• Trigun Stargaze İncelemesi

    Yönetmen: Masako Satou
    Stüdyo: Orange
    Tür: Aksiyon, Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2026
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8.5


    Trigun Stampede ile yıllar önce başlayan bu yeni macera, ikinci ve son sezonuyla geri dönüyor ve hikayeyi bir sonuca bağlıyor. Üstelik bunu yaparken ilk sezonun kalitesini de büyük ölçüde koruyor. Peki, ortaya kusursuz bir final mi çıkmış? Orası biraz tartışılsa da, genel olarak memnun kaldığımı söyleyebilirim.

    Ancak Stargaze’ye geçmeden önce biraz geriye dönelim. Zira Trigun evrenini ilk kez duyacak olanlar kadar, yıllar önceki seriyi izleyip Stampede’yi henüz seyretmemiş olanlar da olabilir. Hem eski defterleri açalım hem de Vash’ın başına neler geldiğini kısaca hatırlayalım. Doksanların sonunda yayımlanan Trigun, bizi çöllerle kaplı, vahşi batı atmosferini bilimkurgu unsurlarıyla birleştiren bir gezegene götürüyordu. Yani biraz Cowbow Bebop gibi aslında. Uyazdan ziyade çöl gezegeni düşünün. Kahramanımız ise İnsansı Tayfun lakaplı Vash the Stampede. Gittiği yerde felaketlerin yaşanmasıyla tanınan bu silahşor, aslında insanlara zarar vermemek için elinden geleni yapan, fazlasıyla iyi niyetli bir adamdı. Hatta o kadar iyi niyetliydi ki bazen insanı ekran başında çıldırtmayı başarıyordu. Hani karşınızdaki adama bir tane vurup bütün meseleleri çözebilecekken bu arkadaş hala konuşmaya çalışan tiplerden.

    Orijinal anime, Vash’ın maceralarını, karşılaştığı insanları ve geçmişindeki sırları anlatırken bir yandan da şiddet karşıtlığı, intikam ve insan doğası gibi konulara değiniyordu. Tabii bolca aksiyon ve komedi de vardı. Açıkçası eski Trigun’un komedi anlayışı benim her zaman bayıldığım bir şey değildi. Bazı sahnelerde karakterlerin abartılı mimikleri ve uzayıp giden şakaları hikayenin ciddiyetini bozabiliyordu. Buna rağmen Vash, Nicholas D. Wolfwood ve diğer karakterler sayesinde bugün hala hatırlanan bir seri olmayı başardı. Aradan yıllar geçti ve 2023 yılında Trigun Stampede ile yeniden karşılaştık. İlk gördüğümde çizimlerine burun kıvırdığımı, hatta bu kadar sevilen bir animeyi yeniden yapmaya ne gerek olduğunu düşündüğümü Stampede incelemesinde de yazmıştım. Sonra izledim ve beklediğimden çok daha iyi bir işle karşılaştım. CGI animasyonlarına hiç fena değildi ve hikayenin daha ciddi ve hızlı anlatımını sevdim. Üstelik eski seride beni zaman zaman yoran komedi unsurları da büyük ölçüde azaltılmıştı. Stampede, Vash’ın geçmişini, ikiz kardeşi Millions Knives ile arasındaki çatışmayı ve insanlarla Plants adı verilen yaşam formları arasındaki ilişkiyi yeniden ele alıyordu. Meryl Stryfe ve Roberto De Niro’nun (evet Roberto:) Vash’ın peşine düşmesiyle başlayan macera, ilerledikçe çok daha karanlık bir hal aldı. Özellikle Vash’ın insanları kurtarma arzusu ile Knives’ın insanlığa karşı duyduğu nefret arasındaki çatışma, hikayenin merkezine yerleşti. İlk sezonun sonunda yaşanan Lost July felaketi ise her şeyi değiştirdi. Vash, önlemeye çalıştığı felaketin tam ortasında kaldı ve hem kendisi hem de çevresindeki insanlar ağır bedeller ödedi. Stampede tam da bu noktada bizi beklemeye bıraktı. Neyse ki Stargaze geldi de yarım kalan hikayemizi tamamlayabildik.


    Açıkçası Stampede’nin devamı için beklentim yüksekti. İlk sezonun ardından Vash’ın hikayesinin nereye gideceğini, Knives ile arasındaki meselenin nasıl sonuçlanacağını ve karakterlerin yaşananlardan sonra nasıl toparlanacağını az çok bilsem de, merak ediyordum. Stargaze, bu soruların peşinden giderek başladığı işi tamamlamaya çalışıyor. Hikaye, Lost July felaketinden iki buçuk yıl sonrasında geçiyor. Meryl artık mesleğinde ilerlemiş bir gazeteci ve yanında yeni partneri Milly Thompson var. İkili, Vash’ı aramaya devam ederken Nicholas D. Wolfwood ile yeniden karşılaşıyor. Diğer tarafta ise Vash, Eriks adını kullanarak gözlerden uzak bir hayat sürmeye çalışıyor. Elbette Trigun evreninde huzurlu bir hayat yaşamak, hele ki lakabınız Stampede ise, pek mümkün değil. Üçüncü gemi Home'dan gelen yardım çağrısı, Vash'ı yeniden harekete geçiriyor ve geçmişiyle hesaplaşmak zorunda bırakıyor. Bu noktadan sonra olaylar giderek büyüyor. Knives’ın adamları yeniden harekete geçiyor, Plant hırsızlıkları başlıyor ve Vash ile Knives arasındaki hesaplaşmaya doğru ilerliyoruz. Üstelik mesele yalnızca iki kardeşin birbirini alt etmesinden ibaret değil. İnsanların hayatta kalma mücadelesi, Plants’ın varlığı ve geleceği, Vash’ın idealleri ve Knives’ın kendi doğruları hikâyenin önemli parçaları olmaya devam ediyor. Burada hoşuma giden şey, Stampede’nin bıraktığı yerin unutulmaması. Aradan iki buçuk yıl geçmiş olsa da yaşanan felaketin sonuçları ortadan kaybolmuyor. Vash’ın başına gelenleri birkaç bölüm sonra unutup sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi davranmıyoruz. Karakterlerin geçmişte yaşadıkları, bugünkü kararlarını ve birbirleriyle ilişkilerini etkiliyor. Böylece Stargaze, yalnızca yeni bir macera başlatmak yerine önceki sezonun doğal devamı olmayı başarıyor.

    Elbette on iki bölümle bütün bu meseleleri toparlamak kolay değil. Zaman zaman olayların biraz daha yavaş ilerlemesini, bazı karakterlere daha fazla alan ayrılmasını istediğim oldu. Özellikle böylesine geniş bir evrende, karakterlerin düşüncelerini ve yaşadıkları değişimi daha uzun uzun izlemek güzel olabilirdi. Fakat Stargaze'nin temposu genel olarak Stampede ile uyumlu. İlk sezonda olduğu gibi olaylar gereksiz yere uzatılmıyor ve hikâye sürekli bir sonraki aşamaya ilerliyor.

    Trigun'un en sevdiğim taraflarından biri, ana çatışmasını yalnızca iyi adam ile kötü adam arasındaki bir mücadele olarak görmemesi. Vash ve Knives aynı geçmişi paylaşan iki kardeş olsalar da dünyaya bakışları birbirinden tamamen farklı. İkisi de kendi doğrularına inanıyor ve ikisi de bu doğruları gerçekleştirmek için mücadele ediyor. Fakat birinin çözüm olarak gördüğü şey, diğerinin gözünde korkunç bir felaket. Vash, insanların bütün hatalarına ve kötülüklerine rağmen onların yaşama hakkını savunuyor. Kimsenin ölmesini istemiyor ve mümkün olduğunca herkesi kurtarmaya çalışıyor. Bu yaklaşım bazen fazlasıyla naif görünse de karakterin temelini oluşturuyor. Onun için önemli olan yalnızca bir savaşı kazanmak değil, kazanırken neye dönüştüğü. Birini kurtarmak uğruna başka birinin hayatını feda etmeyi kabul etmek, Vash'ın kolayca verebileceği bir karar değil. Knives ise insanlığın yaptıklarına baktığında bambaşka bir sonuç çıkarıyor. İnsanların bencilliği, acımasızlığı ve kendi çıkarları uğruna başkalarını kullanması onun gözünde insanlığa güvenilemeyeceğinin kanıtı. Kardeşinin aksine, bu düzenin değiştirilebileceğine inanmıyor. Stargaze'nin finalinde bu karşıtlığın bir sonuca ulaşması, dizinin en önemli kazanımlarından biri. Stampede boyunca büyüyen çatışma havada bırakılmıyor. Vash'ın idealleri gerçekten sınanıyor ve hikaye, karakterin başından beri savunduğu düşüncelerin ne anlama geldiğini sorgulamamıza imkân tanıyor.


    Stampede'yi ilk gördüğümde çizimlerine burun kıvırmıştım. Bu nedenle Stargaze'nin görsel tarafına alışmak benim için artık bir sorun değil. Hatta Orange stüdyosunun bu dünyayı nasıl canlandırdığını görmek, serinin keyif aldığım yanlarından biri haline geldi. Adamlar deyim yerindeyce CGI üstadı durumdalar. Trigun'un geçtiği gezegen, yalnızca birkaç kum tepesinden ve araya serpiştirilmiş kasabalardan oluşmuyor. İnsanların hayatta kalmak için mücadele ettiği, teknolojinin ve doğanın iç içe geçtiği bir dünya var karşımızda. Uzay gemileri, Plants, çöller ve yerleşim yerleri, hikâyenin bilimkurgu ile vahşi batı arasında kurduğu dengeyi destekliyor. CGI animasyonları da bu dünyanın hareketli sahnelerde canlı görünmesini sağlıyor.

    Özellikle aksiyon sahnelerinde animasyonların akıcılığı dikkat çekiyor. Karakterlerin hareketleri, kamera açıları ve çevrenin kullanımı sayesinde çatışmaların ölçeğini hissedebiliyoruz. Elbette üç boyutlu animasyon herkese hitap etmeyebilir. Geleneksel iki boyutlu animasyona alışkın olanlar hala bazı sahneleri farklı bulabilir. Fakat ben artık bunu serinin bir eksikliği olarak görmüyorum. Üstelik görsel tercih yalnızca havalı sahneler üretmek için kullanılmıyor. Trigun'un büyük ölçekli olayları ve bilimkurgu unsurları düşünüldüğünde CGI, anlatılan dünyayı ekrana taşımak için oldukça uygun bir araç. Stargaze de Stampede'nin bu konudaki başarısını sürdürüyor. Müzikler ve ses tasarımı da genel atmosferi destekliyor. Açıkçası müzikleri dinler dinlemez aklımda kalacak her parçayı buldum diyemem ama sahnelerin duygusunu güçlendiren bir kullanım var. Özellikle hikayenin geriliminin arttığı anlarda ses ve görüntünün birlikte çalışması, yaşananları daha etkileyici kılıyor. 

    Özellikle Trigun Stampede'yi beğendiyseniz Stargaze'yi atlamak için hiçbir nedeniniz yok. İlk sezonun bıraktığı hikayeyi devam ettiriyor, karakterleri yeniden bir araya getiriyor ve Vash ile Knives arasındaki çatışmayı sonuca bağlıyor. Görsel kalite de genel olarak aynı seviyede kalıyor. Elbette bazı eksikleri var. On iki bölümün sınırlı süresi nedeniyle kimi karakterlere ve olaylara daha fazla zaman ayrılabilirdi. Bazı bölümlerin daha yavaş ilerlemesini, hikayenin duygusal anlarının biraz daha uzun soluklu olmasını isterdim. Gelgelelim, bunlar benim seriden daha fazlasını istememden kaynaklanan eleştiriler. Genel olarak baktığımda, Stargaze'nin Stampede'nin seviyesini koruduğunu ve hikâyeyi tamamlamayı başardığını düşünüyorum. Bir de şunu söylemeden geçmeyeyim; Eski Trigun'u seviyorsanız ama yeni serinin CGI animasyonlarına mesafeliyseniz en azından bir şans verin. Ben de ilk başta benzer bir önyargıyla yaklaşmıştım. Sonunda kendimi Stampede'nin devamını beklerken buldum. Demek ki bazen animenin çizimlerine bakıp karar vermemek gerekiyormuş. İnsan yaşlandıkça yeni şeylere açık olmayı öğreniyor herhalde.

  • The King of Fighters: Destiny İncelemesi

    Yönetmen: Yang Yifeng
    Stüdyo: iDRAGONS Creative Studio
    Tür: Dövüş, Komedi, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2017-2018
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/7


    Uzun bir aradan sonra farklı bir incelemeyle karşınızdayım. Anime izlemeye biraz ara vermişken nedense retro sevgimin öne çıkması ve izlemesi çok kolay olan King of Fighters (kısaca KOF) Destiny animesini bitirdikten sonra bir inceleme yazmak istedim. Şunu söyleyeyim, objektif olma gibi bir derdim asla olmaz; tamamen kendi aldığım keyfe bakarım. KOF 98 oyununun yeri bende çok ayrı olduğu için biraz yanlı bir inceleme yazdığıma adım gibi eminim. Öncelikle bölüm sayısının 24 olmasından korkmayın. Ortalama bölümler 10-12 dakika. Intro ve outro çok uzun, hatta bazı ara bölümler 3-4 dakika sürüyor. YouTube üzerinden rahatlıkla bu animemsi yapımı izleyebilirsiniz.

    The King of Fighters Destiny, KOF evreninde geçen alternatif bir yapım. Çizimler kötü, yüz modelleri çok çirkin, animasyonlar vasat, grafikler oyun içi motorundan bile kötü Şimdi diyeceksin, bu kadar kötü şey sayıp nasıl keyif aldın? Karakterlerinden. Evet, animedeki karakterleri görmek bana aşırı keyif verdi. Atari salonlarından çıkma bu karakterleri eğlenceli bir hikâyede görmek, süperlerini ne zaman yapacak diye beklemek beni bu yaşımda nostaljik hislerle doldurdu ve keyfimi arttırdı. Açık ara en nefret edilmesi gereken karakter Benimaru her zaman en sevdiklerimden biri oluyor. Evrende en gıcık alınası karakter olan Benimaru, her zaman en sevdiklerimden biriydi. Burada da gayet iyi yazıldığını düşünüyorum. Haa, nedir, bazı karakterleri gözüm aradı. Hele bir tanesinin eksikliğine karşın şok oldum. Ama olan karakterler gayet keyifli ve kendilerini yansıtacak şekilde yazılmış. 
  • The Tatami Galaxy İncelemesi

    Yönetmen: Masaaki Yuasa
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Komedi, Gizem
    Yapım Yılı: 2010
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/6.5


    Ne kadar yüreklendirseniz de bir türlü harekete geçmeyen mütereddit arkadaşlarınız oldu mu hiç? Orijinal adı ile Yojouhan Shinwa Taikei ve daha çok bilinen adı ile The Tatami Galaxy’deki başkarakterimiz aynı bu tıynette, seri boyunca ismi verilmeyen (kaynaklarda geçen “Watashi”, bir ad değil, Japonca’daki “ben” zamiri) bir üniversite öğrencisi. Bir gün, bir ramen dükkanında tuhaf tipli esrarengiz bir adamla tanışır ve onun rehberliğinde, yaşayabileceği farklı üniversite hayatı senaryolarına yelken açar. “Aradığı aşkı ve arkadaşlıkları bulabilecek midir?” sorusuyla biz izleyicileri de serüvene dahil eder.

    Öncelikle Japonca bilmiyorsanız uyarayım, altyazılar çok hızlı akacak çünkü başkarakterimizin iç sesi makineli tüfek gibi (ve oldukça ağdalı bir dille) konuşuyor. Bu betimlemelerle dolu bilinç akışı, serinin geneline hakim zira anime 2004’te yayımlanmış aynı isimli bir romanın uyarlaması. Romanın yazarı Tomihiko Morimi’nin anlatım tarzına duydukları saygıdan sanıyorum, edebi tonu korumak istemişler. Ayrıca, bu şimşek hızındaki monolog ve diyalogların seslendirilmesinde seiyuu’ların (seslendirme sanatçılarının) başarısı da takdire şayan.

    Diyalogların yanında, çizimler de ilgi çekiciydi bence. Masaaki Yuasa’nın stiline aşina olanlar bilirler, basit çizgilerle estetik ve sürreel yapılar kurmayı seviyor. Bu yönüyle anime; parlak renkler, mütemadiyen değişen animasyon tarzı (son bölümde rotoskop bile görüyoruz) ve hızlı kurgusu ile plandan plana atlayarak anlatımını zinde tutuyor. Üstelik komedi tarzı absürt olduğu için ben ve akranlarıma (Z kuşağına) da hitap eder cinsten. Seri içi müziklerin ve ses efektlerinin de bu havayı güçlendirdiğini söyleyebilirim fakat açılış parçası için aynı desteği veremiyorum. Her ne kadar açılış ve kapanış kısımlarını bir foreshadowing (geleceği sezdirme) öğesi olarak kullansalar da, daha güçlü ve uyumlu parçalar beklerdim. 
  • Dr. Stone: Science Future (2026)

    Yönetmen: Matsushita Shuuhei
    Stüdyo: TMS Entertainment
    Tür: Macera, Bilim Kurgu
    Yapım Yılı: 2026
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/8


    2019 yılında başlayan Dr. Stone yolculuğu, tam yedi yılın ardından nihayet final yaptı. Senku'nun taşlaşmış dünyada bilimi kullanarak medeniyeti yeniden ayağa kaldırma hikayesi, anime dünyasında kendine her zaman farklı bir yer edindi. Bilimi eğlenceli hale getiren anlatımı, her bölüm yeni bir şey öğretmesi ve sunduğu “yok artık” dedirten hissi sayesinde yıllarca keyifle takip ettiğimiz serilerden biri oldu. Ve sonunda geldik Science Future'ın son kısmına...

    Açık konuşmak gerekirse, Dr. Stone'un artık bitmesi gerektiğini düşünen taraftaydım. Eğer biraz daha uzatılsaydı, o ilk sezonlardaki tazeliğini tamamen kaybedip kabak tadı vermeye başlayacağını düşünüyorum. Bu yüzden final kararını doğru buldum. Bu sezonun en büyük olayı ise elbette yıllardır cevabını beklediğimiz tek soruydu: Kimdir bu Why-Man? Seri bizi sonunda Ay'a götürüyor ve taşlaşmanın arkasındaki gizemi öğreniyoruz. Doğal olarak bu da sezonu oldukça heyecanlı hale getiriyor. Özellikle son bölümlere doğru merak duygusu sürekli ayakta kalıyor. Ancak burada maalesef bir parantez açmak zorundayım. Bütün sürprizi neredeyse son iki bölüme sıkıştırmışlar. Yedi yıldır hazırlanan gizemin çözümünü çok daha etkileyici bir şekilde işleyebilirlerdi diye düşünüyorum. Spoiler vermemek adına ayrıntıya girmeyeceğim ama finalde yapılan açıklama açıkçası beni pek tatmin etmedi. Beklediğim kadar güçlü, akılda kalıcı ve duygusal bir kapanış hissi oluşturamadı.

    İlk Dr. Stone sezonlarını düşündüğümüzde, Senku'nun yaptığı her icadı adım adım öğrenirdik. Bilim yalnızca hikayenin aracı değildi; aynı zamanda izleyiciye öğretilen bir ders gibiydi. Basit bir ampulden radyoya kadar her şey uzun uzun anlatılır, karakterlerle birlikte biz de öğrenirdik. Final sezonunda ise bu taraf neredeyse tamamen geri planda kalmış. Bir bölüm önce "bunu yapmak inanılmaz zor" denilen projelerin, kısa süre sonra tamamlanmış şekilde karşımıza çıkması biraz aceleye getirilmiş hissi uyandırıyor. Roketin yapım süreci, uzay kapsülü ve tüm hazırlıklar daha detaylı işlenseydi finale giden yol çok daha tatmin edici olabilirdi. 
  • Hokuto no Ken (2026) İncelemesi

    Yönetmen: Hiroshi Maeda
    Stüdyo: TMS Entertainment
    Tür: Aksiyon, Dövüş, Dram
    Yapım Yılı: 2026
    Bölüm Sayısı: 14
    Anime Puanı: 10/8.5


    Dragon Ball, Astro Boy yahut Ashita no Joe gibi animeler bir dönemi temsil eder ve başka serilere ilham olur. Yıllar geçse bile popüler kültürün içinde yaşamaya devam eder. İşte Hokuto no Ken, yani Fist of the North Star, bu serilerden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Hatta ilk Japonya gezimde bunun ne kadar büyük bir kült olduğunu bir kez daha anlamıştım. Meşhur Donki mağazalarının birinde üzerinde Raoh resmi bulunan bir sake şişesi görünce düşünmeden satın almıştım. Çünkü Japonya'da Hokuto no Ken sadece eski bir anime olarak görülmüyor; video oyunlarından içeceklere, reklamlardan figürlere kadar hala yaşayan dev bir marka. Aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen insanlar Kenshiro'yu da, Raoh'u da ilk günkü gibi hatırlıyor.

    Benim Hokuto no Ken ile tanışmam ise biraz garip oldu. İlk karşılaşmam animeden değil, PlayStation 1 döneminde elime geçen tamamen Japonca bir Hokuto no Ken oyunuyla olmuştu. Türkçe’yi geçtim, oyun tek kelime İngilizce bile içermiyordu. Hikayeyi anlamamız zaten mümkün değildi. Biz de çocuk aklıyla senaryoyu kendimiz yazıyorduk. "Bu hasta adamın adı galiba Toki, kesin ilaç bulmaya gidiyoruz." diyorduk. Bir karakter çıkıyor, "Bu kötü galiba." diye yorum yapıyoruz. O yıllarda ne Kenshiro'nun adını biliyoruz ne Hokuto Shinken'in ne olduğunu... Gelgelelim oyun öyle etkileyiciydi ki hiçbir şey anlamadan saatlerce oynuyorduk. 
  • 100 Meters İncelemesi

    Yönetmen: Kenji Iwaisawa
    Stüdyo: Rock`n Roll Mountain
    Tür: Spor, Dram
    Yapım Yılı: 2025
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/9


    Bazı spor animeleri vardır; bütün olay şampiyon olmak, rakibi yenmek ya da kupayı kaldırmaktır. 100 Meters (orijinal adı ile Hyaku M.) ise bunlardan çok farklı. Elbette merkezinde 100 metre koşusu var fakat anlatmak istediği şey sporun kendisinden çok, insanların hayat boyunca verdikleri mücadeleler. Kazanmak, kaybetmek, yetenek, çalışmak, hırs ve en önemlisi insanın kendisiyle yaptığı yarış... İşte Hyaku M. tam olarak bunları anlatıyor. Uzun zamandır beni bu kadar etkileyen farklı bir spor animesi izlememiştim.

    Film, çocuk yaşta olağanüstü bir koşucu olan Togashi'nin hayatını merkezine alıyor. Doğuştan gelen yeteneği sayesinde pistte herkesi geride bırakan Togashi'nin yolu, azimli fakat özgüven sorunları yaşayan Komiya ile kesişiyor. Çocukluk yıllarında başlayan bu arkadaşlık ve rekabet, karakterlerin büyümesiyle birlikte bambaşka anlamlar kazanmaya başlıyor. Hikaye yalnızca yarışlardan ibaret kalmıyor; karakterlerin hayata bakış açıları, aldıkları kararlar ve zamanla yaşadıkları değişimler bizlere sunuluyor. Bu yönüyle film, klasik spor animelerinin dışına çıkmayı başarıyor.

    Filmi benim gözümde özel yapan en büyük unsur ise kullandığı rotoscoping animasyon tekniği oldu. İlk dakikalarda alışması biraz zaman alabiliyor çünkü karakter hareketleri alıştığımız anime tarzından oldukça farklı görünüyor. Lakin birkaç dakika sonra bunun neden tercih edildiğini çok daha iyi anlıyorsunuz. Gerçek oyuncuların hareketleri referans alınarak hazırlanan animasyonlar sayesinde karakterlerin mimikleri, beden dili ve özellikle duyguları inanılmaz doğal hissettiriyor. Dahası, koşu sahnelerinde sanki gerçekten pist kenarında yarış izliyormuşsunuz hissi oluşuyor. Yağmur altında geçen uzun plan sekans ise filmin teknik anlamda zirve noktalarından biri olmuş diyebilirim. Yönetmenin bu sahne üzerinde aylarca çalıştığını hissettiren bir kalite söz konusu. 
  • Dorohedoro 2 İncelemesi

    Yönetmen: Yuichiro Hayashi
    Stüdyo: Mappa
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Macera
    Yapım Yılı: 2026
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/7


    Beş yıl aradan sonra Dorohedoro sonunda geri döndü. İlk sezonu izleyenlerin büyük kısmı gibi ben de ikinci sezona başlamadan önce kısa bir özet videosu izlemek zorunda kaldım çünkü Dorohedoro öyle her sahnesi akılda kalan, kolay takip edilen bir anime değil. Tam aksine, onlarca karakteri, farklı grupları, sürekli değişen dengeleri ve karmaşık olay örgüsüyle hafızayı epey zorlayan bir anime olarak karşımıza çıkıyor. Aradan bu kadar uzun süre geçince bazı detayların ister istemez unutulması da kaçınılmaz oluyor.

    İlk sezonda hafızasını kaybetmiş, kafası timsaha dönüşmüş Caiman'ın, en yakın dostu Nikaido ile birlikte kendisine bu büyüyü yapan kişiyi arayışını izlemiştik. İnsanların yaşadığı Delik ile büyücülerin dünyası arasında gidip gelen hikaye, En ve ekibi başta olmak üzere birbirinden ilginç karakterlerle giderek büyümüş, bol kanlı, kara mizah dolu ve son derece tuhaf bir evren ortaya çıkarmıştı. Gelgelelim sezon finali de birçok soruyu cevapsız bırakarak devamının geleceğinin sinyalini vermişti. İkinci sezon ise hiç vakit kaybetmeden kaldığı yerden devam ediyor. Hatta öyle hızlı başlıyor ki, sanki ilk sezonun finalini dün izlemişsiniz gibi doğrudan olayların içine atılıyorsunuz. Ne bir özet var ne de izleyiciyi yeniden hazırlayan bir giriş. Açıkçası ilk sezonu yıllar önce izlediyseniz mutlaka kısa bir recap izlemenizi tavsiye ederim. Zira ben de öyle yaptım ve iyi ki yapmışım. Aksi halde zaten karmaşık olan hikayeyi takip etmek çok daha zor olabilirdi. 
  • The Darwin Incident İncelemesi

    Yönetmen: Nakayama Katuichi
    Stüdyo: Bellnox Films
    Tür: Dram
    Yapım Yılı: 2026
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/6


    The Darwin Incident son dönemde izlediğim en farklı animelerden birisi oldu. Konusu ilk duyduğumda ilgimi çekmişti zaten. İnsan ile şempanzenin genetik olarak birleştirilmesi sonucu ortaya çıkan Charlie isimli karakterin hikayesini anlatmakta. İlk bakışta bilim kurgu gibi görünse de aslında sosyal mesajları ve insanların Charlie'ye bakış açısını anlatan bir yapıya sahip.

    Animenin en sevdiğim tarafı kesinlikle Charlie oldu. Dünya et yiyenler ve hayvan hakları savunucuları arasında resmen savaş alanına dönmüş durumda. Öyle ki bazı bölümlerde yaşanan olaylar bana Call of Duty oyunlarını hatırlattı. Herkes bir taraf seçmiş, herkes birbirine düşman olmuş. Charlie ise bunların tam ortasında olmasına rağmen mümkün olduğunca kendi hayatını yaşamaya çalışıyor. Kimileri onu bir ilah gibi görüyor, kimileri insanlık için tehdit olarak görüyor ama Charlie'nin derdi akşamını edip kitabını okumak. Açıkçası dünyanın bu kadar karışık olduğu bir ortamda onun bu tavrını oldukça mantıklı buldum.

    Hikayenin bazı kısımları ise bana biraz fazla zorlama geldi. Özellikle et yemeyenleri temsil eden örgütün geldiği nokta yer yer abartılı hissettirdi. Bir ara resmen FBI'ın ve devlet kurumlarının peşinde olduğu dev bir örgüt izliyormuşum gibi hissettim. Vermek istediği mesajları anlıyorum ama bazı olayların daha doğal işlenebileceğini düşünüyorum. Buna rağmen animeyi cesur bulduğum noktaları da var. Özellikle okulda gerçekleşen silahlı saldırı teması oldukça ağır bir konu olmasına rağmen bunu işlemeye cesaret etmişler. Herkesin hoşuna gitmeyebilir ama en azından güvenli sularda yüzmeye çalışan bir yapım değil. 
  • Jujutsu Kaisen: Shimetsu Kaiyuu Zenpen İncelemesi

    Yönetmen: Shouta Goshozono
    Stüdyo: Mappa
    Tür: Macera, Aksiyon, Fantastik
    Yapım Yılı: 2026
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/4


    Jujutsu Kaisen ismini, anime izlemeyenler bile bilir. İzleyenini ilk sezonuyla seni içine çeken, ikinci sezonuyla ise bağımlı hale getiren, anime dünyasının güçlü isimlerinden birisidir. Herkes gibi benim için de Jujutsu Kaisen tam olarak böyle bir seriydi. İlk sezonu güzeldi evet ama açık konuşayım, asıl patlamayı Jujutsu Kaisen 0 ve ikinci sezonla yaptı. Özellikle Shibuya Arc öyle bir seviyeye çıktı ki artık her bölüm “Bugün Jujutsu günü!” hissiyatı yaratıyordu. Gojo’nun mühürlenmesi, Sukuna’nın ortalığı cehenneme çevirmesi, karakterlerin sürekli ölüm kalım çizgisinde olması derken anime resmen modern shounen dünyasının zirvesine oynuyordu.

    Herkes gibi üçüncü sezon olan Shimetsu Kaiyuu Zenpen yahut İngilizce adı ile The Culling Game’i bekler hale geldik. Ölüm oyunları, Gojo’nun akıbeti derken bayağı heyecanlanmıştık. Derken yeni sezon geldi ve bölümleri izlemeye başladım. Ve ben hayatımda bir serinin bu kadar yön değiştirdiğini görmedim. Bakın ton değişmesi başka bir şeydir; serinin tamamen başka bir şeye dönüşmesi başka bir şey. Bu sezonu izlerken sürekli aynı hissiyat vardı içimde: Ben tam olarak ne izliyorum? Çünkü ortada bildiğimiz o atmosfer yok artık. Aynı karakterler var ama sanki bambaşka bir animeye ışınlanmışlar gibi. 
  • Fumetsu no Anata e Season 3 İncelemesi

    Yönetmen: Kiyama Sayako
    Stüdyo: Drive, Studio Massket
    Tür: Dram, Fantastik
    Yapım Yılı: 2025
    Bölüm Sayısı: 22
    Anime Puanı: 10/4


    Bazı seriler vardır, daha ilk anında seni içine çeker. Fumetsu no Anata e işte tam olarak böyle başlamıştı. Hatta abartmıyorum, ilk sezonu izlerken gözlerim dolu dolu, boğazım düğüm düğüm izlediğim sahneler hala aklımdadır. Benim için izlediğim en iyi anime serilerindendi. Zaten ilk sezon incelemesinde de bunu dibine kadar anlatmıştım. O dönem verdiğim on puan öylesine verilmiş bir puan değildi. Sonra ikinci sezon geldi. Ton değişti, yapı değişti, hikâye genişledi. Hala güzeldi, hala yer yer etkiliyordu ama bir şeyler çatırdamaya başlamıştı. Gelgelelim bu final sezonu…

    Serinin en büyük sorunu bence ne anlattığını unutmuş olması. İlk sezonun olayı çok basitti fakat çok güçlüydü. Bağ kurmak, kaybetmek ve insan olmayı öğrenmek. Fushi’nin yolculuğu duygusal olarak o kadar gerçekti ki izlerken kendinden bir parça bırakıyordun. Final sezonunda hikaye modern, bizlerin tanıdığı dünyaya taşınmış. Şehir hayatı, teknoloji derken bir kere o büyülü ortam tamamen yok olmuş. Atmosfer paramparça. O yalnızlık hissi? Yok. O içe işleyen dramatik anlar? Neredeyse yok. Her şey yüzeysel. Sanki başka bir anime izliyormuşsun gibiydi. 
  • Sousou no Frieren (2026) İncelemesi

    Yönetmen: Tomoya Kitagawa
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Fantastik, Macera
    Yapım Yılı: 2026
    Bölüm Sayısı: 10
    Anime Puanı: 10/8


    Yaklaşık üç senelik aranın ardından ilk sezonun bıraktığı yerden devam eden Sousou no Frieren, ikinci sezonuyla yine bildiğimiz o sakin ama derin anlatımını koruyarak karşımıza çıkmış durumda. Açık konuşmak gerekirse, bu sezon için beklentim fazla yoktu çünkü yine bir ara sezon vardı karşımda. Tahminlerim beni yanıltmadı da. Buna karşın atmosferde düşüş çok fazla olmadı ve en azından ilk sezonki havasını koruyabildiğini gördüm. Yani yenilik, farklı bir soluk olmasa da, kaybettiği bir şey de yoktu. Birazcık heyecan hariç.

    Yanlış anlaşılmasın, ortada kötü ya da sıkıcı tek bir bölüm bile yok. Hatta yine o kendine has atmosferi, dinginliği ve karakter odaklı anlatımıyla izlettiriyor. Fakat dediğim gibi yeni bir şey de yok. Anlatım aynı, tempo aynı, karakter dinamikleri aynı. Yirmi sekiz bölümden sonra çerez gibi kalan bu on ölümü, ilk sezonun sonuna eklense çok daha bütünlüklü bir iş ortaya çıkabilirmiş.

    Serinin aksiyon sahnelerine gelecek olursak; yine kalite akıyor. Madhouse burada işini konuşturmuş. Büyü efektleri temiz, aksiyon akıcı ve izlerken tatmin ediyor. Özellikle bazı karşılaşmalarda o Frieren’in o “goat” hissi çok iyi verilmiş. Yani Frieren evreninin gücünü hissettirmeyi başarıyorlar. Ve yine ilk sezondaki gibi bazı konuşmalar gerçekten gereğinden uzun. Anlatılmak istenen duygu güzel ama uzadıkça etkisini kaybediyor.
  • Jigokuraku 2026 İncelemesi

    Yönetmen: Kaori Makita
    Stüdyo: Mappa
    Tür: Aksiyon, Macera, Fantastik
    Yapım Yılı: 2026
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7


    İlk sezonun sonunda adeta vay be dedirten o gizem perdesine tüm izleyiciler gibi bende hayran kalmıştım. Gelgelelim ikinci sezon ile o bilinmezlik kalkınca işin büyüsü biraz kaçtı. İlk sezonda adanın ne olduğu, kimlerin cirit attığı, olayın nereye bağlanacağı derken insanı içine çeken o bilinmezlik hissi bu sezon yerini daha düz bir anlatıma bırakıyor.

    Ama asıl mevzu şu; ikinci sezon olma laneti Jigokuraku’yu da vurmuş çünkü bu sezon resmen bir ara sezon olmuş. Sürekli bir şeyler açıklanıyor. Tan nedir, nasıl çalışır, kiminki neye karşı üstün, kim kimi neden keser gibi. Bir noktadan sonra kendimi anime izliyor gibi değil de ders dinliyor gibi hissettim. Tam aksiyon gaza getirecek derken hop, biri çıkıp sistem anlatıyor. Bu da tempoyu ciddi anlamda baltalamış. Yine de hakkını yemeyelim. Dövüş sahneleri hâlâ taş gibi. Zaten görsel kalite konusunda serinin pek tökezlediği söylenemez. Karakterler de boş değil; özellikle bazı yan karakterlerin gelişimi gayet tatmin edici. İlk sezonda biraz arka planda kalan isimlerin burada parladığını görmek güzel olmuş. 
  • Sousou no Frieren İncelemesi

    Yönetmen: Keichiro Saito
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Fantastik, Macera
    Yapım Yılı: 2023
    Bölüm Sayısı: 28
    Anime Puanı: 10/9


    Sousou no Frieren adlı animeye ilk başladığımda aklıma direkt Kino no Tabi geldi. Hani şu, ana karakterin diyar diyar gezdiği, bir yerde üç günden fazla kalmadığı, gittiği her yerde insan doğasına küçük ama sert dokunuşlar yaptığı anime. Dışarıdan bakınca “gezgin bir karakter” gibi durur ama aslında her bölüm minik bir hayat dersi, minik bir yüzleşmedir. Dediğim gibi Frieren’i ilk gördüğümde de aynı hissi aldım. Sessiz, mesafeli, izleyen, fazla konuşmayan bir karakter. Açık konuşmak gerekirse; bu animeye başlarken öyle büyük bir beklentim yoktu. Sosyal medyada patlamıştı, puanlar uçmuştu ve herkes başyapıt diyordu. Ben de doğal olarak merakımdan başlayıverdim.

    İlk birkaç bölümde açıkçası sıkıldım. Tempo ağırdı, anlatım sakin ama fazla sakindi. Tamam, güzel de nereye kadar diye düşünmeye başlamışken tempo arttı, karakterleri tanıdık ve işler eğlenceli bir hal almaya başladı. Arada yine ritmin düştüğü, biraz fazla uzatılmış gibi gelen bölümler elbette oldu. Nitekim genel tabloya baktığımda çıtayı aşan bir iş izlediğimi kabul ediyorum. Hele son bölümlere doğru tempo, duygu ve karakter derinliği birleşince izlerken ciddi keyif aldım. 
  • Copyright © - Nisekoi - All Right Reserved

    ANIME-İNCELEME Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan