• Mai Mai Miracle İncelemesi

    Yönetmen: Sunao Katabuchi
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Dram, Macera
    Yapım Yılı: 2009
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/8


    Mai Mai Miracle veya Mai Mai Shinko to Sennen olarak da bilinen anime filmi, alışılmışlığın dışında, ilk olarak ülkesi Japonya’da değil İsviçre’de Locarno Uluslar arası Film Festival’nde gösterilmiştir. Hikaye olarak ise Sei Shonagn’un The Pillow Book adlı eserinden ilham almıştır.

    Anime filmi bizleri 1955 Japonya’sına, Yamaguchi bölgesinde yer alan bir kasabaya götürüyor. Dokuz yaşındaki minik Shinko Aoki köklü bir aileden gelmektedir ve kendisine göre çevresinde bin yıl önce yaşanmış dünya ile bağlantı kurabilmektedir. Günün birinde Shinko’nun okuluna Kiriko adında, taa Tokyo’dan taşınan bir kız gelir. Kiriko doğal olarak adapte olmakta zorlanır. Sonuçta Tokyo gibi çok büyük ve kalabalık bir şehirden yanında adeta köy gibi kalan yeni bir yere taşınmıştır. Shinko, yeni kız Kiriko ile yakınlaşmaya başlar ve arkadaşlık kurarlar. Shinko, Kiriko’yu dünyasına davet eder ve bin yıl öncesine dayanan bir maceraya götürür. 


    Mai Mai Miracle bir yandan izleyicisine büyülü bir macera sunarken bir taraftan da insan ilişkileri ile arkadaşlığa yoğunlaşan bir anime. Shinko’nun hayat tarzı olsun, Kiriko’nun şehirli kız olarak ilgi çekmesi bir hayli gerçekçilik katıyor. Mesela Shinko’nun birçok arkadaşı okula yalınayak giderken Kiriko’nun renkli kalemlere sahip olup ilgi çekmesi hoş bir ayrıntı. Doğal olarak Kiriko’nun adeta bir yabancı gibi muamele görmesi Shinko’nun da dikkatini çeker ve ona yakınlaşmak ister. İki sevimli karakter yakınlaşır ve Shinko, Kiriko’ya kendisine dedesinin bin yıl öncesine dayanan hikayeleri anlatmaya başlar. İşte tam burada anime gerçekçilikten uzaklaşıp daha fantastik – tarihi elementlere bürünüyor. Shinko’nun bin yıl önce yaşamış bir prensesin varlığına inanması ve hatta onunla arkadaşlık kurmak istemesi, Shinko’nun prensesle duygular aracılığı ile iletişime geçtiğini iddia etmesi ve bizlere acaba gerçekten mi yoksa küçük bir kızın hayal gücü mü diye merak ettirmesi animeyi zengin kılıyor. Hele ki karakterlerin dokuz yaşında çocuklar olması sayesinde yarattıkları enerjik hava animeye ayrı bir bağlanmanızı sağlıyor.

    Animenin en güçlü yanını karakterler oluşturuyor. İçerik olarak zengin lakin bu zenginliği eğer sağlam karakterleriniz yoksa aktarmanız çok zor. Karakteristik özelliklerin yanında karakterlerin çizimlerdeki gerçekçiliği de burada devreye giriyor. Animeye izlerken küçük kasaba havasını gerçekten soluyorsunuz. Burnu akan çocuklardan, yalınayak koşturanlardan, Shinko’nun öğretmeninden ailesine kadar herkes yaşadığı coğrafyaya göre uyumlu. Tabi kasabanın çizimlerini de göz ardı etmemek lazım. Kasabanın güzelliği ve dinginliği renkler ile çok iyi aktarılıyor. Müziklerin de önemi büyük elbette. Biraz da çocuklara hitap ettiği için kullanılan çocuksu tınılar animeye sıcak bir hava katmış. Shinko’nun seslendirmesi ise hem iyi hem kötü. İyi çünkü biraz erkek gibi davranan Shinko’nun hal ve hareketlerine renk katıyor. Kötü çünkü bu ses tonunun biraz daha dokuz yaşında bir çocuğun sesine benzemesi gerektiği kanaatindeyim. 


    Birçok festivalde çeşitli kategorilerden aday olan Mai Mai Miracle, Belçika’da iki ödül, Kanada’dan bir ödül ve ülkesinde de Japan Media Arts Festivali’nden bir ödül almasını başarmıştır. Bu ödüllü anime filminin yönetmeni Küçük Cadı Kiki (Kiki’s Delivery Service) filminde Hayao Miyazaki’nin ekibinde çalışan ve bir başka ünlü Black Lagoon animesinde yazar – yönetmen rolünü üstlenen Sunao Katabuchi. Stüdyo olarak ise filmin arkasında köklü Madhouse bulunuyor.

    93 dakika süren Mai Mai Miracle oldukça başarılı ve sıcak bir anime filmi. İki arkadaşın dostluğu, insan ilişkileri, hayal dünyası derken bir çırpıda geçiveriyor. Dolayısıyla anime severlerin kaçırmaması gereken bir eser olduğu görüşündeyim. 

    Bu yazı ilk olarak YATTAA* E-dergisinin 24.sayısında yayınlanmıştır. Dergiyi okumak için buraya tıklayınız.


  • Oda Nobuna no Yabou İncelemesi

    Yönetmen: Yuuji Kumazawa
    Stüdyo: Madhouse, Studio Gokumi
    Tür: Aksiyon, Komedi, Tarihi
    Yapım Yılı: 2012
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/5.5


    Studio Gokumi ve Madhouse tarafından ortak olarak hazırlanan Oda Nobuna no Yabou, tahmin edebileceğiniz üzere tarih konulu bir anime. Hazırlayan ikiliyi görünce biraz şaşırdım açıkçası, sonuçta bir tarafta Death Note, Hajime no İppo, One Punch Man gibi yapıtlara sahip Madhouse diğer tarafta şu ana kadar beğendiğim bir serisi bulunmayan Gokumi. Animeye dönecek olursak tadımlık klasmanına koyulabilecek bir yapıt olmuş diyebilirim. İsterseniz yavaş yavaş incelememize başlayalım.

    Hikaye Yoshiharu Sagara'nın günümüz Japonya'sından geçmiş yıllara yaptığı bir yolculukla başlıyor. Bir anda kendisini savaşın ortasında bulan ve neler olduğunu anlamayan Sagara saldırıya uğradığı sırada bir adam tarafından kurtarılır. Adam ölmeden önce ona Nobuna'ya yardım etmesi gerektiğini söyler. Bunun üstüne kafası daha çok karışan Sagara etrafta dolaşırken bir kızın saldırıya uğradığını görür. Onu kurtardıktan sonra bu kızın aslında bütün Japonya'yı birleştirecek olan Oda Nobuna(ga) olduğunu öğrenir. Hayatını kurtardığı için Nobuna, Sagara'yı yanına alır ve ona 'maymun' lakabını verir. Bundan sonra Sagara, Nobuna'ya gelecekten gelmesinin avantajını kullanarak Japonya'yı birleştirme konusunda yardım edecektir. 


    İlk bakışta konu güzel gibi duruyor. Bir genç Japon tarihinin en önemli dönemlerinden birine zaman yolculuğu yapıyor. Potansiyeli yüksek bir konu ama şu kadarını söyleyebilirim; kesinlikle bu potansiyelin yakınından bile geçememişler. Tarihi birçok kişinin varlığı animeye hem yarar sağlamış hem de başka bir noktadan darbe vurmuş ki bu tamamen yapımcıların hatası. Neden derseniz, zaten 12 bölümlük yani kısa olan bir animede bu kadar karakter bolluğu izleyici için biraz zor oluyor. Hem de bizim gibi Japon tarihi hakkında bilgisi kısıtlı olan kesim için. Animenin belli bir kısmında bir Japon için algılaması kolay olan yer, olay ve kişiler bizim için zorlayıcı olabiliyor. Bu durumda animeye ısınmamızı biraz geciktiriyor.

    Çizimler animenin en başarılı noktalarından biri benim gözümde. Zaten bolca olan kadın karakterlerin çizimlerini çok beğendim. Erkek karakterlerin birçoğunun da aynı kalitede olmasına rağmen birkaç tanesinde çizimler için pek başarılı olmasa da güzel giyebilirim. Şehirlerin ve mekanların o dönemin atmosferinden uzaklaşmadan çizilmesi hoş olmuş.

    Konuya gelirsek çok fazla eksik var. Öncelikle Sagara'nın nasıl bir anda o döneme geldiğini açıklamıyor. Belki ilerleyen bölümlerde bir olayda kullanılmak üzere saklıyorlardır dedim ama anime beni bu konuda hüsrana uğrattı. Bunun dışında olay akışı konusunda da sıkıntıları yok değil. Sagara'nın gelecekten gelmesi ve olaylarda tarih bilgilerini kullanması heyecan dozunu çok düşürmüş. Birçok bölümünde neredeyse heyecandan mahrum kalmış anime ama son kısımlara gelindiğinde bu açığı biraz olsun kapatabilmişler. Yeterli mi? Tabi ki değil. Bunun dışında komedisi bazı kısımlarda güzel olsa da genele vurduğumuzda pek de başarılı gelmedi gözüme. Belki güzel savaş sahneleri görürüm de biraz daha iyi vakit geçiririm dedim onu da veremedi anime. En çok takıldığım noktaysa anime içinde büyü kullanılması ve birçoğunun saçma olması. Bence hiç gerek yoktu böyle bir eyleme. Onun yerine var olanı geliştirmeye zaman ayırsalarmış keşke. 


    Karakter kısmında az da olsa başarılı diyebilirim sanırım anime için. Tarihe yön veren kişileri, her ne kadar kadın olarak görsek de bu animeye farklı bir hava katmış. Yine de bu durumu biraz fazla abartmışlar. Sadece birkaç kişi de olsa yeterli olurdu. Bütün karakterlere bunu yapınca biraz havası kaçmış bu durumun. Bunun dışında ana karakter bana göre HS DxD'deki İssei'nin bir-iki versiyon altı gibi geldi. Oda Nobuna ise beğendiğim karakterler arasında yerini aldı bu seri için. Ülkeyi fethetmeye çalışan biri olarak sıcak ve sempatik tavırları animeye renk katmış. Nobuna'nın generalleri içinde aynı durum geçerli diyebilirim ama genele bakınca animede bir iki karakter dışında ciddi olan karakter olmaması sizi belli bir süreden sonra sıkıyor.

    Özetle pek de başarılı bir yapıt olmamış. Konu olarak çok fazla eksikleri var ama özellikle çizim ve bazı noksanları olsa da karakter konusunda başarılı diyebiliriz. Yine de konunun sahip olduğu eksikliği kapatamamışlar. Bütün bunları birleştirdiğimizde karşımıza yazının başında da belirttiğim gibi tadımlık, sıkıldığımızda izlenecek, kendine fazla bağlamayan bir anime çıkıyor. Eğer Oda Nobunaga ve Toyotomi Hideyoshi (gerçek 'maymun') bu animeyi izleselerdi ne düşünürlerdi diye düşünmeden edemedim:) Sonuç olarak sıkıldıysanız izleyebilirsiniz ama pek bir beklentiye girmeyin.

  • Anime İnceleme Dergisi Sayı 8 Yayında!


    Anime-inceleme.com olarak  dergimizin sekizinci sayısı çıktı! 

    Mayıs sayısını yoğunluktan dolayı iki gün gecikmeyle de olsa sizlerle buluşturmaya başardık :) Bu sayımızda tehlikeli hanım ablalarından bazılarına yakından göz attık. 

    İyi okumalar!

  • Kingdom İncelemesi

    Yönetmen: Jun Kamiya
    Stüdyo: Studio Pierrot
    Tür: Aksiyon,Tarihi, Macera
    Yapım Yılı: 2012 - 2013
    Bölüm Sayısı: 38 + 39
    Anime Puanı: 10/8.5


    Naruto, Bleach, Tokyo Ghoul gibi anime dünyasını sallayan yapıtlarla karşımıza çıkan Pierrot Studio, bu sefer mangasını da çok beğendiğim Kingdom ile karşımızda. Dediğim gibi mangası büyük beğeniler topladı ve dolayısıyla insanlarda animesinden de aynı performansı bekliyordu. Bunlardan biri de bendim ama bu seride görüyoruz ki yenilikçi fikirler her zaman iyi sonuçları beraberinde getirmiyor. İsterseniz incelememize başlayalım.

    Hikaye köle olan bir gencin etrafında şekilleniyor. Xin, bir köyde bir ailenin kölesidir. Onunla beraber Piao isimli, Xin ile aynı yaşlarda bir köle daha vardır. Xin ve Piao birlikte büyüdüklerinden birbirlerini kardeş gibi görürler ve en büyük hayalleri Çin'in en büyük generalleri olmaktır. Bu uğurda gizli gizli birbirleriyle tahta kılıçlarla antrenman yapmakta ve yeteneklerini geliştirmektedirler. Bir gün bir adam çıkagelir ve Piao'yu almak istediğini söyler ona sahip olan aileye. Bu adam kraliyet sarayında yüksek bir mevkide bulunan birisidir. Bu teklifi geri çeviremeyen aile Piao'yu adama verir ama Piao'nun bilmediği şey ise sarayda çıkan isyan sonucu kaçmak zorunda kalan ve her yerde askerler tarafından aranan Kral Zheng'in ikizi olmasıdır. Önlem olarak kralın yerine geçen Piao askerler tarafından öldürülür ve son nefeslerini Xin'in yanında verir. Piao, Xin'e kralın yerini söyler ve ona yardım etmesini ister.Xin ise krala Piao'nun ölümünden dolayı büyük bir nefret beslemektedir. Kralı bulan Xin artık ne yapmak istediğine karar vermesi gerekmektedir. Kralı koruyup ona sarayı tekrardan almasına yardım edip hayalini kurduğu generalliğe doğru adımları atabilecek midir? 


    Öncelikle Kingdom'ın inişli-çıkışlı bir anime olduğunu söylemek isterim. Bundan kastım heyecan dozu, izleme zevki her kısımda aynı değil. Savaşların olduğu bölümlerde yerimde duramazken diğer bölümlerin bazılarında ileri sardım sıkıntıdan. Bir diğer sıkıntı ise isimlere zor alışılması olduğunu düşünüyorum.T abi bu durum hikaye Çin'de geçtiği için kaçınılmaz. Birkaç bölüm isimleri hatırlamakta özellikle yan karakterlerde biraz sıkıntı yaşayabilirsiniz.

    Animenin en büyük sorunu, mangasının bıraktığı etkiyi bırakamamasının en büyük sebebi kesinlikle çizimler. Ajin'de de karşımıza çıkan animeden daha çok batı tarzı ucuz oyun animasyonu gibi çizimleri mevcut. Yenilikçi bir akım başlatmak isterken animeye o kadar büyük bir hasar vermişler ki çizimlere alışmam ilk sezonun sonlarını buldu. Zaten görüntü olarak çok göze batan bir tarza sahip bir de karakterlerin hareketlerinde olan tuhaflık sizi ilk bölümlerde çok fazla etkiliyor. Bu kadar güzel bir animeye bunu yapmayı nasıl başardılar çok merak ediyorum. Hiç mi oturup izlemediler? İzledilerse nasıl bu çizimlere onay verdiler? Çizim tekniğini bir kenara bırakacak olursak birçok yan karakterin çizimlerini beğendim çünkü alışılmışın dışına çıkılmış. Birbirinden farklı tarzlara sahipler ki bu çizim konusundaki tek artıları. 


    Çizim konusunda oluşan açığı kapatan kısım tartışmasız konu oluyor. İlk bölümleri çok fazla olmasa da sıkıcı geçiyor ama ne zaman Xin savaşlara giriyor anime izleme zevki olarak tavan yapıyor. Hikaye olarak derin ve dallandırılmış bir hikaye karşımıza çıkıyor. Bir devletin hem iç siyasetini hem de diğer devletlerle olan çekişmelerini çok güzel işlemişler. Savaşlarda kullanılan taktikleri ve savaş esnasında yapılan açıklamaları çok beğendiğimi söyleyebilirim. Yine de bazı karakterlerin güç seviyesi sizi rahatsız edebilir. Aşırı abartıya kaçmışlar çünkü.

    İkinci sezonunda, ilk sezonda olayı derinleştirmek ve açıklamak için ilk bölümlerin sahip olduğu sıkıcı havayı görmüyoruz. Bununla birlikte savaşlarda kullanılan stratejiler apayrı bir düzeye çıkıyor. Bazı olayların netleştiğini, birçoğunun da daha fazla derinleşip budaklandığını görüyoruz. Çizimlere ilk sezondan alışmaya başladığım için ikinci sezonu daha büyük bir zevkle izledim. Yeni eklenen karakterlerse heyecanı katlıyor. İkinci sezonun son bölümleri ise mükemmele yakın. Animenin en beğendiğim bölümleriydi. 


    Karakter olarak da bir başarı yakalamış anime. Bütün karakterler ve hikayeleri özenle yaratılmış. Neredeyse hepsinin bir hikayesi var. Karakterlerin geçmişlerine yapılan flashbacklerde karşımıza çıkan dram animeye gerçekten tat katmış. Hiçbir olayı havada bırakmayan anime bu olaylarda karakterlerin potansiyellerini de güzel kullanmış. En sevdiğim iki karakterse Xin ve Wang Qi oldu. Xin çoğu animede var olan atarlı giderli, ideallerinden vazgeçmeyen, cesur ama hafif aptal bir ana karakter. Wang Qi ise tam bir kötü karakter tipi olsa da sevecen, komik ve animeye çok fazla şey katan bir abimiz. Diğer karakterlerinde kalite olarak bunlardan çok aşağı kalır bir yanı yok.

    Özetle başarılı bir anime olarak görüyorum ama çizimler çok büyük bir handikap. Birçok insanın bu animeyi izlememesinin sebebi bu. Bence çizimlere rağmen izlenmesi gerekiyor. Konu ve karakter olarak çok başarılı buluğum bir anime oldu. Şunu da belirtmek isterim ki animenin kesin olmamakla birlikte büyük bir ihtimalle üçüncü sezonu çıkmayacak. Bu beni baya bir üzüyor. Bu kadar gereksiz animenin yayınlandığı ortamda Kingdom gibi bir animenin değerinin bilinmemesi sinir bozucu. Anime olaylar bazında o kadar yüksek bir potansiyel barındırıyor ki birçok anime yanına bile yaklaşamaz. Eğer animeyi bitirip mangadan devam etmek isterseniz, manganın 261. bölümden okumaya başlayabilirsiniz. Yine de umarım fikirlerini değiştirip yeni bir devam sezonuyla karşımıza çıkar. Uzun lafın kısası izlemenizi öneririm ama çizimlere takılmadan izleyin:)

  • Hakata Tonkotsu Ramens İncelemesi

    Yönetmen: Kenji Yasuda
    Stüdyo: Satelight
    Tür: Aksiyon, Macera
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7.5


    Chiaki Kisaki’nin roman serisinden önce mangaya, akabinde de animeye uyarlanan Hakata Tonkotsu Ramens, Durarara benzeri tarzı ile dikkatimi çekmişti. İlk bölümler gerçekten de öyle. Birçok karakter, farklı olayların iç içe geçip birbirine bağlanması derken yaşanan sert düşüş ve orta halli bir final var karşımızda.

    Olaylar Fukuaka’ya bağlı Hakata şehrinde geçiyor. İlk bakışta sessiz sakin, kendi halinde bir şehre benzese de Hakata’nın derinliklerine indikçe ne kadar tehlikeli bir şehir olduğu ortaya çıkıyor. Katiller, simsarlar, dedektifler, tetikçiler, intikam alıcılar, işkenceciler… Hepsi de kurumsallaşmış, hepsi de profesyonel. Tüm bunların üzerine profesyonel tetikçileri öldüren bir tetikçinin varlığı şehri çalkalamaktadır. İşte bu şehirde ana karakterlerimiz, daha doğrusu birçok karakterden önce çıkanlar Zenji Banba ve Lin Xiamming. Kendi dedektiflik bürosunu işleten Banba doğma büyüme Hakata’lıdır ve Tonkotsu ramenin (böylece animenin isminin nereden geldiğini de öğrendik:) bayılmaktadır. Lin ise Çin’den gelmiş bıçak ustası bir suikastçıdır. Memleketteki ailesine destek çıkmak ve kardeşini bulabilmek için Japonya’ya gelmiş ve öldürme işine girmiştir. Tahmin edeceğiniz üzere Banba ve Lin’in yolları çok geçmeden kesişir çünkü Lin’e verilen son görev Banba’yı ortadan kaldırmaktır. Akabinde zaten olaylar gelişir de gelişir.

    Anime serisinde çok fazla meslek mensubu var. Dolaysıyla çok fazla meslek demek çok fazla karakter demek. Animenin bu yanı ve olayların ilk bölümlerdeki akışı adeta Durarara veya Baccano. Lakin ne oluyorsa dördüncü – beşinci bölümden sonra oluyor ve anime cazibesini yitirmeye başlıyor. Bunun sebebi de ilk hikayenin sona ermesi. İlk hikaye kurgusu öyle mükemmel gibi animenin geri kalanının sönük kalmaktan başka çaresi yok. Bu yüzden dördüncü bölüme kadar kafamda tam puan vermeyi planlıyordum. Gelin görün ki son bölüm gelip çattığında nihayet bitti derken buldum kendimi. Depar atan at çabuk yorulurmuş misali anime ilk hikayeden sonra inişli çıkışlı, orta halli bir yol izlemeye başladı.

    Karakter bolluğu animenin en büyük artısı fakat Lin karakterini açıkçası hiç sevemedim. Nedeni “crossdressing” yapması. Yani sürekli karşı cinsin kıyafeti olan etek – çorap giymesi. Bize verilen tek açıklama Lin’in kendisinden geliyor: Crossdressing yapmayı seviyorum. O kadar. Yanlış anlaşılmasın, crossdressing ile bir derdim yok ama her şeyin yeri ve zamanı vardır. Mesela intikamcılık mesleğini icra eden Jirou arkadaşımız gayet yumuşak ama bu animeye çok güzel renk katmış. Lin ne alaka? Erkek gibi davranan, erkek sesiyle gezinen bir kız? Pardon erkek? On senedir aktif olarak anime izliyorum ve Lin karakteri sorgusuz sualsiz gördüğüm en alakasız – saçma şeyler kategorisinde ilk üçe rahat girer. Niye Lin?? Niyeee? Animenin çizimleri ve karakter tasarımları üst düzey. Yeri geldiğinde bolca aksiyon, bolca kan ve kopan kafalar fazla dert edilmeden bizlere sunuluyor. Animenin mizahi yönü de var ama fan servisliği yahut abartılı mimiklere başvurmaması en büyük artılarından. Lin hariç bütün karakterleri sevdim diyebilirim. Keza aynı şey müzikler ve seslendirmeler için de geçerli. Animede çoğunlukla sahnelere hareketli parçalar eşlik ediyor ve açılış müziği de iç gıdıklayıcı. Banba’yı seslendiren Ono Daisuke ki kendisi Shingeki no Kyojin’nin Erwin’i yahut Barakamon’un Handa’sı, yine oldukça başarılı bir performans sergilemiş.

    Hakata Tonkotsu Ramens’in başı ile sonu çok farklı ve son zamanlarda bu kadar dengesiz ilerleyen bir animeye denk gelmemiştim. İlk bölümlerin harikalığı bu animeyi muhakkak izleyin demeye itiyor beni ama gerisi için pek bir şey diyemiyorum. Gerisi kötü değil, yanlış anlaşılmasın. Sadece ilk olaydan sonra sönük kalıyor, aynı tadı vermiyor.

  • Shakugan no Shana İncelemesi

    Yönetmen: Takashi Watanabe
    Stüdyo: J.C. Staff
    Tür: Aksiyon, Dram, Fantastik
    Yapım Yılı: 2005
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/6

    J.C. Staff tarafından yaratılan Shakugan no Shana ilk gördüğümde gözüme ilgi çekici gözükmüştü. Konu olarak farklı denilebilecek bir yapıttı çünkü. Yine de bu düşüncelerim anime ilerledikçe çok farklı yollara saptı. İsterseniz incelememize başlayalım.

    Yuuji Sakai liseye yeni başlamış, iyi bir öğrencidir. Bir gün okuldan çıktıktan sonra yolda yürürken zaman durur ve ortaya bir canavar çıkagelir. Canavar insanların varlık güçlerini yemeğe başlar. Artık umudunun kesildiği anda alev renginde gözleri ve saçları olan bir kız gelir ve Yuuji'yi kurtarır. Bu olaydan sonra Yuuji insanların içinde mavi bir alev görmeye başlar, kendisine baktığında aynı alevden onda da olduğunu fark eder. Onu kurtaran kız kendisinin bir Flame Haze olduğunu ve görevinin bunun gibi insanların varlık enerjisiyle beslenen canavarları avlamak olduğunu söyler. Yaşadıkları ve öğrendikleriyle şaşkına dönen Yuuji kızın ona artık öldüğünü söylemesiyle yıkılır. Varlık gücünün canavar tarafından yenildiğini ama dünyanın dengesini bozmamak için içine meşale adı verilen yavaş yavaş sönecek bir varlık gücü koyduğunu belirtir. Bu olaydan sorumlu olanları bulmak içinse kız Yuuji'nin yakınında kalmaya karar verir. 


    Öncelikle şunu belirtmek isterim ki anime yeni bir dünya yaratmak istemiş. Yeni mekanlar, yeni terimler anlayacağınız yepyeni bir evren. Bunda bir sıkıntı yok hatta güzel bir durum ama animenin başından itibaren çok fazla terim kullanılıyor. Zaten daha başında olan, kişilere, konuya adapte olmaya çalışan izleyici kitlesi için çok ağır geliyor. Adeta animenin başlarında olayı anlamak, ne neydi, bu neyden bahsediyor diye biraz düşünmem gerekti .Bu olmaması gereken bir problem. Bunun yerine yavaş ve oturaklı bir başlangıç daha keyifli olurdu kanımca.

    Çizim olarak birçok seride kullanılan devasa gözlerin kullanılması beni biraz üzdü. Bu tarza en iyi örnek sanırım Clannad olur. Kesinlikle yanlış anlamayın kötü olduğundan dolayı değil sadece kişisel olarak pek beğenmiyorum. Bunun dışında karakterlerin çizimler gayet güzel aynı zamanda mekanlarında ama aynı şeyleri büyüler için söyleyemeyeceğim. Yapımcılar biraz kolaya kaçmışlar ki birçoğunu sadece bir ışık süzmesi olarak animeye katmışlar. Daha fazla çeşitlilik hoş olabilirdi.

    Konu açısından en büyük sıkıntı yazının başında belirttiğim gibi çok fazla terim kullanılmasıyla izleyiciyi afallatması. Olaylara hızlı giriş yapan anime, ilk bölümde ana erkek karakterin sesli anlatımıyla izleyicide merak duygusu uyandırıyor. Daha sonrasında yavaşlayıp karakter ilişkilerine yoğunlaşıyor. Bu hamlenin doğru olduğu kanısındayım çünkü bize biraz zaman tanımaları gerekiyordu. En azından olayları oturup animenin içine girmemiz için. Bu hafiflemenin ardından yeni karakterlerle aksiyon dozunu arttırıyorlar. Yine de türler arasındaki dengeyi sağlayamadıkları görüşündeyim. Diğer büyük sorun ise 'boss fight' diye tanımlayabileceğimiz arclardaki kötü karakterlerle ana karakterlerin savaşları. Olayların başında bir kötü karakter karizmatik bir şekilde, her şeyi yok edeceğim havalarıyla giriş yapıyor. Bu güçlü tavırlarını gördükten sonra "oley be güzel bir savaş olacak galiba" dedim ama bu savaşların vasatlığı beni baya bir şaşırttı. Epic, hafif uzun süren, tatmin edici dövüşler bekliyorsanız bu anime kesinlikle size göre değil. İlerleyen bölümlerde konuya adapte olmayı başardıktan sonra tekrardan hafif hafif ilginç gelmeye başlayan animeyi Shana'nın (Yuuji'yi kurtaran kız) geçmişine yapılan bir yolculukla tekrardan bozuyorlar. Biraz abartı bir tabir olabilir ama yapılan flashback arcında da çok hızlı bir giriş yapılıyor. Tanımadığımız yeni karakterleri ve olayları oturttuğumuzda tekrardan eski halimize dönüyoruz. Son kısımları ise animenin en beğendiğim bölümleri heyecan ve merak dozunu animedeki en yüksek seviyesine çıkarıp etkili bir final yapmayı başarmışlar. 


    Karakter konusundaysa içinde bol miktarda karakter ve bol miktarda tür bulundurması animenin iyi noktalarından birisi. Yine de bu konuda da eksiklikleri bulunuyor animenin. Yuuji hakkında her gördüğümde sen ana karaktersin azıcık işe yara dedim her seferinde ama yok olmadı. Cidden neredeyse hiç işe yaramıyor. Tek yaptığı motive etmek. Shana'ya gelirsek, bir yerlerden tanıdık geldi animenin başından beri. Sonradan fark ettim ki hem tip olarak hem de davranış olarak Toradora'daki Taiga'ya çok benziyor. Tabi bu benzerlikte aynı kişi tarafından seslendirilmelerinin de etkisi olduğunu düşünüyorum. Bazı karakterlerin ise o kadar reklamını yaptıktan sonra (yok nesnelerin efendisi, alev gözlü avcı) dövüşe girdiklerinde hayal kırıklığı yarattığını defalarca yaşıyorsunuz.

    Özetle konu itibariyle potansiyelini tam kullanamayan, çizim ve karakter açısından bazı eksiklikleri olsa da iadre eder kıvamında bir seri. Açıkçası pek de beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Atmosfer yaratma konusundaki başarısız girişimleri animeye çok puan kaybettirmesi birçok şey üstünde fazla durulmaması buna sebep oldu. Yine de eğer çok boş kaldıysanız, gerçekten boş kaldıysanız başlayabilirsiniz. Onun dışında animeyi önerdiğimi söyleyemem ki devam sezonlarını da izlemem düşük ihtimal.

  • Fuuka İncelemesi

    Yönetmen: Keizo Kusakawa
    Stüdyo: Diomedea
    Tür: Romantizm, Müzik, Ecchi
    Yapım Yılı: 2017
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/5


    Ortaokuldan beri müziğe bir tutkum olmasının yanı sıra daha önce Sakamichi no Apollon, Nodame Cantabile, Shigatsu wa Kimi no Uso tarzı romantizmi müzik ile birleştirip etkili bir şekilde karşımıza sunan animelerin olması beni bu animeye bir şans vermeye itti. Yazının başında şunu belirtmek isterim ki bitirdiğimde izlemesem de olurmuş dedim. Bu arada, anime 2005 yapımı Suzuka adlı animenin bir nevi devamı çünkü ana karakter Fuuka Akitsuki, Suzuka ve Yamato Akitsuki'nin çocuğu. İsterseniz incelememize başlayalım.

    Hikaye, Yuu Haruna adında bir lise öğrencisinin çeşitli sebeplerden dolayı ablalarının yanına Tokyo'ya taşınmasıyla başlıyor. Burada bulunan bir okula transfer olan Yuu, Tokyo'da gezerken Fuuka Akitsuki ile çarpışır. Yanlış anlaşılmalar yüzünden Fuuka hem Yuu'nun telefonunu kırar hem de tokadı patlatır. Bu olay üzerine okula başlayan telefon bağımlısı ve insan ilişkilerinde zayıf Yuu aslında Fuuka ile aynı okula gittiklerini öğrenir. Türlü olayların sonunda Fuuka ile yakınlaşan Yuu, Fuuka'ya müziğe başlamasını önermesiyle beraber bir grup kurmaya karar verirler. 


    Öncelikle bu tarz animeler yaratmak için gereken malzemeleri söylemek isterim: Bir grup genç, bir tutam güzel ve ana erkek karakterden hoşlanan kız (dikkat edin eğer çok eklerseniz tadı kaçar), çocukluk arkadaşı kız ve tabi ki de sahilde yaz tatilinde çalışılacak bir yer. Anladığım kadarıyla bunları birleştirince bu tarz animeleri oluşturmuş oluyoruz. Tabi Fuuka'da bu saydıklarımdan bir tık fazlası mevcut. Yeterli mi? Bana sorarsanız kesinlikle değil! Romantizm klasmanında farklı, ilgi çekici bir yapıt yaratmak zor, bunun farkındayım çünkü konu akışı olarak kısıtlı bir tür gözümde. Yine de daha çok çabalamaları gerekiyor.

    Çizimler konusunda anime başarıyı yakalamış. Karakterlerin, özellikle kız karakterlerin çizimleri sevimli olmuş. Bunun dışında mekan çizimlerindeki seviye yeterli olmakla birlikte etraftaki eşyalarında çizimlerine dikkat etmişler ama en çok beğendiğim nokta enstrümanların çizimleri. Gerçekten ayrı bir seviyede, kendini belli edecek şekilde çizilmiş. 


    Konuya gelecek olursak; klasik okul romantizmine biraz müzik biraz da ecchi ekleyip sunmuşlar. Müziğin içinde bulunması başlarda biraz ümit verse de pek yer verildiğini söylemek güç ve klasik müziğin bu tarz yapıtlarda yarattığı etkiyi modern türevleri ne yazık ki yaratamamış. Konu akışı ise animedeki en sıkıntılı noktalardan biri benim gözümde. Neden derseniz, çok hızlı ilerliyor. Her şey yüzeysel geçilmekle birlikte ne müzik konusunda ne de iş bulmada bir problem yaşanılmıyor neredeyse. Yani anlayacağınız müzik etkili olsun diye değil, sadece konuyu açsın diye konulmuş (oysaki neredeyse aynı durumda olan Nodame'ı iyi yerlere getirmişti.) Keşke bölüm sayısı arttırılıp konu dallandırılarak tatmin seviyesi daha yüksek bir anime sunsalarmış. Bununla birlikte aşk üçgeni, dörtgeni derken geometriyle biraz heyecan katmaya çalışmışlar animeye. Burada üst düzey olmamakla birlikte az biraz bir başarı yakalamışlar. Bütün seçenekler size kendini sevdiriyor, seçim yapmanızı zorlaştırıp kaybeden için üzülmenizi sağlıyor. 


    Karakterler açısından da eksiklikleri bulunan animenin bu konudaki en büyük sıkıntısı az miktarda karakter bulundurması. Bulunan karakterlerin birçoğu da animeye yüzeysel, pek fazla değinilmeden, olaylardan uzak bir şekilde yerleştirilmiş. Hele o örnek aldıkları grup çok soru işareti barındırıyor. Bahsedilip bırakılmış neredeyse. Fuuka için ise en sevdiğim karakter demek yanlış olmaz. Tatlı ve enerjik hareketleriyle animeye renk katmış. Telefon bağımlısı Yuu içinse anime boyunca önüne gelen her kızdan (zaten az sayıda var) çekirge misali etkileniyor. Biraz sinir bozucu buldum, bir ayarı olmalı insanın. Nachi-senpai için ise artık kendisine karşı dürüst olmasını, olduğu gibi kabullenmesini isterim.

    Özetle çizimleri başarılı ama konu akışı başta olmak üzere diğer kısımlarda çok fazla hata var. Müzik ve ecchi türlerinin eklenmesiyle birlikte sıradanlıktan kıl payı kurtulmuş anime. Hatta tam da kurtulamamış. Bu arada ecchi animenin çoğu yerinde bulunmuyor, bazı yerlerde de rahatsız edici seviyede olduğunu düşünmüyorum. Keşke müziğe yoğunlaşıp daha derin, olaylı bir anime yapsalarmış. Önerir misin diye sorarsanız, hayır ama ilginizi çektiyse merak uyandırdıysa bir göz atmakta özgürsünüz. Yine de ben keşke atmasaydım diyorum. 

  • Overlord 2 İncelemesi

    Yönetmen: Naoyuki Itou
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Aksiyon, Macera, Fantastik, Oyun
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/7.5


    Neredeyse 3 senelik bir aradan sonra Overlord ikinci sezonuyla karşımıza çıkıyor. Ainz-sama'nın ilk sezonda yarım kalan dünyayı keşfetme planı bu yeni sezonda yine uygulamaya konuluyor. Eğer ilk sezonunu merak ediyorsanız, sitemizde bulunan ilk sezon incelemesine buradan ulaşabilirsiniz.

    İkinci sezonu iki kısım olarak ayırmak daha mantıklı geldi bana. İlk kısım kertenkele adamlarla ilgili olmakla birlikte komedisini çok başarılı buldum. İlk sezonun etkisinin bu kısımda daha hafiflemiş olsa da hissediyorsunuz ama keşke bu kısım biraz daha uzatılsaymış, daha güzel olurdu. Yine de gelecek sezonlarda bu konuya tekrar giriş yapacaklarını düşündüğüm için içim rahat. Bunun yanında kertenkele adamların üstünde yeterince durulması bu bölümlerin havada kalmasını engelleyip sizi içine çekme konusunda yardımcı oluyor. İkinci kısıma geldiğimizde ise ilk sezonun başarısında önemli pay sahibi olan gardiyan ve hizmetkarların ön plana çıkarıldığını görüyoruz. Belki de bu başarının artmasına yönelik bir hamle olarak yapıldı ama olay akışı ile birleştiğinde bu hamlenin beklenen etkiyi yaratmadığını gözlemledim. Finale hazırlık yapmak ve etkisini arttırmak için bazı bölümleri etkisizleştirmişler. Bu durum da animenin seyir zevkini düşürmüş. Buna karşın bu çabalara karşılık verircesine final bölümlerin kalitesi ve tatmin seviyesi gayet yerindeydi. Buna rağmen başından beri beklediğim etki sonlara doğru gelince insan ister istemez üzülüyor. Bununla beraber ilk sezonun havası animenin birçok bölümünde bulunmuyor. Takıldığım bir noktaysa kötü karakter olarak konumlanan örgütün üstünde pek durulmadı. O konu da daha iyi bir iş çıkarıp animeyi daha güzel bir hale sokabilecekleri düşüncesindeyim. Animeye belli olaylarla bir belirsizlik, yeni bir heyecan getirilmeye çalışılmakla birlikte başarılı olunamamış. Tüm bunların yanında bir sahnede bilerek mi yapıldı bilmiyorum ama Naruto'ya bir gönderme var gibi hissettim. Yaptığı el mührü aynı çünkü. 


    Çizimlere gelecek olursak; ilk sezona göre seviyesini korumuş. Yeni gelen karakterlerin bu seviyenin altında kalmayıp çizim konusunda iyi bir iş çıkartıldığı görüşündeyim. Bu sefer insan şehirlerinin iyice içine girilmesiyle birlikte buralardaki mekan çizimlerinde de kaliteli bir iş çıkartılmış. En başarılı bulduğum noktalardan biri ise müzikleri. Hem anime içinde kullanılan müzikler hem de açılış - kapanış şarkıları mükemmel. Özellikler açılış şarkısını (buradan dinleyebilirsiniz) çok beğendim. Ağzıma da takılmadı da değil:

    Karakterlere gelirsek; dediğim gibi ağırlık hizmetkarlara verilmiş. Bu bir yandan iyi bir durum. Onları daha iyi tanıtıyor, hislerini daha iyi anlamamızı sağlıyor Geçen sezon çok üstünde durulan Albedo'yu yedek kulübesine çekmeleri doğru bir hamle olmuş. Hizmetkarlarla beraber insan ırkındaki karakt1erlere de önem verildiğini görüyoruz ki bu durum animeye yeni bir soluk getirmiş. Bundan kastım animenin konu olarak önü biraz daha açılmış. İnsan karakterlerin ise dizaynı çok güzel oluşturulup boşlukta bırakılmamış. İlk sezondan alıştığımız 'over-powered' durumu bu sezonda da kendisini gösteriyor ki zaten Overlord için bu durum olmazsa olmazlardan. Yine de bu durumun son anlarını yaşadığını düşünüyorum. Demek istediğim artık aynı etkiyi yaratmayabilir.E n azından az da olsa başa baş giden bir dövüş eklenmeli gelecek sezonlarda. Olması gereken karakter bolluğunu yakalayan anime bu kulvardaki eksikliklerini de yavaş yavaş kapatıyor gibi gözüküyor. 


    Özetlemek gerekirse; hataları bulunmasına rağmen ilk sezonun sahip olduğu, kendisini izleten havayı ben ikinci sezonda bulamadım. Yeni karakter ve olaylarla konu potansiyelini yavaş yavaş kullanmaya başlamış. Bununla birlikte animenin hem başında hem de sonunda bizi yeni sezon için merak içinde bırakacak gelişmeler olması üçüncü sezonla ilgili umutlarımı yükseltti. Umarım hatalarını azaltarak heyecan dozunu daha iyi kontrol edebilirler. İkinci sezon itibariyle Overlord pek de başarılı bir işe imza atmamakla birlikte kötü sayılacak konumdan son dakika golüyle çıkmayı başarmış. 

  • Major İncelemesi

    Yönetmen: Kenichi Kasai, Toshinori Fukushima
    Stüdyo: Studio Hibari, SynergySP
    Tür: Spor, Komedi, Dram
    Yapım Yılı: 2004 - 2010
    Bölüm Sayısı: 154 + Film + 3 OVA
    Anime Puanı: 10/8.5


    Başlarken pek istekli değildim açıkçası. Neden diye sorarsanız malum beysbol ülkemizde çok az bir kesim tarafından takip ediliyor ve ben kesinlikle o kesimin içinde değilim. Spor animelerine özel bir ilgim olmasına rağmen es geçtim yıllardır. Şimdi geriye dönüp baktığımda aptallık etmişim diye düşünüyorum. Son bölümü izledikten sonra şunu anladım ki 'underrated' yani Türkçeye çevirmek istersek küçümsemenmiş klasmanındaki animelerin ilk sıralarına koyabiliriz rahatlıkla. Uzun zamandır beklentilerimi bu kadar aşan, kendisine bağlayan bir anime izlemedim.

    Hikaye Gorou Honda adlı bir çoçuğun hikayesi. Gorou'nun babası Shigeharu, çıkış yakalamış ve kısa zamanda yıldızı parlamış bir atıcıdır ama karısının ölümü üzerine büyük sorunlar yaşayan Shigeharu bunun üstüne bir de sakatlığı ortaya çıkınca yıkılır ve emekli olmaya karar verir. Hayatta geriye kalan tek dayanağı olan beysbol sevgisini aşıladığı oğlu bu durumu öğrenince oğlunun üzüntüsüne dayanamayan Shigeharu vurucu olarak tekrar takıma dönmeye karar verir. Gouro ile yakından ilgilenen öğretmeni Momoko, Gorou ile ilgilenirken babasıyla da yakınlaşmaya başlar ve birbirlerine ilgi duymaya başlarlar. Gorou'nun ise tek hayali babası gibi bir profesyonel olup babasıyla aynı takımda oynamaktır ama kaderlerinde bambaşka bir yol izlemek vardır. 


    Şunu belirtmek isterim ki başları gerçekten ağır bir anime. Dram dozu aşırı yüksek ve olaylar sürekli dikkatinizi vermenizi gerektiriyor. Bazı seriler vardır, zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız. Major ilk bölümleri itibariyle bunlardan değil, ortalarında daha hafifleyen ve sonlarında iyice kendinizi verebileceğiniz bir yapısı var. Şunu da belirtmek isterim; eğer benim gibi oturup 10 bölüm falan izleyen bir insansanız, sizi yoruyor anime. Eğer tadında bırakan tipteyseniz sizi fazla etkileyeceğini sanmam.

    Çizim olarak kendine has havası olan bir yapıya sahip anime. Daha çok eski tarz çizimlerin kullanılan animenin zaten 2005 yapımı. Mekan ve özellikle karakter çizimlerini baya beğendim. Tabi bu tarz spor animelerinin olmazsa olmazı topa vurulma efektleri de geçer not almayı başardı. Sadece bazı karakterlerin ağız çizimleri beni hafif rahatsız etse de birkaç bölüm sonra alışmayı başardım. Eksi veya artısı olmasa da en çok takıldığım nokta ilk bölümlerde duştaki suyun sürekli rengi değişiyor, buna anlam veremedim.:) 


    Gelelim en çok beğendiğim kısmına animenin. Bu kısım tabi ki konu ve olay akışı oluyor. Anime başlar da öyle bir vuruyor ki size, etkisinden çıkamıyorsunuz. Bu demek değil ki dram alanında en iyilerden. Sadece bir spor animesinden beklenilmeyecek seviyede. Birkaç bölüme bir ömür yetecek dramı sığdırmışlar ama bunun ucunu biraz kaçırmışlar. Animenin başlarında etkili oluyor ama ortalarda yine aynı şekilde dram yaratmaya çalıştıklarında yeter artık dedim. Konu akışı olarak aceleye getirmemişler, yapacaksak güzel yapalım demişler. Yavaş ilerliyor ve kafanızda soru işareti kesinlikle bırakmıyor. Bunun yanında dram dozunun fazlalığının bıraktığı etkiyi azaltmak için komedi ögeleri kullanılmış. Bu güzel ama keşke daha fazla kullansalarmış. Gelelim en büyük eksikliğine. Anime konusu gereği beysbol terimlerine bolca yer veriyor ve bir sürü maç izliyoruz. Buna rağmen birçok spor animesinin yaptığı gibi animenin başında tutorial tadında işlenen spor dalıyla ilgili bir bilgilendirme yapılmıyor. Açıkçası animenin belli bir bölümünde alışana kadar canım çıktı.Yok birinci kalede koşucu var, yok bunt vurdu, ne zaman sayı oluyor. Sizi bu yönden baya bir zorluyor anime. Orta kısımlara doğru hatta biraz daha ilerisi de diyebiliriz, alışıyorsunuz ama ne gerek var bu kadar kasmaya dimi. Benden tavsiye: En azından oyunun kurallarına bir göz atın:) Konu hakkında dikkatimi çeken bir başka nokta spor dallarının hepsinde sağlık ön planda tutulur ama animeye baktığımızda kolu burkulur, oyunda kalır, kafasına top çarpar kontrol bile edilmez. Yani etkileyicilik katmak için çok zorlama geldi yine de etkisi fazla sürmedi bu durumun oluruna bıraktım. 


    Karakterlere gelecek olursak; eksikleri bulunsa da bu konuda da başarılı bir iş çıkartılmış. Bazı karakterleri başta seviyorsunuz sonlara doğru içiniz de bir nefret tomurcuğu oluşmaya başlıyor. Ya da tam tersi başta nefret edip sonralarda sen nasıl bir kralsın ya dediğim karakterler oldu. Karakter konusundaki eksikliklerin bir tanesi(konu gereği olmak zorunda ilerleyen sezonlarda kalacağına inanıyorum) karakterlerin çoğu 4. yada 5. sınıf yani anlayacağınız size pek uymuyor. Kendinizi yerlerine koymakta güçlük çekiyorsunuz. Şunu da belirtmek isterim ki animede çok gıcık tip var. Ana karakterimizin(artık küçük olduğundan mıdır yoksa birçok animede var olan ilişki konusundaki beceriksizlik midir emin değilim) ilişkiler hakkındaki saflığı animeye güzel bir soluk getirmiş diyebilirim. Bir diğer eksik nokta ise takımdaki 4-5 kişi haricindeki karakterlerin animenin sonlarına kadar hiç etki göstermemesi ve bu karakterler üzerinde fazla durulmaması. Spor animelerinde bu olmaması gerek bir olay bence.

    Animenin ikinci sezonunda ise yine aynı şekilde ilerliyor ama bu sezonda yavaş yavaş önceden bahsettiğim yaş sıkıntısını aşmaya başlıyoruz. Karakterler hakkında eksikliği hala devam eden animenin dramının azalıp biraz daha komediye önem verdiği gözlerden kaçmıyor. Bu hamlesini şahsen doğru buldum. Üçüncü sezona gelindiğinde ise başlarında acaba anime artık sıradanlaşan hikaye taktiğinden vazgeçiyor mu? Dedim ama yok olmadı. Bu sefer daha zorlu bir rakiple karşılaşan Goro ve arkadaşlarının mücadele dozu aynı seviyede kalırken artık animeye yeni bir soluk gelmesi gerektiği görüşündeydim. Bu konudaki beklentilerimi boşa çıkarmayan yapımcılar, animenin artık sıradanlaşan konu akışını da az da olsa değişikliğe gidiyor ve yavaş yavaş gündelik yaşantıyı da animenin içine katmaya başlıyor 4. sezonda. Komedi düzeyi ise giderek artıyor. Ara sıra dram soksalar da ilk sezonki kadar etkilemiyor artık. Profesyonel hayatı da iyi aktardıklarını düşünüyorum açıkçası. Beşinci sezonda karşımıza farklı bir kulvarda çıkan anime arasıra sundukları romantizm türüne de ağırlık vererek beni sevindirdi (ne kadar tür o kadar mutluluk). İlk sezonda yaşına verdiğim davranışlarının büyüse de aynı kalmasıyla artık ümidimi kesmiştim ama anime bu türü de iyi bir şekilde ve komedi ile bize sunmayı başarmış. Konu akışı hakkındaysa artık hep aynı şekilde olması biraz animenin etkisini azalttığı görüşündeyim. Gelelim son sezona yani altıncı sezonumuza, artık animeye iyice girmiş olduğunuzdan sizi etkileyecek bir son sezon bekilyorsunuz. Major başlarını saymazsak (çok uzatılmış, zaten belli ne olacağı) size istediğinizi veriyor. Mücadele dozu animenin bütün sezonlarından bile yüksek düzeyde. Finalinde ise çoğu animede yaşamadığım tatmin duygusunu yaşatmayı başardığını söyleyebilirim.
     
     
    Major size 6 sezon boyunca pek rastlanmayan bir şekilde karakteri küçüklükten itibaren tanıma fırsatı veriyor hayatının her anında, her kısmında.Goro'yu benimsiyorsunuz belli bir kısımdan sonra ki bu animenin en önemli artısı bence. Bir eksikliği ise konu akışında genelde aynı yöne kaymaları ama yine de heyecan dozu bunu batırmayı başarmış. Arıca henüz bu ay (Nisan 2018) başlayan ve Goro'un çocuğunun ana karakter olduğu Major 2nd adında bir devam serisi daha bulunmakta.

    Özetle çizim ve konu akışı gayet başarılı, karakterler ise birazcık daha geliştirilebilir. Belli bir süredir beni en çok etkileyen animelerden biri oldu. Ufak tefek eksiklikleri var evet ama dram konusundaki başarısı, heyecan dozu, en önemlisi konu akışı ile yüksek bir puanı hakkediyor anime. Buna rağmen keşke sporu bir tanıtsalardı dedim defalarca. Eğer izlemediyseniz kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. 

  • Ao no Excorcist İncelemesi

    Yönetmen: Tensai Okamura
    Stüdyo: A-1 Pictures
    Tür: Aksiyon, Macera, Fantastik
    Yapım Yılı: 2011
    Bölüm Sayısı:25
    Anime Puanı: 10/6


    Daha önceki yazıkarımda belirttiğim gibi yapımlarını çok beğendiğim A-1 Pictures'ın animesinden beklentim büyüktü. Konu olarak defalarca işlenmiş "şeytan vs din" kapışması bu yapıtta da karşımıza çıkıyor. İlginç ve bence potansiyeli yüksek bir şekilde bu konuyu ele almışlar ama animenin bu büyük potansiyeli altında ezildiklerini, işi ellerine yüzlerine bulaştırdığını söyleyebiliriz yapımcıların.Beklentilerimin o kadar altında kaldı ki söyleyecek kelime bile bulamıyorum.

    Hikaye Okumura Rin adlı bir gencin etrafında şekilleniyor. İnsanların yaşadığı Assiah adı verilen bir boyuttan başka bir de iblislerin yaşadığı Gehenna adı verilen bir boyut bulunmaktadır. Gehenna ile Assiah arasında geçiş yapmak imkansızdır, yine de iblisler Assiah'taki canlıların bedenlerine geçerek diğer boyuta geçebilirler. Okumura Rin ise bir gün güçlerinin açığa çıkmaya başlamasıyla beraber iblisleri göremeye başlar. Gücünü fark eden iblislerin peşine düşmesi üzerine onu büyüten Peder Shiro tarafından kurutarılan Rin, ondan şeytanın oğlu olduğunu öğrenir. Tüm bunları öğrendiği anda şeytan, oğlu için gelir ama Shiro Rin'i kurtarmak için canını verir. Şeytana büyük bir nefret besleyen Rin, ikiz kardeşi Yukio'nun gittiği True Cross akademisine gidip bir iblis kovucu olmaya ve şeytanı öldürmeye yemin eder. 


    Öncelikle şunu söylemek istiyorum; animenin neresinden tutarsak tutalım elimizde kalan parçalar oluyor. Hikaye tam oturtulamamış. Bununla birlikte ne yönde ilerleneceğine, konseptin ne olacağına da tam anlamıyla karar verilememiş. İzledikten sonra kafamda çok fazla soru oluştu. İblisler neden iblis kovucularla birlikte savaşıyor? Mephisto'nun olayı ne ve neden insanların tarafında? Mephisto o kadar şey yaptı nasıl hala bu adama güveniyorlar? Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi? :D

    Çizimlerle incelemeye başlayalım isterseniz. Benim öyle çok seçiciliğim yoktur bu konuda. Demek istediğim kolay kolay kötü demem ama Ao no Exorcist'in çizimleri beni çok rahatsız etti. Mekan çizimleri olarak iyi bir iş çıkardığını düşündüğüm animeye karakter çizimleri için aynı tepkiyi veremedim. Birkaç karakter haricinde izlerken rahatsız oldum karakter çizimlerinden dolayı. Hele o kalın kaşlı kız ve sakallı öğretmen gerçekten huzursuz etti. Bunun dışında normalde animenin tatlı kızı rolünü üstlenmesi gereken Shiemi'nin çizimlerinde de kusurlar bulunmakta. 


    Asıl sıkıntının bulunduğu kısıma geldik: HİKAYE. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim, geçen hafta son geceye bırakıp yarım yamalak yaptığım ödevle anime arasında pek bir fark göremiyorum. Neden derseniz, animenin olay örgüsü başlarda güzel ilerlerken daha sonrasında artık zaman mı yetmedi bilmiyorum, animeyi 4-5 bölümde neredeyse sıfırdan bitişe götürdüler. Bunun dışında konu havada kalıyor gibi biraz benim açımdan tam kendimi veremememe neden oldu bu. Daha önce belirttiğim gibi çok fazla soru işareti var animede. İblislerin hareketleri de bir tuhaf. İyilik perisi iblisler var animede. Yine de bu biraz daha anlaşılabilir diğerlerine göre. İyi yanları da yok değil tabi ki. Komedi anlamında beni baya güldürmeyi başardı anime. Aksiyon olarak da dozu sürekli olarak yüksekte tutmayı başarıp sizi sürekli bir heyecan içinde bırakıyor. Son kısımları saymazsak animenin olay örgüsü güzel. Animenin en büyük artısı ise beklenmedik olayları sürekli karşınıza sunması, animeyi tahmin edemiyorsunuz anlayacağız.

    Karakter konusunda da bocalamış bazı kısımlarda anime. En büyük sorunu Mephisto oluşturuyor. Hemen ardındansa bizim büyümüş de küçülmüş Yukio geliyor. Mephisto'nun amacını anime tam olarak size sunamamış, onun dışında neden insanların yanında, o konu da muallakta. Yukio'ya gelirsek; diğer öğretmenlerden bile daha çok şey bilip onlara komut vermesi benim tuhafıma gitti. Diğer karakterlerse iyi oluşturulmuş bir çoğunun geçmişindeki olaylar animenin ilerleyen bölümlerinde ana konuyla bağdaştırılarak güzel bir hava katmayı başarmış. Yine de keşke iblisleri daha çok animeye katsalarmış keşke. Gehenna hakkında daha fazla bilgi ve olay olsa izleme zevkini arttırırlardı diye düşünüyorum. Birçok sıkıntısı olsa da animenin en eğlenceli karakteri yine Mephisto'nun hareketleri ve davranışlarıyla sizi eğlendirmeyi başarıyor. Mekanlar konusunda Mephisto üstünden yapılan primlerde başarılı bulduğum ayrı bir nokta. 


    Özetle başarısız bir anime olmuş demek yanlış olmaz. Birçok şeyi havada bıraktılar. Çizim ve olay akışı kısımlarında eksiklikleri çok fazla olmakla birlikte karakter dizaynı da mükemmel değil. Dediğim gibi potansiyeli iyi kullanamamakla birlikte altında ezilmişler. Sonraki sezonları için yine de ümitliyim. Giderilecek çok sıkıntı var ama yine de imkansız değil. Tüm bunlara rağmen eğlenceli bir anime ama eğer izlemeyi düşündüğünüz başka bir şey varsa onu izleyin. Ha, yok ben merak ettim diyorsanız seçim sizin tabi ki. 

  • B: The Beginning İncelemesi

    Yönetmen: Kazuto Nakazawa
    Stüdyo: Production I.G.
    Tür: Aksiyon, Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2018
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/4.5


    Dizi ve film dünyasına Netflix’in yaptığı katkı tartışılmaz. Oluşturduğu küçük Marvel evreni, Altered Carbon ve Stranger Things dizileri olsun Netflix’in elinde birçok yapım parlayıp yıldızlaşıyor. İlla orijinal Netflix yapımı olmasına da gerek yok. İspanya dışında kimsenin bilmediği La Casa del Papel’i alıp tüm dünyaya satabiliyor. Tabi başında kıyısında Netflix yazınca hep harika olacak diye bir kural yok. Özellikle doğuya doğru kaydığımızda çatlamaların olduğu görüyoruz. Death Note film uyarlamalarının hali ortada. İzlemedim ama çığlık çığlılığa Kira’yı görmek yetti de arttı :) Keza kendilerine ait anime serileri de pek parlak sayılmaz. Castlevania iyiydi fakat o da Japon yapımı olmadığı için anime kategorisine girmiyor. Netflix animeleri Devilman: Crybaby veya Sword Gai gibi anime serilerini nette araştırdığımda pek iç açıcı yorumlarla karşılaşmıyorum. B: The Beginning içinse aslında ben ümitliydim. Ama maalesef Kira’nın çığlığı gibi bir ruh haline bürünüp son bölümden sonra sadece bir “oh” çekebildim. 


    Netflix’in orijinal anime serisi B: The Beginning bizleri kurgusal bir ülke olan Cremona’ya götürüyor. Biraz gotik, azıcık yazlık, biraz da Prag’vari havası ile küçük bir Avrupa ülkesi havası estiren bu şehirde bir seri katil acımasızca avlanmaktadır. Kurbanlarını adeta parçalayan katil her olay yerinde “B” harfini bırakmaktadır. Dolayısıyla adı Killer B’ye çıkmıştır. Polisler ve RIS (Royal Investigation Service / Kraliyet Araştırma Servisi) pek bir ilerleme kaydedememektedir. Durum böyle olunca RIS, efsanevi dedektif Keith Flick’i yeniden göreve çağırır. Az iş yapan ama çok düşünen bu adam, geçmişinde yaşadığı bir olay neticesinde görevine bir süre arar vermişti. Keith, Killer B’nin peşindeyse de Killer B’nin de kendi planları vardır. Bir başka organizasyonun ise bambaşka planları vardır.

    Benim gözümde B: The Beginning’in en büyük hatası kısacık 12 bölüm boyunca fazla dallanıp budaklanmaya çalışması. Keith var – geçmişi var. RIS’teki Lily adlı karakter üzerine bir şeyler kurulmaya çalışılıyor. İki bölüm sonra kimliğini öğrendiğimiz Killer B’nin planları – geçmişi var. Garip bir organizasyon ve evet, buradaki karakterlerin geçmişleri derken bir bakıyorsunuz senaryodan “pat” diye kopuvermişsiniz. Halbuki ben Keith ve Killer B arasında daha böyle bir kedi – fare oyunu, Monster adındaki anime gibi bir şey bekliyordum ama bir müddet sonra güya ana karakter olan Keith de önemini yitiriyor. Hikaye sürekli toz bulutu gibi havada süzülüyor ve bir türlü sağlam zemine oturamıyor. Bir orada bir burada sürüklenip giderken bir bakıyoruz, mutlu son ile anime bitivermiş:) Ha, mutlu sonla bitiyor bitmesine de gizemli organizasyonun arkasındaki karanlık ismi ve tam amacını öğrenemiyoruz bile.


    Teknik bakımdan animenin hakkını teslim etmek lazım. Özellikle hızlı aksiyon sahnelerini çok başarılı buldum ve çizimleri de gayet hoş. Anime, yeri geldiğinde bolca kan kullanmaktan da çekinmiyor. Türü bakımından fazla komedivari bir şey beklemeyin sakın. Az biraz Lily üzerinden mizah yapılmaya çalışıyor ve genelde hedef Keith. Bunun dışında Cremona şehrinin mimarisini de çok beğendim. Tarif edemediğim, değişik nostaljik bir havası var. Animenin bana göre en harika yanı ise kapanış parçası. “The Perfect World” adındaki parça inanılmaz güzel. Son olarak Netflix olduğu için seriyi ister İngilizce veya Japonca seçenekleri ile izleyebileceğinizi belirtirim. İngilizce izleyen var mı ki? :)

    Netflix olmasına aldandım. İsmine, kaşına gözüne kapıldım. Sonucunda hayal kırıklığına uğradım. Bir filmin – dizinin – oyunun – animenin bel kemiği hikaye oturmayınca isterse diğer özellikleri tavan yapsın, olmuyor işte. Belki biraz ağır eleştirdiğimi düşünenler olabilir ama inanın B: The Beginning’ten kat ve kat daha iyi düzinelerce anime serisi var. Tek tesellimiz şahane bir şarkıyı öğrenmek oldu:) Bakalım, bu Beginning’ti. Belki devamı toparlar.

  • Copyright © 2013 - Nisekoi - All Right Reserved

    ANİME İNCELEMELERİ SAYFASI Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan