Link’in görevini layıkıyla yerine getirdiğini söyleyebilirim. Kullanılan çizimler, arka planın detayı, karakterlerin gelişimi animenin türüne göre yerli yerinde. Ayrıca kullanılan şiddet ve kan unsurları da sağlam. Gerçekçilik olarak baktığımızda anime gerçeklikten uzak bir stil kullanıyor. Bununla kastım elbette kocaman gözler ve rengarenk saçlar. Mini etekler ve gereğinden büyük göğüslerle artık “kanunlaşmış” bir olgu olan fan servisliğini Chaos;Child da kullanıyor. Evet, gözümüze gözümüze sokulmuyor ama oradalar işte. 


    Görsel roman türündeki oyundan uyarlama olduğu için animenin bir mangası bulunmuyor. Yönetmeni olan Masato Jinbo’un önce çıkan başka yönetmenlik denemeleri olmamasına karşın Deadman Wonderland ve Jigoku Shoujo gibi animelerde görev almış bir isim. Yani korku ve gerilim, şiddet türlerinde tecrübesi var. Silver Link zaten birçok anime serisi ile kendisini kanıtlamayı başarmış bir stüdyo.

    Ben bu satırları yazdığımda Chaos;Child’in dokuzuncu bölümü yayınlanmıştı ve üç bölüm daha yayınlanarak martın sonunda sona erecek. Ben şimdiden sonunu tahmin ediyorum ve izlerken öyle ekrana kilitlenmesem de sıkıldığımı söylersem yalan olur. Anime için orta halli, izlenmesi güzel ama birçok şeyi tanıdık olan bir yapım olarak tasvir edebilirim.
  • Natsume Yuujinchou Go

    Yönetmen: Takahiro Omori
    Stüdyo: Brain’s Base
    Tür: Doğaüstü
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/7.5


    Natsume Yuujinchou serisi, uzun bir aradan sonra beşinci sezonu ile yeniden bizlerin karşısına çıktı. 2009, 2010 ve 2011 yılında çıkan ilk üç sezonun incelemesine buradan ve 2012 yılında çıkan dördüncü sezonun incelemesine de buradan ulaşabilirsiniz.

    Dört sene aradan sonra gelen yeni sezonla olaylar tam bıraktığı yerden devam ediyor. Dolayısıyla seri ile ilgili anlatacağım pek fazla yeni bir şey yok. Yine kısaca hatırlayacak olursak; ana karakter Natsume çocukluğundan beri insanların büyük çoğunluğunun göremediği ruhları görebilen nadir insanlardan birisidir. Büyükannesi Reiko’nun mirası olan bu özelliği zor bir çocukluk geçirmesine sebep olmuştur çünkü kimse ona inanmamıştır. Gelgelelim Natsume lise çağına gelir ve az çok yetenekleri ile barışık olmaya, onlarla yaşamayı alışkanlık haline getirmeye başlar. Her bölümde de Natsume’nin ruhlarla, ruhları görebilen diğer insanlarla, normal insanlarla olan iletişimini ve rahmetli büyükannesi Reiko’nun anılarına tanıklık ediyoruz. 


    Natsume Yuujinchou Go serisi “pat” diye nitelendirebileceğim bir giriş yapıyor ki benim gibi izlediklerini çabuk unutan birisi için zor bir durum. Sanki aradan dört sene değil de dört bölüm geçmiş gibi tam olarak kaldığı yerden devam eden animeye başladığımda haliyle Natsume ve Nyanko-sensei’in dışında kimseyi hatırlayamadım bile. Nyanko-sensei’i uzun bir aradan sonra görmek elbette çok güzeldi ama bunun dışında gram bir şey kalmamış aklımda. Dile kolay, dört sene ve o dört sene içinde izlediğim serilerin haddi hesabı yok. Natsume güzel bir seri ama akılda kazınıcı içeriği olmayınca maalesef böyle oluyor.

    Yeni sezona da aslında bir önceki incelemelerimde verdiğim 8.5 puanını verecektim çünkü ne içerik yönünden ne de çizimler yönünden değişen bir tarafı yok. Yine dostluk, arkadaşlık, sevgi, içtenlik üzerine kurulu sıcak hikayeler ve huzur veren müzikler söz konusu. Sonra düşündüm ki, Natsume’yle tanışmamızdan bu yana aşağı yukarı yedi sene geçmiş ve neden değişen bir şey yok? Yani 2009 yılında çıkan ilk bölümü neyse 2016 yılında çıkan son bölümde o. Ve seneler önce ilgiyle izlediğim seriyi artık o kadar ilgiyle izlemediğimi, bir an önce bitmesini beklediğimi fark ettim. Anlatmak istediğim, bence artık Natsume Yuujinchou serisinde bir şeyler değişmeli. Ben bu satırları yazdığımda altıncı sezon Natsume Yuujinchou Roku da yayınlanmaya başlamış bulunmakta. Umarım hiç olmazsa altıncı sezonda değişen bir şeyler olmuştur. 

  • Jojo’s Bizzare Adventure: Diamond is Unbreakable

    Yönetmen: Naokatsu Tsuda, Kenichi Suzuki
    Stüdyo: David Production
    Tür: Macera, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 39
    Anime Puanı: 10/7


    Diamond is Unbreakable adı verilen Jojo serisi, hikayenin dördüncü serisini ele alıyor ve dolayısıyla bizlere yeni bir Jojo sunuyor. İlk iki hikayenin (Phantom Blood ve Battle Tendency) incelemesine buradan, Stardust Crusaders adlı üçüncü hikayenin ilk sezonunun incelemesine de buradan ulaşabilirsiniz.

    Diamond is Unbreakable’da hikaye, Stardust Crusades’ta olanlardan on sene sonrasını konu alıyor. Yer Morioh adlı bir şehirdir ve kahramanımız liseye giden, saçına asla laf ettirmeyen Josuke Higashikata’dır. İlk bakışta sıradan görünen, okulun popüler çocuklarından birisi olmasına karşın henüz adının “stand” olduğunu bilmediği bir güce sahiptir. Josuke, Battl Tendency adlı hikayenin kahramanı ve Stardust Crusaders’ta yan karakter olan Joseph Joestar’ın gayrimeşru oğludur. (Joseph’in yaşını ve Josuke’nin annesinin bir hayli genç olduğunu varsayarsak bu durumun nasıl meydana geldiğinden de ayrı bir seri çıkar:) Yani Stardust Crusader’in kahramanı, Joseph’in torunu Jotaro Kujo, Josuke’nin yeğeni oluyor(?) Farklı bir durum söz konusu çünkü amca, yeğenden küçüktür. Konu daha da çıkılmaz bir hale gelmeden hikayeye geri dönecek olursam; Jotaro (yani 27 yaş civarındaki yeğen) Morioh Şehrine adım attığında Josuke’nin (16 – 17 yaşlarındaki amca) hayatı da değişecektir. Josuke, öncelikle stand’ların varlığını ve Dio’nun sülalesine çektirdiklerini öğrenir. Jotaro’nun şehirde olmasının sebebi de insanlara stand yeteneği verebilen bir ok ile yayının Dio’nun adamlarından birisi tarafından Morioh şehrine getirilmiş olmasıdır. Kısacası sakin bir şehir gibi gözükmesine karşın Morioh şehri tehlikeli stand kullanıcılarına ev sahipliği yapmaktadır ve gerek Josuke’nin gerekse Jotaro’nun gözünü dört açması lazımdır. 


    Hayatımda izlediğim en iyi animelerden birisi olmasa da Jojo ve “uhaf” maceralarına artık alıştık ve iki senelik bir aradan sonra yeni bölümler çıkmaya başlayınca izlememek de imkansız gibi bir şeydi. Öncelikle artık yetişkin bir Jotaro Kujo görmek keyifliydi. Gerçi kendisi on sene önce de pek çocuk sayılmazdı ya, neyse. Doğal olarak yeni seride bizlere yeni bir şehir, yeni karakterler, yeni standlar ve yeni bir düşman sunuluyor. Çeşitlilik bol fakat Stardust Crusaders’in ikinci sezonunun incelemesinde de bahsettiğim üzere Diamond is Unbreakable da fazla uzatılmış. Doğrusu 12 bölümde anlatılabilecek konu uzatılmış, araya “filler” benzeri bölümler serpiştirilerek bölüm sayısı 39’a çıkarılmış. Seri için kötü demiyorum fakat gereksiz uzun. Ayrıca her ne kadar birbirinden farklı stand’lar karşımıza çıksa da ortada bizimkilere öyle kök söktürecek bir düşman yok. Tamam, serinin en kötüsü elbette güçlü birisi ama bir Dio mu? Kars-sama mı? Kesinlikle değil. Son olarak, Battle Tendency’de dünyanın en mükemmel varlığı Kars-sama’yı alt eden, Stardust Crusaders’ta ikinci plana atılıp zayıf hale getirilen ve Diamond is Unbreakable ile bunak bir ihtiyara dönüştürülen Joseph Joeastar’ı ne olursunuz artık huzuruna kavuşturun diyerek buradan yapımcılara sesleniyorum. 


    Animenin içeriği genel olarak Jojo’ya yakışır cinsten. Tuhaf, garip ve ilgi çekici. Garip kategorisine çizimler de girmiş durumda çünkü görsel olarak biraz değişikliğe gidilmiş. Daha doğrusu renk kullanımında. Renkler bir acayip, rengarenk ve karikatürvari anlatması zor bir havası var. Paylaştığım resimlerden tam olarak anlaşılmasa da kapak görseline bakarsanız içeriğinin de tam olarak böyle olduğunu söyleyebilirim. Açıkçası ilk bakışta garipsedim lakin “tuhaf” maceraya yakışmamış da değil. Müzikler ise tam anlamıyla Jojo. Ritmik, akıcı, ilgi çekici ve güzel. Benim favorim I Want You adındaki İngilizce kapanış parçası. Bu arada, Dragon Ball’a da sanki göndermeler sezdim gibi. Koichi’nin saç tipinin Goku’nunkiler gibi değişmesi ve stand’ının Freeza – Cell karışımı bir şey olması gözümden kaçmadı. Son olarak, kan ve şiddet seviyesinin de yerli yerinde olduğunu rahatlıkla belirtebilirim.

    Jojo’s Bizzare Adventure: Diamond is Unbreakable güze bir Jojo sezonu ama fazla uzun. Yani ortada 39 bölüm izlemeye değer bir hikaye yok ve son bölümlere yaklaşmadan en kötü düşmanı tanımıyoruz bile. Öte yandan yeni Jojo’yu ve tanıdık yüzleri görmek güzeldi. Beşinci Jojo hikayemiz “Vento Aureo” bizleri İtalya’ya götürecek ve bu seferki ana karakterimiz Giorno Giovanna olacak. Gio – Dio benzerliğini zaten fark etmişsinizdir, buna ek olarak Gio kelimesi İtalyancada Jo olarak okunmaktadır. 



  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan