• Danganronpa 3: The End of Hope’s Peak Academy – Future Arc

    Yönetmen: Seiji Kishi
    Stüdyo: Lerche
    Tür: Gerilim
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7


    2013 yılında mükemmel olmasa da sıra dışı bir seri olan Danganronpa ile tanışmıştık. Üç sene sonra ise deyim yerindeyse iki katıyla Monokuma ve süper öğrenciler yeniden ekran başına geçti. İki sezonu aynı anda yayınlanan Danganronpa 3’te “Despair Arc” ilk sezondan öncesini (okula nasıl gelindi, dış dünyaya ne oldu) konu alırken şimdi inceleyeceğim “Future Arc” ise daha sonra olanları konu alıyor. 2013 yapımı ilk serinin incelemesine buradan, Depair Arc serisinin yazısına ise buradan ulaşabilirsiniz.

    Fazla spoiler vermeden anlatmaya çalışacağım çünkü seriyi henüz izlememiş olup izlemeyi düşünenler olabilir. Yaşanan malum olaydan ötürü dünyaya kaos hüküm sürmektedir. Bununla baş edebilmek için de Hope’s Peak Academy’nin kurucuları ve eski öğrencileri “Future Foundation”u yani Gelecek Vakfı’nı kurmuşlardır. Öğretmen – öğrenci yan yana karşı tarafı alt etmeye çalışmaktadır. Diğer tarafta ise 2013 yılındaki seriden Makoto Naegi ve hayatta kalan arkadaşları kısıtlı kaldıkları ve ölümlerin yaşandığı Hope’s Peak Academy’den nihayet kurtulmuştur. Onları Gelecek Vakfı’nın ikinci başkanı Munakata karşılar ve olan biteni anlatır. Doğal olarak Makoto ve diğerleri de Gelecek Vakfı’na katılarak kötü ile mücadeleye girişir. Aradan bir müddet zaman geçer. Gelecek Vakfı nihayet düşmanına üstünlük kurmaya başlamıştır fakat Makoto hainlik ile suçlanmaktadır. Bunun sebebi ise bazı düşmanları sakladığı iddia edilmektedir. Merkezde başkan, ikinci başkan Munakata ve vakfın birçok önde gelen ismi ile beraber Naegi, Kirigiri ve Asahina da vardır. Derken elektrikler kesilir, tüm çıkışlar mühürlenir ve ekranda eski bir düşman belirir: Monokuma! Kötülük hala pes etmemiştir ve Monokuma son bir ölümcül oyun ile Makoto ve tüm vakfı yine soğuk terler döktürecektir. 


    İlk seri dediğim gibi mükemmel değildi ama Monokuma ve diğer değişik karakterleri, sıra dışı ölümleri ile kendisini izlettiriyordu. Dolayısıyla yeni sezon (hem de iki tane) duyurulduğunda sevinmiştim. Fakat açık söyleyeyim; Despair Arc serisi biraz hayal kırıklığı olmuştu. Future Arc hiç olmazsa Despair Arc’tan daha iyi ama yine de gerek sonu gerekse olayların gelişimi ile tatmin etmiyor. İlk sezondaki karakterler ve Despair Arc’taki karakterleri bir arada görmek güzel. Evet, ilginç kırılma noktaları da yaşanıyor ama genel olarak senaryo beklentileri karşılayamamış. Monokuma’nın vakfın önde gelen isimlerini hapsettiğini gördüğümde ve ilk ölüm yaşanmaya başladığında ilk sezonun tadında bir sezon bekliyordum ama bahsettiğim gibi hikayenin ilk sezonla uzaktan yakından alakası yok. Ayrıntılar tat veriyor (yasak hareketler gibi) ama genel olarak baktığınızda yeterli olmamış. 


    Future Arc’ta da bolca ölüm var ama ilk sezondaki gibi sıra dışı değiller. Birbirini tekrarlayan ölümler yaşanıyor ve zanlı bulunmaya çalışılıyor. Karakterler tanıdık, iki – üç yeni kişilik dışında hepsi aşina olduğumuz tipler. Despair Arc’ta nedense bir hayli fazla olan fan sevisliği Future Arc’ta yok. Açıkçası ilginç bir denge olmuş. Çizimler ise Despair Arc ile aynı. Dikkatimi çeken en farklı şey ise kan renginin artık kırmızı olması. O alıştığımız Danganronpa’ya ait pembe kan gitmiş, kıpkırmızı kan gelmiş. Animenin açılışı ve kapanışı ilk sezonki gibi değil ama fena parçalar da değiller.

    Danganronpa serisinin finali (esas final Hope Arc adı verilen tek bölüm) ben de beklediğim etkiyi yapmadı. Seri kötü değil ama 2013 yapımı seriyi izledikten sonra tıpkı onun gibi farklı bir şey bekliyordum, bulduğum sıradan bir anime oldu. Bu yüzden hem Despair Arc hem de Future Arc benim gözümde orta halli animeden ileriye geçemedi. 

  • ReLife

    Yönetmen: Tomo Kosaka
    Stüdyo: TMS Entertainment
    Tür: Hayatın İçinden
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/9


    Animenin kahramanı Kaizaki Arata, 27 yaşında içine kapanık birisidir. Kaizaki iş aramaktadır ama girdiği her görüşmeden olumsuz sonuçlarla ayrılmıştır. Ayrıldığı son işinden bu yana bir türlü dikiş tutturamamıştır ve işsizdir. Kendisinin dediğine göre görüşmeye gittiği şirketler “potansiyelini” açığa çıkaracak kadar iyi değildir. Durum böyle olunca sadece part – time olarak çalışmakta ve ailesinin gönderdiği para (ki o da kesilecektir) ile ay sonunu getirmeye çalışmaktadır. Günün birinde, bir gece evine giderken karşısına Ryo Yoake adında birisi çıkar. İşin garibi, Ryo Yoake adlı şahıs Kaizaki’nin geçmişi hakkında bayağı bir bilgilidir. Dediğine göre kendisi ReLife Araştırma Enstitüsü’nden gelmektedir ve Kaizaki için bir teklifi vardır. Bu teklife göre Kaizaki, ReLife için bir denek olacaktır. Kaizaki bir hap içecek ve görünümü bir seneliğine on yaş gençleşerek 27 yaşından yeniden 17 yaşına bürünecektir. Bu arada, elbette tüm masrafları ve harcamaları da bir sene boyunca karşılanacaktır. Araştırmanın amacı Kaizaki’nin yeniden liseyi deneyim etmesidir. Durum böyle olunca Kaizaki’nin eline de yeniden liseyi yaşamak ve eski pişmanlıklarını telafi etmek için ikinci bir şans geçer.


    Genel olarak ReLife eğlenceli bir anime ve ilk gördüğümde bana 17 Again (Yeniden 17) filmini hatırlattı. Orada da ana karakter Mike tıpkı Kaizaki gibi 17 yaşına dönüyordu. Animede fikir, her ne kadar değişik olsa da (hap alarak gençleşme) Kaizaki Arata’nın lise hayatını izlemek elbette klişe bir senaryo. Burada da devreye senaryonun işlenişi geliyor ki yönetmen ve yapımcıları bu işten alnının akıyla çıkmış diyebilirim. Öncelikle belirteyim, anime tam olarak komedi kategorisine giren bir anime değil. Lakin içeriği kimi zaman öyle eğlenceli bir hale geldi ki kahkaha atmaktan kendimi alamadım. Fazla bir beklentiyle başlamadığım ReLife beni içeriği ile bir hayli şaşırttı diyebilirim. Ayrıca animenin karakterleri de adeta seri için yaratılmış. Özellikle yetişkin olan ama 17 yaşında liseye giden ana karakterimiz Kaizaki’nin okuldaki tavırları, bocalamaları ve birçok şeyi yeniden deneyim edişini izlemek hiç fena değildi. Dengeli mizah ve başarılı karakterler birleşince de dakikaları benim için resmen saniyelere dönüştü. Animenin bana göre bir artısı da Kaizaki ile çabuk empati kurabilmemiz. Kariyeri başarılı olsun veya olmasın Kaizaki ile aşağı yukarı yaşıt olanlar rahatlıkla kendisini Kaizaki’nin yerine koyabilir. “Şu an orada ben olsam ne yapardım? Ben onu değil bunu yapardım.” diyebilir ve Kaizaki’nin yaşadığı duyguları daha iyi anlayabilirsiniz.

    Animenin ortalarından sonra, yani 7. Ve 8. bölümlere geldiğimizde ise her şeyin yolunda gittiği ReLife birden stop etti. Ana hikayeden sapıldı, eğlencenin dozu düştü ve açıkçası ilk kez sıkılmaya başladım. Sanki ara bölüm – OVA izliyormuş gibi hissettim kendimi. Neyse ki anime kendisini 11. bölümde yeniden toparladı lakin bir kere bayır aşağı gittiniz mi eski formunuza kavuşmak çok zor. Evet, anime yaşanan garip düşüş sebebiyle kendisini affettiriyor ve devam eden mangasına nazaran iyi de bir final yapıyor ama dediğim gibi; 7 ve 11 arası bölümler sanki ReLife’a ait değilmiş hissi uyandırıyor.


    ReLife’ın en büyük artılarından birisi de şüphesiz çizimleri. Daha önce yazdığım gibi anime tam olarak bir komedi animesi değil lakin “chibi” dediğimiz karakterlerin minicik olması ve mimikler öyle yerli yerinde kullanılmış ki animeye katkısı büyük. Bunun dışında çizimler alıştığımız klasik okul temalı animelerden daha gerçekçi bir görünüme sahip. Öyle kocaman gözler veya absürt saçlar yok. Daha gerçekçi, daha samimiler. Benim ise en çok okul üniformaları dikkatimi çekti. En son ne zaman ceket yerine hırka gördüğümü hatırlamıyorum. Geriye bir tek mekan çizimleri kalıyor ki onlara da diyecek bir sözüm yok.

    Anime, dergide yayınlanan mangalardan ziyade bir web-manga (One Punch Man gibi) uyarlaması. Yani manganın yeni bölümleri internette yayınlanıyor. Ekim 2013’te yayın hayatına geçen manga hala devam etmekte. ReLife’ın anime serisinin başındaki isim Tomo Kosaka ve ilginçtir ki ReLife gibi başarılı bir yapım kendisinin ilk yönetmenlik deneyimi. Animeyi Kosaka’ya emanet eden stüdyo ise TMS Entertainment ki bu stüdyo anime dünyasına yıllarını vermiş bir isim. Açılış parçası Button, “seinen” türündeki bir animeye yakışan ve benim de hoşuma giden bir parça. Her bölümün kapanışı ise farklı, yani tam on üç farklı kapanış var. Benim en büyük favorim ise sekizinci bölümün sonunda çalan Yuki no Hana adlı parça. Daha önceden I’m Sorry, I Love You adlı Kore yapımı dizide Korece duyduğum şarkının Japon sürümünü duyar duymaz tanıdım. En sevdiğim şarkılardan birisi olan bu parçayı duyunca gözlerim doldu desem yalan olmaz. Yönetmen Tomo Kosaka gibi animedeki müziklerden sorumlu Masayasu Tsubogushi de ReLife ile ilk anime projesi deneyimini yaşıyor. Açıkçası TMS Entertainment bu alanda deneyimsiz isimlere görev vererek bir risk almış ama riskinin de meyvelerini toplamış.


    15 Nisan 2017’de animenin bir live – action uyarlaması vizyona girecek ve elbette ben de filmi merakla bekliyor olacağım. Ayrıca 2016’nın son aylarında Tokyo ve Osaka’da ReLife’ın tiyatro sahnesi sergilenecek. Tiyatrosunu görmemiz elbette zor :)

    ReLife benim düşük beklentilerle başladığım ama bir hayli memnun kaldığım bir anime. Bir ara kendisinden beklenmeyecek derecede düşük bir performans sergilese de gerek içeriği gerekse sonu ile oldukça başarılı ve rahatça önerebileceğim bir yapım.
  • Servamp

    Yönetmen: Hideaki Nakano
    Stüdyo: Brain’s Base
    Tür: Doğaüstü, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7

    servamp

    Günün birinde yolda bir kedi bulursanız dikkat edin. Çünkü eve getireceğiniz sevimli kedicik aslında sevimli bir vampire dönüşebilir. Ve sevimli olduğuna fazla aldanmayın; vampir sonuçta vampirdir ve kana ihtiyaçları vardır.

    Mahiru Shirota da hepimiz gibi sıradan birisidir. Liseye giden Mahiru, kendi deyimiyle basit şeylerden hoşlanmakta ve zor şeylerden mümkün olduğunca kaçınmaktadır. Günün birinde, eve dönüş yolunda siyah bir kediciğe denk gelir. Kediyi eve götürmeye karar veren Mahiru adına da siyah anlamına gelen “Kuro” koyar. Lakin ertesi gün Mahiru, aslında eve ne soktuğunu anlar. Kuro adını verdiği kedicik, aslında yedi günahı temsil eden vampirlerden birisidir ve adı da Uykucu Ash’tir. Temsil ettiği günah tembelliktir (sloth) ve gün ışığına maruz kaldığında bildiğimiz vampirler gibi buhar olmak yerine sevimli bir kediciğe dönüşmektedir. Çok geçmeden Mahiru ve Kuro arasında bir kontrat gerçekleştirilir ve Kuro, Mahiru’nun “servamp”ı yani bir nevi hizmetindeki vampir olur.

    animeaak-com-servamp-01-720p00359020-01-07

    Kuro’nun, namı diğer uykucu Ash’in Mahiru’nun servampı olmasından sonra asıl olay patlak verir. Yedi günahı temsil eden vampirlerin dışında Tsubaki adında bir vampir daha ortaya çıkıverir. Üstelik Tsubaki hiç de barışçıl değildir. Diğer tüm vampirlere topyekun savaş ilan etmiştir ve geri adım atmaya da niyetli değildir. Durum böyle olunca Mahiru ile Ash, diğer yedi vampiri bir araya getirip Tsubaki ve yandaşlarının karşısında durması için ikna etmeye çalışır. Lakin işi hiç kolay değildir çünkü hiçbirinin elini kolunu sallayarak Mahiru ile Ash’e katılmaya niyeti yoktur.

    Servamp hikaye bakımından klişe tema ile kendi türünü birleştirmeyi başarmış bir anime. Klişe kısmı sıradan bir liselinin özel yetenekli bir varlıkla bir araya gelerek kötülüğe karşı verdiği mücadele. Temanın kullanıldığı birçok animede olduğu gibi çocuk içten, yardımsever ve gücü yetmese de her olaya ikinci kez düşünmeden atlamaya hazır bir tiptir. Ortağı ise doğaüstü güçlere sahip tembel ve sert görünümlüdür ama içten o da iyi kalpli birisidir. Kendi türü ise yedi ölümcül günah ve farklı vampir olayı. Bahsettiğim gibi vampirler gün ışığında yok olmuyorlar. Elbette güçlerini kaybediyorlar lakin kedi veya kukla gibi zararsız varlıklara dönüşüyorlar. Yedi günah ve gizemli sekizinci kişi de ayrı bir hava katmış.

    animeaak-com-servamp-01-720p02581220-12-09

    Servamp’ın da mükemmel olmadığı aşikar ve zayıf yönleri de yok değil. Öncelikle kullanılan vasat komedi unsurları epey bir sırıtıyor. Animeye yeri geldiğinde okul komedisi ve Noragami gibi bir hava katılmak istenmiş lakin komik olduklarını söyleyebilmem güç. Vasat espriler mimiklerle destekleniyor ama dediğim gibi animenin komedi yönü yeterli değil. Öte yandan aksiyon içerikli sahneler izlemesi zevkli sahneler. Kan fışkırması, delik deşik olan bedenler gibi ayrıntılar beklenmeyecek derecede ciddi ve bir o kadar da başarılı. Animeye biraz derinlik ve felsefe de katılmak istenmiş ama fazla başarılı olduğu söylenemez. Neyse ki çok fazla derine inilmemiş ve ciddi tema vasatın altına inmemiş.

    Yönetmen koltuğundaki Hideaki Nakano’nun Servamp dördüncü yönetmenlik denemesi. Elbette Nakano birçok anime projesinde çeşitli görevlerde (sanat direktörü, tek bölümlük yönetmen vs.) yer almış bir isim ama bir serinin emanet edildiği yönetmen olarak toy bir isim. Brain’s Base adlı anime stüdyosu içinse fazla söze gerek kalacağını sanmıyorum. Durarara ve Baccano desem yeterli olur herhalde.

    animeaak-com-servamp-01-720p02730720-12-18

    Animenin çizimleri için söyleyebileceğim sıra dışı bir durum bulunmuyor. “Standart” olarak tanımlayabileceğim bir anime ve karakterlerini açıkçası her yerde görebiliriz. Öne çıkan kısımları az önce bahsettiğim gibi aksiyon sahneleri ve kullanılan kan. Müziklerinden sorumlu Kenji Kawai ise emektar bir besteci ve Servamp’ta da hünerlerini sergilemiş. Açılış parçası “Deal with” son zamanlarda dinlediğim en güzel açılışlardan. Kapanış parçası “Sunlight Avenue” doğal olarak açılış parçasının yanında daha sönük kalsa da kötü kesinlikle değil.

    Servamp genel itibariyle fena bir anime sayılmaz. Evet, izlemezseniz bir şey kaybetmezsiniz lakin izlemezseniz de iyi vakit geçirebileceğiniz bir animeden olmuş olursunuz. Bana soracak olursanız; listenize ekleyin ama izlemek için de acele etmeyin.
  • Ghost in the Shell: The New Movie

    Yönetmen: Kazuya Nomura
    Stüdyo: Production I.G.
    Tür: Bilimkurgu, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/7.5


    Dört bölümlük Arise OVA serisinden sonra serinin finali niteliğinde olan film, Arise ile Stand Alone Complex serisinin arası niteliğinde. Arise serisinin ilk bölümüne buradan, ikinci ve üçüncü bölümüne buradan ve dördüncü bölümüne buradan ulaşabilirsiniz. Benim favorim Stand Alone Complex’in yazısına ise buradan geçiş yapabilirsiniz. 


    Filmin konusu Arise serisinden sonra olanları konu alıyor. Fire Starter adındaki virüs yine iş başındadır ve olay Japonya başbakanının öldürülmesine kadar uzanır. İşin altını kazımak da Binbaşı Kusanagi Motoko ve özel ekibine düşer. Şimdi böyle yazınca elbette basit gibi görünse de Ghost in the Shell’den alıştığımız üzere politika, siber-punk dünya ve sayborglar, biraz felsefe ve en önemlisi oldukça başarılı aksiyon sahneleri yine bizlerle. Açık söylemek gerekirse film için yazacak pek fazla malzemem yok. Arise serisinin beşinci bölümü diyebilirim. Aynı hava, aynı tat filmde de mevcut ve OVA serisinde cevapsız kalan soru işaretleri burada cevaplanıyor. Arise serisini sevdiyseniz bir saat kırk dakikalık filmi de seveceksinizdir. 


    Çizimlerine ve müziklerine değinmeme gerek var mı? Açıkçası gerek yok diye düşünüyorum çünkü Arise serisinin ilk bölümünde yeteri kadar açıklama yaptığımı düşünüyorum. Burada yeniden yazacak kadar çizimlerde bir değişikliğe gidilmemiş. Keza müzikler de öyle. Yalnız şunu belirtmek isterim ki, özellikle Motoko’nun çizim şekline bildiğiniz isyan etmiştim ki serzenişlerim doğru kişilerin kulağına gitmiş. Çünkü filmin sonunda hani dedim ya Arise ile Stand Alone Complex serisinin arası niteliğinde diye; filmden sonraki olaylar Stand Alone Complex serisini içerdiği için Motoko da tip olarak orijinal haline daha çok benzemiş:)

    Ghost in the Shell: The New Movie için fazla bir şey yazmadığımın farkındayım. Diyebileceğim en net şey Arise serisine son noktayı koymuş olması. Ben şahsım olarak fena bulmadım ama gene de Stand Alone Complex’teki tadı almadım. 

  • Danganronpa 3: The End of Hope’s Peak Academy – Despair Arc

    Yönetmen: Seichi Kishi
    Stüdyo: Lerche
    Tür: Gerilim
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/6


    2013 yılında bizlerle buluşan ilk Danganronpa uyarlaması Danganronpa: The Animation, farklı tarzı ve içeriği ile eminim hepimizin aklını başından almıştı. Aynı adlı PSP oyunundan uyarlama bir anime serisi olan Danganronpa’da Hope’s Peak Academy adlı okulda kapanı kısılmış bir avuç öğrencinin yaşanan gizemli cinayetleri çözmesini ve hayatta kalmasını konu alıyordu. Tabi bir de sevimli mi sevimli cani ayıcığımız Monokuma vardı ki sıkıysa sözünden çıkın. İlk Danganronpa anime uyarlamasına detaylı olarak girmeyeceğim. Ayrıntılarını merak eden arkadaşlar buraya tıklayarak 2013 yapımı Danganronpa hakkında gerekli bilgileri edinebilirler.

    Tam üç sene sonra, yani 2016 yılında Danganronpa’nın geri döneceği müjdesi verildi. Üstelik çok ilginç bir durum söz konusuydu: İki seri birden ve birer gün arayla yayınlanacak! Bu serilerden bir tanesi 2013 yapımı Danganronpa: The Animation’un öncesini, diğeri de sonrasını konu alıyor. Dolayısıyla Danganronpa: The Animation birden ara sezon konumuna gelmiş oldu. Şimdi değineceğim ve olayların öncesini konu alan anime Despair Arc, yani Umutsuzluk Serisi. Olayların sonrasını konu alan Future Arc, yani Gelecek Serisi’nin yazısı da elbette daha sonra gelecek. 


    Bazı yerlerde mecburen az da olsa spoiler vereceğim. Bu yüzden eğer ilk çıkan anime serisini izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız şimdiden uyarayım. İzleyenler bilirler; ilk sezonda (ilk sezon diyorum ama aslında ilk çıkan, bu yüzden bu şekilde hitaba devam edeceğim.) belirli başlı soru işaretleri bırakılarak son bulmuştu. Bu çocukları kim nasıl okula kapattı? Dış dünyada yaşanan trajedi nedir? En fazla merak edilenlerse işte bu sorulardı. Umutsuzluk serisi de tam olarak bunları cevaplıyor. Olaylar aşağı yukarı iki sene öncesinden başlıyor ve dış dünya normal yaşantısına devam ederken Hope’s Peak Academy, özel yetenekleri olan çocukların okuduğu prestijli bir lisedir.

    Hope’s Peak Academy’de iki çeşit kurs vardır. Birisi özel yetenekleri olan (özel ve garip; örneğin en süper gangster, en süper şanslı, en süper hemşire vb.) çocukların gittiği kısım ki bunlar özel okulda bedava okumaktadır. Diğer kısım ise normal öğrencilerin tonla para vererek okuduğu yedek kurstur. Buradaki öğrenciler bir umut benim de yeteneğim keşfedilir umuduyla burada okumaktadır. Yine Hope’s Peak Academy’den mezun olmuş Chiza Yukizome, öğretmen olarak okuduğu okula geri dönmüştür. Akademinin 77. Özel süper yetenekliler sınıfına yedek sınıf öğretmeni olarak atanan Yukizome’nin aslında orada oluş sebebi farklıdır. Arkadaşı ve Hope’s Peak Academy’nin yurtdışı okullarından sorumlu olan Kyosuke Munakata’dan aldığı istihbarat doğrultusunda okulda yönetim kurulu tarafından gizli kapaklı birtakım şeyler yürütülmektedir. Hajime Hinata ise yedek kursa başlamış sıradan bir öğrencidir. Sıradan bir öğrenci olmasına karşın özel süper yetenekli en iyi oyuncu (gamer) Nanami ile dost olmayı başarmıştır. Lakin okulun çok büyük bir planı vardır ve bu plan için Hinata seçilmiştir. 


     Şunu baştan belirtmemde fayda var: Umutsuzluk serisinin ilk beş bölümü inanılmaz sıkıcı. Açık açık söylüyorum; izlerken bayağı uykum geldi. Bunun sebebi de ilk çıkan animedeki gibi bir şeyler beklemem. Umutsuzluk serisinin ilk beş bölümünde ne cinayet var, ne ölüm oyunları ne de Monokuma. Yani sırf meraktan, konu Danganronpa: The Animation’a nasıl bağlanacak diye izlemeyi sürdürdüm ki beşinci bölümden sonra nihayet bir şeyler olmaya başladı. İlk çıkan animedeki karakterlerin okula başlaması ve Enoshima Junko’nun sahne almasıyla anime nihayet bildiğimiz Danganronpa olma yoluna girdi. Junko ortaya çıkana kadar animede süper yetenekli çocukların okul hayatını izlemek dışında pek yaptığımız bir şey yoktu. Oysa Junko gelip de ilk kan aktığında (ilk animedeki gibi pembe) nihayet dedim.

    Umutsuzluk serisinde ilk animedeki gibi ölüm oyunları, mahkemeler vb. bulunmuyor. Zaten anime daha çok olayların perde arkasını anlatan, yanıtsız kalmış soruları yanıtlayan bir anime. Umutsuzluk serisini izleyince kafanızda herhangi bir soru işareti kalmıyor. Lakin okulun ve dış dünyanın o gelmesinin hikayesini pek inandırıcı bulamadım. Tamam, elbette Danganronpa gibi bir animeden inandırıcı bir şey beklemiyorum ama sürekli “umutsuzluk” “umutsuzluk” kelimesini duyarak dış dünyada yaşanan hadiselerin umutsuzluk kaynaklı olduğunu görünce açıkçası saçma dedim. Ne olduğuna dair net bilgi vermek istemiyorum çünkü ağır spoiler olur ama ben biraz daha farklı bir şey bekliyordum. 


    Teknik olarak Umutsuzluk serisi ilk çıkan Danganronpa’yı aratmıyor. Garip yetenekli garip karakterler, garip saç modelleri, elbiseler ve gereğinden fazla fan servisliği. İlk Danganronpa serisinde bu denli fan servisliği var mıydı net hatırlamıyorum (büyük ihtimalle yoktu) lakin burada gördüklerim bayağı hentai animelerinden çıkma gibi. Demek istediğim fan servisliğini geçtim, bildiğiniz erotik sahneler mevcut animede. Kızların göğüslerinin izleyicinin gözüne sokulması, Tsumiki’nin erotik düşüşleri, affedersiniz ama ağızdan akan salyaların göğüslere damlaması gibi hoş bulmadığım sahneler ne yazık ki var. Bir de yerinde duramayan garip şekilli diller ve kayık gözler var ki anlatamam. Bunların tersi olarak animede ilk beş bölümden sonra boy göstermeye başlayan şiddet sahnelerine bayıldım. Evet, kan rengi yine pembe ama bıçaklar, baltapar, testereler, silahlar, kılıçlar kısacası öldürücü ne varsa sahneye çıkıyor ve kan gövdeyi götürüyor. Elbette bu sahneler karartılı bir biçimde sunuluyor ama karartılı biçimde sunulsa bile Danganronpa’ya haz tarzı ile izleyenini etkiliyor. 


    Animenin yönetmen kodluğunda ilk yönetmenlik deneyimi olan Fukuoka Motoo ile beraber ilk çıkan seriyi de yöneden Kishi Seiji var. Sayın Seiji Danganronpa dışında Persona, Devil Survivor gibi oyun uyarlamalarında da yönetmenlik yapmış bir isim. Aynı şekilde Lerche stüdyosu da Danganronpa’nın anime stüdyosu. Animenin açılış parçası “Kami-iro Awase” ilk animenin açılış parçası Never say Never’ın yanına bile yaklaşamaz. Sebebi kötü bir parça oluşu değil, Never say Never’in çok iyi oluşu. Buna karşın kapanış parçası “Zettai Kibou Birthday” açılış parçasından daha başarılı. Seyyuları arasında ise Hanazawa Kana, Kayano Ai, Takayama Minami gibi ustalar mevcut.

    Danganronpa 3: The End of Hope’s Peak Academy – Despair Arc, “umutla başlayıp umutsuzlukla biten” bir hikaye. Benim içinse durum tam tersi; umutsuzlukla başlayıp umutla başlayan bir hikaye oldu. İlk beş bölümde inanılmaz sıkılmama karşın aradığım cevapları buldum ve şiddet içerikli sahneleri oldukça başarılı buldum. Şimdilik geriye bir tek soru kalıyor: Hope’s Peak Academy’den kurtulan çocuklara ne oldu? Bunun cevabı da Gelecek Serisi’nde saklı ve onun yazısı da çok geçmeden siz değerli okuyucuların karşısında olacak. 

  • Kardeş Sitemiz Film Analizi Yeni Yazarlar Arıyor!


    Anime-Inceleme.com'un kardeş sitesi olan ve birçok kez yazı alışverişinde bulunduğum Filmanalizi.com profesyonel veya amatör yazar arkadaşlar arıyor. Eğer siz de "ben bu siteyi engim bilgilerimle donatırım!" diyorsanız veya henüz yeni yeni bir şeyler kaleme almaya başlayıp da içinizdeki "enerjiyi" yazıya dökmek istiyorsanız hemen irtibata geçmenizi öneririm. Üstelik Filmanalizi.com sadece anime üzerine değil, filmler (adı üstünde değil mi ama :), diziler, çizgi romanlar, sinema makaleleri gibi engin dallara sahip. Kısacası yazın yazabildiğiniz kadar!

    Tek yapmanız gereken;

    sekendiz@gmail.com adresine mail atmak veya

    Rafet Kaan Moral (ben!)
    Ahmet Ziya Sekendiz 

    Yukarıdaki iki kişiden birisiyle Facebook üzerinden iletişim kurarak yazar olmak istediğinizi belirtmek.


  • Mob Psycho 100

    Yönetmen: Yuzuru Tachikawa
    Stüdyo: Bones
    Tür: Doğaüstü, Komedi
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8.5


    One Punch Man sayesinde hepimizin ismini bildiği Mob Psycho 100’da olaylar doğaüstü güçlere sahip olan ortaokul öğrencisi Shigeo Kageyama etrafında dönüyor. Tıpkı One Punch Man’da Saitama nasıl olağanüstü fiziki güçlere sahipse Kageyama da olağanüstü psişik güçlere sahiptir. Sıradan, fiziksel olarak vasat ve göze batmadığı için ustası Reigen tarafından Mob (Japonca’da göze batmayan, arka plan karakter anlamında) olarak çağırılan Kageyama, eşi benzeri olmayan bir yeteneğe sahiptir. Her ne kadar Mob, Arataka Reigen’i ustası olarak görse de Reigen, 300 yen karşılığında ona kötü ruhlar karşısında güçlerini (güya kendisi o kadar güçlüdür ki her işi deneyim kazansın diye Mob’a bırakır) kullandırır. Fakat ara sırada öğüt vermeyi de ihmal etmez. Örneğin yeteneğini asla insanlar üzerinde kullanma gibi. Mob, oldukça sakin ve pasif bir kişiliğe sahiptir ama onun da sabrı zorlandı mı sinirlenebilmektedir. Ve Mob’un sinir sayacı 100’e (Mob Psycho 100’deki 100 buradan geliyor) ulaştığında emin olun Saitama bile karşısında zor anlar yaşayacak bir duruma gelmektedir. Animede Mob’un güçlerini kullanmasını ve etrafındaki diğer psişik güçleri olan kişilerle yaşadığı etkileşime tanıklık ediyoruz. 



    One Punch Man’in yaratıcısının eseri olduğu için Mob Psycho 100 ile One Punch Man hem içerik hem de çizimleri bakımından oldukça benzer. Bahsettiğim gibi ana karakterimiz Mob, tıpkı Saitama gibi adeta fark edilmeyen bir görünüme sahip olsa da psişik güçleri eşsizdir. Ruhları tek hamlede yok edebilmekte, en güçlü düşmanlarını zorlanmadan savuşturabilmektedir. Ayrıca saf olduğu için Reigen’i ustası bilmekte ve duyduğu her şeye inanmaktadır. Kardeşi Ritsu (psişik güçleri olmayan ama sosyal yönden kabiliyetli olan) ve ailesi dışında Mob’un güçlerinden kimse haberdar değildir. 

    İçerik olarak anime One Punch Man ile benzerlik gösterse de tam olarak aynı kalitede sayılmaz. Evet, aynı absürt komediye sahip, Baharat Şehri, Tuz Orta Okulu, Sirke Orta Okulu gibi isimlere sahip, ilginç kamera açıları ve karakterlere (serilerin yaratıcısının “o” çene merakı) sahip ama Mob, Saitama’dan aldığımız o elektriği veremiyor. En azından ben alamadım. Bunda herhalde Mob’un henüz bir çocuk oluşu, bazı yönlerden deneyimsiz oluşunun da etkisi vardır. Animenin benim gözümde en büyük eksisi ilk birkaç bölümünün açıkçası yeterli düzeyde olmaması. Hatta ilk iki bölüm sıkıldım bile diyebilirim. Fakat bölümler ilerledikçe Mob’un sinir katsayısı gibi tempo da arttı ve bir müddet sonra bir baktım ki One Punch Man’da olduğu gibi izlerken zevk almaya başladım. One Punch Man’dan sadece yarım puan düşük vermemin sebebi de bu. Bir müddet sonra sanki Saitama’nın psişik güçlü versiyonunu izliyormuş hissine kapıldım ve ikinci sezona açık kapı bırakan sezon finaliyle de tatmin oldum. 


    Animenin çizimlerini ilk bakışta çok yadırgadım. Yine One Punch Man’e benzeyen farklı bir teknik kullanılmış ama bu sefer biraz abartılmış. Karakterler ve mekanlar daha bir karikatür gibi ve her ne kadar Mob’un yüz ifadesi Saitama’ya benzese de anime ana kaynağına One Punch Man’dan daha fazla bağlı kalmış. Şahsen ben buna bir artı diyemem. Mob da bir webcomic ve çizim bakımından alışılagelen mangalardan çok farklı. One Punch Man da farklıydı ama Mob benim gözümde kimi zaman farklı olmaktan ziyade bildiğiniz kötü gibiydi. Bunun dışında çatışma sahneleri, kullanılan kan miktarı, az da olsa dram içeren sahneler çok başarılı yansıtılmış. Evet, çizimler kimi zaman göze batsa da aktarılmak isteneni başarı ile aktarmasını da başarıyor. 


    Animenin açılış parçası “99” benim çok hoşuma gitti. Ritmi ve yüze doğru (animenin ismine atıf olarak) sayımı ile oldukça başarılı buldum ve hemen her bölümde dinledim. Tabi açılış sekansıyla da birleşince çok eğlenceli bir açılış olmuş. Kapanış parçası “Refrain Boy” da fena değil ama açılış parçasının yanında doğal olarak gölgede kalıyor. Bölümler esnasında çalan parçalara da diyecek bir sözüm yok.

    Mob Psycho 100 izlenmesi zevkli, eğlenceli bir anime. Zaten One Punch Man’i izleyen herkes eminim izleyecektir. İlk bölümleri sıkıcı gelebilir ama bölümler ilerledikçe güzelleştiği de inkar edilemez. Ayrıca sıra dışı içeriği ile tıpkı Saitama ve arkadaşları gibi farklılığını belli ediyor. 

  • Corpse Party: Tortured Souls

    Yönetmen: Akira Iwanaga
    Stüdyo: Asread
    Tür: Korku, Gerilim, Gizem, Dram
    Yapım Yılı: 2003
    Bölüm Sayısı: 4 OVA
    Anime Puanı: 10/8


    Dört bölümlük bir OVA (original video animation) serisi olan Corpse Party: Tortured Souls, aynı adlı bilgisayar oyunundan uyarlanan bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. İlk olarak 1996 yılında sadece Japonya'da ücretsiz olarak PC-9801 adlı bilgisayar için geliştirilen yapım ancak 2008 yılında yenilenerek ve genişletilerek resmi bir oyuna dönüştü. 2008 yılındaki dönüşünden sonra popülerleşen Corpse Party, anime serisi dışında hikayesi farklı altı mangaya ve iki live-action filme uyarlandı.

    Geleneksel Japon korku sinemasının korku öğelerinden hayaletleri işkenceyi birleştiren yapımda olaylar Kisagari Akademisi'nde başlıyor. Kültür festivali sona ermiş ve yağmurlu bir akşamüzeri bir grup arkadaş birbirlerine hayalet hikayeleri anlatır. Derken tıpkı anlattıkları hikayedeki gibi sınıfın kapısı açılır ama içeriye kötü bir ruh değil de öğretmenleri girer. Artık toparlanma vakti gelmiştir çünkü iyice geç olmuştur. Yedi arkadaş, sınıf öğretmeni ve çocuklardan birisi olan Satoshi'nin kız kardeşi Yuka dışında okul boştur. Herkes evinin yolunu tutmadan önce kızlardan Ayumi Shinozaki "son bir şey yapabilir miyiz" der çünkü o gün arkadaşlarından Mayu "Suzume" Suzumoto'nun okuldaki son günüdür. Yapmak istediği şey ise "Mutlu Sachiko-san" adlı muskadır. Bu muskaya göre herkes insan şeklindeki kağıt parçasının bir ucundan tutacak ve herkes dokuz kez (toplamda dokuz kişi oldukları için) "Sachiko-san sana yalvarıyoruz" diyecektir. Akabinde kağıdı çekiştirecek ve herkesin elinde birer parça olacaktır. Muskaya göre bu parça, ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar onların daimi arkadaşlıklarının simgeleyecektir.


    Mutlu Sachiko-san gerçekleştirilir ve herkes bir parça kağıdın sahibi olur. Lakin beklenmedik bir şekilde büyük bir deprem meydana gelir. Ve deyim yerindeyse yer yarılır içine girerler. Çocuklar ayrı yerlerde kendilerine gelir ve artık Kisagari Akademisi'nde olmadıklarını fark ederler. Eski ve harap halde bir okuldadırlar ve daha kötüsü, her taraf eskiden insanlara ait organ parçaları ile dolu, kan ile kaplıdır. Çok geçmeden çocuklar burasının Kisagari Akademisi yapılmadan önceki ilkokul olduğunu keşfeder. Bulundukları yer çoktan yıkılmış olan Heavenly Host (imalı bir şekilde Cennetvari Ev Sahibi) İlkokulu'dur. Okulun yerle bir edilmesinin sebebi ise yaşanan acımasız cinayetlerdir. Fakat Mutlu Sachiko-san ayinini gerçekleştirenler bir şekilde bu okula gelmiştir ve üstelik yalnız da değillerdir. Okulda acı bir şekilde ölen çocukların ruhları cirit atmaktadır ve bu ruhlar huzura ermeden okulda canlı kimse huzur bulamayacaktır.

    Corpse Party: Tortured Souls normal bir okul animesi gibi başlayıp ilerledikçe gerilimi tırmandıran bir anime. Sadece dört bölümü bulunduğu için bölümün süresi ortalama bir anime bölümünde göreceğimiz üzere 22-23 dakika değil 29-30 dakika arasında değişiyor. Arkadaşların birbirleri ile olan sohbeti, korku hikayeleri, arkadaşlık bağı gibi temalarla başlayan yapım adeta tam bir kabusa dönüşüyor. Kapalı mekanda kısıtlı kalma, intikam arayışı içindeki hayaletler, kan ve şiddet ile anime klasik korku türlerini içinde barındırıyor.


    Peki Corpse Party tam olarak ne sunuyor? Anime, barındırdığı şiddet bakımından izlenebilecek en şiddetli anime olmasa da en rahatsız edici olanlardan birisi. Animede genel kanının aksine şiddet ve işkence sahneleri az. Lakin harabe bir okulun her yerinin kanla kaplı oluşu, kovalara doldurulmuş bağırsaklar, perişan haldeki iskeletler ve altüst olmuş insan bedenleri ile ürpertip gerilimi tırmandırıyor. Bir de hangi köşe başından çıkacağı belli olmayan doğaüstü varlıklar da işin içine girince okulda kilitli kalan çocukların çaresizliğini sizler de yaşıyorsunuz. Öte yandan ise animenin en büyük sorunu kimi zaman gereğinden fazla kopuk ilerlemesi. Anime sadece dört bölüm ve kaynağına mümkün olduğunca bağlı kalmak istediği için bazı sahneler hızlı ilerlemiş. Bir sahnede bir hayalet ile başınız dertte iken diğer sahnede bambaşka bir olay anlatılabiliyor.

    Teknik olarak ele aldığımızda Corpse Party tatmin edici seviyede. Öncelikle çizimleri başarılı. Karakterler ise klişe. Erkekler zayıf ve yakışıklı, kızlar ise güzel ve dolgun hatlara sahip. Durum böyle olunca biraz "fan servisliği" yapılmaktan da kaçınılmamış. Satoshi'nin yanlışlıkla arkadaşının göğüslerini tutması veya görünen birkaç külot buna örnek olarak verilebilir. Bunların dışında bahsettiğim harap okul ve ceset parçaları ile bir hayli gerilimli bir ortam yaratılmış. Bu konuda Yönetmen Akira Iwanaga dersine çalışmış. Yönetmen, ileri çıkan anime serilerinde yönetmen olarak görev almasa da Bleach ve Gunslinger Girl gibi animelerin birkaç bölümünde yönetmenlik koltuğuna oturmuş. Bölümler esnasında kullanılan çan sesi gibi ritim aletlerinin gerilime katkısı büyük. Anime esnasında fazla müzik çalmıyor ama olanlar da yetiyor da artıyor. Açılış ve kapanış parçaları ise klasik shonen temalı animelerde karşımıza çıkacak cinsten. Açıkçası bu konuda içerik ve müzik arasında bir uyumun olduğunu söyleyemem.


    Corpse Party: Tortured Souls'u izlerken yaşanan olaylar sebebiyle korkuyu hissediyorsunuz lakin kopuk ilerleyen hikayeden fazla bir şey beklemeyin. Animede kimin ne zaman ve ne şekilde öleceğini bilememek bir artısı ve sonunda yaşattığı sürpriz ile şaşırtmasını başarıyor. Dolayısıyla Coprse Party'yi hikaye odaklı bir animeden ziyade olay odaklı bir anime olarak izlerseniz toplamda iki saat süren korku dolu anlar yaşayabilirsiniz.
  • Fate/stay night: Unlimited Blade Works

    Yönetmen: Miura Takahiro
    Stüdyo: Ufotable
    Tür: Aksiyon, Fantezi, Büyü, Doğaüstü
    Yapım Yılı: 2014
    Bölüm Sayısı: 13 + 13
    Anime Puanı: 10/8


    Fate Stay Night: Unlimited Blade Works günümüz Japonya’sında büyücüler (maguslar) ile normal insanların yaşadığı bir şehirde geçmektedir ve beşinci Kutsal Kase savaşını konu almaktadır.

    Kutsal Kase savaşı yedi büyücünün tarihin herhangi bir noktasında nam salmış efsanevi kahramanları “hizmetkar” olarak çağırmasıyla gerçekleşir. Bu hizmetkarlar sırasıyla Saber (Süvari), Archer (Okçu), Lancer (Mızrak Kullanıcısı), Rider (Binici), Caster (Büyücü), Berserker (Vahşi Savaşçı) ve Assassin (Suikastçi) sınıflarından seçilir. Hizmetkarlar ruhsal formdadırlar ve efendilerinin manalarından güç alırlar. Yedi hizmetkardan sadece biri ayakta kaldığında Kutsal Kase ortaya çıkıp hizmetkar ile efendisinin herhangi bir dileğini gerçekleştirir.

    Seri açılışını heroini (bayan ana karakteri) Tohsaka Rin ile yapıyor. Tohsaka ailesi Kutsal Kase savaşının üç kurucu ailesinden biridir ve nesillerden beri Kutsal Kase savaşına katılmıştır. Ailenin meşru varisi olan Rin de beşinci Kutsal Kase savaşı için seçilmiştir. Rin kendi hizmetkarını çağırmak için bütün hazırlıkları tamamlayıp harekete geçer fakat umduğunun aksine Saber sınıfından bir hizmetkar yerine Archer sınıfından bir hizmetkar çağırır. Archer’ın kendisinin söylediği kadarıyla hatalı çağırma sebebiyle hafızası yerinde değildir ve kendi ismini hatırlamamaktadır. 


    Rin ve Archer gittikleri okulda ilk rakipleriyle karşılaşırlar, savaş sırasında okulda sandıklarının aksine bir kişi hala mevcuttur ve savaşlarına tanık olmuştur. Büyücüler ve hizmetkarlar varlıklarını gizli tutmak zorundadırlar, bu nedenle düşman hizmetkar tanığı yok etmek için harekete geçer ve onu “neredeyse” ölü hale getirir. Rin bu olaydan pişmanlık duyup tılsımlarından birini kullanarak Emiya Shirou adlı asıl ana karakterimizi hayata döndürür. Daha sonra kendisine saldıran büyücü işini bitiremediğini anlayarak tekrar Emiya’nın peşine düşer fakat Emiya’nın da zayıf bir büyücü olduğu ortaya çıkar ve hazırda bulunan çağırma büyüsüyle savaş esnasında Saber tipi hizmetkarı çağırır. Emiya zayıf bir büyücü olmasına rağmen onu önceki savaşta kurtaran üvey babasından ona bir hayal kalmıştır; “adaletin kahramanı olmak”. Bu nedenle her ne kadar zayıf olsa ve belli bir dileği olmasa bile on yıl önceki olayların tekrar yaşanmaması için Tohsaka Rin ile müttefik olup Kutsal Kase’nin sapkın kişilerin eline geçmesini engellemek ister. 


    Fate Stay Night: Unlimited Blade Works benim ilk izlediğim Fate animesi oldu. Benim gibi animeyi bir yerlerden duyup başlamak isteyenler için öncelikle olayı şöyle izah edeyim; Fate Stay Night, orijinalinde bir visual noveldir (görsel romandır), yani bir çeşit etkileşimli oyundur. Serinin daha sonra kronolojik olarak Fate Stay Night (2006), Fate Zero (2011) ve Fate Stay Night: Unlimited Blade Works (2014) isimli animeleri yapılmıştır. Bir visual novelde birden fazla hikaye rotası ve son olabilir, bu nedenle 2006 yapımı seri “Fate” rotasını izlerken 2014 yapımı seri ise “Unlimited Blade Works” rotasını izler ve bir yere kadar ortak bölümleri vardır. 2011 yapımı seri ise bir önceki (dördüncü) kutsal kase savaşını konu alır.

    Serinin çizimleri çok güzel ve müzikleri de gayet yerinde, savaş sahneleri rutin hareketlerden oluşmuyor; dinamik ve sizi sıkmadan ekranın başında tutmayı başarıyor. Benim azıcık yakındığım yer, iki karakter birden konuşmaya başlıyor, bütün bildiğimiz şeyleri silip bütün olayları bambaşka bir formatta anlatıyorlar. Biz “iyi tamam böyleymiş.” derken aynı şey tekrar yaşanıyor ve bildiğimiz her şeyin boş olduğunu ya da o anki senaryoya uydurmak için başka şekilde işlediğini söylüyorlar ve hikaye o yönde gidiyor. Bu anlattığım olaylardan gerçekten ters takla yaptırmayı başarıp beni şaşırtanlar da oldu tabii. Serinin sonuna tatmin olmazsanız bir de görsel romandaki “iyi sonu” işleyen (serideki “gerçek son” olarak geçiyor) on dakikalık özel bir bölüm de bulunmakta.

    Fate Stay Night kronolojik olarak karmaşık yapısıyla sizi başlarken biraz kafanızı karıştırsa da günümüz animeleri arasından vakit ayırıp zevkle izleyebileceğiniz bir seri olabileceğini düşünüyorum. 

  • Kingsglaive: Final Fantasy XV

    Yönetmen: Takeshi Nozue
    Stüdyo: Square Enix
    Tür: Fantastik, Bilimkurgu, Macera
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/8.5


    1987 yılında sadece Square olarak bilinen Square Enix, iflasın eşiğindeyken son fantezimiz diyerek Final Fantasy adında bir oyun çıkarıvermişti. Nitekim oyunun elde ettiği başarı yapımcıların yüzünü öyle bir güldürdü ki son fantezi günümüze kadar geldi ve gelmeye de devam ediyor. 15 ayrı yapım ve onlara bağlı yan oyunlarla oyun dünyasında popülerliği tartışılmaz olan Final Fantasy serisi, şu sıralar yeni çıkacak olan oyunu ile gündemde. En çok sevilen Final Fantasy oyunu Final Fantasy VII'nin yeniden yapımı ve Final Fantasy XV derken yapımcılar rahat koltuklarından "neden daha fazla kazanmayalım ki" demiş olacaklar ki 15. yapıma bir de film çakalım (biraz kaba oldu galiba:) diyerek 115 dakikalık bir filmi serinin hayranları ile buluşturdular. 


    Tekken'in filminden sonra kaleme aldığım ikinci tamamen bilgisayar animasyonlu anime filmi olan Kingsglaive, Final Fantasy serisinin 29 Kasım 2016'da çıkacak olan 15. oyununun öncesinde olanları konu alıyor. Film, oyuna ön hazırlık niteliğinde ve zaten bitimindeki yazılar geçtikten sonra çıkan ek sahne oyunun giriş sahnesinden oluşuyor. Film, iki ülke olan Lucis ve Nifheim'in birbirleri ile olan savaşı ve karakterleri tanıtarak başlıyor. Şahsen isimleri ezberlemek (Lucis şehir miydi insan mı) ve kim kimdi tam olarak anlayabilmek için iki kere izlemem gerekti. Kötü ve teknolojik olarak gelişmiş Nifheim, Lucis’in güçlü büyüleri sayesinde ayakta kalan son şehri Insomnia’yı bir türlü hakimiyeti altına alamamıştır. Durum böyle olunca Nifheim imparatoru Aldercrapt, Şansölyesi Izunia’yı elçi olarak Lucis Kralı Regis’in karşısına gönderir. İmparatorun arzusu savaşı bitirmektir. Karşılığında ise Insomnia hariç tüm bölgelerin Nifheim’a bırakılmasını ve barışın sembolü olarak da Kral Regis’in oğlu Noctis ve Tenebrae (Nifheim ele geçirmeden önce) Prensesi Lunafreya’nın evlenmesini ister ki ikisi zaten çocukluk arkadaşıdır. Kral Regis teklifi kabul eder ama bir yandan da temkinli davranarak Noctis’in ortada gözükmemesini sağlar. Öte taraftan da Kralın Kılıcı (Kingsglaive yani) adlı kralın büyüsünü kullanabilen ve mültecilerden oluşan bir grup asker Nifheim ordusu ve yaratıklarına karşı amansız bir savaş vermektedir. Özellikle gençliğinde Kral Regis tarafından kurtarılan Nyx Ulric ve arkadaşları kaybettikleri toprakları geri almak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. 


    Kingsglaive’de ne nedir anlamak için dediğim gibi filmin giriş kısmını iki kere izlemem gerekti. Şehirler, isimler, kim nerenin adamı, bu kimdi derken filmin başı güzel bir kafa karışıklığı yaşatıyor. Final Fantasy serilerini bilenler ne demek istediğimi az çok anlarlar. Her yapımda yepyeni bir dünya bulunmakta ve doğal olarak bu dünyanın kendi ülkeleri, kanunları, büyü ve teknolojisi bulunmakta. Film de başında neyin ne olduğunu mümkün olduğunca hızlı bir şekilde anlatmak istediği için ister istemez sıkıntı yaşanıyor.

    Kingsglaive, yani Final Fantasy XV’te yaratılan dünya ve atmosferi beğendiğimi söyleyebilirim. Gerçi Nifheim’in dünyayı fethetme nedenini anlamış değilim. Yaptığım araştırmada da net bir cevap bulamadım. Yani kötü olmak için kötü olmuş gibiler. Herhalde bunun cevabını oyunda öğreneceğiz. Diğer taraftan teknoloji ve büyünün harmanlaması müthiş olmuş. Kingsglaive izleyenine hem harika bir bilimkurgu hem de fantastik bir dünya sunuyor. İçerdiği hareketli sahneler ve dövüşler de etkileyici olunca filmin başında yaşanan kafa karışıklığı yerini seyir zevkine bırakıyor. 


    Filmin en ihtişamlı yönlerinden birisi de şüphesiz görüntüsü. Tamamen CGI’dan oluşan film belki de izlediğim en iyi bilgisayar animasyonlu yapım. Öyle ki kanlı canlı live – action bir film izliyor sanabilirsiniz. Karakterlerin mimiklerini özellikle çok başarılı buldum. Şehir tasarımı, arabalar, dövüş sahneleri de göz kamaştırıyor ama arka planda gezinen karakterler açıkçası olmamış. Önemsiz insanların çizimleri de hakikatten kendileri gibi önemsiz olmuş. Filmde fazla müzik kullanılmamış. Olanlar ise vukuu bulan aksiyonu pekiştirmek için var. Seslendirme kadrosunda ise (İngilizce sürümünde) güçlü isimler göze çarpıyor. Kral Regis’i Sean Bean, Prenses Lunafreya’yı Lena Headey ve Nyx Ulric’i Aaron Paul seslendirmiş durumda.

    Kingsglaive: Final Fantasy XV başarılı bir film ama sadece seriye aşina olanlara hitap ediyor. CGI çizimleri olağanüstü, oyuna ön hazırlık konusu da gayet tatmin edici. Lakin dediğim gibi seriyle ilgisi olmayan birisinin bu filmi izlemeye herhangi bir sebebi yok. Fakat benim gibi Final Fantasy takipçisiyseniz memnun kalma oranınız yüksek. 

  • Berserk (2016)

    Yönetmen: Shin Itagaki
    Stüdyo: Gemba, Millepensee, Liden Films
    Tür: Fantastik, Macera, Dram
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9


    2008 yılında, daha henüz bu site bile yokken izlediğim ilk animelerden birisiydi 1997 yapımı Berserk serisi. O zamanlar daha acemiyim tabi, yarım sezonmuş, manga uyarlamasıymış falan bilmiyorum. Her bölümü ayrı bir heyecanla izliyor, bölümler peş peşe bitiyordu. Derken sıra son bölüme geldiğimde hem heyecanlanmış hem de kafam karışmıştı. Çünkü son bir bölüm kalmış ve kahramanımız Guts nasıl ilk bölümdeki haline dönüşecek diye merak içindeydim. Fakat son bölümü de izleyince uzun süre ekrana bakakaldım. Bitmişti… Öylece yarım bir şekilde ve en heyecanlı yerinde. Nette sağ sola bakıyorum ama nafile. Başka kaçırdığım bölümü veya devamı yok. Elbette sonradan öğrendik her şeyi. Devam eden mangasını ve sadece bir bölümünü kapsadığı gerçeğini istemsizce kabullendim. İlk serinin incelemesine buradan ulaşabilirsiniz.

    2012 yılı olduğunda yine heyecanlanmıştım. Çünkü favori animem geri dönüyordu! Film olacakmış. olsun! 1997 yapımı serinin yeniden uyarlaması olacakmış. Hmm, olsun! Berserk olsun da dedim ne olursa olsun. Üç tane film ile benim gibi Berserk hayranlarına aynı şeyleri izlettirerek tatmin ettirmeye çalıştılar. Ve hani dedim ya ekrana bakakalmıştım diye. O malum sahneyi bir daha izlemek adeta tüylerimi diken diken etmişti. Peşine de kısa da olsa yeni sahneler görünce bayağı bir mutlu olmuştum. Üç filmlik yeniden uyarlamanın ilkinin incelemesine buradan ulaşabilirsiniz. 


    Sene 2016 olduğunda ise Berserk bir kez daha bizlere merhaba dedi. Lakin bir değişikti. Bunun sebebi de CGI’ın bir hayli kullanmış olmalarıydı. Gördüğüm teaserlar kafamda soru işaretleri oluşturmuştu. Guts’a bak demiştim, animasyonlu kara kılıç ustası. Fakat şöyle de bir gerçek vardı. Artık iki kere izlediğimiz Golden Age Arc kısmını geride bırakıp Conviction Arc’ı izleme fırsatı bulacaktık. Ve ne olursa olsun Berserk’ti bu!

    Conviction Arc’ın konusundan kısaca bahsedecek (hafif spoiler) olursam; Golden Age Arc’ın finalinde yaşanan malum olaylardan dolayı Casca hafısazını yitirmiş, Guts da bir kolundan ve gözünden olmuştu. Kimseyi tanımayan ve küçük bir çocuk gibi davranan Casca’yı Godo adlı demirciye emanet ettikten sonra Guts, Femto olarak yeniden doğan Griffith’i aramaya ve onun gibi diğer havarileri de bularak cehenneme yollamaya yemin etmiştir. Bu arada, malum olayda kurban olarak damgalandıkları için ve kurban edilemedikleri için geceleri canavarlar Guts ve Casca’ya musallat olmaktadır. Diğer taraftan da kiliseye bağlı Zincir Şövalyeleri, Farnese de Vandimion önderliğinde Şahinler Çetesi’nin akıbetini araştırmaktadır. Bir müddet sonra da yolları bir peri olan Puck’un peşine takıldığı Guts ile kesişir. İşte o günden sonra Farnese ve sağ kolu Serpico’nun da hayatı eskisi gibi olmayacaktır çünkü Guts adeta ölümle beraber gezmektedir. Casca ise ne yazık ki güvende olduğu Godo’nun yanından istemsizce kaçmıştır. Anlayacağınız Guts’ın işi çok zordur. Bir yanda canavarlar, bir yanda kayıp Casca, bir yanda Farnese ve şövalyeleri ve bir yandan da Başrahip Mozguz. Ama telaşa mahal vermeye gerek yok. Guts’ın azmi ve dev kılıcı oldukça alt edilmesi hiç kolay olmayacaktır. 


    Her ne kadar çizim tekniği bakımından yeni Berserk serisi eleştirilse de şöyle bir deyim kullanmak istiyorum: Su soğuk ama girince alışıyorsun :) Evet, bana da garip geldi. Kocaman animasyon bir Guts, garip bilgisayar düşmanları falan ama çok da abartıldığı kadar kötü değiller. Özellikle mangavari çizimlerle harmanlanan CGI çizimleri bir hayli değişik ve yeri geldiği zaman çok da güzel duruyor. Tamam, benim de ilk tercihim normal çizimler olurdu ama dediğim gibi kimi sahneler hantalken kimi sahneler ise mükemmel.

    İçerik olarak Conviction Arc’ın uyarlamasını beğendim diyebilirim. Berserk’e ve eski serilere yakışır şekilde bolca kan ve kopan uzuvlar kullanılmaktan çekinilmemiş. Guts her kılıcını salladığında siz de gaza geliyorsunuz. Küçük çocukmuş, yaşlıymış falan Berserk için fark etmiyor. Berserk’te herkesin kafası kopabilir, rahatsız edici görünüme sahip yaratıklar olabilir ve çıplak karakterler de (hafif sansürlü olarak) karşınıza çıkabilir. Anlayacağınız anime yumuşatılmamış ve olduğu gibi, yetişkinlere hitap edecek şekilde içeriği aktarılmış. Peri Puck’un zaman zaman chibi görünümüne bürünmesi gibi mangada da bulunan ayrıntıların atlanmaması hoş bir durum. 


    Alıştıktan sonra aslında o kadar kötü olmadığını göreceğiniz çizimlerden sonra sıra geldi müziklere. Açılış ve kapanış parçalarını beğenmediğimi açık açık söyleyebilirim. Nerede Tell me Why şarkısı, nerede filmlerin müzikleri. Belki de en iyi besteci olan Susumu Hirasawa yeni seride sadece iki parça ile mevcut. Eski seride ve filmlerde müzikleri ön planda olan üstadın müziklerinden ziyade Shiro Sagisu adlı besteci ipleri elinde tutan kişi. Şahsen müziklerin tamamının Hirasawa’ya emanet edilmesini isterdim çünkü eski Berserk serileri, Paranoia Agent, Paprika, Millennium Actress gibi Satoshi Kon serilerinde, ayrıca sayılmayacak kadar oyun, filmde görev alan ve kendi albümleri bulunan bir adam varken sadece iki parçasına yer verilmesi garip. Seslendirmelerde ise filmlerdeki kadro bizlerleyken yeni karakterlerden Serpico ve genç Isidro’nun sesini beğenmedim. Favori seyyularımdan olan Miyuki Sawashiro nasıl isabet bir tercih olmuşsa Serpico’nun sesi itici ve Isidro’nun sesi ise fazla kalın kaçmış.

    2016 yapımı Berserk’e puan verirken biraz kanaat kullanmış olabilirim. Gelgelelim bir Berserk hayranı olarak oldukça memnun kaldım ve 2017’nin nisan ayında başlayacak olan devam sezonunu iple çekiyorum. Anime dünyasında iseniz ve Berserk’i hala izlemediyseniz 1997 yapımı seri ile hemen başlayın derim. Ben de bu arada hafızamı tazelemek için mangasına yeniden bir göz atayım :) 

  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan