Shingeki no Kyojin 3 İncelemesi
Yönetmen: Masashi Koizuka
Stüdyo: Wit Studio
Tür: Aksiyon, Fantastik, Dram
Yapım Yılı: 2018
Bölüm Sayısı: 12
Anime Puanı: 10/9.5
Gelmiş geçmiş en popüler anime serilerinden birisi olarak kabul edilen ve benim de bu görüşü savunduğum Shingeki no Kyojin, namı diğer Attack on Titan, bir sene aradan sonra kaldığı yerden, üçüncü sezonu ile devam ediyor. Elbette ilk iki sezonu izlemediyseniz şimdiden çıkış yapmanızı tavsiye ederim:) İlk sezonun incelemesine buradan ve ikinci sezonun incelemesine ise buradan ulaşabilirsiniz.
Öncelikle detayları her devam sezonunda olduğu gibi unuttuğum için ilk iki sezonu yeniden hızlıca gözden geçirdim ve gördüm ki, ilk sezon hakikatten mükemmel ama ikinci sezon “zaman dilimi” olayı ile biraz kafa karıştırıcıymış. Üçüncü sezonu ise bu iki sezonun arası olarak tanımlayabilirim. Ne ilk sezon gibi mükemmel ne de ikinci sezon gibi kafa karıştırıcı.
Buradan sonrası biraz spoiler arkadaşlar. En son bıraktığımızda Eren ve gizli kimliği öğrenilen Historia, Levi ve yeni kurulan Levi Kıtası’na emanet edilmişti. Diğer yandan hatırlarsanız duvarların içinde devler vardı ve Rahip Nick bunun hakkında bir şeyler biliyor, ser verip sır vermiyordu. Favori karakterlerimden Hanji de Rahip’ten bilgi almak niyetindeydi lakin rahip işkence edilip öldürülmüştür. Çok geçmeden anlaşılır ki, Askeri İnzibat (kimi çevirilerde Jandarma, kimi çevirilerde özel polis. Sırtında tek boynuzlu at olanlar diyeyim ben) işin içindedir ve bir şeyleri örtbas ederek Keşif Birliği’ne yıkmaya çalışmaktadır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi kimsenin bilmediği elit bir birlik Eren ve Historia’yı yakalamak için görevlendirilmiştir. Bu birliğin başında da Levi’nin geçmişinden gelen bir hayalet, Kenny adındaki soğukkanlı katil vardır. Keşif Birliği lağvedilmek istenmekte, Eren ve Historia da ele geçirilmek istenmektedir. Dolayısıyla Keşif Birliği’nin kumandanı Erwin büyük bir kumar oynar. Ya gerçekleri açığa çıkarıp yönetimi devirmek, ya da hain olarak darağacına gidecektir. Anlayacağınız üçüncü sezonda duvarların dışından ziyade içerideyiz ve insanların da en az devler kadar tehlikeli olabileceğine tanıklık ediyoruz.
Üçüncü sezonu açıkçası bir önceki sezondan daha başarılı buldum. Çünkü hem insanların birbirleri ile olan çatışmaları, hem de birçok sorunun cevaplandığı ve her bölümde gerek devler gerekse duvarlar ardındaki sırlar hakkında daha fazla bilgi sahibi olduk. İkinci sezonun sürpriz konuğu maymun şeklindeki devi belki bu sezon aktif olarak göremedik ama Kenny Ackerman adında Levi’nin bile zor baş ettiği bir karakter ile tanıştık. Gerçi yıllar önce mangasının bu kısmını okuduğum için neler yaşanacağını biliyordum ama anime olarak izlemek de bir başka zevkli oluyor.
Çizimlerine ve müziklerine yine değinmeme gerek yok. Tek fark ettiğim Eren’in çizimleri sanki biraz değişmiş. Yani flashback’lerde de görünce bana hak vereceksiniz, daha bir olgun tipli olmuş. Lakin ikinci sezonun bıraktığı yerden devam ettiği için bu ani değişimi neye borçluyuz bilemedim:) Bir de söylemeden edemeyeceğim; bu serinin kahramanı kesinlikle Eren değil. Eren sadece dev güçlerine sahip olmuş bir çocuk. Levi bir kahraman, Mikasa bir kahraman, Erwin bir kahraman, Hanji bir kahraman ve hatta Armin bir kahraman ama Eren sadece kas gücü. O da ağlamayı bırakıp deve dönüşmeye başarabilirse!
Animenin normal açılışlardan biraz daha uzun, yıllardır birçok animede karşıma çıkan Hyde adlı grubun Red Swan parçası bana göre dinlediğim en iyi Shingeki no Kyojin açılış müziği idi. Kısa bir not olarak bunu da burada belirteyim:)
Yine on iki bölüm iki günde bitiverdi. Ve yine yetmedi. Yeni sezon (gerçi şu an birçok yerde üçüncü sezonun devamı olarak yazıyor) bir aksilik çıkmaz ise 2019 yılının Nisan ayında karşımıza çıkacak. Geçen sene yetkililere seslenmiştim 25 bölüm olsun diye ama duymamışlar sanırım. Bu sefer seslenmeyeceğim ama 25 olsa iyi olurdu:D Bu arada, 2018 sezonunun son incelemesi oldu Shingeki no Kyojin 3. Herkese bol animeli bir 2019 diliyorum!
RErideD: Derrida, who leaps through time İncelemesi
Yönetmen: Takuya Sato
Stüdyo: Geek Toyz
Tür: Bilimkurgu, Dram
Yapım Yılı: 2018
Bölüm Sayısı: 12
Anime Puanı: 10/5
Herhangi bir manga uyarlaması olmayıp özgün hikayesi ile karşımıza çıkan RErideD, gelecekte geçiyor. Karakterimiz Derrida Yvain bir bilim adamı olmakla beraber DZ Automata adı verilen robotların mucidi Jaques Yvain’in oğludur. Günün birinde Derrida ve arkadaşı Nathan DZ’lerde bir bug olduğunu keşfeder ve DZ’lerin toplu kullanımında çok büyük sıkıntılar çıkması kaçınılmazdır. DZ’lerin toplu kullanım yeri ise savaşlardır. Bu arada, Derrida gençken zaman sıçraması üzerine teoriler oluşturmuş fakat başarılması mümkün olmadığını düşünerek bundan vazgeçmiştir. Derrida ve Nathan patronları Andrei’in karşısına çıkar ama ret yerler. Akabinde Derrida ve Nathan’ın ölüm fermanları verilir. Derrida artık şans eseri mi desem, bilinçli desem bilemediğim bir şekilde Cryostasis (Dondurarak uyutma) kapsüllerinin olduğu bir odada bulur kendini. “Yine” anlamadığım bir şekilde Derrida bunlardan birisinin içine hapsolur ve on senesi dondurularak uykuda geçer. On sene sonra Nathan’ı kızı Mage tarafından uyandırılır ve dünyanın son halini görür: Kaos, yıkım ve her canlıya öldürmek için dalan DZ'ler. Fakat en kötüsü de bundan hala kar yapan insanlardır.
Rerided’i izlerken sanki B kalite bir film izliyormuş gibi hissettim kendimi. Klişe, terminatör-vari bir hikaye, ucuz aksiyon sahneleri ve “Maaage” Maaaageee” (Maaajıııı diyor Derrida) diye ortalıkla gezinen bir ana karakter. Derrida ve arkadaşları bir yandan olanları tersine çevirmeye, bir yandan Derrida zamanda geriye sıçrama deneyleri yapmaya çalışıyor bir yandan da her ismini duyduğumda 1 lira koysaydım kenara araba alabileceğim Mage’yi bulmakla geçiyor seri. Mage dediğimiz Nathan’ın kızı ve küçük bir kızken Derrida’ya bir hayli düşkündü. Şimdi ise ortalıkta gözükmemektedir ve Maage Maaaaaage diyerek onu aramaktayız.
Dediğim gibi ikinci sınıf bir film tadı var animede. Bunu anime çok da kötü olarak algılamayın. Daha çok birileri bir araya gelip çabalamış diyelim:) Az sayıdaki karakterler ve yaşadıklarını izlemek aslında sıkıcı değil. Sadece animenin bize sunuluşu biraz sıkıntılı. Hikaye zaten merak ettirmiyor ki sadece sonunu merak ediyorsunuz. Efendim Derrida zamanda geriye gidebilecek mi? Mage artık bulunacak mı diye. Bunun dışında gerektiğinde bolca kan da kullanılmış olsa da kovalamacalar ve hızlı sahneler pek etkileyici değil. Animede çok beğendiğim diyebileceğim tek bir şey var; o da açılış parçası. Onun dışında bildiğiniz düşük bütçeli bir dram yani:)
Post-apocalyptic tarzı, robotlar falan diyerekten Rerided bende merak uyandırmıştı ama aradığımı bulduğumu söyleyemem. Kabul, çok büyük hayal kırıklığına uğramadım fakat animenin vasatı aşamadığını da rahatlıkla söyleyebilirim.
Baki İncelemesi
Yönetmen: Hirano Toshiki
Stüdyo: TMS Entertainment
Tür: Aksiyon, Dövüş
Yapım Yılı: 2018
Bölüm Sayısı: 26
Anime Puanı: 10/8
2001 yapımı ilk iki sezonu incelediğimiz şimdi de bu sene üçüncü sezonu Netflix'in yapımıcılığıyla bize sunulan Baki'yi (2018) inceliyoruz. Bu sezonun başlangıcında Baki (yaş 17), geçen sezondaki turnuvada aldığı yaraların izleriyle birlikte karşımıza çıkıyor. Baki okulda biraz ilgisiz biraz umursamaz dolaşırken ilk iki sezonda da gördüğümüz dünyanın dört bir yanından güçlü adamları toplamaya çalışan, yeraltı turnuvaları düzenleyen Mitsunori Tokugawa, Baki'yi görmeye gelir ve Baki’ye Tokyo’da çok tehlikeli ve çok büyük bir gücün uyandığını söyler. Bu tehdidi oluşturan kişiler ise beş idam mahkûmudur. Beşine de idam cezası uygulanmış ancak bu kişiler idamda ölmeyip bulundukları hapishanelerden kaçmışlardır. Bu birbirini tanımayan beş kişi aynı nedenden dolayı bulundukları yerden kaçıp Tokyo'ya gelmişlerdir. Hepsinin söylediği aynı şeydir: "Yenilgiyi bilmek istiyorum." ve hepsi de kaçarken aynı notu bırakır: "Tokyo'ya gidiyorum."
Bu kişilerden ilki asılmasına rağmen ölmeyen ABD'de denizin ortasında bulunan hapishaneden yüzerek kaçan Dorian, ikincisi İngiltere'deki hapishanede elektrik çarpılarak idam edilmesine rağmen ölmeyip kaçan Doyle, üçüncüsü Rusya'daki hapishaneden 100 metre yüksekliğinde dikey duvarı tırmanıp kaçan fiziksel kapasitesi olağanüstü seviyede Sikorsky, dördüncüsü ABD'de denizin 200 metre derinliğindeki bir denizaltıda tutulurken kaçan Speck ve sonuncusu da Japonya'da roket atışına bile dayanıklı bir camın içinde tutulurken kaçan ve bir çeşit zehirli gaz kullanıp Zehirli Yılan olarak bilinen Yanagi Ryuko'dur. Ve can alıcı nokta da Tokugawa'ya göre bu beş kişi Tokyo'ya Baki için geliyorlardır. Yani az bilinen dövüş sanatlarının kullanıldığı, dövüş dünyasının sözde karanlık yüzü olan Yeraltı Dövüş Sanatları için geliyorlardır. Baki de bu arenanın şampiyonudur.Ve siyah dövüş sanatları (yukarıdaki kötü kişiler) ile beyaz dövüş sanatları (iyiler) arasında savaş olacaktır.
İyiler köşesinde ise Baki, geçen sezonda gördüğümüz isimler: Karateyi zirveye taşıyan kişi Savaş Tanrısı olarak bilinen kaplanlara boyun eğdiren Orochi Doppo, 70 yaşında ve kısacık boyuna rağmen Aiki sanatında ustalaşmasıyla koskoca rakiplerini yerden yere vurabilen Shibukawa, 4000 yıllık geçmişi olan Çin kenposu dövüş sanatının varisi Retsu, 19 yaşında yakuza lideri sokak dövüşçüsü Hanayama'dır. Ve iki taraf arasındaki dövüşün belli bir zamanı ve mekânı olmaksızın isteyen istediği yerde istediği kişiyle dövüşebilecektir. Yani her iki taraftaki 5 kişiden biri karşı taraftaki 5 kişiden birinin peşine düşebilir. Bu anlaşmadan sonra taraflar ayrılır ve nefesleri kesen savaş başlar...
3. sezonda Baki'nin tavırlarını pek can sıkıcı buldum açıkçası. Çünkü biraz avare, aklı havada dolaşıyor. Önceki sezonlarda daha çok tuttuğunu kopraran biriydi ve onun haricindeki dövüşmeye sözleşmiş iyi ve kötü adamlar canlarını dişlerine takarak mücadele verirken o kız arkadaşıyla birlikte kayıtsız bir yüz ifadesye ortalıkta dolaşıyordu. Sezonun yarısında piyasada yoktu. Ayrıca bu sezonda daha vahşice, ortalığı kan götüren dövüşler izledik. Kanda herhangi bir sınır yoktu. Ayrıca dövüşlerin herhangi bir yerde ve zamanda yapılabilir olması sezondaki mekân çokluluğunu sağladı. Okuldan, sokaklardan tutun da lunaparka kadar birçok mekân görebilmemiz hoş olmuş.
2 sezondur yakındığım çizim ve müzikler neyse ki bu sezonda daha izlenilebilirdi. Bazı kişiler dövüş sahnelerindeki CGI(3 boyutlu) efektleri beğenmese de beni rahatsız eden bir yönü olmadı.Müzikleri de açılış ve kapanış olsun güzel buldum. Böyle bir anime için daha hareketli müzik ve müzik çalarken arkada dövüşlerden görüntüler olması gerektiğini düşünüyordum ki bunu açılış müziğinde yapmışlar ve gerçekten güzel olmuştu. Şunu da belirtmeliyim ki bu animenin havasına girebilmek için Tokyo Ghoul'un Unravel ya Asphyxia gibi bir müzik hayal ediyordum ki bu sezonun müziklerinde bence bu seviyeyi yaklaşmışlar ve gayet de güzel olmuş.
Sezonun yarısından sonrasında tempo düşüyordu ve beğenmediğim diğer bir nokta ise dövüşlerin yarıda kesilmesiydi. Yani tam olarak ağız tadıyla bir dövüş izleyemedik. Tam dövüş başlıyor biraz kapışılıyor, ortalığın kızışması gerekirken ya başka bir görüntüye geçiliyor ya da birisi geliyor ve dövüş yarıda kesiliyor. Ta ki son bölümlere doğru Baki'nin asıl gücünü göstermesine değin. Onun dışında bazı sahneleri ve özellikle sezonun ortalarında gördüğümüz bay Zincirsiz diye bilinen adamın sahnelerini uzun ve gereksiz buldum. Birkaç bölüm sırf bu adam hakkındaydı ve iri vücutlu olması dışında hiçbir esprisi yoktu. Baki'den çok bu adamı izledik neredeyse. Ama kötüler içerisinde en psikopatı Doyle olsa da Retsu Kaioh ile aralarında geçen olaylar hoşuma gitmişti nedense :). Sezonun finalini ise güzel yapmışlar. Zaten bu sezon asıl olaylara hazırlık gibi bir şey olup geçiş sezonu gibi olmuş. Baki'yi daha çok görmek isterdim açıkçası ama finalden anladığımız kadarıyla bir sonraki sezona saklamışlar heralde. Bekleyip göreceğiz...
Anime hakkında ilk iki sezon incelememizi de okuduktan sonra ilk iki sezonu izleyebilir ya da direkt olarak üçüncü sezona başlayacaksanız da en azından bu sezon gördüğünüz kişileri ve olayları gördükçe incelememizde yazdıklarımız aklınza gelebilir ve kafanızda az çok bir fikir oluşabilir. Sağlıcakla ve animeyle kalın :).
Gamers! İncelemesi
Yönetmen: Manabu Okamoto
Stüdyo: Pine Jam
Tür: Komedi, Romantik
Yapım Yılı: 2017
Bölüm Sayısı: 12
Anime Puanı: 10/6
Öncelikle hemen belirteyim; Gamers! adlı 12 bölümlük anime serisi kesinlikle oyun içerikli bir anime değil:) Tamam, çıkış noktası karakterlerin oyunlara olan sevgisi ama animenin bizlere esas sunduğu aşk üçgenleri ve hatta beşgenleri:)
Ana karakterimizin adı Amano Keita. Lise ikinci sınıf öğrencisi olan Keita’nın tek bir sevdası vardır: Oyun oynamak. Mobil oyunlar, PS4 (telif yememek için animede PZ4:), PC oyunları derken her platformdan oyunu severek oynar. Benim anladığım kadarı ile favori türü ise RPG’ler ve amacı kızı tavlamak olan görsel romanlar. Bir de esas kızımız var tabi. Okulun en gözde öğrencisi, elit tavırları ve yüksek notları ile Tendo Karen. Dış dünyaya karşı deyim yerindeyse sanki ulaşılamaz seviyede olan Karen’in de en büyük tutkusu oyun oynamaktır. Hatta okuldaki oyun kulübünü yeniden kurmaya başarmış ve kendisi dahil üç kişi olmuşlardır bile. Günün birinde Karen, Keita’ya yanaşır (tabi herkes şok çünkü okulun en popüler kızı, hiç arkadaşı olmayan çocuk ile konuşuyor:) ve onu oyun kulübüne davet eder. Keita tabi heyecanlanır ama kulübü gördükten sonra katılmamaya karar verir. Sebebi is kulüptekilerin zevk almak yerine birbirleri ile yarışmasıdır. Tabi Karen şaşkındır ve belki de ilk defa ret yemiştir. İşte bundan sonra olaylar ilginçleşmeye, derinleşmeye ve yoruculaşmaya başlar. Keita ve Karen dışında, eskiden sünepe tipli bir oyun sevdalısıyken şimdi yakışıklı bir çocuk olan Uehara Tasuku ve şapşal sevgilisi Aguri ile bir başka oyun sevdalısı Hoshinomori Chiaki de dahil olur. Beşlinin tamamlanması ile de bir acayip olaylar dizisi gelişir.
Animenin aşk beşgenlerinden oluştuğunu ve dikkatli okuduysanız yorucu olduğundan bahsettim. Çünkü bu aşk-meşk olayları tamamen yanlış anlaşılmalar üzerine kurulu ve izlerken insan hakikatten yoruluyor. Keita bir sözü yanlış anlıyor, Karen, Uehara’nın Chiaki hakkında konuştuğunu sanıyor, Aguri erkek arkadaşının kendisini aldattığını düşünüyor, Chiaki, Uehara’nın kendisini sevdiğini tahmin ediyor ama o da Keita’dan hoşlanıyor falan derken uzayıp gidiyor. Bir süre sonra ister istemez sıkıldım. Yine mi, yine mi derken insanın üzerine bir bıkkınlık gelmiyor değil. Hakkını yemek istemem, bazı sahnelerinde sesli güldüğüm de oldu ama bu sahneler maalesef azınlıkta kaldı.
Animenin çizimlerine baktığımızda hani klasikleşmiş karakter kalıpları vardır ya, onları görüyoruz. Çizimleri bakımından anime dünyasına bir yenilik katmıyor Gamers!. Çizimler göze hoş geliyor, renkler cıvıl cıvıl ama karakterleri zaten birçok animede çok defa gördük. Klasik kocaman gözlü kıvrımlı kızlar ve orta halli görünümü ile ilgiden uzak yaşamayı tercih eden esas oğlan. Bir yerlerden tanıdık geldi mi? :) Müzikler de keza standart romcom tarzında. Açılış ve kapanışı bir kere izledim ve bana yetti.
Misafir umduğunu değil bulduğunu yermiş. Gamers!’da da benim başıma aynen bu geldi. Eğer romantik komedileri seviyorsanız izleyin derim. Lakin benim gibi bu tarzı çok fazla tercih etmiyorsanız biraz temkinli yaklaşın. Ben izlediğime pişman olmadım ama anime izlerken yorulacağım da aklıma hiç gelmezdi.
Persona 5: The Animation İncelemesi
Yönetmen: Seiji Kishi
Stüdyo: Clover Works
Tür: Macera, Fantastik
Yapım Yılı: 2018
Bölüm Sayısı: 26
Anime Puanı: 10/8.5
Japonya’da 2016 yılında ve batıda 2017 yılında piyasaya sürülen Atlus’un demirbaş oyun serisinden Persona’nın beşinci oyunu da, tıpkı Persona 3 ve Persona 4 gibi anime serisine kavuştu. Üstelik üzerinden sadece bir sene geçmişken! PS2 döneminden beri takip ettiğim bu RPG oyunun anime uyarlamasını da doğal olarak izlememe gibi bir lüksüm olmazdı:)
Aynı mantık çerçevesinde ilerlese de her Persona oyununun konusu farklıdır. Bir ana karakter ve arkadaşları vardır. Bunlar Persona adındaki yaratık – bilinç altı kişilik – alter ego, artık nasıl adlandırırsanız adlandırın, kullanarak ilk başta çok net olmayan ama sonlara doğru açığa çıkan kötülüğe karşı savaşırlar. Bu arada da okula gider, arkadaşlık bağları kurulur, etkinlikler, ders çalışmalar, kulüp aktiviteleri falan yapılır.
Persona 5’te ana karakterimizin adı Amamiya Ren. Oyununda ana karaktere kendimiz isim verdiğimiz için benim gönlümde her daim Raffat 3. Hengst’tir:) Birincisi Persona 3, Persona 4’ün ana karakteri. Ne alaka falan demeyin şimdi, uzun hikaye. Konumuza dönecek olursak; Ren bir akşamüstü evine doğru giderken bir adamın bir kadına sarkıntılık ettiğini görür. Ren tabi araya girer ve adam alkolün de etkisi ile yere kapaklanınca yaralanır. Fakat bu adam varlıklı birisidir ve sarkıntılık ettiği kadını da tehdit edince suç Ren’in üstüne kalır. Yani kadına sarkıntılık eden Ren, adamı yaralayan Ren. Durum böyle olunca sicili kötülenir ve okulundan da uzaklaştırma alır. Ren gözetim altında başka bir şehre taşınır ve başka bir okula devam etmek zorunda kalır. Bir tanıtıkları olan LeBlanc adlı kafenin sahibi Sojiro’nun kafesinin üst katında yaşamaya başlayan Ren’in buradaki hayatı da çok geçmeden değişecektir. Neden mi? Çünkü yanlışlıkla da olsa telefonunda belirlenen bir uygulama sayesinde MetaVerse denilen bir boyutu keşfedecektir.
Açık açık belirtmem gerekirse; Persona 5 animesinin çoğunlukla oyununu oynayanlara hitap ettiğini söyleyebilirim. Persona 4’teki bazı karakterlere yapılan ufak göndermeler, kullanılan animasyonlar, dövüşürken el çırparak yer değiştirmeleri (oyunda maksimum dört karakter meydanda olabiliyordu ve karakter değişiminde de el çırpıyorlardı) gibi detaylar sadece oyunu oynayanlar için. İçerik olarak ise oyunla birebir gidiyor diyebilirim. Elbette oyun gibi detay seviyesine inemiyor. Sonuçta ben bile oyunu 95 saatte bitirmiştim! Ama mümkün olduğunca oyun içeriğine, karakterlerine değinmeye çalışıyor.
Hikaye olarak ise biraz hızlı gidiyor. Çünkü oyunda aşırı çok içerik var ve hepsine mümkün olduğunca ve anlaşılır biçimde değinilmek istenmiş. Karakterlerin gelişimi, birbirleri ile olan ilişkileri, MetaVerse evreni falan derken bölümler peş peşe ilerliyor. Fakat hemen söyleyeyim; Persona 5 animesi yarım bitiyor. Daha doğrusu oyundaki final bölümü yok. Rivayetlere göre ya on üç bölümlük bir ikinci sezon gelecek ya da film.
Animenin çizimleri ve müzikleri dört dörtlük. Zaten kaynak olan oyun da bu tarzda olunca pek fazla zorlanma yaşanmamıştır diye tahmin ediyorum. Karakterlerin animasyonları, yeri geldiğinde akan kanlar falan olsun bir hayli kaliteli. Müzikler ise zaten efsane. Persona 3’ten bu ana dinlediğim Shoji Meguro’nun besteleri ve Lyn Imaizumi’n seslendirdiği parçalar İle Persona serisi gerek oyunları gerekse anime serileriyle bambaşka bir seviyede.
Kısacası Persona 5: The Animation’un diğer serilere nazaran absürt bir şekilde eksik bitmesi soru işaretlerine neden olsa da devamı muhakkak gelecek. Dediğim gibi anime serisi daha çok oyun severlere hitap etse de, oyunu oynamayanların da severek izleyebileceği canlı ve hareketli bir seri.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















0 comments