• Sakamoto Desu ga?

    Yönetmen: Shinji Takamatsu
    Stüdyo: Studio Deen
    Tür: Komedi
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/4


    Animeye adını da veren Sakamoto (animenin isminin Türkçesi: Duymadın mı? Ben Sakamoto) liseye giden inanılmaz karizmatik, işinden her iş gelen, popüler, zeki, çevik, atletik, kızların ama aynı zamanda erkeklerin de gıpta ettiği birisidir. Her işten alnının akıyla ve zarafetle çıkan, onu kıskanan erkeklerin tuzak ve şakalarından adeta kuğu gibi süzülüp insanları hayran bırakarak sıyrılan Sakamoto mükemmel ötesi bir rol modeldir. Bölümler boyunca diğer öğrencilerin ve öğretmenlerin Sakamoto ile olan ilişkileri skeç tadında izleyiciye sunuluyor. 


    Sakamoto Desa ga’nın hikâyesi için açıkçası yazabileceğim daha fazla bir şey yok. Her bölüm kendi arasında ikiye ayrılıyor ve dediğim gibi onu kıskanan öğrencilerle, ona aşık olan kızlarla, okulun serserileri ile, onun mükemmel duruşuna takan öğretmenleri ile olan ilişkisi bolca komedi unsurları ile ekran önüne seriliyor. Sakamoto animedeki tabiri ile “cool, cooler, coolest” bir karakter ve onu zor bir durumda, kötü bir şey yaparken veya utanırken göremezsiniz. Hepimizin içten içe olmak istediği Sakamoto tam bir zerafet örneği. Lakin ne yazık ki anime serisi Sakamoto’nun yarısı kadar bile iyi değil. Bunun sebebi de on iki bölüm boyunca animenin bir – iki yer dışında doğru dürüst güldürememesi. Komedi türündeki animenin en güçlü yanı olması gereken skeçler ne yazık ki komik değil. En azından ben gülmedim. Tamam, Sakamoto karizmatik, her hareketi muhteşemlik akıyor ama o kadar. Bir bölüm, bilemediniz iki bölüm sonra sıkılmaya başlıyorsunuz. Skeçler çok klişe, cıvık, güldürmeyen, bayat espriler ve güldürme mimikleri ile elinden her iş gelen Sakamoto bile seriyi kurtaramıyor. Amacı eğlendirmek olan bir animede eğlenememek de çok büyük bir problem. 


    Animenin çizimleri fazla bir yenilik sunmuyor. Kalite olarak çizimler gayet güzel. Genel olarak seri lisede geçtiği için fazlaca manzara görmüyoruz ama olanlar da animenin tarzına uygun. Karakterler ise klasik anime karakterleri. Abartılı gözleri ve saç renkleri yok ama her animede karşımıza çıkabilecek tipler. Sakamoto ise zaten bambaşka bir boyut. Kullanılan mimikler ve güldürmesi gereken anlarda çıkan efektler de yerli yerinde. Açılış ve kapanış parçası seriye uygun. Öyle ahım şahım sürekli dinlenebilecek tarzda parçalar değiller fakat kötü de değiller. Tek şikâyetim bölümler esnasında hemen her sahnede aynı parçanın çalması. Hatta şu an bu satırları yazarken bile kulağımda çınlıyor. Çeşitlilik olsaymış veya bu kadar çok kullanılmasaymış iyi olurmuş.

    Sakamoto Desu ga? adlı animeyi internette Sakamoto’yu görüp merak ettikten sonra izlemeye karar verdim. Nitekim Sakamoto yazılıp çizildiği kadar varmış. Kendisi görüp görebileceğimiz en mükemmel ve mütevazı karakter ama anime maalesef benim gözümde tam bir hayal kırıklığı oldu. 

  • Shoujo Kakumei Utena

    Yönetmen: Kunihiko Ikuhara
    Stüdyo: J.C. Staff
    Tür: Fantastik, Dram, Romantik
    Yıl: 1997
    Bölüm Sayısı: 39 Bölüm
    Anime Puanı: 10/9


    Bir zamanlar küçük bir prenses varmış. Anne ve babası öldüğü için çok üzgünmüş. Bir gün prensesin önünde gezgin bir prens belirmiş beyaz atının üzerinde. “Küçük kız” demiş prens, “bunca kederin altında eziliyorsun; gücünü ve asaletini asla yitirme, büyüdüğünde bile. Sana bu yüzüğü veriyorum, günü gelince seni bana getirecek.” Bunların hepsi iyi hoş, ancak kızımız prensten o kadar etkilenmiş ki bir prenses değil, prens olmaya karar vermiş. Ama bu sahiden iyi bir fikir miydi?

    Susan J.Napier’in “ANİME” isimli kitabında yukarıdaki paragrafı okumam ve merakla Utena animesine başlamam bir oldu. Anime bittiğinde Utena en sevdiğim animeler listesinde yerini almayı başarmıştı. Sadece kısa bir paragraf ile izler kitleyi üzerine çeken kaç tane anime var ki? Evet, Utena sıradışı konusu ve gizemi ile her bölümde izleyici dinamik tutmayı, anlatımı ile büyülemeyi başarmış bir anime.

    Öncelikle belirtmeliyim ki Chiho Saito'nun mangasından uyarlanmasına karşın Shoujo Kakumei Utena, bir süre sonra mangasından farklı bir yol izlemeye başladı. Söz konusu durum Fullmeta lAlchemist’te de mevcut. Manga bitmeden animeye başlandığında anime ya mangadan çok farklı bir konuya dönüyor ya da yarım kalıyor. Animenin henüz manga tamamlanmadan başlanması ya da manganın yayın hızını geçmesi olumsuz durumlara neden olabiliyor.


    Serinin ana karakteri "Erkek Fatma" olarak tabir edebileceğimiz Utena Tenjou. Çocukken gördüğü nazik bir prensten o kadar etkilenir ki kendisi de bir prens olmaya karar verir. Bunun için hem kişiliğini hem de giyim kuşamını değiştirir. Ohtori Akademisi'ne giden Utena burada Anthy Himemiya adlı bir kızla tanışır. Anthy bir başka öğrenci ile taciz boyutlarına varan bir ilişki içerisindeyken Utena onu korumak ister ve kendisini öğrenci konseyi ile bir dizi kılıç düellosu yaparken bulur. Anthy'ye "Rose Bride" yani Gül Gelini denmektedir. Yapılan düelloların kazananı Gül Gelini’ne sahip olmaktadır.Turnuvayı kazanan "dünyada devrim yapabilecek bir güce" sahip olacaktır.Bu yüzden herkes Gül Gelini’ni istediği için turnuva şampiyonu sürekli meydan okumalarla karşılaşır. Utena içinde yoğun bir biçimde metafizik, gerçeküstücülük ve alegori barındıran bir shojo, yani daha çok kızlara hitap eden bir anime serisi. Takarazuka Revue adı verilen ve tamamı kadınlardan oluşan müzikal tiyatro benzeri görseller ve gölge oyunları da animede yer alıyor.

    Animenin ana hikâyesi kendi içinde dörde ayrılmış. Dört hikayede de Utena farklı bir mücadeleye giriyor. Ortak noktaları ise hikayelerin Ohtori Akademisi'nde geçmesi ve Utena'nın Gül Gelini'nin sahibi unvanını korumaya çalışması. Düello için meydan okumalar geri çevrilemez ve hepsi akademinin dışında kalan yüksek platformda gerçekleştirilir ki burası sadece düelloculara açık bir yerdir. Gül Gelini düellocuların ceketlerine güller takar ve düellocular da kılıçlarını kullanarak rakibinin güllerini kopartmaya çalışır. Gülünü kaybeden düellocu mücadeleyi kaybetmiş olur. Anime içerisinde geçen dört hikaye sırası ile şöyle:

    Öğrenci Konseyi 
    İlk bölümden 13. bölüme kadar sürmektedir ve Utena, Anthy ve diğer karakterleri tanıtmaktadır. Hikayede Utena'nın Gül Gelini’ni nasıl kazandığı ve öğrenci konseyi ile mücadelesi anlatılmaktadır.

    Karagül Hikayesi 
    14. bölümden 24. bölüme kadar sürmektedir. Öğrenci konseyini bertaraf ettikten sonra Utena'nın önüne yeni bir tehdit çıkar: Souji Mikage. 18 yaşındaki dahi, bir danışman kılığında üstün zekasını kullanarak insanları manipüle etmektedir.Siyah gül armaları taktırdığı öğrencileri Utena'nın üzerine gönderir.

    Akio Ohtori Hikayesi 
    25. bölümden 33. bölüme kadar sürmektedir. Mikage olayından sonra Utena yeniden öğrenci konseyi üyeleri ile düello yapmak zorunda kalır. Üstelik öğrencilerin artık yeni yetenekleri de vardır. Ayrıca,Akio onu baştan çıkarmaya çalışır ve bu sebeple Anthy ile arası açılır.

    Kıyamet Hikayesi 
    34. bölümden son bölüm olan 39. bölüme kadar sürer. Düelloların arkasındaki karanlık sırlar açığa çıkar ve Akio ile Anthy’nin gerçek niyetleri belli olur. Utena ile Akio ilk ve son kez düello için karşı karşıya gelirler.Utena, Akio’yu yener ama Anthy ihanet edince Utena kaybeder.


    Mangada hikaye biraz daha farklı. Hikayenin başlangıcında Utena başka bir okula gitmektedir. Okul yönetimi ile sorun yaşadığı için yönetim, iç mimar olan teyzesi ile iletişime geçer. Utena’nın arkadaşı Kaido izleyiciye tanıtılır.İkilinin arasında sıkı bir dostluk vardır. Mangada Utena’nın anne ile babasının ölümünden sonra bu kadar dik başlı hale geldiği anlatılır. Utena’ya her sene güller açtığı zaman bir mektup gelmektedir. Utena’nın söylediğine göre bu mektuplar,henüz küçük bir kızken bir prens tarafından kurtarıldıktan sonra gelmeye başlamıştır. Kaido’nun da niyeti bu mektupları göndereni bulmaktır. Mangada bölümler ilerledikçe Utena teyzesinin iş arkadaşı olan Aoi Wakaouji ile tanışır. Kendisi Utena’yı kurtaran prense çok benzemektedir ve prensin taktığı yüzükten takmaktadır. Uteno, Aoi’yi prensi sanır ama hayalleri Aoi ile teyzesini uygunsuz olarak yakalayınca yıkılır. Kaido ise Utena’ya gönderilen mektupların Aoi’un okuduğu okuldan geldiğini öğrenir. Bunu öğrenen Utena da okulunu değiştirmeye karar verir. Prensini aramaya giden Utena arkasında kalbi kırık bir Kaido bırakır. Utena’nın yapımında yönetmen Kunihiko Ikuharadahil Sailor Moon animesinde görev yapan birçok kişi çalışmış. Yönetmen Ikuhara, bu animede Sailor Moon’daki başarıyı yakalayabileceğinden emin olmamasına rağmen Utena’nın son işi olduğunu düşünerek kariyerinin zirve eserini yapmak istemiş.

    Utena’nın, Shoujo Kakumei Utena (Revolutionary Girl Utena) isimli beş sayılık mangası, aynı isim ile yayınlanan 39 bölümden oluşan anime serisi ve 1999 yılında yapılan Adolescence of Utena isimli bir anime filmi bulunmaktadır. Televizyon serisi ile film paralel doğrultuda ilerlese de bazı değişiklikler yapılmış. Utena'nın film versiyonu oldukça ilginç bulunmuştur. Bu ilginçliğin en büyük sebebi kahramanların görünüşlerinin ve karakterlerinin değişmesidir. Özellikle filmdeki Anthy Himemiya karakteri seriden oldukça farklıdır. Filmde Anthy karakteri çiziminin seriye göre daha güzel olduğunu söyleyebiliriz. Anthy seride pasif bir karakter olarak ortaya çıkarken, filmde flörtöz ve dik başlı bir karakter olarak görünmekte. Ayrıca filmde Touga Kiryuu ve Utena arasında bağ, seridekinden oldukça farklıdır.

    Çizimleri bakımından animeye, Riyoko Ikeda'nın The Rose of Versailles'in (Versailles Gülü) ilham kaynağı olduğu sıkça konuşulmuştur. Kayan aynalar, desteksiz merdivenler gibi unsurlar Versailles Gülü'nde de yer almıştı. Utena'da da gerçeküstü manzaraların yanında buna benzer sahneler mevcut. Ayrıca devrim yapmak, güllerin sıkça kullanılması, asalet ve düellolar da Versailles Gülü’nü fazlası ile hatırlatıyor. Özellikle Utena Tenjou ile Oscar François karakter olarak birbirini anımsatmakta. (ikiside erkeksi dişi karakterler). En büyük benzerliklerden bir diğeri ise Utena’nın Anthy’yi, Oscar’ın ise Maria Antoinette’yi korumaya çalışmasıdır. Maria Antoinette’in son derece kadınsı olması ile Anthy karakterinin de aynı özelliği taşıması; Oscar ve Utena’nın da erkeksi dişi karakterler olma özellikleri aynıdır. Oscar, babası tarafından erkek gibi yetiştirilir, Utena babasız kaldığı ve güçsüz olmaktan korktuğu için erkek gibi yetişir. Utena’nın savaşı Gül Gelini’ni kurtarmak, Oscar’ın savaşı babasının arzusunu gerçekleştirmek ve iyi bir asker olmaktır. Her iki karakterde başkaları için kendi yaşamlarından ödün vermişlerdir. Lakin bu konuşulanlara rağmen yönetmen Kunihiko Ikuhara, Versailles Gülü'nün, Utena’ya kaynak olmadığını birçok kez dile getirmiştir. Ikuhara'nın söylediğine göre Utena'nın konsepti, Sailor Moon Super S: The Movie anime filminden gelmektedir. Çünkü Ikuhara'nın orijinal fikirleri Sailor Moon filminde kullanılmamış, yönetmen de akabinde projeden ayrılarak fikirlerini Utena'da uygulamıştır.Sailor Moon animesinde de eşcinsel karakterlerin bulunması Utena ile benzerliklerindendir.


    Utena'da masallarda kullanılan motiflere sıkça rastlıyoruz. Kaleler, yakışıklı prensler gibi. Bununla birlikte, hikayeler mangalarda gördüğümüz geleneksel shoujo temaları ile (güzel kızlar ve erkekler, romantik yakınlaşmalar) desteklenmiş. Utena'da metafizik göndermeler de bulunuyor. Utena bir illüzyon dünyasında yaşamaktadır ve bu dünyadan gerçekliğe adım atmaktadır. Serinin sonunda Anthy’nin eline bir çanta alması artık kendi bağımsızlığını kazandığını ve zincirlerinden kurtulduğunu temsil eder. Utena ve Anthy'nin ilişkisi ise metafor olarak iki yarımın birleşme ihtiyacı olarak tanımlanmıştır. Utena ne kadar erkek gibi davranırsa Anthy o kadar narindir. Lakin ikisi de birbirlerine olan sevgilerini doğrudan açıklamaz. Kullanılan kırmızı renk ise karakterlerin hırsını temsil etmektedir. Utena'nın merdivenleri çıkarken geçirdiği dönüşüm ve çalan “Zettai Unmei Mokushiroku” adlı parça, o dönemin diğer popüler shoujo içeriği gibidir. Yani müzik eşliğinde karakteri değişen ve dönüşüm geçiren kız teması Utena'da da mevcut. Utena

    için sürrealizm dolu bir anime denilebilir. Bunda yönetmen Ikuhara'nın sanat ve tiyatro sevgisinin yeri büyük. İlk bölümden son bölüme kadar Utena, anlamı olmayan olaylardan adeta anlam çıkarmaktadır. Sonu yokmuş gibi görünen spiral merdivenlerin çıktığı düello meydanının tepesinde süzülüyormuş gibi duran tersyüz bir kale, esrarengiz yorumlar yapan gölge kuklaları, sözleri kadar değişik ama bir o kadar da görkemli olan müzikleri animeye gerçeküstü bir hava katıyor. Karakterlerin düşünceleri ve duyguları mümkün olduğunca estetik bir şekilde sunulmuş. Anthy her ne kadar kırılgan ve narin Gül Gelini olarak lanse edilse de özellikle evcil hayvanları başta olmak üzere garip zevklere sahiptir. Seride bulunan tüm erkekler işe yaramaz ve zorba olarak tasvir edilmiştir. Utena adeta kendi dünyasında bir halüsinasyonun içinde yaşıyor gibidir. Serinin sonunda ise şaşırtıcı gerçekler ortaya çıkar. Akio ve Anthy hakkındaki gerçekleri öğrenen Utena ile birlikte seyirci de büyük bir şokgeçirir. Anthy aslında bir cadıdır.Yıllar önce Akio’yu kurtarmak için kendisini kasabalıların önüne atmış ve öldürülmüştür. Utena küçüklüğünde Anthy’in acılar içinde arafta sıkıştığını görmüş ve bu sebeple prens olmaya karar vermiştir. Anthy’ye sonusuz derecede güvenen ve onun için ölümü göze alan Utena en büyük darbeyi de Anthy’den alacaktır. Ama serinin sonunda Utena’nın dileği gerçek olacak ve Anthy bir birey olduğunu anlayacak, özgürlüğe adımını atacaktır. Belirtmem gereken bir diğer nokta ise animede ensest ve eşcinsel ilişkilerin bulunuyor olması ama bunların açık şekilde gösterilmemesi. Anthy ve Utena arasındaki duygusal ilişkiyi filmde daha net görürken seride hiç görmediğimiz cinsel yaklaşımlarıda filmde görmekteyiz. 1990'ların en önemli animesi olarak gösterilen Utena, Animation Kobe tarafından yılın televizyon animesi ödülünü 1997 yılında kazanmıştır.

    Animedeki çeşitli biçimlerde tasvirler karşımıza çıkmakta. Gerçekte yıllar önce bir yangında ölen Mikage’nin seride bulunmasının nedeni herkesin onu yaşıyor sanmasıdır. Dolayısıyla herkes onun öldüğünü düşünürse var olmayacaktır. Kısacası tüm mesele fikirlerin ne kadar güçlü olabileceğidir. Bu örneğe serinin sonunda Utena’nın hatırasının herkesin aklından silinmesi de verilebilir. Lakin Anthy ve Akio hala Utena’nın kim olduğunu hatırladığı için Utena bir yerlerde yaşamak zorundadır. Seride karşımıza bolca gül çıkıyor. Kırmızı güller bireyleri tek tek temsil ederken siyah güller hepsinin ortak davasının (Utena’yı alt etmek) sembolüdür. Kelebekler ise birçok tasvirde olduğu gibi başkalaşımı temsil eder. Karagül hikayesinin sonunda çıkan kediler ise aileyi, Akio’nun tarottan gelen arabası yetişkinliği, seks, tutku ile dönüşümü simgeler. Bunların dışında Miki’nin sürekli kronometresine bakması okulda zamanın farklı aktığının farklı olmasından kaynaklandığı içindir. Yani Miki zaman tutmaktadır. Son olarak animede bahsi geçen dünya devrimiyse Anthy’nin itaatkârlığının yok edilmesidir.

  • Millennium Actress

    Yönetmen: Satoshi Kon
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Komedi, Dram, Macera, Romantik
    Yıl:2001
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/8.5


    Sanırım Hayao Miyazaki'nin 2001 yılında çıkan Ruhların Kaçışı adlı anime filmini izlemeyen kimse kalmamıştır. Studio Ghibli'nin bu eseri kadar meşhur olmasa da 2001 yılında bir film daha çıktı karşımıza ve oldukça da ses getirdi. Perfect Blue'dan sonra ikinci yönetmenlik deneyimi ile mükemmel bir kurgu sunan Satoshi Kon’in Millennium Actress adlı yapımı, bir aktristin çocukluktan yetişkinliğe kadar yaşamını gözler önüne seriyor. Capcanlı animasyonları, flashbackler kullanarak kurgu ile hikâye arasındaki ince çizgiyi yok edişi ve en önemlisi şahane öyküsü ile kült olmuş bir anime filmi.

    Günümüzde bile ne yazık ki birçok insan hala tüm animasyon filmlerin komik ve sadece çocuklara hitap ettiğini düşünmekte. Dahası, "anime" kelimesini kullandığınızda yüzünüze anlamsız bir şekilde bakabiliyorlar veya sizin sadece "Pokemon"dan bahsettiğinizi düşünebiliyorlar. Dolayısıyla sözünü ettiğim birçok insan aslında neleri kaçırdığının farkında bile değil. Tamamen yetişkinlere hitap eden, içinde şiddet ve cinsellik gibi unsurların bulunduğu, onların deyimi ile "çizgi filmler" akıllarına gelmiyor bile. Durum böyle olunca insanlar Milennium Actress gibi bir mücevheri çok kolay es geçebiliyorlar. Yirminci yüzyıl Japon sinemasını temel alması; komedi, dram ve romantizmi harmanlaması ile Milennium Actress çocuk filmi olmaktan çok ama çok uzak. Tam tersine bu film; çeşitli deneyimler kazanmış, başarılar elde etmiş veya hayal kırıklıkları geçirecek kadar çok yaşayabilmiş insanlar için.


    İlk izlenimler bazen filmler için her şey demektir. İzlediğiniz küçük bir fragman, gördüğünüz bir resim ön yargılar oluşturmanıza neden olabilir veya filmi daha da merak ederek beklemenize sebebiyet verebilir. Milennium Actress, sürpriz bir şekilde “bilimkurgu filminden çıkmış” bir sahne ile başlıyor. Ekranda bir kadın vardır ve bir adamın ettiği tüm itirazlara rağmen uzaya çıkmaya kararlıdır. Kadının inatçılığı ise bir başka adama verdiği sözden ileri gelmektedir. Acaba bir yanlışlık mı var? Bu başka bir film mi derken sahne aniden donar ve anlarız ki izlediğimiz aslında orta yaşlı bir adamın seyrettiği bir filmdir. Orta yaşlı adamın adı Genya Tachibana’dır ve kendisi de izlediği filmdeki aktristinin büyük bir hayranıdır. Tachibana'nın film keyfi ansızın meydana gelen bir deprem ile bozulur. İşte bu anlattığım Milennium Actress'in sadece birkaç dakikası. Hani dedim ya bir filmin ilk sahnesi önemlidir; filmin geri kalanının kaderini belirleyebilir diye. Aslında bu kural Milennium Actress için geçerli değil çünkü filmde flashbackler vasıtasıyla bir ileri bir geri gidiyoruz. Bir bakmışsınız günümüzdeyken bir bakmışsınız geçmişe gitmişiz. Peki hangisi gerçek, hangisi hikaye?

    Bir kadının hayatından kesitler ekranda gelip gitmektedir. Öncesi siyah beyaz, sonrası renkli... Bir video kasetin ileri ve geri sarılması gibi, Chiyoko Fujiawara'nın hayatına konuk oluyoruz. Tachibana, yetmişinci yıl dönümünde Ginei Studios üzerine bir belgesel hazırlamaktadır ve Fujiwara da onlarca yıl stüdyonun adeta kalbi olmuştur. Ginei Studios yıkıldıktan sonra Fujiwara da köşesine çekilmiş ve deyim yerindeyse zamanla yok olmuştur. Tachibana ise aktristin büyük hayranıdır ve Fujiwara'nın izini bulup onunla röportaj yapmak yardımcısının gözünde sıkıcı bir iş olsa da onun için altın kadar değerlidir. Bir zamanların aranan oyuncusu, dünyalar güzel Fujiwara, yıllar onu yıpratmış da olsa kanlı ve canlı olarak Tachibana'nın karşısındadır ve bu bile onun nefesini kesmeye yeterlidir. Tachibana nefes almayı hatırlayıp kendine geldiğinde karşısındakini şaşırtma sırası ondadır. Tachibana, yanında getirdiği eski bir anahtarı Fujiwara'ya hediye eder. Anahtarı gören Fujiwara'nın ise gözleri büyür ve derinden etkilenir. Fujiwara, Tachibana'ya uzun yıllar önce kaybolan bu anahtarı nereden bulduğunu sorar ama Tachibana cevap vermekten kaçınır. Akabinde gizemli anahtarın macerası başlar ve Fujiwara'nın hayat hikayesi gözler önüne serilir.


    Chiyoko Fujiwara'nın hayatının farklı dönemlerine girdiğimiz için bir karakteri üç farklı seyyu (seslendirmeci) seslendirmekte. Siyah - beyaz ve soluk kırmızı renklendirmeyle evden kaçmış genç Fujiwara'nın hikayesi 1930'lu yıllarda faşist bir Japonya'da başlıyor. Chiyoko Fujiwara, 1923 yılında Büyük Kanto Depremi sırasında doğmuştur ve babasını o depremde kaybetmiştir. Fujiwara oyuncu olmak istediği için annesi ile tartışmıştır. Fujiwara, annesine yapımcı stüdyo Ginei Studios'tan birisinin onu gözlemlediğini ve geleceğin yıldızı olabileceğini anlatmaya çalışır. Elbette bu kelimeleri duymak, Fujiwara'nın öyküsünün başlangıcını dinlemek, Tachibana için bir hazine değerindedir. Derken o da nesi? Tachibana ve asistanı da Fujiwara'yı keşfetmek için oradadır!

    Bir film karakterinin doğrudan seyirci ile konuşması veya göndermeler yapması anlamına gelen "Dördüncü duvarı yıkma" olayını az çok duymuşsunuzdur. Peki ya iki gazeteci hem gelecekte hem de geçmişte geziniyorsa? Üstelik ikisi de bunun farkında olup olaya şaşırıyorsa? Kısacası Tachibana ve yardımcısı sadece belgesel çekmek için Fujiwara'nın yanında değil, kafasının da içindedir. Bir ileri bir geri giderek çizgi roman gibi kokan hikayesi ile çok geçmeden izleyici de onlara katılır.

    Fujiwara'nın hayatına beklemediği anda gizemli bir adam giriş yapar. Bu adam istemeden de olsa Fujiwara'ya çarpınca adamın yaralı olduğunu anlarız. Bu kişi, aynı zamanda, hükümetin peşinde olduğu bir ressamdır. Fujiwara ressamı saklar ve yaralarını sarar. Bu arada genç yeniyetme Fujiwara, ressama aşık olmaya başlar. Ancak ne yazık ki ertesi gün ressam kaçmak zorundadır. Ondan geriye kalan şey sadece bir anahtardır. Evet, Fujiwara'nın kaybettiği anahtardır bu. Fujiwara da bir şeyden artık emindir: Ünlü bir oyuncu olacak ve ressamı bulacaktır.


    Tachibana ile Fujiwara'nın birbirleri ile etkileşimini izlemek kimi zaman eğlenceli olsa da genelde derin ve duygusal anlar yaşatıyor. Tachibana, Fujiwara hakkında her şeyi bildiğini düşünse de sonuçta bildiği tek şey yer aldığı filmleridir ve Fujiwara'nın kişiliği hakkında öğrendiği her yeni bilgi yeni bir hikâyeye sebebiyet verir. Hal böyle olunca Tachibana'nın Fujiwara'ya olan hayranlığı her dakika artar. Özellikle sıra ikinci dünya savaşı dönemine geldiğinde Fujiwara'nın kötüleşmesi ve Tachibana'nın kendi annesiymiş gibi ilgilenmeye çalışması görülmeye değer.

    Chiyoko Fujiwara büyüdükçe kullanılan animasyon teknikleri, renkler ve tonlamalar da değişiyor. Kullanılan her yeni teknik o dönemin Japonya'sını gözler önüne seriyor. Elbette, anime filminin teknikleri; anime içinde çekilen filmlerin teknikleri birleşince ortaya “cümbüş” diyebileceğimiz bir renk şenliği çıkıvermiş. Müziklerden sorumlu olan Susumu Hirasawa ise kendisini yeterince kanıtlamış bir isim. Müzisyen daha önce, Satoshi Kon'la beraber birçok projede beraber yer aldı. Yani aralarındaki uyumu tartışmaya bile gerek yok.

    Milennium Actress ilk bakışta kurgusu karışık bir anime filmiymiş gibi gelebilir. Zamanda bir ileri bir geri, bir kadının düşüncelerinde iki adamı ve diğer öğeleri takip etmesi zormuş gibi duruyor ama aslında hiç de öyle değil. Bunun sebebi de Satoshi Kon'un ustalığını ikinci yönetmenlik deneyiminde de sergilemiş olması. Kaos içinde bir düzen var diyebilirim ve her ne kadar karmaşa hakimmiş gibi gözükse de her şey sırayla. Yönetmen, duygularımızı hitap etmeyi çok iyi başarmış. Satohi Kon, hafızasını ve hayal gücünü bu filmde harmanlayarak şahane bir yapıt ortaya çıkarmış. Edo dönemine ve Mançukuo dahil Japon tarihine yapılan göndermeleri de es geçmemek lazım. Filmi izlerken kimi zaman eğlenirken kimi zaman göz yaşlarınızı zor tutacağınızdan emin olabilirsiniz. Bir anahtarla başlayan öykü, anahtarın açtığı şeyin ne olduğunu öğrenmemiz, onun içinde olan şeyin ortaya çıkması derken farklı bir hikaye doğuruyor ve filmler ile anlatılan hikaye iç içe girerek sımsıcak bir şölen havası yaratıyor. 2001 yılında yılın animesi dalında verilen en büyük ödülü Ruhların Kaçışı ile paylaşan Milennium Actress hem kurgusu hem de barındırdığı birden fazla çizim tekniği ve görsel oyunları ile duygularınıza hitap edecek bir anime. Zaten yönetmen koltuğundaki isim Satoshi Kon. Ayrıca belirtmek isterim ki 1997 yılında Perfect Blue animesinde Hitchcock tarzı ile karşımıza çıkan yönetmen Satoshi Kon, 2006 yılında Paprika animesi ile Davıd Lynch tarzını yakalamıştır. Daha fazla söze gerek var mıdır?

    Yazı, ilk olarak Japon Sineması adlı sitede yayınlanmıştır.

  • Neo Tokyo

    Yönetmen: Rintaro, Yoshiaki Kawajiri, Katsuhiro Otomo
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Macera, Fantastik, Bilimkurgu
    Yıl: 1987
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/8.5


    Neo Tokyo, fantezi ile bilimkurgunun harmanlandığı ve üç aklı bir araya getiren üçleme bir film olarak karşımıza çıkıyor. Peki Neo Tokyo nedir? Neo Tokyo üç farklı ustayı alıp onlara iyi bir bütçe ve sınırsız hayal gücü verdiğinizde ortaya çıkacak olan şeydir. Filmde görev üstlenen yönetmenler Rintaro, Yoshiaki Kawajiri ve Katsuhiro Otomo'dur. Üç farklı hikayeyi bir bütün olarak izleyicisine sunan Neo Tokyo ilk olarak 1987 yılında Japonya'da ve 1989 yılında İngilizce dublajlı olarak birçok ülkede sevenleriyle buluştu. Giriş faslını fazla uzatmadan, bakalım üç güçlü yönetmen, üç hikayesi ile bizlere neler sunmuş.

    Gizemli bir ormanda bir mağaranın ağzına girerek başladığımız bu maceranın ilk ve en gerçeküstü hikayesini Rintaro'nun Labyrinth (Labirent) adlı hikayesi oluşturuyor. Ülkemizde bankaların ve sigorta şirketlerinin sıkça kullandığı Erik Satie’nin Gymnopedie No. 1 adlı piyano resitali eşliğinde başlayan Rintaro'nun hikayesi, hayal gücü bir hayli yüksek olan küçük Sachi'yi konu alıyor. Küçük Sachi ürkek kedisi Cicerone ile saklambaç oynarken tıpkı Alice Harikalar Diyarı'nda gibi kafasında yarattığı sirk tarzı dünyasında yolculuk ediyor. Ünlü illüstratör Gerald Scarfe'ın (Pink Floyd için yaptığı animasyonlar ve 1997 yapımı Disney'in Herkül animasyonu aklınıza gelebilir) çizim tekniğini anımsatan küçük Sachi'nin hayal gücünde neler yok ki? Doğaüstü varlıklar, kartondan insanlar, tasması olan görünmez bir köpek, garip bir sirk ve daha niceleri. Sahnenin ilk başı hariç diyalogun karşımıza çıkmadığı Labirent'te deyim yerindeyse sürekli bir curcuna söz konusu. Ayrıca az önce saydığım imgeler kimi zaman karanlık ve ürkütücü olarak karşımıza çıksa da küçük Sachi asla korkmuş veya ürkek bir kız olarak lanse edilmemiş. Tam tersine, meraklı ve gözlemci olarak gördüklerinin üzerine giden bir kız. Hatta ürkek olarak nitelendirdiğim kedisi Cicerone bile bir süre sonra Sachi'den aldığı enerji ile bu tuhaf yolculuğun tadını çıkarmaya başlıyor. İlk bakışta Rintaro'nun Labirent'i için açık konuşayım; konusuz, rastgele, kısacası ne olduğu belirsiz diyebilirsiniz ama bu sunumda sembolik olarak asıl ön planda olan hayal etmenin "gücü", bilinmezliğin yarattığı korku ve keşfetmenin verdiği hazdır.


    Üçlemenin ikinci hikayesi ise Yoshiaki Kawajiri'nin The Running Man (Koşan Adam) adlı hikayesi. Labirent'in karanlık ama coşkulu dünyasının aksine Koşan Adam, zalim ve korkutucu bir distopyaya götürüyor bizleri. Bu sefer odak noktamız şampiyon bir yarışçı olan Zack Hugh. Koşan Adam lakaplı Zack "Death Circus" yani Ölüm Sirki (evet, yine bir sirk çıkıyor karşımıza) adı verilen araba yarışlarının on yıldır yenilmez şampiyonudur. Lakin Zack bu şampiyonlukları sadece alın teriyle değil kendini parça parça, insanlığını feda ederek elde etmiştir. Karşılığında ise yarış arabası ile adeta bütünleşmiş hale gelmiştir. Koşan Adam'da ismi verilmeyen bir gazeteci Zack ile başarı öyküsü hakkında röportaj yapmak istemektedir çok geçmeden pist dışında Zack'ı görünce "büründüğü şeyi" ve telekinezi yetenekleri ile diğer yarışçıları nasıl etkilediğine şahitlik ederiz. Görsel olarak Koşan Adam, Labirent kadar orijinal değil. Koşan Adam'ın geçtiği karanlık evreni Blade Runner filmindeki evrene benzetebiliriz. Noir tarzı ile kir kaplı uzun binalar, neon ışıklandırmalar, ucuz ama kalitesiz ürünleri ile izlediyseniz aklınıza belki de ilk gelecek filmdir Blade Runner. Labirent bizlere nasıl hayal gücü ve fantastikliği sunuyorsa Koşan Adam da bilimkurgu ve teknolojiyi kullanarak insanoğlunun teknoloji ile nasıl sürekli takıntılı hale geldiğini ve tıpkı Zack Hugh gibi nasıl insanlıktan çıkmaya başladığını aslında bizlere aktarıyor. Yine teknoloji ile beraber hayatımızda artan şiddet de Zack Hugh'un korkunç ölümüyle olabilecek en güze şekilde resmedilmiş.


    Son hikayemizin adı Construction Cancellation Order (İnşaat İptali Emri) ve yönetmen koltuğundaki isim Katsuhiro Otomo. Şahsen son hikaye için üçlemenin en iyisi diyebilirim. Diğer iki hikayenin aksine hafif komedi unsurlarının da bulunduğu final hikayesinde kontrolden çıkan teknoloji söz konusu. Lakin Yönetmen Otomo'nun diğer çalıştığı yapımların aksine (bakınız Akira) teknolojinin tehdit oluşturması İnşaat İptali Emri'nde daha az tehditkar, daha bir yumuşatılmış olarak çıkıyor karşımıza. Bu hikayenin başrolü ise tavırları, kocaman gözlüğü, ikiye ayırdığı saçları ve verdiği hafif çizgi film karakteri tadı ile klasik bir Japon satış görevlisini temsil eden Sugioka. Uydurma bir Güney Amerika ülkesine gönderilen Sugioka'nın amacı Amazon yakınlarına giderek çalıştığı firmanın başlattığı inşaatı durdurmak. Sugioka inşaat alanındaki tek insandır ve şantiyeden sorumlu ustabaşı robot tek bir şeye programlanmıştır: Ne olursa olsun inşaatı bitirmek. "Ne olursa olsun"... İşte tam bu noktada bizlere anlatılmak istenen şey aslında insanlar ve robotların çarpışmasıdır. Ustabaşı robot da karşısındaki insanı inşaatı için bir tehdit olarak görünce Sugioka, ustabaşı robot tarafından ofisinde kilit altında tutulur. Dahası, ustabaşı robot Sguioka’ya şöyle bir söz sarf etmekten de geri durmaz: Beni yok etsen bile bu inşaat devam edecek! Ve Sugioka kendisine verilen görevi tamamlamak için o kadar çok emek harcar ki en sonunda akıl sağlığı etkilenmeye başlar. Öyle ki Sugioka’nın aklında da tek bir şey vardır: Bu inşaat duracak! Gel gelelim işin trajikomik boyutu şudur ki Sugioka çaresizce inşaatı durdurmaya çalışırken yaşanan hükümet değişikliği sonucunda kendisine inşaatın yeniden devam edebileceğine dair bir haber gelir. Lakin bu artık Sugioka’nın umurunda değildir. Dediğim gibi bu inşaat artık duracaktır.

    İnşaat İptali Emri görsel olarak günümüzde alıştığımız anime çizim tarzına en yakın tekniğe sahip olan hikaye. Diğer iki senaryo, Labirent ve Koşan Adam çizim tarzı olarak oldukça farklı şekilde sunulmuş. Özellikle Koşan Adam da Zack Hugh'un mimikleri zaman zaman sizlere rahatsızlık verebilir. Bunun tam tersi bir şekilde Labirent'te karanlık atmosferine karşın gerek Sachi, gerekse Cicerone sevimli diyebileceğim karakterler. Yani anlayacağınız hikayeler sadece senaryo olarak değil tarz olarak da tamamen bambaşka. Peki bu üçlemeyi derleyen yönetmenler kimler? Anime dünyasında yerleri sağlam olan bu üç kişinin adını bilmeseniz de muhakkak animelerinin adını duymuşsunuzdur. Öncelikle Labirent’in Rintaro’sundan başlayalım. Garip bir isim değil mi? Asıl adı Shigeyuki Hayashi olan yönetmenin takma adı Rintaro. Birkaç sene öncesine kadar Kyoto Seika Üniversitesi’nde de ders veren yönetmenin ülkesinde iki adet ödülünün yanında Avrupa’da prestijli bir yere sahip olan “Sitges Film Festival” de 2001 yılında Metropolis filmiyle en iyi film adaylığı vardır. 1997 “X” adlı şahsen kötü olarak adlandırabileceğim anime filminde de yönetmen koltuğunda olsa da genel olarak tarzı ile diğer yapımlarında da oldukça başarılı işler çıkarmıştır. Özellikle az önce bahsettiğim ve yazısını bizzat kendim elime aldığım Metropolis filmi için belki de ustanın en sağlam işi diyebilirim. Koşan Adam’ın yönetmeni Yoshiaki Kawajiri için Ninja Scroll veya Vampire Hunter D desem herhalde yeterli olur. Tıpkı Koşan Adam’daki gibi zalim ve acımasız bir dünyada geçiyor Kawajiri’nin animeleri ve çoğunlukla bilimkurgu ön planda. Neo Tokyo ile aynı yıl içerisinde yönetmenliğini yaptığı Wicked City ile adını sağlamlaştıran yönetmen 2010’un başlarından bu yana özellikle batı kültüründen gelen (Iron Man, Wolverine, Blade, X-Men animeleri) kaynaklarda “storyboard”tan sorumlu kişi olarak, yani hikayenin kağıda ilk defa dökülmesi aşamasında görevler üstlenmiştir.


    Son yönetmenimiz Katsuhiro Otomo’dan bahsederken ise tek bir kelime edeceğim: Akira. Yönetmen Rintaro gibi ödüllere sahip olan Otomo’nun ünlü Fransız çizgi roman festivali Angoulême Büyük Ödülü’nde 2014 ve 2015 yılında iki adet ödülü vardır. 1982’de mangasını çizip 1988’de anime filmini çektiği Akira dışında yönetmenin en ünlü yapımı Steamboy diyebilirim. Hem olumlu hem olumsuz eleştiriler alsa da Steamboy on yıllık yapım süresi, 180.000’nin üzerindeki çizim sayısı ve kullanılan 440 adet CG grafik tekniği ile fakat en önemlisi yaklaşık yirmi milyon dolarlık bütçesi ile en pahalı anime filmi olma unvanına sahiptir.

    Neo Tokyo’nun başında “gizemli bir ormanda bir mağaranın ağzına girerek başladığımız bu macera…” diye başlamıştım ve aşağı yukarı elli dakika süren bu maceranın son sahnesinde Sachi’nin garip sirkinde ürkütücü yaratıklar ile garip bir palyaçoya sarılmasından sonra mağaranın ağzından çıkmamız ile son buluyor. Bizlere İngilizce olarak “Welcome” dedikten sonra mağaranın ağzı kapanıyor ama bunun bir son olmadığını da izleyicisine vurguluyor. Yaklaşık otuz sene sonra bile Neo Tokyo için hala yazılar yazabiliyorsak ve anime ile sanat nasıl kurgulanır merak ediyorsanız sadece elli dakikanızı (bir saat bile değil) ayırmanız yeterli olacaktır.

    Yazı, ilk olarak Japon Sineması adlı sitede yayınlanmıştır.

  • Metropolis

    Yönetmen: Rintaro
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Bilimkurgu, Macera
    Yıl: 2001
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/8


    Sadece tüm zamanların en iyi sessiz filmlerinden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda en iyi bilim kurgu filmleri listesine de adını yazdıran 1927 tarihli Metropolis filmini duymuş muydunuz? Film aynı zamanda son derece başarılı bir siyasi anlatıma da sahiptir. Lakin ben Metropolis 1927 yapımı filmden değil 2001 yapımı Metoroporisu ( Metropolis) animesinden bahsedeceğim. Anime, Osamu Tezuka’nın 1946 yılında yayınlanan aynı isimli mangasından uyarlanmıştır. Manga, 1927 yapımı klasik film ile paralellikler gösterse de Tezuka yaptığı bir açıklamada, bir dergide filmin resmini gördüğünü, filmi izlemediğini ve sadece resimden etkilenerek manganın öyküsünü kaleme aldığını söyler.160 sayfalık hikaye için Tezuka'ya sadece yarım senelik bir süre verilir. Tezuka da bitmemiş işlerinden temel konu başlıklarını bir araya getirir. Filmin ana karakteri olan dişi robotu ise gördüğü Metropolis filmi görselinden ilham alarak (dediğimiz gibi filmi hiç görmemesine ve içeriğini bilmemesine rağmen) oluşturur. Manga okuyucu tarafından o kadar çok sevilir ki birçok kişinin manga sanatçısı olmasına sebep olur.

    Animeye dönecek olursak, mangadan gelmesine rağmen mangaya fazlaca dayandığını söyleyemeyiz. Senaryo birçok kilit noktayı 1927 yapımı filmden almıştır. Tima karakterinin mangadaki ismi Michi’dir. Anime filminde Tima'yi yapan robot Laughton iken mangadaki Tima’yı yani mangadaki ismi ile Michi’yi yapan kişi Lawton isimli bir bilim adamıdır. Ayrıca mangada Mickey Mouse’a benzer dev fareler varken animede bu fareler hiç görünmezler. Manganın sonunda Kenichi, Metropolis'e ulaşamaz ve Michi’yi tamir edemez. Oysa animede Kenichi’nin, Tima’nın parçalarını topladığı ve onu tekrar bir araya getirmek üzere çalışmalara başladığını görürüz. 


    Anime ve manga arasındaki en büyük farkta manga ise Michi’nin cinsiyetini değiştirebiliyor oluşudur. Hatta suyun altında nefes alabilmek gibi bazı sıra dışı yetenekleri de vardır. Lakin karakter animede tamamen dişi olarak resmedilmiş ve Michi tarafı kullanılmamıştır.

    Biraz konusundan bahsedelim: Film, muhteşem Metropolis şehrinin, inanılmaz görüntüleri ile başlar. Lang’ın filminde gördüğümüz Metropolis gibi bu şehirde de kat kat yapılar vardır. Dedektif Shunsuke Ban ve yeğeni Kenichi kayıp bir suçlu olan Dr.Laughton’u aramak için Japonya’dan süper mega şehir Metropolis’e gelirler. O sırada şehirde Ziggurat adı verilen bir gökdelenin açılış kutlamaları vardır. Burası aynı zamanda bir araştırma merkezidir ve trilyoner Duke Red tarafında yaptırılmıştır. Ziggurat köprülerle birbirine bağlanmış, kulelerden oluşan karışık bir yapıdır. Yapı, bu gelişmiş çağın ve şehrin bir sembolü gibi görünse de gerçekler bambaşkadır. Burası, kötü Duke Red’in şehrin yönetimini ele geçirmek için kurduğu planları maskelemek üzere yaptırdığı bir yerdir. Ziggurat’ın içinde bulunan tahtın yarısı dev bilgisayar çipleri ile doludur. 


    Duke Red aynı zamanda Marduk Partisi için kaynak sağlayan biridir. Bu organizasyon Metropolis’teki robot karşıtlarını susturmaya yöneliktir. Duke Red ve evlat edinip yetiştirdiği Rock, bu grubun başındadırlar. Duke Red, Ziggurat ile dünyayı yönetmeyi amaçlar. Bu bina sayesinde bir şekilde tüm insan ve robotlara hükmedebilecektir. Bunun için bilim adamı Dr. Laughton’tan yardım alır ve ona ölmüş kızı Tima’nın robotunu yaptırır. Tima diğer robotlardan farklıdır. Dış görünüşü bir insana benzemektedir. Üstelik Tima’nın insanı duyguları vardır; aşk ve sevgi gibi… Tima, Ziggurat’in tahtına oturacak ve Duke Red onun sayesinde dünyada hâkimiyet kuracaktır. Lakin hiç hesaba katmadığı şeyler vardır: Shunsuke ve Kenichi, Duke Red’in ya da partiden birinin, peşinde oldukları hain bilim adamı ile bir anlaşma yaptıklarına dair kanıtlara ulaşmışlardır.

    Duke Red’in, Rock isimli bir evlatlığı vardır. Rock, Duke'a baba diye hitap etmektedir. Ama Duke bundan memnun olmaz. Onu azarlar ve babası olmadığını, sadece ona sahip çıktığını aşağılar bir tavırla anlatır. Duke’un bir takım gizli işler çevirdiğini anlayan Rock, bir gün onun peşine takılır ve bir laboratuvarda Tima’yı icat ettiklerini öğrenir. Tima’yı görünce babası Duke’u ondan çok kıskanır ve ortalığı yakıp yıkar. Harabeler arasında Kenichi ve Tima karşılaşırlar. Tima’yı gerçek bir insan zanneden Kenichi, ona yardım eder ve yıkıntıların arasından çıkarır. Lakin Rock kafasına koymuştur: Babasını kimse ile paylaşmayacak ve Tima’yı yok edecektir. Kendilerini beklenmedik bir macera içinde bulan Kenichi ve Tima ise kısa sürede birbirlerine bağlanacak ve büyük bir aşka adım atacaklardır. 


    Metropolis yüksek kalitedeki bilgisayar efektleri ile inanılmaz bir dünyayı keşfetmemize ve adeta nefesimizin kesilmesine neden oluyor. Karakter tasarımları Tenten adlı çizgi romandaki tipleri andırıyor. Klasik anime şeklinde çizilen tek karakter ise Tima. Animelerde rastladığımız karakteristik vücut özelliklerini Tima dışındaki karakterlerde göremediğimizi belirtelim. Diğer karakterler daha gerçekçi yüz ve vücut hatlarına sahip. Pek çok tip karikatürize edilmiş. Anime, arka planlar ve aksiyon sahneleri ile büyük bütçeli ve bol efektli Hollywood gerilim filmlerini andırıyor. Film, pek çok animeye nazaran uluslararası kültürel etkileşimleri ile Japonya dışındaki seyirciye daha yakın duruyor. Ziggurat adlı gökdelenin Tevrat'ta, Kur'an'da ve dünyanın birçok bölgesinde yerel efsanelerde bahsi geçen, Tanrı'ya ulaşmak için inşa edilen kule olan Babil Kulesine bir gönderme olduğu çok açık. Ancak film sadece göndermelerden ibaret değil. İyi geliştirilmiş karakterler, özellikle de gizemli Tima karakteri ile dikkat çekiyor. Filmde insanların ve neredeyse insan olan robotlar arasındaki çetrefilli ilişkiyi görüyoruz. Film pek çok diğer yapım ve hatta romana göre derin bir anlatımı var.

    İnsanoğlunun varolduğu günden beri sorduğu “ben kimim?” sorusuna robotlar üzerinden yanıt aranıyor. “Ben kimim”, “ruh nedir”, “robotlarında ruhu var mıdır?” gibi sorular pek çok animede gördüğümüz konular. Bunun yanında animede sağlam bir “ırkçılık” eleştirisinin yer aldığını da ifade edelim. Animede robotlara insanı özellik vermenin yasak olduğunu görüyoruz. Mesela robotların insanlar gibi ismi olmaz. Buna rağmen dedektif ve Kenichi robota Rero ismini verir. Rero, Kenichi’in amcası yaşlı dedektifin eski köpeğinin adıdır. İnsanlar robotların duygularının olmadığını sıkça dile getirirler. Bu da robotların sadakat duyguları ve kendi istekleri arasında bir çelişkiye düşmelerine neden olmaktadır. Animedeki bu durum, insanlık tarihinde görülen ırkçılık karşıtı devrimi hatırlatıyor. Hatta duyguları olmayan(!) makineler, aynı çocuklar gibi yaratıcıları hakkında sorular soruyorlar. Filmin sağlam bir anlatım tarzı var. Çoğunlukla olayları masum ve ağırbaşlı Kenichi’nin bakış açısı ile görüyoruz. Kenichi’nin de kendi soruları vardır. İnsanları anlayamamaktadır ve robotlarla diğer insanlara göre daha çok ilgilenmektedir. 


    Önemli bir nokta da filmin “Osamu Tezuka’nın Metropolis’i" olarak duyurulmuş olması. Tezuka’nın sanat tarzını, 1989 yılında aramızdan ayrılmasından beri modern filmlerde çok nadiren hissedebiliyoruz. Bunun tek istisnası Black Jack OAV serisi. Bu seri Tezuka’nın görsel yapısına çok yakındı. Metropolis’de sırf izleyenleri etkilemek için üretilmiş cinsel çekicilik yönü ağır basan kızlar bulunmuyor. Karakter tasarımları Tezuka’nın 1930 ve 1940'larda ilham aldığı Walt Disney ve Max Fleischer filmlerine uzanıyor. Dekor, 1920'lerden sonra özellikle mimaride görülen Fransa kaynaklı bir sanat akımı olan Art Deco tarzında, görkemli ve düzgün binalarda etkisini gösteriyor. Hatta Metropolis’in varoşlarında bile bu düzeni görebiliyoruz. Teknoloji, yüzeysel olarak 1930'lara benzerken modern esinlenmenin ipuçlarını veriyor. Özellikle bilgisayar sistemlerinde, robotların ve Ziggurat’ın devrelerinde.

    Müzikler son derece batı tarzı. Caz temelli ve fazlasıyla Art Deco çağını hatırlatıyor. Hikayenin anahtar noktalarında peppy-jazz kullanılmış. Bazı şarkıları Ray Charles ve Cab Calloway seçkilerinden hatırlayabilirsiniz. Şehre giriş Dixieland müziği tarzında. Joe Primrose bir noktada "St. James Infirmary"’i söylüyor. Heyecanın doruğa ulaştığı sahnede Ray Charles’ın "I Can't Stop Loving You" şarksı çalıyor. (Etkisi Dr. Strangelove’ın We’ll Meet Again'i andırıyor) Özellikle Ziggurat’ın çöküş sahnesinde blues müziği ile mahşer görüntülerinin birleştirilmesi ile yaratılan tezat anlatım animeye oldukça etkileyici bir hava katmış. Anime “Makine sevebilir mi?” sorusunu da soruyor. Bu sorular başka iki filmde daha gördüklerimizin bir diğer çeşidi: “A.I. Artificial Intelligence" ve "Blade Runner". Sorular bu kez Tina’nın insani ve robot tarafı arasında bir çekişmeye neden oluyor. Tima hikayenin temel kişisi (Film afişinden de anlaşılıyor). Filmin yaratıcıları birbirinden değerli. (Otomo Katsuhiro senaryoyu yazmış, Kawajiri Yoshiaki de animasyon yönetmenlerinden biri) GoNagai gibi önemli figürlerin filmde gözükmeleri ile Metropolis gerçekten ilginç bir yapım olmuş.

    Metropolist sıradan bir izle geç animesi değil. Şaşırtıcı ölçüde derinliği olan hayatın ve aşkın doğasını, işçilerin rolünü, makinelerin haklarını (eğer varsa tabi), bir babanın evladını inkâr etmesini ve Ziggurat‘in içinde yatan faşist çabaları sorgulayan bir yapım. Metropolis, 1927 yapımı filmin yeniden çevrimi olmamakla beraber, işlenen ve verilmek istenen mesajla filme çok uzak da bir noktada kalmıyor.

    Yazı, ilk olarak Japon Sineması adlı sitede yayınlanmıştır.


  • Hadashi no Gen

    Yönetmen: Mori Misaki, Toshio Hirata
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Dram, Tarihi
    Yapım Yılı: 1983 – 1986
    Bölüm Sayısı: 2 Film
    Anime Puanı: 10/9


    Ülkemizde Yalınayak Gen olarak Türkçe mangası satılan seri Hiroşima’ya atılan atom bombasını ve sonrasında yaşananları konu alıyor. Altı – yedi yaşlarındaki Gen Nakaoka, kardeşi Shinji, ablası Eiko, babası Daikichi ve hamile annesi Kimie ile ikinci dünya savaşı sebebiyle yoksulluk içinde yaşamaktadır. Savaşın son aylarıdır ve Japonya savaş sebebiyle oldukça yıpranmıştır. Hiroşima’ya gözle görülür bir zarar verilmese de Boeing B–29 uçakları birçok şehri bombalamıştır. İnsanlar iş bulamamakta, karınlarını doyurmakta zorlanmakta, var olan bir avuç yiyecek yemek pulu ile satılmaktadır. Lakin Nakaoka ailesinin babası Daikichi ümidini yitirmemiştir ve savaşın çok yakında sona erip sefilliğin biteceğini düşünmektedir. Hatta oğulları Gen ve Shinji’ye “Buğday gibi olun. En soğuk dönemde yetişmeye başlar ve üzerine basılsa bile yetişmeye devam eder” diye nasihat verir. Hiroşima sakinleri de iyimserliğini korumaya çalışmaktadır. Örneğin yemek pulu ile çorba dağıtılırken içinde bolca pirinç de vardır demektedir. Halbuki yok denecek kadar azdır ama bunu gören vatandaş her şeye rağmen gülümseyerek “çorba pirinçten geçilmiyor” benzeri sözler sarf etmektedir. Şehrin üzerinden sürekli gözcü Amerikan uçakları uçmaktadır ve halk panik içinde sığınaklara koşmaktadır. Fakat uçaklar herhangi bir girişimde bulunmamaktadır ve Gen’in babası başta olmak üzere halk şüphelenmekte, korku içinde bir şeyler beklemektedir. Gen ve kardeşi Shinji ise mümkün olduğunca babalarına yardım etmekte ve kendi aç karınlarını görmezden gelerek hamile anneleri için yiyecek peşinde koşarak günlerini geçirmektedirler. 


    6 Ağustos 1945 günü geldiğinde Gen’in ailesi ve Hiroşima halkı için bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Sabah saatlerinde, saat yediyi çeyrek geçe iki gözcü uçağı havalanmış ve dolayısıyla alarmın çalması ise halk sığınaklara koşmuştur. Yaklaşık yirmi dakika sonra ise tehlikenin geçtiği uyarısı verildikten sonra insanlar zorlu günlük yaşamlarına geri dönmüştür. Abla Eiko temizlik yapmakta, anne Kimie çamaşır asmakta, baba çalışmakta, küçük Shinji tahta gemisi ile oynamakta ve Gen de okula gitmektedir. O sırada gözlem uçakları “Enola Gay” adlı B–29 uçağına havanın bombalamak için müsait olduğuna dair rapor vermektedir. Enola Gay’in pilotu Paul Tibbets de anlaşıldı diyerek saat tam sekizi çeyrek geçe “Little Boy” adlı atom bombasını şehrin üzerine bırakır. İşte o an, ürpertici bir şekilde zaman adeta durur. On üç bin TNT gücünde ve dört bin derece ısı yayan bomba yüzünden “şanslı” olan yetmiş binden fazla insan saniyeler içinde hayatını kaybeder. Evet, maalesef şanslı olanlar diyorum çünkü onlar acı çekmemiştir. Bir şekilde hayatta kalanlar ise ağır yaralarla, vahşet derecesine yanıklarla sağ kalmıştır ve ölümleri ızdıraplı olmuştur. Gen şans eseri taş duvarlar onu bombanın ısısından koruduğu için hayatta kalabilmiştir ama yanındaki arkadaşı hiç de şanslı değildir. Gerçi ölen kız mı yoksa Gen mi şanslı tartışılır çünkü Gen artık bir kabusun içindedir. Bombanın etkisi ile şehir yanmakta, ısı sebebiyle eriyip hayatta kalan insanlar son nefeslerini vermeye çalışmaktadır. Elbette yıllar boyu sürecek radyasyon etkisinden bahsetmiyorum bile. Tüm bu olanlar yetmezmiş gibi Gen evine doğru koştuğunda acı bir manzara ile karşılaşır. Babası, ablası ve küçük kardeşi evlerinin enkazının altında kalmıştır. Üstelik ev cayır cayır yanmaktadır. Annesi Kimie ve Gen onlar kurtarmaya çalışır ama nafile. Üzerindekiler çok ağırdır. Ümitsiz durumu ilk fark eden babaları Daikichi olur ve Gen’e “artık annene sen bakacaksın, götür onu buradan” der. Gözyaşları içindeki zavallı Gen de babasının son dediğini yaparak zor da olsa annesini yangından uzaklaştırmaya başlar. Geriye küçük Shinji’nin rüzgarda yankılanan sesi kalır: “Anne! Çok sıcak! Çok acıyor anne!”…


    Yukarıda yazdıklarımdan filmin hemen hepsini özetlemişsin ve bariz spoilerler vermişsin diye bana kızabilirsiniz. Haklısınız da ama şöyle bir şey var ki izlediğiniz bir anime filmi değil yaşanmış gerçek bir tarihi olay. Hiroşima ve peşinden üç gün sonra Nagasaki’ye bombalar atıldı. Gen’in durumuna benzer birçok insan yakınını kaybetti. Çocuklar anasız babasız, ebeveynler evlatsız kaldı. Geriye kalanların da zaten hayaletten pek bir farkı kalmadı. Bomba yüzünden zehirlenmiş, içten içe çürüyüp ölümü bekleyen insanlar… Su yok… Yemek yok… Tıbbi malzeme yok… Umut da yok… Bu yüzden Yalınayak Gen’de aslında önemli olan konudan ziyade anlatılan olay ve emin olun benim anlatmam ve izlemeniz arasında çok fark var. Özellikle atom bombasının düştüğü sahnede elinde balon tutan kızı eminim sizler de tekrar tekrar geri sararak şok içinde izleyeceksiniz.

    Yalınayak Gen sadece atom bombası düştükten sonra yaşanan trajediyi sunmuyor. O malum sahne gelene kadar Japon halkının yaşam mücadelesini de Gen Nakaoka ve ailesi üzerinden sunmaya çalışıyor. Örneğin Gen ve kardeşi Shinji’nin hamile anneleri beslensin diye kendileri günlerdir aç gezmelerine rağmen sazan balığı bulmaya gidiyorlar. Yaşlı bir adamın bahçesindeki su birikintisinden balık aşırırken yakalandıklarında adam Gen’i dövmeye başlar ama Gen “beni istediğiniz kadar dövün ama balığı almama izin verin” der. Kabul ediyorum, biraz ajitasyon var bu sahnede ve akıllarınıza Sezercik’in süt çaldığı ve sütçü amcanın bacaklarına kapanıp “sütü dökme amca, beni döv ama sütü dökme” demesi gelebilir. Asıl anlatılmak istenen ise burada Gen’in temiz yürekliliği ve küçücük bir çocuğun saf kalbi. Akabinde bunun devamında balığı annelerine verdiklerinde Shinji annesinden balığın kılçığını ister. Shinji için bu saf ve masumane bir istektir ama annesi için çok üzücü bir durumdur. Evladınız açtır ama karnınızdaki bebek için siz yemek zorundasınızdır. Ne büyük ikilem ama: Minik yavrunuz mu yoksa doğmamış bebeğiniz mi? 


    Animenin zayıf noktaları neler peki? Öncelikle en zayıf noktası üç sene sonra çekilen devam filmi. Aslında film kötü değil ama ilk film özellikle atom bombası ve etkisini o kadar iyi yansıtıyor ki ikinci film yanında sıradan bir dram filmi gibi kalıyor. İkinci film, üç sene sonra çekildiği gibi animede de üç sene sonrasını konu almakta. Gen biraz büyümüştür ve Amerikan askerleri artık Japon topraklarındadır. Hiroşima toparlanmaya çalışmaktadır ama başı atom bombasının yan etkileriyle derttedir. İnsanlar hastalanıp ölmekte ve her temizlenen alandan çürümüş cesetler, iskeletler çıkmaktadır. İkinci film ilk filme göre yavan kalıyor ve açıkçası fazla derin araştırmadım ama mangasında olaylar farklı gelişiyormuş. Yani büyük ihtimalle ikinci filmin amacı birazcık da ilk filmin başarısının meyvelerini yemekti. İkinci sevmediğim olay ise Ryuta karakteri. Yine spoiler vereceğim; Shinji’nin yanarak öldüğünden bahsettim. Hem de trajik bir şekilde. Ryuta ise Shinji’nin yerine gelmiş birebir aynı bir karakter. Hatta Gen de annesine ne kadar da Shinji’ye benzediğini söylüyor. Hem tip hem de kişilik olarak. Dolayısıyla Ryuta, Gen ve annesi ile yaşamaya başlıyor. Şahsi düşüncem; madem Shinji de dahil aileye böyle dram dolu bir ölüm vereceksin, Shinji’nin yerine neden birebir aynı karakteri koyuyorsun? O zaman tıpatıp aynısı abla veya baba da çıkart karşılarına. Ryuta farklı bir karakter olsa elbette lafım yok ama izlerseniz hak vereceksiniz, bildiğiniz Shinji. Açıkçası böyle olmaması gerekirdi diye düşünüyorum ben. 


    Animenin çizimlerini gördükten sonra bir kez daha dediğim: “Eski animeler gibisi yokmuş” Bu tarz çizimlerle büyümemizin etkisi de var kabul ediyorum ama eski animeler bana her daim daha sıcak daha içten gelmiştir. Yeni nesiller elbette daha yüksek çözünürlükte ve daha ayrıntılı ama o sıcaklığı onlarda bir türlü hissedemiyorum. Çok dijitaller. Gen ve Shinji’nin buğday tarlasındaki koşuşu, siyah beyaz bir filmden çıkma gibi duran açılış müziği, hepsi nostaljik ve içinize işliyor. Müzikler ve seslendirmeler de aynı şekilde öyle. Yine az önce örneğini verdiğim Gen ve Shinji’nin buğday tarlasında koşarken “veey! veey!” diye çocukca bağrışmaları çok profesyonel. Burada profesyonel demekle kastettiğim de inanılmaz gerçekçi oluşu. Şimdiki animelerde herkesin görünümü de sesi de çok güzel. Çirkin sesli veya öyle olması planlanmadığı sürece çirkin bir karakter yok. Yalınayak Gen de ise durum tam tersi. Çirkin karakter de var ve gerçekçi, bağırdı mı itici gelen çocuk sesi de var. Düşünüyorum ve son yıllarda bu tarz gerçekçi davranan bir çocuk nerede vardı veya en azından sesi çocuk gibi çıkan kim vardı diye ve bulamıyorum. Günümüz animelerinde çocuk ortaokula gidiyor ama davranışları ile sizden benden daha olgun:)

    Yalınayak Gen’i izlerken aklıma Studio Ghibli’nin Ateşböceklerinin Mezarı (Grave of the Firefiles) filmi geldi. Yalınayak Gen, Ateşböceklerinin Mezarı kadar popüler olmadığı için (sonuçta Ateşböceklerinin arkasında Studio Ghibli var) ilk defa duyuyor olabilmeniz de mümkün. Aynı şekilde Ateşböceklerinin Mezarı anime filmini de popüler olduğu için izlemiş olma ihtimaliniz de yüksek ve o filmi sevdiyseniz Yalınayak Gen’i de muhakkak seveceksinizdir. Her iki filmi de izlemediyseniz ikinci dünya savaşı ve atom bombası teması ile şiddetle ikisini de izlemenizi öneririm. En azından Yalınayak Gen’in ikinci filmi olmasa da ilk filmini izleyin. Bu arada, Yalınayak Gen’e puan verirken ikinci filmi de puanlamaya dahil ettim. Yani verdiğim not iki filmi de kapsıyor. Bu yüzden Ateşböceklerinin Mezarı’ndan daha düşük oldu. Yoksa sadece ilk film olsaydı ikisi de aynı puanda olacaktı diyerek yazdığım en uzun yazılardan birisini sonlandırıyorum. 

  • Anime İnceleme Uygulaması Çıktı



    Android işletim sistemi için Anime-İnceleme.v1 sürümü yayınlanmış bulunmaktadır.

    Bu küçük ve sevimli uygulama sayesinde cep telefonunuzdan sitemizi daha hızlı ziyaret edebilir ve içeriğe daha hızlı ulaşabilirsiniz.

    Herhangi bir kazanç sağlamadığımız için (ve senelik 25 Dolar olduğu için) uygulamayı Google Playstore'a koymadık. Bu sayfadan indirerek telefonunuza kurabilirsiniz. Zaten Google Playstore dışından Apk indirenler olaya aşinadır. Olmayanlar için şöyle kısaca anlatayım:

    -animeinceleme.apk'yı telefonunuzdan yukarıdaki linkten indirin veya bilgisayarınızdan indirip telefonunuza kopyalayın.
    -Telefonunuzdan indirmeyi seçtiğinizde "bu tür dosyalar cihazınıza zarar verebilir" uyarısı verecektir, endişelenmeyin ve "tamam" deyin. 
    -İndirme (veya bilgisayardan kopyalama) işlemi bittikten sonra telefonunuzdan apk'nın üzerine tıklayın.
    -Paket yükleyici ile açın.
    -Büyük ihtimalle "yükleme engellendi" uyarısı alacaksınız. Ayarlar'a basın ve ekranı alta kaydırarak "bilinmeyen kaynaklar" sekmesini tikleyin. Çıkan pencerede "yalnızca bu yüklemeye izin verin" ibaresini de tikleyebilirsiniz. Ardından tamam deyin.
    -Son olarak Kur deyin. Uygulama telefonunuza kurulmuş olacaktır. 

    Umarım beğenirsiniz :)

  • Koutetsujou no Kabaneri

    Yönetmen: Tetsuro Araki
    Stüdyo: Wit Studio
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Dram
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7.5


    Koutetsujou no Kabaneri, kıyamet sonrası bir dünyada geçse de bu kıyamet geçmişte, Sanayi Devrimi yaşandığında meydana gelmiştir. Kökeni belli olmayan bir salgın yüzünden insanlar “Kabaneye” (zombi) dönüşmeye başlamış ve kabaneler taşıdıkları virüsü hızla diğer insanlara bulaştırmıştır. Kabaneler bildiğimiz klasik zombilere nazaran biraz daha zekidirler. Zombiler gibi ölüdürler ama daha hızlı, çevik ve sürü halinde gezinmesini bilmektedirler. Tarz olarak kabaneleri eğer izlediyseniz World War Z’deki zombilere benzetebilirsiniz. Ayrıca kabanelerin kalpleri turuncu bir renkte parlamaktadır ve etrafı demirden zırhla kaplıdır. Onları öldürmenin tek yolu ise klasik zombilerin beynini dağıtmaktan ziyade kalplerini yok etmektir. 


    Kabanelerin yayıldığı bu dünyada Hinomoto Adası’nda (Japonya) insanlar istasyon olarak adlandırılan irili ufaklı etrafı çevrili kalelerde hayatlarını idame ettirmeye çalışmaktadırlar. İstasyonlar arası gidiş geliş ve ticaret, buharla çalışan zırhlı trenlerle gerçekleşmektedir. Vazifesi demircilik olan Ikoma, Aragane adlı istasyonda yaşamaktadır ve bir yandan zırhlı trenler üzerinde bakım onarımını gerçekleştirirken diğer taraftan da kendisinin tasarladığı silah üzerinde çalışmaktadır. Normal askerlerin kullandığı kılıçlar ve tüfekler kabanelerin kalbini delme konusunda pek etkili değildir ama Ikoma geliştirdiği yeni basınç sistemi sayesinde kabanelerin zırhını aşıp kalplerini delmeyi hedeflemektedir. Günün birinde, kabanelerin istila etmeyi başardığı bir tren yavaşlamadığı için Aragane istasyonuna adeta uçarak girer ve vagonlardaki kabeneler her yere savrulur. Anlayacağınız, Aragane İstasyonu kabane istilasına uğrar ve Ikoma da yeni silahını denemek ister. Ikoma’nın yeni geliştirdiği silah oldukça iyi çalışır ama Ikoma ısırılmaktan kurtulamaz. Nitekim aklını çalıştırır ve virüsün beynine ulaşmasını engellemeyi başarır. Çok geçmeden Mumei adındaki genç kızın yardımı ile Ikoma ve diğer hayatta kalanlar Koutetsujou adlı zırhlı trene binip düşmüş istasyondan ayrılırlar. Ikoma, Mumei’den artık insan olmadığını ama kabane de olmadığını öğrenir. O artık yarı insan yarı kabane olan bir kabaneridir. Tıklım tıklım insan dolu bir trenin hedefi Shogun’un da bulunduğu Kongokaku’dur ama bu yolculuk hiç kolay olmayacaktır. Kabane tehdidi, yiyecek yetersizliği ve Ikoma’nın tehdit olup olmadığı derken Koutetsujou sakinlerini zorlu bir yolculuk beklemektedir. 


    Animeye ilk başladığımda aklıma gelen ilk şey Shingeki no Kyojin (Attack on Titan) olmuştu. Aynı atmosfer ve benzer senaryosu ile (istila edilen bir şehir ve kaçmak zorunda kalmak) ilk bölümde bayağı bir heyecanlanmıştım. Dediğim: “Tamam, harika bir anime var karşımda.” İdi. World War Z’dekilere benzer zombiler ki zombileri çok severim, hayatta kalma mücadelesi, zırhlı bir tren ile yolculuk etmek falan derken benim beklentilerim büyüdü de büyüdü. Lakin birkaç bölüm geçtikten sonra anladım ki beklentilerimi fazla büyütmüşüm. Animenin maalesef birkaç bölüm sonra atmosferi düşmeye başlıyor ve son üç – dört bölümde ortaya pat diye çıkan bir kötü adam ile kafamdakinden bambaşka bir yol izlemeye başlıyor. Elbette yaşanan gelişmeler ve izleyiciye aktarılanlar fena değil ama ilk iki – üç bölümde o kadar çok gaza geliyorsunuz ki gaz söndüğünde “ne oldu şimdi ya” deyip kalıveriyorsunuz. Anime benim izlediğim en iyi giriş bölümlerine sahip animelerden birisi ve bu şekilde başladıktan sonra böyle devam ettiği için ister istemez hayal kırıklığı yaşıyorsunuz biraz. Ayrıca başta ana karakter Ikoma olmak üzere diğer karakterlerin de anime için yeterli geldiğini söyleyemem. Nasıl desem, bağ kuramıyorsunuz ve şahsen beni etkileyemediler. Bu arada Ikoma boynuna kocaman demir takarak virüsün beynine ulaşmasını engelledi, buraya kadar tamam. Mumei de boynuna fiyonk takıyor ve tüm gücünü kullanacağı zaman fiyongu çıkarıyor. Fiyonk? Bildiğimiz ipten bahsediyorum şu an. O ip mi dizginliyor şimdi Mumei’nin gücünü? Animede gördüğüm tek ama inanılmaz saçma bir durumdu Mumei’in fiyonk olayı. 


    Kabaneri’nin çizimleri genel olarak ayrıntılı ve gerçekçi bir çizgide ilerliyor. Bir iki saç rengi saymazsak insanların kılık kıyafetleri, genel olarak görünümleri normal ve abartılı unsurlar yok. Yaşanan çatışmalar, kabanelerin insanları ısırması, fışkıran kan, kopan kollar vb. görüntüler güzel aktarılmış. Hanım karakterlerimiz ise genelde pembiş yanaklara sahip sevimli. Çizimlerde en başarılı bulduğum kısım bahsettiğim ayrıntılar ve arka plan çizimler. Üzerine çok fazla emek harcandığı her halinden belli oluyor. Animenin bölümler esnasında çalan müzikleri başarılı. Yine Shingeki no Kyojin’i andırıyorlar ve aksiyon sahneleri ile birleştiğinde ortaya çıkanlar şahane. Açılış parçası için diyebileceğim tek bir kelime var: Kötü. “İnsan mısın yoksa kabane mi? İkisi de değil, ben kabaneriyim!” soru cevabı ile başlıyor açılış parçası ki bence lüzumsuz olmuş. Yani her bölüm Ikoma’nın ben kabaneriyim diye bağırmasına sanırsam kimsenin ihtiyacı yok, anladık kabanerisin. Devamında başlayan açılış parçasını ise beğendiğim söylenemez. Ne tarz olarak yakışmış ne de müzik olarak güzel bir parça değil. Animeye yapılan özel bir parça olmasına rağmen bir kere dinledikten sonra yüzüne bile bakmadım. Kapanış parçası da farklı sayılmaz. Belki birazcık daha iyi diyebilirim kapanış için.

    Koutetsujou no Kabaneri çok iyi bir başlangıç yapan ama bölümler ilerledikçe hız kesen bir anime. Anime izlenebilir mi? Elbette ki izlenebilecek hoş bir anime ve mangası olmadığı için sezon finali tadında tatminkar bir sonla bitiyor. Lakin benim gibi ilk bölümden sonra beklentilerinizi fazla şişirirseniz üzülebilirsiniz. Bu yüzden Koutetsujou no Kabaneri’yi izlemek istediğinizde benimle aynı hatayı yapıp bir Shingeki no Kyojin beklemeyin sakın. 

  • Boku Dake ga Inai Machi

    Yönetmen: Tomohiko Ito
    Stüdyo: A–1 Pictures
    Tür: Dram, Gizem
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8.5


    İngilizce Erased (Silinmek) adı ile de bilinen animede olaylar 2006 yılında başlıyor. Fujinuma Satoru, 29 yaşında alelade bir insandır. Tek başına küçük bir apartman dairesinde yaşayıp geçimini pizza kuryeliği yaparak kazanmaktadır. Esas hayali mangaka olmak olsa da eserleri karşısında aldığı cevap “iyi çiziyorsun ama daha derine inmen gerek” yani çok yüzeyselsindir. Anlayacağınız, hayalinden her geçen gün biraz daha uzaklaşan kendi yağında kızaran birisidir. Fakat tek bir farkla; kendisini Revival (Diriliş) adını verdiği bir yeteneği vardır ve bu yeteneği çevresinde kötü bir olay gerçekleşirse (genelde ölüm) o olayın bir ila beş dakika öncesine istemsiz de olsa gidebilip müdahale etme fırsatına sahiptir. Doğal olarak Satoru da bu fırsatı mümkün olduğunca kullanmaya çalışmaktadır. İşte yine böyle bir Diriliş yaşarken Satoru küçük bir çocuğu şoförü kalp krizi geçirmiş bir kamyonun altında kalmaktan kurtarır ama kendisi yaralanarak hastaneye kaldırılır. Durum böyle olunca Satoru’ya göz kulak olmak için annesi birkaç günlüğüne yanına taşınır. Satoru, annesi ile beraberken yine bir Diriliş vakası yaşar ama bu sefer kendisi ne olduğunu veya olacağını kestiremezken annesi bir şeylerin gidişatını değiştirir. Birkaç gün sonra ise Satoru’nun annesi gece evde yalnızken eve kimliği belirsiz bir şahıs gelir ve kadını bıçaklayarak ölüme terk eder. Üstelik olay tam Satoru’nun iş çıkışına denk geldiği için saldırgan ve Satoru merdivenlerde karşılaşırlar bile. Eh, gerisi malum. Satoru evde ölmüş annesi ile karşılaşır ve hani filmlerde bir klişe vardır ya; bıçağı çıkarır ve bıçak elindedir ama komşu görür ve onu suçlu zanneder. Aynı durum Satoru’nun da başına gelir ve polisten kaçarken bir Diriliş daha meydana gelir. Satoru, annesinin katilini durduracağını sanmaktadır ama bu seferki Diriliş biraz farklıdır. Bu sefer olayın bir ila beş dakika geçmişine değil, tam on sekiz yıl öncesine, 1988 yılına gider Satoru. Ayrıca gittiği tarih öyle sıradan bir tarih de değildir. Gittiği tarih ve ay Hinazuki Kayo ve başka iki çocuğun kaçırılıp daha sonra cesetlerinin bulunmasının öncesidir. Satoru, Kayo ve annesinin öldürülmesinin bağlantılı olup olmadığını bilmese de kararlıdır. Yeni amacı Kayo ve diğer çocuklarının öldürülmesini önlemektir. 


    Boku Dake ga Inai Machi ilk gözüme çarptığında açıkçası pek üzerinde durmamıştım. Kapağında iki çocuğun resmini görünce ayrıntısına bakmadan herhalde bir başka çocukları konu alan romantik ağırlıklı komedi tarzında bir animedir demiştim. Lakin sürekli karşıma çıkmaya ve olumlu yorumları görmeye başlayınca bir kez daha anladım ki kitabı kapağına göre yargılamamak lazımmış. Evet, animenin yüzde yetmişinde Satoru’nun on yaşındaki haliyle anime ilerliyor ama kurgu kesinlikle on yaşındakilere hitap etmiyor. Animeyi izlemeye başlar başlamaz bana Steins;Gate’i anımsatmıştı ve Steins;Gate de en sevdiğim animelerden birisi olunca ilgimi bir kat daha çekti. Zaman yolculuğu, çocuk kaçırmaları, muhtemel bir seri katil ve Satoru’nun tüm bunları önleme çabaları derken kendinizi animenin içinde buluveriyorsunuz. 


    Zaman yolculuğu oldum olası ilgimi çekmiştir ve dediğim gibi Boku Machi’de de hikayenin kurulu olduğu zemin bu. Güzel de kullanılmış ama bu mükemmel olduğu anlamına da gelmiyor. Daha doğrusu Satoru karakterinden ben daha fazlasını beklerdim. Yirmi dokuz yaşındaki bir adam on yaşındaki haline geri dönüyor ve hafızasını da koruyor ama on yaşındakilerden akıl alması, olacakları bilmesi dışında sivrilerek öne çıkamamasını birazcık tuhaf oldum. Yan demek istediğim, daha parlak fikirler daha bir atiklik beklerdim ben. Ve bana da öyle gelmiş olabilir ama son bölümlere kadar Hinazuki Kayo dışında kaçırılan diğer iki çocuk kim ben bilmiyordum bile. Satoru’nun sürekli Kayo, Kayo, Kayo demesi sanki diğer iki çocuk önemsizmiş gibi hissettirdi bana. Tamam, kaçırılma zincirinin baş halkası Kayo ama ortada iki can daha var. Onları da bir an, bir kontrol et araştır işte. Son olarak animenin sonu yarım bitmiyor, tam bir final yapıyor ama tatmin olabilir misiniz, o ayrı bir konu. Şahsen ben daha iyi bir son beklerdim. Animenin finali kötü değil ama yaşanan gelişmeler farklı olsaymış ne olurdu düşünmeden edemedim. 


    Boku Machi’nin çizimleri genel olarak diğer animelerden pek farklı değil. Karakterler daha gerçekçi ki bununla kastım rengarenk saçlar veya absürt kıyafetler yok. Gayet ciddi, yeri geldiğinde kan ve şiddet kullanılmaktan kaçınılmamış. Çizimlerdeki en büyük farklılık günümüzdeki Satoru ve geçmişteki Satoru arasındaki görüntüde kullanılan şerit farkı. Evet, bir şey anlamadığınızdan eminim:) Geçmişteki hikaye anlatıldığında görüntünün üstü ve altı biraz daha kırpılıyor ve daha daralıyor. Bir nevi film şeridi gibi oluyor ki çoğu zaman film şeridi efektleri de kullanılıyor. Müzikleri ise oldukça başarılı. Anime esnasında çalan parçalar genelde ciddi ve atmosferi güzel tamamlıyor. Açılış parçası olan Re:Re çok iyi bir parça. Sadece animeye göre değil genel olarak da sıkça dinleyebileceğiniz harika bir parça diye düşünüyorum. Özellikle buradan ulaşabileceğiniz İngilizce sürümü bir başka güzel. Kapanış parçası da fena değil ama açılış parçasının yanında doğal olarak biraz sönük kalıyor. Kapanış parçasının en sevdiğim kısmı tonlamada yapılan vurgular. Seslendirmeler konusunda söyleyecek fazla bir sözüm yok. Onlar da oldukça başarılı. Tek dikkatimi çeken Satoru’nun gelecek ve geçmişteki halinin arasındaki uçurum. Kötü bir şey olduğu için yazmıyorum bunu, sadece dikkatimi çekti. Oldukça tiz bir sese sahipken sesinin bu denli kalınlaşması ilgimi çekti.

    Boku dake ga Inai Machi içinde küçük aksaklıklar barındırsa da gayet başarılı bir anime. Ciddi tonlamaları, zaman yolculuğu, seri katil ve çocuk kaçırmaları derken anime ilk bölümünden itibaren kendisini izlettiriyor. Dolayısıyla en azından bir göz atmasını şiddetle tavsiye ederim. Bu arada filmin Boku dake ga Inai Machi’nin 2016’nın Mart ayında çıkmış bir Live-Action filmi de bulunmakta. 

  • Dragon Ball Super

    Yönetmen: Kimitoshi Chioka
    Stüdyo: Toei Animation
    Tür: Aksiyon, Komedi, Fantastik
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: Devam Ediyor
    Anime Puanı: 10/5.5


    Dragon Ball Super, bundan önce en son çıkan DB serisi olan Dragon Ball GT’nin değil Dragon Ball Z’nin devamını konu alıyor. Dragon Ball GT’nin senaristi orijinal senarist olan Akira Toriyama değildi ve uzun süredir canon olup olmadığı (tüm DB evreninde kesin bir yeri olup olmadığı) tartışılmaktaydı. Yeni çıkan seri ile Db GT’nin noncanon olduğu resmileşmiş oldu. Yani olaylar DB GT ile paralel ilerlemiyor.

    Hikaye bahsettiğim üzere Dragon Ball Z’nin devamından en son bossumuz Majin Buu’nun yenilgisinden birkaç yıl sonra geçmektedir. Dünya bu süre boyunca kötüler tarafından rahatsız edilmemiştir. Goku, karısı Chi chi’nin zorlaması üzerine para kazanmak için çiftçilik ile uğraşır fakat Kaio-sama’nın sevimli gezegeninde kaçamak antrenmanlar yapmayı da ihmal etmez. Gohan babasının aksine antrenmanı salmıştır ve bilim dünyasında saygın bir yer edinmiştir, karısı Videl ise çocukları Pan’a hamiledir. 


    Herkes barışa alışmışken evrenin Dünya’ya uzak bir kısmında Yıkım Tanrısı Beerus birkaç yüzyıllık uykusundan uyanır. Yıkım Tanrısı isminin gerektirdiği üzere gezegenleri yok etmekle hükümlüdür ve gezegenin yaşayıp yaşamayacağına o anki ruh haline ya da gezegenin yerel lezzetlerine göre karar verir. Ona daha önce Kehanet Balığı tarafından öngörülen bir olayın rüyasını görmüştür. Süper Saiyan Tanrı ile dövüşecek ve bu dövüşten uzun zamandır duymadığı bir zevk alacaktır. Bunun üzerine sağ kolu Whis’ten saiyanlar hakkında bilgi isteyip kalan son saiyanların Dünya gezegeninde yaşadığını öğrenir ardından hemen yola çıkarlar. Bu sırada Dünya’da Bulma’nın doğum günüdür, herkes parti için bir araya gelmiştir. Beerus partiye ulaşır ve gördüğü her yiyeceği tatmaya başlar. En sonunda Majin Buu ile bir atışmaya girince sinirlenip onu kolayca alt eder. Ona saygısızlık gösterildiği için Dünya’yı yok etmeye karar vermiştir fakat hala Süper Saiyan Tanrı’yı beklemektedir. Onu mutlu etmek için Goku ve arkadaşları Shen-Long’u çağırıp Süper Saiyan Tanrı hakkında bilgi alırlar. Süper Saiyan Tanrı’nın ancak beş iyi niyetli saiyanın başka bir saiyana güçlerini aktararak oluşabileceğini öğrenirler. Bunun üzerine Vegeta, Gohan, Goten, Trunks ve karnındaki Pan ile Videl güçlerini Goku’ya aktarırlar. Ardından Goku, Süper Saiyan Tanrı olup Beerus ile müjdelenen rekabeti gerçekleştirir. 


    Süper Saiyan Tanrı seri ilerledikçe daha kolay telaffuz edilebilmesi için Süper Saiyan Blue (SSB) olarak isim değiştiriyor. Zamanında Süper Saiyan 3 bile dehşet bir güç seviyesi iken SSB’nun güç olarak tavan yapmış olması gerekirdi fakat durum animede hiç böyle değil gibi. Mantıken elinin tersi ile kapışmalar sona erebilecekken Goku genelde dövüşün ortasına kadar hiç dönüşüm geçirmiyor ve dönüşünce de izleyiciye güçlenmiş hissini veremiyor, hala vasat rakipleri ile taklalar atıyor.

    Nerden nereye… Bir zamanki en kötü düşmanımız Piccolo şu an bebek bakıyor ve evrendeki hiçbir güç bizimkilere denk olamıyor. İlk önce dünyadan sorumlu Kami-sama’ya gitmiştik, onla işimiz bitti Kaio-sama’ya yükseldik, sonra Kaio-shin sama ile evrenin ucunu noktaladık derken taşın suyunu iyice sıkıyoruz ve “Tanrılarla” çalışmaya başlıyoruz. Fikir görülebileceği üzere pek yaratıcı değil fakat iyi işlenebilecek mi? Bunu seri tamamlanınca görebileceğiz. 


    Dragon Ball Super’in animesi mangasından sadece kısa bir süre sonra başladı. Arayı tutabilmek için serinin ilk 28 bölümü daha önce yayımlanan son iki DBZ filmi Battle of Gods ve Resurrection of F’in uzatılmış hallerini işliyor. İsteyen (ve benim önerim), bu iki filmi izledikten sonra seriye 28. Bölümden devam edebilir çünkü serinin çizimleri filmlerine kıyasla rezalet. Bahsettiğim rezalet durumu kesinlikle göreceli bir şey de değil, seri başladıktan kısa bir süre sonra her yerde bu kötü ün yayılmaya başladı. Ana kareler (Mesela bir karakterin yüzü ana planda iken) çok göze batmıyor fakat geniş perspektifli küçük detayların olması gereken sahnelerde kişilerin yüzleri abuk subuk bir hal almaya başlıyor. Kesinlikle Z serisinin eski çizimlerine bile su dökemez. Sanırım Blu-Ray versiyonunda bu durum az-buçuk düzeltilmiş. Müzikleri ise vasat denilebilir, açılış şarkısını Z serisinin açılışı “Cha la” ya benzetmeye çalışmışlar ama olmamış gibi. En nihayetinde çizimlerdeki aksaklıklar ve fillerlar derken Dragon Ball Super, eski serilerin gölgesinde kalmış. Belki de anime yerine mangasını takip etseydim, bu noksanları hiç görmezdim ve yorumum çok daha iyi olurdu. 

  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan