• Kimi no Na wa

    Yönetmen: Makoto Shinkai
    Stüdyo: CoMix Wave Films
    Tür: Dram, Hayatın İçinden
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/8.5


    Anime tarihinin en popüler anime filmlerinden birisi olarak anılmaya başlayan ve Your Name olarak da bilinen anime filminde biri kız biri erkek, iki ana karakterimiz bulunmakta. Mitsuha adındaki genç kız, eşsiz manzaralı Itomori adındaki kırsal bir kasabada yaşamaktadır. Belediye başkanı babası, büyükannesi ve küçük kız kardeşi ile yaşayan Mitsuha, her ne kadar eşsiz manzaralı bir kasabada yaşasa da hayatını sıkıcı bulmaktadır ve “keşke Tokyo’lu bir erkek çocuğu olsam” demektedir. Animenin diğer ana karakteri Taki ise Mitsuha’nın “olmak” hayalini kurduğu Tokyo’lu erkek çocuğudur. Babası ile yaşayan Taki, Mitsuha gibi liseye gitmekte, yarı zamanlı bir işte çalışmakta ve arkadaşları ile boş zamanlarında vakit öldürmektedir. 


    Günün birinde hem Taki hem de Mitsuha uyandıklarında oldukça garip bir durumu fark ederler. Kendi bedenlerinde değil, birbirlerinin bedenlerine güne başlamışlardır. Bazen iki günde bir bazen haftada bir gerçekleşen bu doğaüstü olay neticesinde hayatlarına o gün birbirlerinin bedenlerinde devam ederler. Elbette bu olay ilk yaşandığında iki taraf için de şok etkisi yaratır. Düşünsenize, günün birinde gözünüzü açıyorsunuz ve başka bir şehirde, başka bir evde ve başka bir bende uyanıyorsunuz. Hem de karşı cinsten! İlk şoku atlatan ikili önce birbirlerine mesajlar bırakmaya ve birbirlerinin hayatlarına küçük müdahaleler yapmaya başlarlar. Bir müddet sonra ise işler ciddi bir hal almaya başlayacaktır çünkü hiçbirimizin bilmediği ve tahmin dahi edemeyeceği bir olay yaşanmaktadır. 


    Makoto Shinkai’in aynı adlı romanından uyarlanan anime filmi, 2016’nın en iyi filmi kabul edilmesinin yanında Japonya dışında dünyada da bir hayli ses getiren bir film oldu. Daha önceleri özellikle görselleri ile ön plana çıkan Kotonoha no Niwa, Hoshi o Ou Kodomo, Byousoku 5 Centimeter gibi anime filmlerinden de tanıdığımız Shinkai’in bu eseri görsel sunumunun yanında içeriği ile de ilgiyi hak ediyor. Düzinelerce ödüle aday gösterilen ve şimdilik on tanesini kazanan Kimi no Na wa, Japonya’da sinemalarda Spirited Away’dan sonra en çok hasılat elde eden ikinci anime ve normal filmleri de katarsak dördüncü en çok izlenen film unvanına sahip oldu.

    Peki, sevenleri tarafından adeta Hayao Miyazaki’nin eserleri ile karşılaştırılan ve kimisine göre üstün olan bu film gerçekten bu ilgiyi hak ediyor mu? Benim Kimi no Na wa hakkındaki görüşüm; evet başarılı bir film ama bu kadar abartılı bir sevgiyi hak ediyor mu? Bence hayır. Öncelikle filmin ilk on – on beş dakikası sancılı. Ağır bir tempoda başlıyor ve karakterlerin günlük hayatlarına bakış atarken kafamız karıştırılıyor. İzledikçe yerine oturan anime filmi dakikalar ilerledikçe daha zevkli bir hal alıyor tabi ve aralara serpiştirilen mizahi etmenler (Taki’nin sabahları Mitsuha’nın bedeninde uyanması ile göğüslerini avuçlaması:) yerinde ve sonlara doğru hissettirilen dram çok iyi ama bir Spirited Away mı? Kesinlikle değil. Filmin sonunda yaşanan şaşkınlık ve ters köşeye yatırması ise en iyi yanı fakat dediğim gibi başı sancılı ve ara ara tempo gereğinden fazla düşüyor. En azından bunlar benim düşüncelerim. 


    Anime filminin teknik yönü için diyecek hiçbir sözüm yok. Çizimler şahane. Gerçekçi karakterler ve Itomori kasabasının güzelliği, Tokyo’nun keşmekeşi çok güzel yansıtılmış. Müzikler ise o anki duyguları iliklerinizde hissettiriyor. Daha başta çalan Yumetoro adlı parça ile zaten karşınıza ne çıkacağını tahmin ediyorsunuz. Seslendirmelere girmiyorum bile. 

    Kimi no Na Wa ile müziklerin bir kez daha ne kadar önemli olduğuna şahit oluyoruz. Kimi no Na Wa oldukça iyi bir anime filmiydi. Özellikle müzikleri ile beni mutlu eden anime filmini severek izledim. Çok çok mu sevdim? Bir başyapıt mı? Bence değil ama mutlaka izlenmesi gelen duygu yüklü ve hikayesi ile etkileyen bir film. 

  • Akatsuki no Yona

    Yönetmen: Kazuhiro Yoneda
    Stüdyo: Pierrot
    Tür: Aksiyon, Macera, Fantastik
    Yapım Yılı: 2014
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/8


    Fantastik bir diyarda geçen animede, Yona adındaki genç kız Kouka Krallığı’nın saf kalpli prensesidir. Çok küçükken annesi isyancılar tarafından öldürülünce onu babası büyütmüştür. Babası kral ise savaşlardan ve her türlü silahlardan nefret etmekle beraber barışçıl bir insandır. Bazı kesimler tarafından ise bu tutumu korkaklık olarak tanımlanmaktadır. Yona’nın çocukluktan beri arkadaşı ve koruması Son Hak adındaki gençtir. Biraz vurdumduymaz tavırları ve Yona’ya sataşmasının yanı sıra oldukça güçlü bir savaşçıdır.

    Hem Kouka Krallığı’nın hem de Yona’nın kaderi, Yona’nın 16. doğum gününde değişecektir. Prensesin doğum günü vesilesi ile ziyarete gelen kuzeni Soo-won günün akşamında “tahtın gerçek varisi babam ve dolayısıyla benim” diyerek kralı öldürür. Yona olaya şahit olur ve kendisini kabus gibi bir olayın ortasında bulur. Yona’nın imdadına Hak yetişir ve ikisi beraber başkentten kaçmayı başarır. İkili Hak’ın kabilesi olan Rüzgar Kabilesi’ne sığınır ve orada büyükbabaları Son Mundok ikiliye kahini bulmalarını tavsiye eder. Kahin ise onlara ilk kral Hiryuu ve dört ejderhanın efsanesini anlatır. Akabinde krallığın geleceği için Yona’ya ejderhaların gücüne sahip olan dört kişiyi bulması gerektiğini salık verir. Kahin’in yardımcısı Yun’u da yanına alan Yona ve Hak, uzun yolculuklarının ilk ayağına böylece başlamış olur. 


    Akatsuki no Yona serisi daha ilk izlediğimde bana Twelve Kingdoms adlı animeye hatırlattı. İki animede de ana karakterler ilk başlarda zayıf bir kız iken, sonra güçlenmeleri, güçlü müttefikler edinmeleri söz konusuydu. Daha modern bir benzetme yapacak olursam animenin Arslan Senki’nin tarzında da olduğunu söyleyebilirim. Arslan Senki’de de genç Arslan krallığını terk etmek zorunda kalıyordu ve müttefikler topluyordu. Bir nevi sık kullanılan bir hikaye ama işleniş bakımından çok olumlu şeyler söyleyebilirim. Üç kişi ile başlayan yolculuğun giderek kalabalıklaşması, zaman zaman yaşanan eğlenceli anlar, karakterlerin sempatik oluşu animenin olumlu yönleri. Son bölümlerde ise yeşil ejderhanın hikayesi ise açıkçası biraz uzatılmış. Bir de bir – iki ufak mantık hatası veya saçma bulduğum olay oldu. Buradan yazamıyorum şimdi çünkü spoiler olacak. Genel itibariyle ise animenin akıcı bir şekilde ilerlediğini rahatça söyleyebilirim. 


    Gerek çizimleri gerekse müzikleri bakımından animede nostaljik bir hava mevcut. Twelve Kingdoms’un aklıma gelmesinin ilk sebeplerinden birisi de buydu. Animenin çizimleri güzel fakat sanki 2014 yapımı değil de 2006 – 2007 yapımı bir animeymiş gibi duruyor. Animenin ortalarına kadar çalan ve sözleri olmayan açılış parçası da dediklerimi destekler nitelikte. Animede genel olarak uçuk karakterler olmasa da beyaz ejderhanın beyaz saçları, mavi ejderhanın mavi saçları vb. saç renkleri mevcut. Ayrıca animede Japon isimlerinden ziyade Çin ve Kore isimlerine benzer isimler daha ön planda. Elbette fantastik bir diyarda olduğumuzu yeniden belirtmek isterim.

    Akatsuki no Yona bana eskiyi hatırlatan sevimli ve izlenmesi zevkli bir anime. Sonlara doğru bazı olayların biraz uzaması dışında anime maalesef yarım bitiyor. 24 bölümden sonra gelen ve hikayenin akışına pek bir şey katmayan üç OVA bölümü dışında henüz ikinci sezona dahil bir haber yok. İkinci sezon geldiğinde ise elbette izleyenlerden birisi de ben olacağım. 

  • Fate/Zero

    Yönetmen: Miura Takahiro
    Stüdyo: Ufotable
    Tür: Aksiyon, Fantezi, Büyü, Doğaüstü
    Yapım Yılı: 2011
    Bölüm Sayısı: 25
    Anime Puanı: 10/8.5

    Fate/Zero serisi Fuyuki şehrindeki dördüncü kutsal kase savaşını konu alıyor. Beşinci kutsal kase savaşını konu alan Unlimited Blade Works serisi ve kutsal kase hakkında daha çok bilgiyi buradan edinebilirsiniz.

    Savaştan galip çıkmak için tekrar üç kurucu ailenin liderleri (Tohsaka, Matou, Einzbern) bir araya gelmişlerdir. Einzbern’ler normalde önceki kase savaşlarına homunkuluslar (el yapımı insanlar) ile katılmışlardır. Bu sefer Irisviel adında bir homunkulusun yanı sıra Hizmetkarın efendisi olmak için bir tetikçi olan Emiya Kiritsugu’yu kiralarlar. Savaş başlayana kadarki üç yılda Irisviel ile Kiritsugu’nun ilişkileri ilerler ve Ilyasviel adında bir çocukları olur. Emiya Kiritsugu çoğunluğu kurtarmak için çoğu zaman azınlığı feda etmiş bir insandır ve dünyada çok acı görmüştür. Amacı, kasenin büyük gücünü kullanarak dünyadaki tüm kötülükleri silmektir. Bunu da Einzbernlerin ona sundukları saber (süvari) tipi savaşçı Arturia Pendragon ile yapmayı hedefler.

    Tohsaka ailesinin ilişkileri nesiller boyu savaşın gözetmenliğini yapan Kilise ile iyi olmuştur. Kase, bu savaş için efendilerden biri olarak gözetmen rahibin oğlu Kotomine Kirei’i seçer. Durum böyle olunca Kilise ve Tohsaka ailesinin reisi ve bir efendi olan Tohsaka Tokiyomi ile bir antlaşma yaparlar. Ortak amaçları kasenin sapkın kişilerin eline geçmesini önlemek için Tokiyomi’nin kazanmasını sağlamaktır. Kirei bu savaşa assassin (suikastçi) ve Tokiyomi ise archer (okçu) sınıfı kral Gılgamış ile katılır. Kirei’nin kafasında kendi düşünceleri vardır ve kazansaydı kaseyle ne yapardı, hoşlandığı şeyler neler gibi kendi içinde bir çatışma yaşamaktadır.


    Matou ailesinin kendileri için savaşacak kişiyi seçmek konusunda sıkıntıları vardır çünkü genç varisleri Matou Kariya geleneklere karşı gelerek kase için savaşmayı reddetmiştir. Lakin Matou ailesinin Tohsaka’lar ile yaptığı bir antlaşma vardır. Tohsaka ailesi gelenekler buyurunca savaşmaları için büyük kızları Rin’i seçmişlerdir ve sahip oldukları tüm sırlar ve mana vakti gelince ona geçecektir, küçük kızları Sakura ise büyücü olma şerefinden mahrum kalacaktır. Onu da bu haktan mahrum bırakmamak için küçük kızlarını Matou ailesine evlatlık verirler ve Matou ailesi de Kariya reddettiği için Sakura’yı acımasız bir eğitim yöntemi ile savaşa hazırlamak ister. Sakura’ya acıyan Kariya büyük dedesi Zouken’in teklifini kabul eder, kaseyi kazanırsa Sakura bu acıdan serbest kalacaktır. Böylece Matou Kariya da savaşa berserker (vahçi savaşçı) tipi ile savaşa dahil olur.

    Bu savaşın namını yurtdışından duyan Magus Birliği üyesi Kayneth El-Meloi ve henüz bir öğrenci olan genç Waver Velvet de savaşa dahil olmak ister. Waver, Kayneth’in hizmetkarını çağırmak için gerekli olan eşyasın çalıp kendisi rider (binici) tipi savaşçı Büyük İskender’i çağırırken Kayneth elindeki ikinci bir eşya ile lancer (süvari) tipi savaşçı Diarmuid Ua Duibhne’yı çağırır. 

    Seri kutsal kase savaşı için yapılan anlamsız dövüşlerden çok Kiritsugu ve Kirei arasındaki kişilik çatışmasını ve benzerliklerini, çoğunluğu kurtarmak için yapılması/yapılmaması gereken fedakarlıklar gibi felsefi konuları konu alıp bizleri düşündürtüyor.


    Zero serisini açıkçası Unlimited Blade Works serisinden daha çok beğenmemin sebebi henüz lise çağındaki kişiler yerine tam donanımlı, profesyonel kişilerin savaşta yer alması idi. Efendilerin birbirlerine kurdukları komplolar ve birbirlerinden sakladıkları sırları benim gözümde seriyi daha cazip kıldı.
  • Saint Onii-san

    Yönetmen: Noriko Takao
    Stüdyo: A-1 Pictures
    Tür: Komedi
    Yapım Yılı: 2013
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/7.5


    İsa’yı ve Buda’yı herkes tanır. Derinlemesine dine girmeyeceğim ama en basitiyle birisi için Hıristiyanlığın, birisi için de Budizmin temsilcisi diyebiliriz. Peki, apayrı dinlere mensup olan bu iki ismin kanka olduğunu ve küçük bir tatil için dünyaya, Japonya’ya geldiğini söylesem?

    Kahramanlarımız doğal olarak Isa ve Buda. Kimliklerini saklamak için özen göstererek Tokyo’nun Tachikawa şehrinde küçük bir apartman dairesi kiralayıp modern dünyada tatil yapmaya karar verirler. Bir taraftan modern dünyanın Japonya’sını anlamaya çalışırken diğer yandan da kurtlarını dökmenin peşindedirler. Yaklaşık doksan dakikalık süre zarfında ikilinin yaşadıkları ve karşılaştıkları durumlar genelde skeçler halinde ve mizahi bir şekilde bizlerin beğenisine sunulur. İki yücelik, karnavala gider, bira içer, internette takılır ve çeşitli oyunlar oynar; kısacası günlük hayattan aklınıza ne geliyorsa yaparlar. 


    İsa ve Buda’yı ekrana yansıtmak aslında göründüğünden daha zor bir iş Öncelikle bu iki kişilik nasıl birçok insan için sadece isimden ibaretse birçok insan için de dalga geçilmemesi gereken kutsal figürler. Dolayısıyla bu tarz bir proje gerçekleştirirken bir hayli dikkat edilmesi gerekir. Sonuçta komedi animesi, yani gülmek için yapılmış bir film olsa da manevi değerlere hakaret etmek yanlış olur. Anime filminde ise bu ince çizgiye gayet iyi dikkat edilmiş. Objektif bir gözle baktığımda iki karakterin maruz kaldığı durumlar aşağılayıcıdan ziyade şapşalca/masumca ve kişiliklerinin değiştirilmeden lanse edilmesi yerinde olmuş. İsa’nın hırslarını kontrol edebilen, herkesi seven ve kucak açan birisi oluşu, Buda’nın sakin ve tutumlu tavırları gibi karakteristik özellikleri animede mevcut.

    Peki, İsa ve Buda anime filminde tam olarak ne yapıyor? Aslında öyle abartılı hiçbir şey yapmıyorlar. Alışverişe gidiyorlar, manga okuyorlar, lunaparka gidip doyasıya eğleniyorlar. Varmak istediğim nokta şu: Animenin takip ettiği bir senaryo yok. Skeçler ve beklenmedik olayların başa gelmesi ile durum komedisi yaratılmış. Başvurulan mizahi unsurlar genelde standart olaylar. Yani birçok anime filminde karşımıza çıkan şeyler. Farklı olansa bu olaylarla İsa ve Buda’nın karşı karşıya kalması. Elbette bazı dini öğelere de atıfta bulunulmuş lakin bahsettiğim ince çizgiye çok dikkat edilmiş. Mesela İsa suyu şaraba dönüştürebiliyor veya sakin ve hislerini kontrol edebilen birisi olarak Buda kafası parlayabiliyor. 


    Bir komedi animesi olarak Saint Onii-san işini yapabiliyor mu? Net bir evet diyemesem de kötü bir iş çıkarmadığını söyleyebilirim. Demeye çalıştığım; gerçekten güldüğüm yerler de oldu ama sıkıldığım yerler de azımsanmayacak derecedeydi. Bir de doksan dakika boyunca farklı skeçler izlemek bir süre sonra dikkatinizin dağılmasına neden oluyor çünkü takip edeceğiniz bir hikaye yok. Dolayısıyla bir müddet sonra animenin çıtayı bırakın sabit tutmayı yükseltmesi gerekliydi.

    Anime filminin yönetmen koltuğunda bir bayan oturuyor: Noriko Takao. Birçok animede görev almış olan Noriko, Saint Onii-san dışında The Idolmaster anime serisiyle ünlü. Bu arada anime filmi, 2012 ve 2013 yıllarında çıkmış olan iki OVA bölümünün genişletilmiş halidir. Anime filminin yapımcı stüdyosu A-1 Pictures. 2005 yılından beri faaliyette olan stüdyo, önde gelen anime yapımcılarından. 


    Animenin çizimleri genel animelerden biraz farklı. Öncelikle detaylara dikkat edilmiş. İsa’nın çarmıha gerilirken başına geçirilen dikenli taçtan Buda’nın kulaklarının sarkmış tasviri gözlerden kaçmıyor. Çizimler bakımındansa anime diğer serilere göre daha gerçekçi. Kullanılan mimikler ise İsa ve Buda’yı sevimli bir hava katıyor. Gözüme çarpan ve bana göre negatiflik olarak adlandırabileceğim olaysa karakterlerin çizimlerinde kullanılan beyaz çizgiler. Karakter çoğu zaman beyaz çizgilerle (örneğin İsa’nın saçının bir kısmı gibi) lanse edilmiş ki gereğinden fazla göz alıyor. Bu arada, Japonca’dan İsa’nın Iesu (iyesu diye telaffuz ediliyor) olduğunu da Saint Onii-san sayesinde öğrenmiş olduk:)

    Saint Onii-san için ortalama bir komedi animesi diyebilirim. Karakterlerinin İsa ve Buda olması yapımı baştan farklı kılıyor lakin içerik olarak çok da görülmemiş bir şey sunduklarını söyleyemem. Saint Onii-san’ın mangası hala devam ediyor. Yani ilerleyen dönemlerde ikinci bir film veya OVA ile karşımıza çıkmaları olasılık dışı değil.

  • Handa-kun

    Yönetmen: Yoshitaka Koyama
    Stüdyo: Diomedea
    Tür: Komedi
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7


    Handa-kun adlı anime ile favori animelerimden olan ve tam puan verdiğim Barakamon’un ana karakterlerinden Handa Seishu’nun lise yıllarına dönüyoruz. Tam bir bağ olmasa da Handa-kun, Barakamon’un daha öncesinde geçiyor ve iki anime birbirinden bağımsız da gayet rahat izlenebiliyor.

    Handa-kun’un hikayesi çok basit. Barakamon’u izleyenler Handa’nın kendisini zaten tanıyor. Kaligrafi ustası olan Handa, bu animede henüz lisede. Oldukça çekingen, utangaç, arkadaş edinmekten korkan bir tip olmasına karşın bu durumu tüm okul tarafından ters anlaşılmaktadır. Yani kendisi hariç herkes Handa’yı karizmatik, yakışıklı, yalnız kurt, tehlikeli, her işin ehli bir tip olarak görmektedir. Hatta haberi olmasa da “Handa Gücü” adında bir ekibi bile vardır. Anlayacağınız, Handa diğer insanlar kendisini sevmiyor sanırken aslında insanların hepsi ona hayrandır. Animede her bölüm ikişer – üçer skeçler halinde Handa’nın başından geçen komik olayları, daha doğrusu arkadaşlarının olayları komik hale getirmesini konu alıyor. 


    Handa’nın arkadaşları demişken; dediğim gibi olayları yanlış yorumlayarak esasında onlar konu alınıyor. Örneğin herkes karizmatik olduğu için Handa’yı sınıf başkanı yapmak ister ama aslında Handa olmak istemez. Durum böyle olunca oyunu rakibine atar ve sınıf bunu Handa rakibinin gönlü olsun diye izin verdi olarak yorumlar. Handa Gücü’ne birer – ikişer cümleyle değinecek olursam;

    Aizawa Junichi: Ekibin ve tüm okulun en çalışkan öğrencisidir. Handa Gücü’nün beyni olarak tanımlayabiliriz.

    Reo Nikaido: Çeşitli dergilerde modellik yapan Reo yabancı asıllıdır ve ilk başlarda Handa’yı yakışıklılık bakımından kendine rakip görse de kısa zamanda hayranı olur.

    Tsutsui Akane: Narin ve kız gibi bir görünümden serseri tipli birisine dönüşen Akane, Handa Gücü’nün kaslarıdır ve gerekirse Handa için canını ortaya koymaya hazırdır.

    Kondou Yukio: Ekibin en normalidir ve hatta Handa’nun aslında sanıldığı gibi davranmadığından şüphelenmektedir fakat olayların akışına o da engel olamaz. 


    Handa-kun’u ilk gördüğümde aslında biraz heyecanlanmıştım. Sonuçta Barakamon ile bağlantılı bir animeydi. Gelin görün ki aslında aynı ana karaktere sahip olmak dışında bir bağı yokmuş ve aslında Handa yerine başkası da gayet rahat olurmuş. Anime skeç şeklinde ilerlemesi ile bana Daily Lives of Highschool Boys’u ve biraz da Sakamoto Desu ga?’yı hatırlattı. Handa-kun kötü bir anime kesinlikle değil. İlk bölümün saçma ve alakasız on dakikasını saymazsak kahkahalarla güldüğüm birçok olay oldu. Lakin Barakamon’un da tırnağı olamayacağı bir gerçek. 

    Solda Olgun Handa Sağda Genç Handa
     Solda Barakamon Handa, sağda ise Handa-kun'dan Handa:)

    Animenin hem yönetmeni hem de yapımcı stüdyosu Barakamon’dan farklı. Barakamon’daki gibi keskin renkler, yeşil çayır çimenler veya okyanuslar yok çünkü animenin yüzde doksanı okulda geçmekte. Çizimler standart, abartılı tiplemeler (koca kafalı kızı saymazsak) yok. Yine Barakamon’un müzikleri kadar olmasa da animenin türüyle ilişkili müzikler güzel. Özellikle sanki bol kahramanlı bir animeye başlıyormuşçasına olan açılış animesi bir hayli sevimli.

    Handa-kun’u birçok alanda Barakamon ile karşılaştırmak zorunda kaldım çünkü ruhani bile olsa sonuçta öncesini konu alan bir anime. Finalinde gözlerim belirli bir “karakteri” arasa da aradığımı bulamadım ve final açıkçası daha iyi olabilirmiş. Uzun lafın kısası, Handa-kun skeçleriyle gülmek için güzel bir anime. Zaten başka bir şey de vaat etmiyor.

  • 11 Eyes

    Yönetmen: Shimoda Masami
    Stüdyo: Doga Kobo
    Tür: Fantastik, Aksiyon, Doğaüstü
    Yapım Yılı: 2009
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/6


    Aniden kızıl bir gece ortaya çıkıyor. Gerçekle yalan arasındaki uzay-zaman dünyasında… Kıza ve oğlana, acımasız Kara Şövalyeler saldırıyor. Onları böyle bir yere ne sürüklemiş olabilir? Acaba bu kabustan sonunda uyanabilecekler mi?

    Anime serimiz kendisini bu şekilde özetleyerek başlıyor. Özetimizde bahsi geçen kızımız Yuka, oğlan ise Kakeru. Bu iki arkadaş aynı yetimhanede büyümüştür, arkadaştan da ötedirler. Seri, ilk bölümünde geçmişten yedi yıl öncesinden görüntüler aktarır. Görüntülerde aynı yetimhanede bulunan Kakeru’nun ablası, Kakeru’nun gözlerinin önünde intihar etmektedir. Yuka ise bir duvar köşesinden olan biteni izlemektedir. Bu olayın üzerinden yedi yıl geçer. Onlar artık birer lise öğrencisidir. Yıllar geçmiş olsa da ablasının gözlerinin önünde intihar etmiş olması Kakeru’yu çok etkilemiştir. Bu onu daha içine kapanık ve sessiz biri haline getirmiştir. Her şeyden haberdar olan Yuka, Kakeru’yu asla yalnız bırakmaz; onu mutlu etmeye çalışır ve ona arkadaşlıktan öte bir his besler. Kakeru hala yetimhanede kalır fakat Yuka bir aile tarafından evlat edinilmiştir. Bu arada Kakeru’nun bir gözü doğuştan kör ve farklı bir renktedir. Bu nedenle o gözünü bir göz bandıyla kapatır. Gerçek dünyada bir işine yaramayan bu göz, bahsi geçen Kızıl Gecede çok işine yarayacaktır. 


    Kakeru ve Yuka bir gün arkadaşlarıyla buluşmaya giderken bir şey olur ve ikisi de aniden acı çekmeye başlar. Kakeru’nun kör olan gözünden ışık yayılır ve sonrasında kendilerini aslında aynı yer olan fakat ayın kapkara olduğu gökyüzünün ise kızıl olduğu, adına Kızıl Gece denilen bir dünyada bulurlar. Neler olduğuna veya nerde olduklarına anlam veremezlerken birden etraflarını yaratıklar sarar. Siyah kapkara bir hamura (en azından bana göre) benziyorlardır çünkü bir hamur gibi şekilleri değişebilmektedir. Jöle gibi de diyebiliriz. Korkunç görünüyorlar ama bana göre biraz da komik. Ağızları bir anda kocaman boyları kadar oluveriyor:) Bu yaratıklar aslında en zayıf yani güçsüz olanlarıdır. Bana göre onları ve bizi kızıl geceye yavaş yavaş alıştırma provaları bu:) Arkadaşlarımız daha yaratıklar ile savaşamadan aniden gerçek dünyaya dönerler. Ne zaman kızıl gece olacağı ve ne zaman gerçek dünyaya döneceklerini onlar da bilmiyordur. İzlerken “bunu kim belirliyor?” diye merak etmiyor değildim. Kara şövalyelerimiz var; yaratıkları gönderen, onlar olabilir mi? :)

    Yuka ve Kakeru daha sonra farkına varacaklar ki, aslında kızıl geceye gönderilen sadece onlar değildir. Kendileri ile birlikte beş kişi daha gönderilmiştir. Seçilmiş olan bu yedi kişi “Kızıl Gece” olduğunda Kara Şövalyeler ve yaratıklar ile savaşmakta ve hayatta kalmak zorundalar. Nasıl mı savaşacaklar? Yedisinin de doğaüstü güçleri vardır. Gücünü en son açığa çıkaracak olanlar ise Kakeru ve Yuka olacaktır. 


    Gerçek hayatta veya kızıl gecede Yuka, Kakeru’nun her zaman yanındadır ve asla onu yalnız bırakmaz. Kakeru’da da Yuka’yı bitip tükenmek bilmeyen bir koruma isteği vardır ama bu istek aslında onu olduğundan çok daha güçsüz bırakacaktır. Bunu ise Misuzu adlı karakter sayesinde fark edecektir.

    Seçilmiş olan karakterlerimizden bahsedelim biraz:

    Kakeru: Dünyayı kurtaracak olan, Aeron gözüne sahip karakterimiz çok zayıf ve naif bir kişiliğe sahip ve
    aklını Yuka’yı korumakla bozmuş. İlk başlarda bunu anlayabiliyordum evet güzel bir şey koruma içgüdüsü ama biraz abarttı bence. En güçlü Kakeru gibi gösterilmeye çalışıyor ama aralarında en güçsüz olanı.

    Yuka: Çok samimi ve masum bir karakter. Kakeru’yu çok seviyor. Son bölümlerinde gücünü fark etmesiyle birlikte ona bir şeyler olacak ve sessiz, sinsi biri haline gelecek.

    Misuzu: Savaşçı kadın. Kusakabe adında savaşçı bir toplumun soyundan geliyor.

    Yukiko: Dransvania adındaki iç savaştan dolayı harap olmuş bir ülkeden geliyor. Gerçek hayatta çok sevimli olan Yukiko, kızıl gecede bambaşka biri haline geliyor. Bu arada kızımız ölümsüz. Yaralanıyor, göbeğinde kocaman bir delik açılıyor ve bir anda hoop eski haline geri dönüyor. Bu benim hiç beklemediğim bir özellikti. Yukiko’nun kız arkadaşlarına yapmaktan çok hoşlandığı bir şey var ki bunu şuanda buraya yazamıyorum ve neden dememe sebep oluyor. Neden Yukiko? Bunu neden yapıyorsun? :) İzleyin ve bunu kendiniz görün.

    Kukuri: Kakeru’nun intihar eden ablasına çok benzeyen bir görüntüye sahip, dilsiz karakterimiz. Aslında o gerçekten Kakeru’nun ablası. Ama bunu o bile bilmiyor :)

    Takahisa: Hikayemizin haylaz, vurdumduymaz çocuğu. Yukiko’dan hoşlanmaktadır ama duygularını bir türlü ifade edemez.

    Shiori: Engizisyon adında dünyayı ona kötülükte bulunabilecek her türlü büyüden korumak ve dünyanın yok olmasını engellemek için oluşturulmuş olan bir kuruldan geliyor. Bu kız ortaya her çıktığında çalan bir müzik var. Hem kulağa hoş gelen bir müzik hem de her an gerilim dolu bir olay olacakmış hissi veren bir müzik. Ama her duyduğumda beni mutlu ediyor.

    Başında da belirttiğim gibi dizimiz önce kendi özetiyle başlıyor. Sonrasında art arda iki müziğe yer veriliyor. İlki dini bir müzik. Hıristiyan marşı mı, müziği mi bilmiyorum ama onunla alakalı. Müziğin tarzı filmin heyecanının ve geriliminin habercisi gibi. İkincisi ise sözleri olan bir şarkı. Her bölüm başında olan bu müzikler fena değil, güzeller. 


     Her bölüm acaba diğer bölümde ne olacak diye düşündüren bir sonla bitiyor. Evet, bölüm sonları heyecanlandırıyor. Ama sonrasında sanki beklenti tam karşılanamıyor gibi. Kara Şövalyeler ile savaşlar daha uzun tutulabilirdi. Ya da daha çekişmeli geçebilirdi. Tam geriliyoruz bir anda kesiliveriyor. Konu güzel bence ama senaryo üzerine pek çalışılmamış gibi.

    Sorular son bölümlere doğru cevap buluyor. Fakat bazı soru işaretleri havada kalıyor ve bazen konu bütünlüğü bozuluyor. Sanki bir şey bulamamışlarda araya bazı saçma bilgiler eklemişler gibi. Ve sonu beni hayal kırıklığına uğrattı. Tamam, sevdiğim mutlu son ama kötü bir şekilde bağlanmış.Çizimler rahatsız etmiyor. Gayet doğal. Bir animede olması gerektiği gibi. Animeyi eğlenceli hale getiren Tadashi’nin mimiklerine bayılıyorum.

    Bu animede gördüklerinizin aslında göründüğü gibi olmadığını fark edeceksiniz. Neden mi? Bölümlerde Kızıl Gece’de seçilmiş arkadaşlarımızı etrafında her gördüğünde ‘’yardım edin’’ diyen kristal bir bölmeye hapsedilmiş masum görünüşlü bir de Liselotte’miz var. Liselotte masum, saf ve temiz görünüyor; Kara şövalyeler ve yaratıklarda bir o kadar korkunç ve kötü. Acaba gerçekte de olan bu mu? Eğer boş vaktiniz varsa izleyin ve görün… 

  • 91 Days

    Yönetmen: Hiro Kaburagi
    Stüdyo: Shuka
    Tür: Dram
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7.5


    İzleyicisini Amerika’nın Illinois eyaletinin Lawless, yani Kanunsuz adlı şehrine götüren 91 Days, 1919–1933 yılları arasında süregelen “Prohibition” yani Yasaklanma Dönemi’nde geçiyor. Bu dönemde alkol alımı ve satımı hükümet tarafından yasaklanmıştır ve durum böyle olunca alkol dağıtımı yer altından, dolayısıyla mafyanın kontrolünden gerçekleşiyordu. Hükümetin uyguladığı önlemler de yetersiz kalınca bir takım örgütler giderek güç sahibi olmuştur.

    Olayların odak noktası Angelo Lagusa adlı gençtir. Babası Testa Lagusa güçlü bir mafya ailesinin önemli bir üyesidir. Soğuk bir kış günü, babası eve geldikten sonra Vincent Vanetti ve eşlikçileri evine uğrar. Vincent’in dediğine göre Don ölmüştür ve işler değişmektedir. Akabinde korkulan olur ve Lagusa ailesi katledilir. Tek sağ kalan Angelo olur ve kaçmayı başarır. Angelo, Avilio Bruno adını alarak Chicago’da yedi yıl ortadan kaybolur. Yedi yıl sonra ise eline gizemli bir mektup geçer. Mektupta intikam vaktinin geldiği ve o gün orada olanların isimleri yazılıdır. Durum böyle olunca Angelo, yeni adıyla Avilio, Lawless şehrine geri döner. Çocukluk arkadaşı Corteo ile iletişime geçen Avilio, yedi yıldan bu yana oldukça güç kazanmış olan Vanetti ailesinin içine sızmaya çalışacaktır. Bunun için de önemli bir isimle yakınlaşmaya başlar: Don Vincent Vanetti’nin oğlu Nero Vanetti. 


    91 Days adlı anime klasik bir mafya hikayesine sahip olsa da (isim değiştir, içeri sız, düşmanla kanka ol, intikam al gibi) aslınad heyecanlı bir başlangıç yapıyor. Küçük Angelo’nun başına gelenler, Avilio olarak geri dönmesi derken ilk bölümler adeta çerez gibi gidiyor. Derken anime duraklama ve sonra da gerileme dönemine giriyor. Son bölüme kadar bir nevi amacından sapıyor diyebilirim. Avilio’nun Vanetti ailesi için çalışmasını izliyoruz ki bu bölümlerde tempo ilk bölümlere nazaran bayağı bir düşüyor. Vanetti ailesinin pasifliği, Vincent’in aslında çok da matah bir adam olmadığı (gördüğüm kadarı ile bir işe yaramıyor), Nero ile yol maceraları derken açıkçası ben sıkıldım. Animenin son bölümüne kadar tempo düşük ilerlerken son bölüm tıpkı ilk bölümler gibi yeniden ivmeyi yukarı çıkıyor. Avilio’nun zekice planı ve tatmin edici sonu benim hoşuma gitti. Lakin, o aşamaya gelene kadar bir olay yaşandı ki aslında animeyi orada kafamda bitirdim. Bir sonraki paragraf tamamen spoiler olacak bu yüzden seriyi izlemediyseniz şiddetle okumamanızı öneririm.

    Animenin onuncu bölümünde şüpheli duruma düşen Avilio’dan şüpheleri ortadan kaldırmak için tek dostu Corteo’yu vurması isteniyor. Ve Avilio da bunu yapıyor!? Yani anlamadığım; intikam için tek dostunu öldürmen gerekli miydi? Sana yardım eli uzatan? Kaçtığında evine alan? Ve üstelik sen intikam al diye kendini feda etmeye hazır olan birisini şüpheleri üzerinden kaldırmak için öldürmek? Peki Corteo’nun intikamını kim alacak? Sen yoluna devam et diye kendini feda eden adamın? Değdi mi şimdi intikamını aldığında? Bilmiyorum anlatabildim mi? 


    Animenin çizimleri gerçekçi bir çizgide ilerliyor. Abartılı saçlar (Fango hariç. Kendisi animenin en iyi yönüydü) değişik kıyafetler falan yok. Normal karakterler, silahlar, kan vs. ile derken 91 Days’in çizimleri genel olarak güzel. Fakat karakterler çizimleri bazı anlarda gözle fark edecek derecede garipleşiyor. Paylaştığım resimlerden birinde sarışın ve gözlüklü adama bakarsanız az çok ne demek istediğimi anlarsınız. Müziklerine ise söyleyecek bir lafım yok. Özellikle açılış parçası “Signal” çok gerçekten çok iyi bir parça.

    91 Days birçok kesim tarafından 2016’nın en iyi animelerinden birisi olarak görülüyor. Evet, anime çok iyi bir başlangıç ve bitiş yapıyor ama ortası en azından bana göre bir hayli sancılı. Sürekli övüldüğü için beklentim de yüksek olunca izlediğim karşısında biraz hayal kırıklığı hissedemeden edemedim. Kısacası demek istediğim, 91 Days güzel bir anime ama yılın animesi olacak kadar da değil. 

  • My Neighbor Totoro

    Yönetmen: Hayao Miyazaki
    Stüdyo: Studio Ghibli
    Tür: Fantastik, Macera
    Yapım Yılı: 1988
    Bölüm Sayısı:Film
    Anime Puanı: 10/8


    En sevdiğim yönetmen ve senarist Hayao Miyazaki’den bir klasik daha. Orjinal adı ile Tonari no Totoro veya ülkemizde yayınlanmış adı ile Komşum Totoro, 1988 yapımı ve ülkemizde ilk yayın tarihi 6 Temmuz 2007’dir. Süresi 86 dakikadır.

    İki kardeş ve bir babadan oluşan ailemiz oluşturuyor hikayeyi. Elbette civar evlerden birinde yaşayan Kanta’yı da unutmamak lazım. Civar evler diyorum çünkü burada bulunan evler kırsalda, yani bir nevi köyde yer aldığı için birbirine mesafeleri oldukça fazla. Bizdeki gibi yan yana değiller. Ailemiz annenin rahatsızlığından ötürü, annenin kaldığı hastaneye yakın bahsettiğimiz bu köyde bulunan bir eve taşınır. 


    Ailemizin evine yakın oturan Kanta, aileden ve taşındıkları evden başta korkmakta ve uzak durmaktadır. Kanta, evin perili olduğunu iddia etmektedir. Evet, evde bazı farklı yaratıkların olduğunu abla olan Satsuki ve minik Mei de fark edecektir. Aslında bunlar görüldüğü kadar da korkutucu değillerdir. Havada toz gibi uçuşuyorlar ve garip bir ses çıkarıyorlardır. Başta biraz ürkütücü gelse de bence çok şekerler. Kömür renginde şekerlemeler gibi.

    Burayı perili bir ev haline getiren aslında komşumuz Totoro’dur. Totoro ile ilk olarak minik Mei tanışacaktır. Ardından abla Satsuki. Bakmayın abla dediğime aslında o da küçük. Ama abla olmanın verdiği bir sorumluluk ve içgüdüyle, her ne kadar bazı durumlarda korksa da cesaretli olmaya çalışıp, kardeşini korumaya ve onu da cesaretlendirmeye gayret etmektedir. 


    Totoro’ya komşu denmesinin nedeni Totoro’nun ailenin taşındığı evin hemen yanındaki ormanda yaşıyor olmasıdır. Totoro aslında bu ormanın ruhudur ve doğaüstü güçlere sahiptir. Toprağa bırakılan bir tohumu kocaman bir ağaç haline getirebilir veya rüzgar çıkarabilir. Totoro’yu ben kocaman bir tavşana benzetiyorum. Ayıya benzetenlerde var. Bakalım siz neye benzeteceksiniz:) Totoro’muzun bir de özel bir ulaşım aracı vardır: Catbus… Aslında bir kedi olan minibüs; istediği zaman normal bir kedi, istediği zaman bir minibüs şeklini alabiliyor. Öyle bir minibüs ki gitmek istediği yere bir çırpıda gidebiliyor, hatta elektrik tellerinin üzerinden bile ilerleyebiliyor. Bunu görüp de içerisinde bir yolculuk hayal etmeyen eminim ki yoktur.

    Yapım yılına göre çizimler ve renklendirmeler harika. Anime ilerlerken diyalogsuz olan bölümlerde ağaçlarla, çimenlerle kısacası bol yeşille birlikte verilen bir fon müziği de size huzur veriyor. Hayao Miyazaki’nin tüm animelerinde genelde kullandığı bir şeydir doğa güzellikleri. Huzur verici. Her animesi gibi Miyazaki’nin bu animeyi de şiddetle tavsiye ederim. Bence zaman kaybetmeyin, iyi seyirler dilerim.

    Küçük bir bilgi: Hayao Miyazaki’nin birçok anime isminde ‘’no’’ bulunur. Bunun nedeni ismin görselliği açısından daha çekici bulunduğudur. 

  • Danganronpa 3: The End of Hope’s Peak Academy – Future Arc

    Yönetmen: Seiji Kishi
    Stüdyo: Lerche
    Tür: Gerilim
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7


    2013 yılında mükemmel olmasa da sıra dışı bir seri olan Danganronpa ile tanışmıştık. Üç sene sonra ise deyim yerindeyse iki katıyla Monokuma ve süper öğrenciler yeniden ekran başına geçti. İki sezonu aynı anda yayınlanan Danganronpa 3’te “Despair Arc” ilk sezondan öncesini (okula nasıl gelindi, dış dünyaya ne oldu) konu alırken şimdi inceleyeceğim “Future Arc” ise daha sonra olanları konu alıyor. 2013 yapımı ilk serinin incelemesine buradan, Depair Arc serisinin yazısına ise buradan ulaşabilirsiniz.

    Fazla spoiler vermeden anlatmaya çalışacağım çünkü seriyi henüz izlememiş olup izlemeyi düşünenler olabilir. Yaşanan malum olaydan ötürü dünyaya kaos hüküm sürmektedir. Bununla baş edebilmek için de Hope’s Peak Academy’nin kurucuları ve eski öğrencileri “Future Foundation”u yani Gelecek Vakfı’nı kurmuşlardır. Öğretmen – öğrenci yan yana karşı tarafı alt etmeye çalışmaktadır. Diğer tarafta ise 2013 yılındaki seriden Makoto Naegi ve hayatta kalan arkadaşları kısıtlı kaldıkları ve ölümlerin yaşandığı Hope’s Peak Academy’den nihayet kurtulmuştur. Onları Gelecek Vakfı’nın ikinci başkanı Munakata karşılar ve olan biteni anlatır. Doğal olarak Makoto ve diğerleri de Gelecek Vakfı’na katılarak kötü ile mücadeleye girişir. Aradan bir müddet zaman geçer. Gelecek Vakfı nihayet düşmanına üstünlük kurmaya başlamıştır fakat Makoto hainlik ile suçlanmaktadır. Bunun sebebi ise bazı düşmanları sakladığı iddia edilmektedir. Merkezde başkan, ikinci başkan Munakata ve vakfın birçok önde gelen ismi ile beraber Naegi, Kirigiri ve Asahina da vardır. Derken elektrikler kesilir, tüm çıkışlar mühürlenir ve ekranda eski bir düşman belirir: Monokuma! Kötülük hala pes etmemiştir ve Monokuma son bir ölümcül oyun ile Makoto ve tüm vakfı yine soğuk terler döktürecektir. 


    İlk seri dediğim gibi mükemmel değildi ama Monokuma ve diğer değişik karakterleri, sıra dışı ölümleri ile kendisini izlettiriyordu. Dolayısıyla yeni sezon (hem de iki tane) duyurulduğunda sevinmiştim. Fakat açık söyleyeyim; Despair Arc serisi biraz hayal kırıklığı olmuştu. Future Arc hiç olmazsa Despair Arc’tan daha iyi ama yine de gerek sonu gerekse olayların gelişimi ile tatmin etmiyor. İlk sezondaki karakterler ve Despair Arc’taki karakterleri bir arada görmek güzel. Evet, ilginç kırılma noktaları da yaşanıyor ama genel olarak senaryo beklentileri karşılayamamış. Monokuma’nın vakfın önde gelen isimlerini hapsettiğini gördüğümde ve ilk ölüm yaşanmaya başladığında ilk sezonun tadında bir sezon bekliyordum ama bahsettiğim gibi hikayenin ilk sezonla uzaktan yakından alakası yok. Ayrıntılar tat veriyor (yasak hareketler gibi) ama genel olarak baktığınızda yeterli olmamış. 


    Future Arc’ta da bolca ölüm var ama ilk sezondaki gibi sıra dışı değiller. Birbirini tekrarlayan ölümler yaşanıyor ve zanlı bulunmaya çalışılıyor. Karakterler tanıdık, iki – üç yeni kişilik dışında hepsi aşina olduğumuz tipler. Despair Arc’ta nedense bir hayli fazla olan fan sevisliği Future Arc’ta yok. Açıkçası ilginç bir denge olmuş. Çizimler ise Despair Arc ile aynı. Dikkatimi çeken en farklı şey ise kan renginin artık kırmızı olması. O alıştığımız Danganronpa’ya ait pembe kan gitmiş, kıpkırmızı kan gelmiş. Animenin açılışı ve kapanışı ilk sezonki gibi değil ama fena parçalar da değiller.

    Danganronpa serisinin finali (esas final Hope Arc adı verilen tek bölüm) ben de beklediğim etkiyi yapmadı. Seri kötü değil ama 2013 yapımı seriyi izledikten sonra tıpkı onun gibi farklı bir şey bekliyordum, bulduğum sıradan bir anime oldu. Bu yüzden hem Despair Arc hem de Future Arc benim gözümde orta halli animeden ileriye geçemedi. 

  • ReLife

    Yönetmen: Tomo Kosaka
    Stüdyo: TMS Entertainment
    Tür: Hayatın İçinden
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/9


    Animenin kahramanı Kaizaki Arata, 27 yaşında içine kapanık birisidir. Kaizaki iş aramaktadır ama girdiği her görüşmeden olumsuz sonuçlarla ayrılmıştır. Ayrıldığı son işinden bu yana bir türlü dikiş tutturamamıştır ve işsizdir. Kendisinin dediğine göre görüşmeye gittiği şirketler “potansiyelini” açığa çıkaracak kadar iyi değildir. Durum böyle olunca sadece part – time olarak çalışmakta ve ailesinin gönderdiği para (ki o da kesilecektir) ile ay sonunu getirmeye çalışmaktadır. Günün birinde, bir gece evine giderken karşısına Ryo Yoake adında birisi çıkar. İşin garibi, Ryo Yoake adlı şahıs Kaizaki’nin geçmişi hakkında bayağı bir bilgilidir. Dediğine göre kendisi ReLife Araştırma Enstitüsü’nden gelmektedir ve Kaizaki için bir teklifi vardır. Bu teklife göre Kaizaki, ReLife için bir denek olacaktır. Kaizaki bir hap içecek ve görünümü bir seneliğine on yaş gençleşerek 27 yaşından yeniden 17 yaşına bürünecektir. Bu arada, elbette tüm masrafları ve harcamaları da bir sene boyunca karşılanacaktır. Araştırmanın amacı Kaizaki’nin yeniden liseyi deneyim etmesidir. Durum böyle olunca Kaizaki’nin eline de yeniden liseyi yaşamak ve eski pişmanlıklarını telafi etmek için ikinci bir şans geçer.


    Genel olarak ReLife eğlenceli bir anime ve ilk gördüğümde bana 17 Again (Yeniden 17) filmini hatırlattı. Orada da ana karakter Mike tıpkı Kaizaki gibi 17 yaşına dönüyordu. Animede fikir, her ne kadar değişik olsa da (hap alarak gençleşme) Kaizaki Arata’nın lise hayatını izlemek elbette klişe bir senaryo. Burada da devreye senaryonun işlenişi geliyor ki yönetmen ve yapımcıları bu işten alnının akıyla çıkmış diyebilirim. Öncelikle belirteyim, anime tam olarak komedi kategorisine giren bir anime değil. Lakin içeriği kimi zaman öyle eğlenceli bir hale geldi ki kahkaha atmaktan kendimi alamadım. Fazla bir beklentiyle başlamadığım ReLife beni içeriği ile bir hayli şaşırttı diyebilirim. Ayrıca animenin karakterleri de adeta seri için yaratılmış. Özellikle yetişkin olan ama 17 yaşında liseye giden ana karakterimiz Kaizaki’nin okuldaki tavırları, bocalamaları ve birçok şeyi yeniden deneyim edişini izlemek hiç fena değildi. Dengeli mizah ve başarılı karakterler birleşince de dakikaları benim için resmen saniyelere dönüştü. Animenin bana göre bir artısı da Kaizaki ile çabuk empati kurabilmemiz. Kariyeri başarılı olsun veya olmasın Kaizaki ile aşağı yukarı yaşıt olanlar rahatlıkla kendisini Kaizaki’nin yerine koyabilir. “Şu an orada ben olsam ne yapardım? Ben onu değil bunu yapardım.” diyebilir ve Kaizaki’nin yaşadığı duyguları daha iyi anlayabilirsiniz.

    Animenin ortalarından sonra, yani 7. Ve 8. bölümlere geldiğimizde ise her şeyin yolunda gittiği ReLife birden stop etti. Ana hikayeden sapıldı, eğlencenin dozu düştü ve açıkçası ilk kez sıkılmaya başladım. Sanki ara bölüm – OVA izliyormuş gibi hissettim kendimi. Neyse ki anime kendisini 11. bölümde yeniden toparladı lakin bir kere bayır aşağı gittiniz mi eski formunuza kavuşmak çok zor. Evet, anime yaşanan garip düşüş sebebiyle kendisini affettiriyor ve devam eden mangasına nazaran iyi de bir final yapıyor ama dediğim gibi; 7 ve 11 arası bölümler sanki ReLife’a ait değilmiş hissi uyandırıyor.


    ReLife’ın en büyük artılarından birisi de şüphesiz çizimleri. Daha önce yazdığım gibi anime tam olarak bir komedi animesi değil lakin “chibi” dediğimiz karakterlerin minicik olması ve mimikler öyle yerli yerinde kullanılmış ki animeye katkısı büyük. Bunun dışında çizimler alıştığımız klasik okul temalı animelerden daha gerçekçi bir görünüme sahip. Öyle kocaman gözler veya absürt saçlar yok. Daha gerçekçi, daha samimiler. Benim ise en çok okul üniformaları dikkatimi çekti. En son ne zaman ceket yerine hırka gördüğümü hatırlamıyorum. Geriye bir tek mekan çizimleri kalıyor ki onlara da diyecek bir sözüm yok.

    Anime, dergide yayınlanan mangalardan ziyade bir web-manga (One Punch Man gibi) uyarlaması. Yani manganın yeni bölümleri internette yayınlanıyor. Ekim 2013’te yayın hayatına geçen manga hala devam etmekte. ReLife’ın anime serisinin başındaki isim Tomo Kosaka ve ilginçtir ki ReLife gibi başarılı bir yapım kendisinin ilk yönetmenlik deneyimi. Animeyi Kosaka’ya emanet eden stüdyo ise TMS Entertainment ki bu stüdyo anime dünyasına yıllarını vermiş bir isim. Açılış parçası Button, “seinen” türündeki bir animeye yakışan ve benim de hoşuma giden bir parça. Her bölümün kapanışı ise farklı, yani tam on üç farklı kapanış var. Benim en büyük favorim ise sekizinci bölümün sonunda çalan Yuki no Hana adlı parça. Daha önceden I’m Sorry, I Love You adlı Kore yapımı dizide Korece duyduğum şarkının Japon sürümünü duyar duymaz tanıdım. En sevdiğim şarkılardan birisi olan bu parçayı duyunca gözlerim doldu desem yalan olmaz. Yönetmen Tomo Kosaka gibi animedeki müziklerden sorumlu Masayasu Tsubogushi de ReLife ile ilk anime projesi deneyimini yaşıyor. Açıkçası TMS Entertainment bu alanda deneyimsiz isimlere görev vererek bir risk almış ama riskinin de meyvelerini toplamış.


    15 Nisan 2017’de animenin bir live – action uyarlaması vizyona girecek ve elbette ben de filmi merakla bekliyor olacağım. Ayrıca 2016’nın son aylarında Tokyo ve Osaka’da ReLife’ın tiyatro sahnesi sergilenecek. Tiyatrosunu görmemiz elbette zor :)

    ReLife benim düşük beklentilerle başladığım ama bir hayli memnun kaldığım bir anime. Bir ara kendisinden beklenmeyecek derecede düşük bir performans sergilese de gerek içeriği gerekse sonu ile oldukça başarılı ve rahatça önerebileceğim bir yapım.
  • Servamp

    Yönetmen: Hideaki Nakano
    Stüdyo: Brain’s Base
    Tür: Doğaüstü, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7

    servamp

    Günün birinde yolda bir kedi bulursanız dikkat edin. Çünkü eve getireceğiniz sevimli kedicik aslında sevimli bir vampire dönüşebilir. Ve sevimli olduğuna fazla aldanmayın; vampir sonuçta vampirdir ve kana ihtiyaçları vardır.

    Mahiru Shirota da hepimiz gibi sıradan birisidir. Liseye giden Mahiru, kendi deyimiyle basit şeylerden hoşlanmakta ve zor şeylerden mümkün olduğunca kaçınmaktadır. Günün birinde, eve dönüş yolunda siyah bir kediciğe denk gelir. Kediyi eve götürmeye karar veren Mahiru adına da siyah anlamına gelen “Kuro” koyar. Lakin ertesi gün Mahiru, aslında eve ne soktuğunu anlar. Kuro adını verdiği kedicik, aslında yedi günahı temsil eden vampirlerden birisidir ve adı da Uykucu Ash’tir. Temsil ettiği günah tembelliktir (sloth) ve gün ışığına maruz kaldığında bildiğimiz vampirler gibi buhar olmak yerine sevimli bir kediciğe dönüşmektedir. Çok geçmeden Mahiru ve Kuro arasında bir kontrat gerçekleştirilir ve Kuro, Mahiru’nun “servamp”ı yani bir nevi hizmetindeki vampir olur.

    animeaak-com-servamp-01-720p00359020-01-07

    Kuro’nun, namı diğer uykucu Ash’in Mahiru’nun servampı olmasından sonra asıl olay patlak verir. Yedi günahı temsil eden vampirlerin dışında Tsubaki adında bir vampir daha ortaya çıkıverir. Üstelik Tsubaki hiç de barışçıl değildir. Diğer tüm vampirlere topyekun savaş ilan etmiştir ve geri adım atmaya da niyetli değildir. Durum böyle olunca Mahiru ile Ash, diğer yedi vampiri bir araya getirip Tsubaki ve yandaşlarının karşısında durması için ikna etmeye çalışır. Lakin işi hiç kolay değildir çünkü hiçbirinin elini kolunu sallayarak Mahiru ile Ash’e katılmaya niyeti yoktur.

    Servamp hikaye bakımından klişe tema ile kendi türünü birleştirmeyi başarmış bir anime. Klişe kısmı sıradan bir liselinin özel yetenekli bir varlıkla bir araya gelerek kötülüğe karşı verdiği mücadele. Temanın kullanıldığı birçok animede olduğu gibi çocuk içten, yardımsever ve gücü yetmese de her olaya ikinci kez düşünmeden atlamaya hazır bir tiptir. Ortağı ise doğaüstü güçlere sahip tembel ve sert görünümlüdür ama içten o da iyi kalpli birisidir. Kendi türü ise yedi ölümcül günah ve farklı vampir olayı. Bahsettiğim gibi vampirler gün ışığında yok olmuyorlar. Elbette güçlerini kaybediyorlar lakin kedi veya kukla gibi zararsız varlıklara dönüşüyorlar. Yedi günah ve gizemli sekizinci kişi de ayrı bir hava katmış.

    animeaak-com-servamp-01-720p02581220-12-09

    Servamp’ın da mükemmel olmadığı aşikar ve zayıf yönleri de yok değil. Öncelikle kullanılan vasat komedi unsurları epey bir sırıtıyor. Animeye yeri geldiğinde okul komedisi ve Noragami gibi bir hava katılmak istenmiş lakin komik olduklarını söyleyebilmem güç. Vasat espriler mimiklerle destekleniyor ama dediğim gibi animenin komedi yönü yeterli değil. Öte yandan aksiyon içerikli sahneler izlemesi zevkli sahneler. Kan fışkırması, delik deşik olan bedenler gibi ayrıntılar beklenmeyecek derecede ciddi ve bir o kadar da başarılı. Animeye biraz derinlik ve felsefe de katılmak istenmiş ama fazla başarılı olduğu söylenemez. Neyse ki çok fazla derine inilmemiş ve ciddi tema vasatın altına inmemiş.

    Yönetmen koltuğundaki Hideaki Nakano’nun Servamp dördüncü yönetmenlik denemesi. Elbette Nakano birçok anime projesinde çeşitli görevlerde (sanat direktörü, tek bölümlük yönetmen vs.) yer almış bir isim ama bir serinin emanet edildiği yönetmen olarak toy bir isim. Brain’s Base adlı anime stüdyosu içinse fazla söze gerek kalacağını sanmıyorum. Durarara ve Baccano desem yeterli olur herhalde.

    animeaak-com-servamp-01-720p02730720-12-18

    Animenin çizimleri için söyleyebileceğim sıra dışı bir durum bulunmuyor. “Standart” olarak tanımlayabileceğim bir anime ve karakterlerini açıkçası her yerde görebiliriz. Öne çıkan kısımları az önce bahsettiğim gibi aksiyon sahneleri ve kullanılan kan. Müziklerinden sorumlu Kenji Kawai ise emektar bir besteci ve Servamp’ta da hünerlerini sergilemiş. Açılış parçası “Deal with” son zamanlarda dinlediğim en güzel açılışlardan. Kapanış parçası “Sunlight Avenue” doğal olarak açılış parçasının yanında daha sönük kalsa da kötü kesinlikle değil.

    Servamp genel itibariyle fena bir anime sayılmaz. Evet, izlemezseniz bir şey kaybetmezsiniz lakin izlemezseniz de iyi vakit geçirebileceğiniz bir animeden olmuş olursunuz. Bana soracak olursanız; listenize ekleyin ama izlemek için de acele etmeyin.
  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan