The Ghost in the Shell İncelemesi
Yönetmen: Moko-chan
Stüdyo: Science Saru
Tür: Aksiyon, Bilimkurgu
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 10
Anime Puanı: 10/8
Ghost in the Shell denildiğinde aklımıza ne geliyor? Soğuk renkler, karanlık bir gelecek, insanın ne olduğu üzerine saatlerce düşündüren diyaloglar ve yüzündeki en ufak bir ifadeyi bile görmekte zorlandığımız karakterler. Özellikle 1995 yapımı filmi ve sonrasında gelen uyarlamalarıyla bu atmosferi iyice benimsedik. Peki ya karşımıza çok daha renkli, daha hareketli, karakterlerin mimiklerini bol bol görebildiğimiz ve yer yer bildiğimiz Ghost in the Shell'den çok farklı hissettiren bir anime çıksa?
İşte 2026 yapımı The Ghost in the Shell tam olarak böyle bir seri. İlk başta alışmak biraz zaman alıyor ama işin ilginç tarafı, yıllardır farklı şekillerde izlediğimiz bu evrenin orijinal mangasına en sadık kalan anime uyarlamasıyla karşı karşıyayız. Yani yıllardır Ghost in the Shell denildiğinde alıştığımız o ağırbaşlı, derin ve mesafeli yaklaşım, aslında orijinal eserin bütününü yansıtmıyormuş. Masamune Shirow'un mangasında mizah, absürt durumlar, karakterlerin daha rahat davranışları ve yer yer “ecchi” unsurlar da yok değil. Yeni anime bunları saklamak yerine doğrudan ekranlara taşıyor.
Yıl 2029. Teknoloji öyle bir noktaya gelmiş ki insan bedeninin büyük bölümünü sibernetik parçalarla değiştirmek, ağlara doğrudan bağlanmak ve dijital dünyada var olmak sıradanlaşmış durumda. Ancak teknoloji geliştikçe suçlar da şekil değiştiriyor. Artık mesele yalnızca birini vurmak ya da bir binayı patlatmak değil; insanların zihinlerine sızmak, anılarını manipüle etmek ve kimin gerçekten kendisi olduğunu sorgulatmak da mümkün. Bu dünyanın merkezinde ise Binbaşı Motoko Kusanagi ve onun liderlik ettiği Kamu Güvenliği 9. Birimi bulunuyor. Motoko, Batou ve ekibi, teknolojinin sağladığı imkanları kötüye kullanan suçlularla mücadele ederken kendilerini giderek daha karmaşık olayların içinde buluverirler. Soruşturmalar ilerledikçe Kukla Ustası olarak bilinen gizemli bir hacker'ın izleri ortalığı karıştırmaya başlayacaktır.
Serinin temelinde elbette yine kimlik, bilinç, insanlık ve yapay zeka gibi Ghost in the Shell denildiğinde akla gelen konular var. Bir makine düşünebiliyorsa, kendisinin farkındaysa ve kendi varlığını sorgulayabiliyorsa onu yalnızca bir makine olarak mı değerlendirmeliyiz? Anılarımız değiştirilebiliyorsa bizi biz yapan şey nedir? Bedenimiz değiştiğinde geriye kalan benlik hala aynı kişi midir? Gibi delice sorular yine mevcut. Nitekim yeni uyarlamanın güzel tarafı, bunları anlatırken orijinal manganın daha tuhaf, daha rahat ve zaman zaman daha eğlenceli yapısını da koruması. Öte yandan hikayenin anlatımında bazı sorunlar var. Bölümler arasında geçişler zaman zaman oldukça ani hissettiriyor. Bir olaydan diğerine geçerken her zaman yeterince nefes alamıyoruz. Mangaya sadakat güzel bir şey ama kağıt üzerinde çalışan her şeyin ekrana aynı rahatlıkla aktarılmadığını da unutmamak gerekiyor. Bazı sahneler, özellikle uzun diyaloglar, animasyon formatında gereğinden fazla uzatılmış.
Bence yeni animenin en dikkat çekici taraflarından biri karakterlerin ele alınış biçimi. Daha önce izlediğimiz Ghost in the Shell uyarlamalarında dediğim gibi karakterler çoğunlukla ciddi, kontrollü ve duygularını dışarıya pek yansıtmayan kişilerdi. Elbette bu yaklaşım serinin atmosferine çok yakışıyordu. Ancak burada Motoko'nun yüzünde daha fazla ifade görüyoruz; karakterlerin tepkileri daha belirgin, konuşmaları daha hareketli ve davranışları daha animevari. Buradaki animevari ifadesinden kastım yalnızca daha abartılı mimikler değil. Karakterlerin bazen daha komik tepkiler vermesi, birbirleriyle daha rahat şakalaşması, beden dillerinin daha belirgin olması ve duygularını izleyiciye daha doğrudan göstermesi. Önceki uyarlamalarda yüzünde neredeyse hiçbir değişiklik görmeden dünyayı kurtaran Motoko'yu düşününce aradaki fark daha da belirginleşiyor.
Bu durum karakterleri daha az ciddi yapmıyor; yalnızca onları daha canlı ve ulaşılabilir kılıyor. Özellikle orijinal mangadaki mizahı ve karakterlerin rahat tavırlarını sevenler için bu yaklaşım oldukça yerinde. Tabi alıştığımız Ghost in the Shell atmosferini arayanlar için aynı şeyi söylemek zor. Bazen karakterlerin bu kadar rahat olması, evrenin ciddi meseleleriyle çelişiyormuş gibi hissettirebiliyor. Fakat bunun bir hata olmaktan ziyade kaynak materyale sadık kalmanın doğal bir sonucu olduğunu düşünüyorum.
Görsel tarafta da alıştığımız Ghost in the Shell'den belirgin biçimde ayrılıyoruz. Motoko'nun mor yerine mavi saçlarla karşımıza çıkması, Batou'nun daha kısa saçları ve genel karakter tasarımlarındaki değişiklikler ilk bakışta insanın dikkatini çekiyor. Sanki yıllardır tanıdığımız karakterleri alıp biraz farklı bir evrende yeniden tasarlamışlar. Ancak işin güzel tarafı, bu değişikliklerin hiçbirinin beni ciddi anlamda rahatsız etmemesi oldu çünkü seri yalnızca karakterlerin saç renklerini değiştirmekle kalmıyor; bütün görsel dünyasını da buna göre şekillendiriyor. Önceki yapımlarda sıkça gördüğümüz soluk renkler, karanlık şehir manzaraları ve soğuk atmosferin yerini daha canlı renkler, daha dinamik sahneler ve zaman zaman daha eğlenceli bir görsel anlatım alıyor. Science SARU'nun animasyon anlayışı da bu değişime oldukça uygun. Karakterler daha akışkan hareket ediyor, mimikler daha belirgin ve aksiyon sahneleri daha enerjik hissettiriyor. Üstelik seri, zaman zaman daha açık ecchi unsurlarına da yer veriyor. Bu da ilk bakışta Ghost in the Shell gibi ciddi bir bilim kurgu serisi için alışılmadık gelebilir. Fakat tekrar söylemek tekrar ediyorum; orijinal manganın yaklaşımında bu tür unsurlar zaten mevcut. Yeni uyarlama bunları törpülemek yerine korumayı tercih etmiş. Bence burada asıl başarı, görsel değişikliklere rağmen evrenin özünü kaybetmemesi. Evet, bu bizim alıştığımız Ghost in the Shell değil fakat birçak bölüm sonra bu tasarımlara alışıyor ve serinin kendi kimliğini kabul etmeye başlıyoruz.
Müzik tarafında da güzel bir sürprizimiz var. Açılış parçası GO GHOST, daha önce Jujutsu Kaisen'in ikinci sezon açılışı SPECIALZ ile tanıdığımız King Gnu tarafından hazırlanmış. Grubun kendine has enerjisi, serinin hareketli görsel dünyasıyla gayet iyi örtüşüyor. Açılış, Kamu Güvenliği 9. Birimi'nin üyelerini ve aksiyon dolu operasyonlarını öne çıkarırken serinin daha dinamik tarafını da güzelce yansıtıyor. İlk saniyelerden itibaren klasik Ghost in the Shell atmosferinden biraz daha farklı bir şey izleyeceğimizi hissettiriyor. Kapanış parçası Blue ise MILLENNIUM PARADE tarafından, Saya Gray ve Daniel Caesar'ın katkılarıyla hazırlanmış. Açılışın enerjik havasının ardından daha farklı bir müzikal atmosfer sunması güzel bir tercih. Zaten Ghost in the Shell gibi teknoloji, insanlık ve bilinç üzerine kurulu bir seride müziklerin yalnızca arka planı doldurmakla kalmayıp kendi atmosferini yaratması da önemli. Genel olarak müzikler, serinin farklı görsel ve anlatısal kimliğini destekleyen başarılı unsurlardan biri.
Gelelim benim seriden en çok soğuduğum noktaya. O da, son bölüm. Ghost in the Shell'in felsefi konulara girmesine hiçbir itirazım yok. Hatta bu konular, seriyi benzer bilim kurgu yapımlarından ayıran en önemli özelliklerden biri. İnsan bilinci, yapay zeka, kimlik ve varoluş üzerine düşünmek bu evrenin doğasında var. Ancak bir noktadan sonra anlatımın da izleyiciyi düşünmeye teşvik etmesi gerekiyor. Karakterleri bir araya getirip uzun uzun konuşmalarını dinlemek, tek başına derinlik anlamına gelmiyor. Final bölümünde özellikle psikoloji, bilinç ve varoluş üzerine uzayıp giden diyaloglar beni ciddi anlamda yordu. Yaklaşık 15 dakika boyunca birinin karşımıza geçip felsefi bir nutuk attığını dinliyormuşuz gibi hissettim. Üstelik bu konuşmaların anlatmak istediği şeyler serinin önceki bölümlerinde zaten işlenmiş konulara dayanıyor.
The Ghost in the Shell, yıllardır bildiğimiz evreni farklı bir bakış açısıyla ele alan ve bunu yaparken orijinal mangaya oldukça sadık kalan bir uyarlama. Daha renkli görselleri, daha mimikli karakterleri, daha rahat mizah anlayışı ve yer yer bel altı unsurlarıyla önceki anime uyarlamalarından ayrılıyor. Başlangıçta yadırgadığımız bu değişikliklere zamanla alışıyoruz ve serinin kendi kimliğini oluşturduğunu görüyoruz. Hikayesi ve işlediği konular bakımından Ghost in the Shell'in temelini koruması da önemli bir artı. Görsel tarafta başarılı işler çıkarıyor, müzikleriyle de akılda kalmayı başarıyor. Öte yandan anlatım temposundaki sorunlar ve özellikle final bölümünde uzayıp giden felsefi konuşmalar, serinin potansiyelini tam anlamıyla kullanmasını engelliyor. Yine de kötü bir seri olduğunu söylemek haksızlık olur. Aksine, Ghost in the Shell evrenini sevenlerin mutlaka şans vermesi gereken bir uyarlama. Yalnızca eski yapımlarla birebir aynı deneyimi beklememek gerekiyor. Bu kez karşımızda daha renkli, daha hareketli ve mangasının ruhuna daha yakın bir Ghost in the Shell var.
Trigun Stargaze İncelemesi
Yönetmen: Masako Satou
Stüdyo: Orange
Tür: Aksiyon, Bilimkurgu
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 12
Anime Puanı: 10/8.5
Trigun Stampede ile yıllar önce başlayan bu yeni macera, ikinci ve son sezonuyla geri dönüyor ve hikayeyi bir sonuca bağlıyor. Üstelik bunu yaparken ilk sezonun kalitesini de büyük ölçüde koruyor. Peki, ortaya kusursuz bir final mi çıkmış? Orası biraz tartışılsa da, genel olarak memnun kaldığımı söyleyebilirim.
Ancak Stargaze’ye geçmeden önce biraz geriye dönelim. Zira Trigun evrenini ilk kez duyacak olanlar kadar, yıllar önceki seriyi izleyip Stampede’yi henüz seyretmemiş olanlar da olabilir. Hem eski defterleri açalım hem de Vash’ın başına neler geldiğini kısaca hatırlayalım. Doksanların sonunda yayımlanan Trigun, bizi çöllerle kaplı, vahşi batı atmosferini bilimkurgu unsurlarıyla birleştiren bir gezegene götürüyordu. Yani biraz Cowbow Bebop gibi aslında. Uyazdan ziyade çöl gezegeni düşünün. Kahramanımız ise İnsansı Tayfun lakaplı Vash the Stampede. Gittiği yerde felaketlerin yaşanmasıyla tanınan bu silahşor, aslında insanlara zarar vermemek için elinden geleni yapan, fazlasıyla iyi niyetli bir adamdı. Hatta o kadar iyi niyetliydi ki bazen insanı ekran başında çıldırtmayı başarıyordu. Hani karşınızdaki adama bir tane vurup bütün meseleleri çözebilecekken bu arkadaş hala konuşmaya çalışan tiplerden.
Orijinal anime, Vash’ın maceralarını, karşılaştığı insanları ve geçmişindeki sırları anlatırken bir yandan da şiddet karşıtlığı, intikam ve insan doğası gibi konulara değiniyordu. Tabii bolca aksiyon ve komedi de vardı. Açıkçası eski Trigun’un komedi anlayışı benim her zaman bayıldığım bir şey değildi. Bazı sahnelerde karakterlerin abartılı mimikleri ve uzayıp giden şakaları hikayenin ciddiyetini bozabiliyordu. Buna rağmen Vash, Nicholas D. Wolfwood ve diğer karakterler sayesinde bugün hala hatırlanan bir seri olmayı başardı. Aradan yıllar geçti ve 2023 yılında Trigun Stampede ile yeniden karşılaştık. İlk gördüğümde çizimlerine burun kıvırdığımı, hatta bu kadar sevilen bir animeyi yeniden yapmaya ne gerek olduğunu düşündüğümü Stampede incelemesinde de yazmıştım. Sonra izledim ve beklediğimden çok daha iyi bir işle karşılaştım. CGI animasyonlarına hiç fena değildi ve hikayenin daha ciddi ve hızlı anlatımını sevdim. Üstelik eski seride beni zaman zaman yoran komedi unsurları da büyük ölçüde azaltılmıştı. Stampede, Vash’ın geçmişini, ikiz kardeşi Millions Knives ile arasındaki çatışmayı ve insanlarla Plants adı verilen yaşam formları arasındaki ilişkiyi yeniden ele alıyordu. Meryl Stryfe ve Roberto De Niro’nun (evet Roberto:) Vash’ın peşine düşmesiyle başlayan macera, ilerledikçe çok daha karanlık bir hal aldı. Özellikle Vash’ın insanları kurtarma arzusu ile Knives’ın insanlığa karşı duyduğu nefret arasındaki çatışma, hikayenin merkezine yerleşti. İlk sezonun sonunda yaşanan Lost July felaketi ise her şeyi değiştirdi. Vash, önlemeye çalıştığı felaketin tam ortasında kaldı ve hem kendisi hem de çevresindeki insanlar ağır bedeller ödedi. Stampede tam da bu noktada bizi beklemeye bıraktı. Neyse ki Stargaze geldi de yarım kalan hikayemizi tamamlayabildik.
The King of Fighters: Destiny İncelemesi
Yönetmen: Yang Yifeng
Stüdyo: iDRAGONS Creative Studio
Tür: Dövüş, Komedi, Aksiyon
Yapım Yılı: 2017-2018
Bölüm Sayısı: 24
Anime Puanı: 10/7
Stüdyo: iDRAGONS Creative Studio
Tür: Dövüş, Komedi, Aksiyon
Yapım Yılı: 2017-2018
Bölüm Sayısı: 24
Anime Puanı: 10/7
Uzun bir aradan sonra farklı bir incelemeyle karşınızdayım. Anime izlemeye biraz ara vermişken nedense retro sevgimin öne çıkması ve izlemesi çok kolay olan King of Fighters (kısaca KOF) Destiny animesini bitirdikten sonra bir inceleme yazmak istedim. Şunu söyleyeyim, objektif olma gibi bir derdim asla olmaz; tamamen kendi aldığım keyfe bakarım. KOF 98 oyununun yeri bende çok ayrı olduğu için biraz yanlı bir inceleme yazdığıma adım gibi eminim. Öncelikle bölüm sayısının 24 olmasından korkmayın. Ortalama bölümler 10-12 dakika. Intro ve outro çok uzun, hatta bazı ara bölümler 3-4 dakika sürüyor. YouTube üzerinden rahatlıkla bu animemsi yapımı izleyebilirsiniz.
The King of Fighters Destiny, KOF evreninde geçen alternatif bir yapım. Çizimler kötü, yüz modelleri çok çirkin, animasyonlar vasat, grafikler oyun içi motorundan bile kötü Şimdi diyeceksin, bu kadar kötü şey sayıp nasıl keyif aldın? Karakterlerinden. Evet, animedeki karakterleri görmek bana aşırı keyif verdi. Atari salonlarından çıkma bu karakterleri eğlenceli bir hikâyede görmek, süperlerini ne zaman yapacak diye beklemek beni bu yaşımda nostaljik hislerle doldurdu ve keyfimi arttırdı. Açık ara en nefret edilmesi gereken karakter Benimaru her zaman en sevdiklerimden biri oluyor. Evrende en gıcık alınası karakter olan Benimaru, her zaman en sevdiklerimden biriydi. Burada da gayet iyi yazıldığını düşünüyorum. Haa, nedir, bazı karakterleri gözüm aradı. Hele bir tanesinin eksikliğine karşın şok oldum. Ama olan karakterler gayet keyifli ve kendilerini yansıtacak şekilde yazılmış.
The King of Fighters Destiny, KOF evreninde geçen alternatif bir yapım. Çizimler kötü, yüz modelleri çok çirkin, animasyonlar vasat, grafikler oyun içi motorundan bile kötü Şimdi diyeceksin, bu kadar kötü şey sayıp nasıl keyif aldın? Karakterlerinden. Evet, animedeki karakterleri görmek bana aşırı keyif verdi. Atari salonlarından çıkma bu karakterleri eğlenceli bir hikâyede görmek, süperlerini ne zaman yapacak diye beklemek beni bu yaşımda nostaljik hislerle doldurdu ve keyfimi arttırdı. Açık ara en nefret edilmesi gereken karakter Benimaru her zaman en sevdiklerimden biri oluyor. Evrende en gıcık alınası karakter olan Benimaru, her zaman en sevdiklerimden biriydi. Burada da gayet iyi yazıldığını düşünüyorum. Haa, nedir, bazı karakterleri gözüm aradı. Hele bir tanesinin eksikliğine karşın şok oldum. Ama olan karakterler gayet keyifli ve kendilerini yansıtacak şekilde yazılmış.
The Tatami Galaxy İncelemesi
Yönetmen: Masaaki Yuasa
Stüdyo: Madhouse
Tür: Komedi, Gizem
Yapım Yılı: 2010
Bölüm Sayısı: 11
Anime Puanı: 10/6.5
Stüdyo: Madhouse
Tür: Komedi, Gizem
Yapım Yılı: 2010
Bölüm Sayısı: 11
Anime Puanı: 10/6.5
Ne kadar yüreklendirseniz de bir türlü harekete geçmeyen mütereddit arkadaşlarınız
oldu mu hiç? Orijinal adı ile Yojouhan Shinwa Taikei ve daha çok bilinen adı ile The Tatami Galaxy’deki başkarakterimiz aynı bu tıynette, seri boyunca
ismi verilmeyen (kaynaklarda geçen “Watashi”, bir ad değil, Japonca’daki “ben”
zamiri) bir üniversite öğrencisi. Bir gün, bir ramen dükkanında tuhaf tipli esrarengiz bir
adamla tanışır ve onun rehberliğinde, yaşayabileceği farklı üniversite hayatı
senaryolarına yelken açar. “Aradığı aşkı ve arkadaşlıkları bulabilecek midir?”
sorusuyla biz izleyicileri de serüvene dahil eder.
Öncelikle Japonca bilmiyorsanız uyarayım, altyazılar çok hızlı akacak çünkü başkarakterimizin iç sesi makineli tüfek gibi (ve oldukça ağdalı bir dille) konuşuyor. Bu betimlemelerle dolu bilinç akışı, serinin geneline hakim zira anime 2004’te yayımlanmış aynı isimli bir romanın uyarlaması. Romanın yazarı Tomihiko Morimi’nin anlatım tarzına duydukları saygıdan sanıyorum, edebi tonu korumak istemişler. Ayrıca, bu şimşek hızındaki monolog ve diyalogların seslendirilmesinde seiyuu’ların (seslendirme sanatçılarının) başarısı da takdire şayan.
Diyalogların yanında, çizimler de ilgi çekiciydi bence. Masaaki Yuasa’nın stiline aşina olanlar bilirler, basit çizgilerle estetik ve sürreel yapılar kurmayı seviyor. Bu yönüyle anime; parlak renkler, mütemadiyen değişen animasyon tarzı (son bölümde rotoskop bile görüyoruz) ve hızlı kurgusu ile plandan plana atlayarak anlatımını zinde tutuyor. Üstelik komedi tarzı absürt olduğu için ben ve akranlarıma (Z kuşağına) da hitap eder cinsten. Seri içi müziklerin ve ses efektlerinin de bu havayı güçlendirdiğini söyleyebilirim fakat açılış parçası için aynı desteği veremiyorum. Her ne kadar açılış ve kapanış kısımlarını bir foreshadowing (geleceği sezdirme) öğesi olarak kullansalar da, daha güçlü ve uyumlu parçalar beklerdim.
Öncelikle Japonca bilmiyorsanız uyarayım, altyazılar çok hızlı akacak çünkü başkarakterimizin iç sesi makineli tüfek gibi (ve oldukça ağdalı bir dille) konuşuyor. Bu betimlemelerle dolu bilinç akışı, serinin geneline hakim zira anime 2004’te yayımlanmış aynı isimli bir romanın uyarlaması. Romanın yazarı Tomihiko Morimi’nin anlatım tarzına duydukları saygıdan sanıyorum, edebi tonu korumak istemişler. Ayrıca, bu şimşek hızındaki monolog ve diyalogların seslendirilmesinde seiyuu’ların (seslendirme sanatçılarının) başarısı da takdire şayan.
Diyalogların yanında, çizimler de ilgi çekiciydi bence. Masaaki Yuasa’nın stiline aşina olanlar bilirler, basit çizgilerle estetik ve sürreel yapılar kurmayı seviyor. Bu yönüyle anime; parlak renkler, mütemadiyen değişen animasyon tarzı (son bölümde rotoskop bile görüyoruz) ve hızlı kurgusu ile plandan plana atlayarak anlatımını zinde tutuyor. Üstelik komedi tarzı absürt olduğu için ben ve akranlarıma (Z kuşağına) da hitap eder cinsten. Seri içi müziklerin ve ses efektlerinin de bu havayı güçlendirdiğini söyleyebilirim fakat açılış parçası için aynı desteği veremiyorum. Her ne kadar açılış ve kapanış kısımlarını bir foreshadowing (geleceği sezdirme) öğesi olarak kullansalar da, daha güçlü ve uyumlu parçalar beklerdim.
Dr. Stone: Science Future (2026)
Yönetmen: Matsushita Shuuhei
Stüdyo: TMS Entertainment
Tür: Macera, Bilim Kurgu
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 13
Anime Puanı: 10/8
Stüdyo: TMS Entertainment
Tür: Macera, Bilim Kurgu
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 13
Anime Puanı: 10/8
2019 yılında başlayan Dr. Stone yolculuğu, tam yedi yılın ardından nihayet final yaptı. Senku'nun taşlaşmış dünyada bilimi kullanarak medeniyeti yeniden ayağa kaldırma hikayesi, anime dünyasında kendine her zaman farklı bir yer edindi. Bilimi eğlenceli hale getiren anlatımı, her bölüm yeni bir şey öğretmesi ve sunduğu “yok artık” dedirten hissi sayesinde yıllarca keyifle takip ettiğimiz serilerden biri oldu. Ve sonunda geldik Science Future'ın son kısmına...
Açık konuşmak gerekirse, Dr. Stone'un artık bitmesi gerektiğini düşünen taraftaydım. Eğer biraz daha uzatılsaydı, o ilk sezonlardaki tazeliğini tamamen kaybedip kabak tadı vermeye başlayacağını düşünüyorum. Bu yüzden final kararını doğru buldum. Bu sezonun en büyük olayı ise elbette yıllardır cevabını beklediğimiz tek soruydu: Kimdir bu Why-Man? Seri bizi sonunda Ay'a götürüyor ve taşlaşmanın arkasındaki gizemi öğreniyoruz. Doğal olarak bu da sezonu oldukça heyecanlı hale getiriyor. Özellikle son bölümlere doğru merak duygusu sürekli ayakta kalıyor. Ancak burada maalesef bir parantez açmak zorundayım. Bütün sürprizi neredeyse son iki bölüme sıkıştırmışlar. Yedi yıldır hazırlanan gizemin çözümünü çok daha etkileyici bir şekilde işleyebilirlerdi diye düşünüyorum. Spoiler vermemek adına ayrıntıya girmeyeceğim ama finalde yapılan açıklama açıkçası beni pek tatmin etmedi. Beklediğim kadar güçlü, akılda kalıcı ve duygusal bir kapanış hissi oluşturamadı.
İlk Dr. Stone sezonlarını düşündüğümüzde, Senku'nun yaptığı her icadı adım adım öğrenirdik. Bilim yalnızca hikayenin aracı değildi; aynı zamanda izleyiciye öğretilen bir ders gibiydi. Basit bir ampulden radyoya kadar her şey uzun uzun anlatılır, karakterlerle birlikte biz de öğrenirdik. Final sezonunda ise bu taraf neredeyse tamamen geri planda kalmış. Bir bölüm önce "bunu yapmak inanılmaz zor" denilen projelerin, kısa süre sonra tamamlanmış şekilde karşımıza çıkması biraz aceleye getirilmiş hissi uyandırıyor. Roketin yapım süreci, uzay kapsülü ve tüm hazırlıklar daha detaylı işlenseydi finale giden yol çok daha tatmin edici olabilirdi.
Açık konuşmak gerekirse, Dr. Stone'un artık bitmesi gerektiğini düşünen taraftaydım. Eğer biraz daha uzatılsaydı, o ilk sezonlardaki tazeliğini tamamen kaybedip kabak tadı vermeye başlayacağını düşünüyorum. Bu yüzden final kararını doğru buldum. Bu sezonun en büyük olayı ise elbette yıllardır cevabını beklediğimiz tek soruydu: Kimdir bu Why-Man? Seri bizi sonunda Ay'a götürüyor ve taşlaşmanın arkasındaki gizemi öğreniyoruz. Doğal olarak bu da sezonu oldukça heyecanlı hale getiriyor. Özellikle son bölümlere doğru merak duygusu sürekli ayakta kalıyor. Ancak burada maalesef bir parantez açmak zorundayım. Bütün sürprizi neredeyse son iki bölüme sıkıştırmışlar. Yedi yıldır hazırlanan gizemin çözümünü çok daha etkileyici bir şekilde işleyebilirlerdi diye düşünüyorum. Spoiler vermemek adına ayrıntıya girmeyeceğim ama finalde yapılan açıklama açıkçası beni pek tatmin etmedi. Beklediğim kadar güçlü, akılda kalıcı ve duygusal bir kapanış hissi oluşturamadı.
İlk Dr. Stone sezonlarını düşündüğümüzde, Senku'nun yaptığı her icadı adım adım öğrenirdik. Bilim yalnızca hikayenin aracı değildi; aynı zamanda izleyiciye öğretilen bir ders gibiydi. Basit bir ampulden radyoya kadar her şey uzun uzun anlatılır, karakterlerle birlikte biz de öğrenirdik. Final sezonunda ise bu taraf neredeyse tamamen geri planda kalmış. Bir bölüm önce "bunu yapmak inanılmaz zor" denilen projelerin, kısa süre sonra tamamlanmış şekilde karşımıza çıkması biraz aceleye getirilmiş hissi uyandırıyor. Roketin yapım süreci, uzay kapsülü ve tüm hazırlıklar daha detaylı işlenseydi finale giden yol çok daha tatmin edici olabilirdi.
Hokuto no Ken (2026) İncelemesi
Yönetmen: Hiroshi Maeda
Stüdyo: TMS Entertainment
Tür: Aksiyon, Dövüş, Dram
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 14
Anime Puanı: 10/8.5
Stüdyo: TMS Entertainment
Tür: Aksiyon, Dövüş, Dram
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 14
Anime Puanı: 10/8.5
Dragon Ball, Astro Boy yahut Ashita no Joe gibi animeler bir dönemi temsil eder ve başka serilere ilham olur. Yıllar geçse bile popüler kültürün içinde yaşamaya devam eder. İşte Hokuto no Ken, yani Fist of the North Star, bu serilerden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Hatta ilk Japonya gezimde bunun ne kadar büyük bir kült olduğunu bir kez daha anlamıştım. Meşhur Donki mağazalarının birinde üzerinde Raoh resmi bulunan bir sake şişesi görünce düşünmeden satın almıştım. Çünkü Japonya'da Hokuto no Ken sadece eski bir anime olarak görülmüyor; video oyunlarından içeceklere, reklamlardan figürlere kadar hala yaşayan dev bir marka. Aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen insanlar Kenshiro'yu da, Raoh'u da ilk günkü gibi hatırlıyor.
Benim Hokuto no Ken ile tanışmam ise biraz garip oldu. İlk karşılaşmam animeden değil, PlayStation 1 döneminde elime geçen tamamen Japonca bir Hokuto no Ken oyunuyla olmuştu. Türkçe’yi geçtim, oyun tek kelime İngilizce bile içermiyordu. Hikayeyi anlamamız zaten mümkün değildi. Biz de çocuk aklıyla senaryoyu kendimiz yazıyorduk. "Bu hasta adamın adı galiba Toki, kesin ilaç bulmaya gidiyoruz." diyorduk. Bir karakter çıkıyor, "Bu kötü galiba." diye yorum yapıyoruz. O yıllarda ne Kenshiro'nun adını biliyoruz ne Hokuto Shinken'in ne olduğunu... Gelgelelim oyun öyle etkileyiciydi ki hiçbir şey anlamadan saatlerce oynuyorduk.
Benim Hokuto no Ken ile tanışmam ise biraz garip oldu. İlk karşılaşmam animeden değil, PlayStation 1 döneminde elime geçen tamamen Japonca bir Hokuto no Ken oyunuyla olmuştu. Türkçe’yi geçtim, oyun tek kelime İngilizce bile içermiyordu. Hikayeyi anlamamız zaten mümkün değildi. Biz de çocuk aklıyla senaryoyu kendimiz yazıyorduk. "Bu hasta adamın adı galiba Toki, kesin ilaç bulmaya gidiyoruz." diyorduk. Bir karakter çıkıyor, "Bu kötü galiba." diye yorum yapıyoruz. O yıllarda ne Kenshiro'nun adını biliyoruz ne Hokuto Shinken'in ne olduğunu... Gelgelelim oyun öyle etkileyiciydi ki hiçbir şey anlamadan saatlerce oynuyorduk.
100 Meters İncelemesi
Yönetmen: Kenji Iwaisawa
Stüdyo: Rock`n Roll Mountain
Tür: Spor, Dram
Yapım Yılı: 2025
Bölüm Sayısı: Film
Anime Puanı: 10/9
Stüdyo: Rock`n Roll Mountain
Tür: Spor, Dram
Yapım Yılı: 2025
Bölüm Sayısı: Film
Anime Puanı: 10/9
Bazı spor animeleri vardır; bütün olay şampiyon olmak, rakibi yenmek ya da kupayı kaldırmaktır. 100 Meters (orijinal adı ile Hyaku M.) ise bunlardan çok farklı. Elbette merkezinde 100 metre koşusu var fakat anlatmak istediği şey sporun kendisinden çok, insanların hayat boyunca verdikleri mücadeleler. Kazanmak, kaybetmek, yetenek, çalışmak, hırs ve en önemlisi insanın kendisiyle yaptığı yarış... İşte Hyaku M. tam olarak bunları anlatıyor. Uzun zamandır beni bu kadar etkileyen farklı bir spor animesi izlememiştim.
Film, çocuk yaşta olağanüstü bir koşucu olan Togashi'nin hayatını merkezine alıyor. Doğuştan gelen yeteneği sayesinde pistte herkesi geride bırakan Togashi'nin yolu, azimli fakat özgüven sorunları yaşayan Komiya ile kesişiyor. Çocukluk yıllarında başlayan bu arkadaşlık ve rekabet, karakterlerin büyümesiyle birlikte bambaşka anlamlar kazanmaya başlıyor. Hikaye yalnızca yarışlardan ibaret kalmıyor; karakterlerin hayata bakış açıları, aldıkları kararlar ve zamanla yaşadıkları değişimler bizlere sunuluyor. Bu yönüyle film, klasik spor animelerinin dışına çıkmayı başarıyor.
Filmi benim gözümde özel yapan en büyük unsur ise kullandığı rotoscoping animasyon tekniği oldu. İlk dakikalarda alışması biraz zaman alabiliyor çünkü karakter hareketleri alıştığımız anime tarzından oldukça farklı görünüyor. Lakin birkaç dakika sonra bunun neden tercih edildiğini çok daha iyi anlıyorsunuz. Gerçek oyuncuların hareketleri referans alınarak hazırlanan animasyonlar sayesinde karakterlerin mimikleri, beden dili ve özellikle duyguları inanılmaz doğal hissettiriyor. Dahası, koşu sahnelerinde sanki gerçekten pist kenarında yarış izliyormuşsunuz hissi oluşuyor. Yağmur altında geçen uzun plan sekans ise filmin teknik anlamda zirve noktalarından biri olmuş diyebilirim. Yönetmenin bu sahne üzerinde aylarca çalıştığını hissettiren bir kalite söz konusu.
Dorohedoro 2 İncelemesi
Yönetmen: Yuichiro Hayashi
Stüdyo: Mappa
Tür: Aksiyon, Fantastik, Macera
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 11
Anime Puanı: 10/7
Stüdyo: Mappa
Tür: Aksiyon, Fantastik, Macera
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 11
Anime Puanı: 10/7
Beş yıl aradan sonra Dorohedoro sonunda geri döndü. İlk sezonu izleyenlerin büyük kısmı gibi ben de ikinci sezona başlamadan önce kısa bir özet videosu izlemek zorunda kaldım çünkü Dorohedoro öyle her sahnesi akılda kalan, kolay takip edilen bir anime değil. Tam aksine, onlarca karakteri, farklı grupları, sürekli değişen dengeleri ve karmaşık olay örgüsüyle hafızayı epey zorlayan bir anime olarak karşımıza çıkıyor. Aradan bu kadar uzun süre geçince bazı detayların ister istemez unutulması da kaçınılmaz oluyor.
İlk sezonda hafızasını kaybetmiş, kafası timsaha dönüşmüş Caiman'ın, en yakın dostu Nikaido ile birlikte kendisine bu büyüyü yapan kişiyi arayışını izlemiştik. İnsanların yaşadığı Delik ile büyücülerin dünyası arasında gidip gelen hikaye, En ve ekibi başta olmak üzere birbirinden ilginç karakterlerle giderek büyümüş, bol kanlı, kara mizah dolu ve son derece tuhaf bir evren ortaya çıkarmıştı. Gelgelelim sezon finali de birçok soruyu cevapsız bırakarak devamının geleceğinin sinyalini vermişti. İkinci sezon ise hiç vakit kaybetmeden kaldığı yerden devam ediyor. Hatta öyle hızlı başlıyor ki, sanki ilk sezonun finalini dün izlemişsiniz gibi doğrudan olayların içine atılıyorsunuz. Ne bir özet var ne de izleyiciyi yeniden hazırlayan bir giriş. Açıkçası ilk sezonu yıllar önce izlediyseniz mutlaka kısa bir recap izlemenizi tavsiye ederim. Zira ben de öyle yaptım ve iyi ki yapmışım. Aksi halde zaten karmaşık olan hikayeyi takip etmek çok daha zor olabilirdi.
The Darwin Incident İncelemesi
Yönetmen: Nakayama Katuichi
Stüdyo: Bellnox Films
Tür: Dram
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 13
Anime Puanı: 10/6
Stüdyo: Bellnox Films
Tür: Dram
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 13
Anime Puanı: 10/6
The Darwin Incident son dönemde izlediğim en farklı animelerden birisi oldu. Konusu ilk duyduğumda ilgimi çekmişti zaten. İnsan ile şempanzenin genetik olarak birleştirilmesi sonucu ortaya çıkan Charlie isimli karakterin hikayesini anlatmakta. İlk bakışta bilim kurgu gibi görünse de aslında sosyal mesajları ve insanların Charlie'ye bakış açısını anlatan bir yapıya sahip.
Animenin en sevdiğim tarafı kesinlikle Charlie oldu. Dünya et yiyenler ve hayvan hakları savunucuları arasında resmen savaş alanına dönmüş durumda. Öyle ki bazı bölümlerde yaşanan olaylar bana Call of Duty oyunlarını hatırlattı. Herkes bir taraf seçmiş, herkes birbirine düşman olmuş. Charlie ise bunların tam ortasında olmasına rağmen mümkün olduğunca kendi hayatını yaşamaya çalışıyor. Kimileri onu bir ilah gibi görüyor, kimileri insanlık için tehdit olarak görüyor ama Charlie'nin derdi akşamını edip kitabını okumak. Açıkçası dünyanın bu kadar karışık olduğu bir ortamda onun bu tavrını oldukça mantıklı buldum.
Hikayenin bazı kısımları ise bana biraz fazla zorlama geldi. Özellikle et yemeyenleri temsil eden örgütün geldiği nokta yer yer abartılı hissettirdi. Bir ara resmen FBI'ın ve devlet kurumlarının peşinde olduğu dev bir örgüt izliyormuşum gibi hissettim. Vermek istediği mesajları anlıyorum ama bazı olayların daha doğal işlenebileceğini düşünüyorum. Buna rağmen animeyi cesur bulduğum noktaları da var. Özellikle okulda gerçekleşen silahlı saldırı teması oldukça ağır bir konu olmasına rağmen bunu işlemeye cesaret etmişler. Herkesin hoşuna gitmeyebilir ama en azından güvenli sularda yüzmeye çalışan bir yapım değil.
Animenin en sevdiğim tarafı kesinlikle Charlie oldu. Dünya et yiyenler ve hayvan hakları savunucuları arasında resmen savaş alanına dönmüş durumda. Öyle ki bazı bölümlerde yaşanan olaylar bana Call of Duty oyunlarını hatırlattı. Herkes bir taraf seçmiş, herkes birbirine düşman olmuş. Charlie ise bunların tam ortasında olmasına rağmen mümkün olduğunca kendi hayatını yaşamaya çalışıyor. Kimileri onu bir ilah gibi görüyor, kimileri insanlık için tehdit olarak görüyor ama Charlie'nin derdi akşamını edip kitabını okumak. Açıkçası dünyanın bu kadar karışık olduğu bir ortamda onun bu tavrını oldukça mantıklı buldum.
Hikayenin bazı kısımları ise bana biraz fazla zorlama geldi. Özellikle et yemeyenleri temsil eden örgütün geldiği nokta yer yer abartılı hissettirdi. Bir ara resmen FBI'ın ve devlet kurumlarının peşinde olduğu dev bir örgüt izliyormuşum gibi hissettim. Vermek istediği mesajları anlıyorum ama bazı olayların daha doğal işlenebileceğini düşünüyorum. Buna rağmen animeyi cesur bulduğum noktaları da var. Özellikle okulda gerçekleşen silahlı saldırı teması oldukça ağır bir konu olmasına rağmen bunu işlemeye cesaret etmişler. Herkesin hoşuna gitmeyebilir ama en azından güvenli sularda yüzmeye çalışan bir yapım değil.
Jujutsu Kaisen: Shimetsu Kaiyuu Zenpen İncelemesi
Yönetmen: Shouta Goshozono
Stüdyo: Mappa
Tür: Macera, Aksiyon, Fantastik
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 12
Anime Puanı: 10/4
Stüdyo: Mappa
Tür: Macera, Aksiyon, Fantastik
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 12
Anime Puanı: 10/4
Jujutsu Kaisen ismini, anime izlemeyenler bile bilir. İzleyenini ilk sezonuyla seni içine çeken, ikinci sezonuyla ise bağımlı hale getiren, anime dünyasının güçlü isimlerinden birisidir. Herkes gibi benim için de Jujutsu Kaisen tam olarak böyle bir seriydi. İlk sezonu güzeldi evet ama açık konuşayım, asıl patlamayı Jujutsu Kaisen 0 ve ikinci sezonla yaptı. Özellikle Shibuya Arc öyle bir seviyeye çıktı ki artık her bölüm “Bugün Jujutsu günü!” hissiyatı yaratıyordu. Gojo’nun mühürlenmesi, Sukuna’nın ortalığı cehenneme çevirmesi, karakterlerin sürekli ölüm kalım çizgisinde olması derken anime resmen modern shounen dünyasının zirvesine oynuyordu.
Herkes gibi üçüncü sezon olan Shimetsu Kaiyuu Zenpen yahut İngilizce adı ile The Culling Game’i bekler hale geldik. Ölüm oyunları, Gojo’nun akıbeti derken bayağı heyecanlanmıştık. Derken yeni sezon geldi ve bölümleri izlemeye başladım. Ve ben hayatımda bir serinin bu kadar yön değiştirdiğini görmedim. Bakın ton değişmesi başka bir şeydir; serinin tamamen başka bir şeye dönüşmesi başka bir şey. Bu sezonu izlerken sürekli aynı hissiyat vardı içimde: Ben tam olarak ne izliyorum? Çünkü ortada bildiğimiz o atmosfer yok artık. Aynı karakterler var ama sanki bambaşka bir animeye ışınlanmışlar gibi.
Herkes gibi üçüncü sezon olan Shimetsu Kaiyuu Zenpen yahut İngilizce adı ile The Culling Game’i bekler hale geldik. Ölüm oyunları, Gojo’nun akıbeti derken bayağı heyecanlanmıştık. Derken yeni sezon geldi ve bölümleri izlemeye başladım. Ve ben hayatımda bir serinin bu kadar yön değiştirdiğini görmedim. Bakın ton değişmesi başka bir şeydir; serinin tamamen başka bir şeye dönüşmesi başka bir şey. Bu sezonu izlerken sürekli aynı hissiyat vardı içimde: Ben tam olarak ne izliyorum? Çünkü ortada bildiğimiz o atmosfer yok artık. Aynı karakterler var ama sanki bambaşka bir animeye ışınlanmışlar gibi.
Fumetsu no Anata e Season 3 İncelemesi
Yönetmen: Kiyama Sayako
Stüdyo: Drive, Studio Massket
Tür: Dram, Fantastik
Yapım Yılı: 2025
Bölüm Sayısı: 22
Anime Puanı: 10/4
Stüdyo: Drive, Studio Massket
Tür: Dram, Fantastik
Yapım Yılı: 2025
Bölüm Sayısı: 22
Anime Puanı: 10/4
Bazı seriler vardır, daha ilk anında seni içine çeker. Fumetsu no Anata e işte tam olarak böyle başlamıştı. Hatta abartmıyorum, ilk sezonu izlerken gözlerim dolu dolu, boğazım düğüm düğüm izlediğim sahneler hala aklımdadır. Benim için izlediğim en iyi anime serilerindendi. Zaten ilk sezon incelemesinde de bunu dibine kadar anlatmıştım. O dönem verdiğim on puan öylesine verilmiş bir puan değildi. Sonra ikinci sezon geldi. Ton değişti, yapı değişti, hikâye genişledi. Hala güzeldi, hala yer yer etkiliyordu ama bir şeyler çatırdamaya başlamıştı. Gelgelelim bu final sezonu…
Serinin en büyük sorunu bence ne anlattığını unutmuş olması. İlk sezonun olayı çok basitti fakat çok güçlüydü. Bağ kurmak, kaybetmek ve insan olmayı öğrenmek. Fushi’nin yolculuğu duygusal olarak o kadar gerçekti ki izlerken kendinden bir parça bırakıyordun. Final sezonunda hikaye modern, bizlerin tanıdığı dünyaya taşınmış. Şehir hayatı, teknoloji derken bir kere o büyülü ortam tamamen yok olmuş. Atmosfer paramparça. O yalnızlık hissi? Yok. O içe işleyen dramatik anlar? Neredeyse yok. Her şey yüzeysel. Sanki başka bir anime izliyormuşsun gibiydi.
Serinin en büyük sorunu bence ne anlattığını unutmuş olması. İlk sezonun olayı çok basitti fakat çok güçlüydü. Bağ kurmak, kaybetmek ve insan olmayı öğrenmek. Fushi’nin yolculuğu duygusal olarak o kadar gerçekti ki izlerken kendinden bir parça bırakıyordun. Final sezonunda hikaye modern, bizlerin tanıdığı dünyaya taşınmış. Şehir hayatı, teknoloji derken bir kere o büyülü ortam tamamen yok olmuş. Atmosfer paramparça. O yalnızlık hissi? Yok. O içe işleyen dramatik anlar? Neredeyse yok. Her şey yüzeysel. Sanki başka bir anime izliyormuşsun gibiydi.
Sousou no Frieren (2026) İncelemesi
Yönetmen: Tomoya Kitagawa
Stüdyo: Madhouse
Tür: Fantastik, Macera
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 10
Anime Puanı: 10/8
Stüdyo: Madhouse
Tür: Fantastik, Macera
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 10
Anime Puanı: 10/8
Yaklaşık üç senelik aranın ardından ilk sezonun bıraktığı yerden devam eden Sousou no Frieren, ikinci sezonuyla yine bildiğimiz o sakin ama derin anlatımını koruyarak karşımıza çıkmış durumda. Açık konuşmak gerekirse, bu sezon için beklentim fazla yoktu çünkü yine bir ara sezon vardı karşımda. Tahminlerim beni yanıltmadı da. Buna karşın atmosferde düşüş çok fazla olmadı ve en azından ilk sezonki havasını koruyabildiğini gördüm. Yani yenilik, farklı bir soluk olmasa da, kaybettiği bir şey de yoktu. Birazcık heyecan hariç.
Yanlış anlaşılmasın, ortada kötü ya da sıkıcı tek bir bölüm bile yok. Hatta yine o kendine has atmosferi, dinginliği ve karakter odaklı anlatımıyla izlettiriyor. Fakat dediğim gibi yeni bir şey de yok. Anlatım aynı, tempo aynı, karakter dinamikleri aynı. Yirmi sekiz bölümden sonra çerez gibi kalan bu on ölümü, ilk sezonun sonuna eklense çok daha bütünlüklü bir iş ortaya çıkabilirmiş.
Serinin aksiyon sahnelerine gelecek olursak; yine kalite akıyor. Madhouse burada işini konuşturmuş. Büyü efektleri temiz, aksiyon akıcı ve izlerken tatmin ediyor. Özellikle bazı karşılaşmalarda o Frieren’in o “goat” hissi çok iyi verilmiş. Yani Frieren evreninin gücünü hissettirmeyi başarıyorlar. Ve yine ilk sezondaki gibi bazı konuşmalar gerçekten gereğinden uzun. Anlatılmak istenen duygu güzel ama uzadıkça etkisini kaybediyor.
Yanlış anlaşılmasın, ortada kötü ya da sıkıcı tek bir bölüm bile yok. Hatta yine o kendine has atmosferi, dinginliği ve karakter odaklı anlatımıyla izlettiriyor. Fakat dediğim gibi yeni bir şey de yok. Anlatım aynı, tempo aynı, karakter dinamikleri aynı. Yirmi sekiz bölümden sonra çerez gibi kalan bu on ölümü, ilk sezonun sonuna eklense çok daha bütünlüklü bir iş ortaya çıkabilirmiş.
Serinin aksiyon sahnelerine gelecek olursak; yine kalite akıyor. Madhouse burada işini konuşturmuş. Büyü efektleri temiz, aksiyon akıcı ve izlerken tatmin ediyor. Özellikle bazı karşılaşmalarda o Frieren’in o “goat” hissi çok iyi verilmiş. Yani Frieren evreninin gücünü hissettirmeyi başarıyorlar. Ve yine ilk sezondaki gibi bazı konuşmalar gerçekten gereğinden uzun. Anlatılmak istenen duygu güzel ama uzadıkça etkisini kaybediyor.
Jigokuraku 2026 İncelemesi
Yönetmen: Kaori Makita
Stüdyo: Mappa
Tür: Aksiyon, Macera, Fantastik
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 12
Anime Puanı: 10/7
Stüdyo: Mappa
Tür: Aksiyon, Macera, Fantastik
Yapım Yılı: 2026
Bölüm Sayısı: 12
Anime Puanı: 10/7
İlk sezonun sonunda adeta vay be dedirten o gizem perdesine tüm izleyiciler gibi bende hayran kalmıştım. Gelgelelim ikinci sezon ile o bilinmezlik kalkınca işin büyüsü biraz kaçtı. İlk sezonda adanın ne olduğu, kimlerin cirit attığı, olayın nereye bağlanacağı derken insanı içine çeken o bilinmezlik hissi bu sezon yerini daha düz bir anlatıma bırakıyor.
Ama asıl mevzu şu; ikinci sezon olma laneti Jigokuraku’yu da vurmuş çünkü bu sezon resmen bir ara sezon olmuş. Sürekli bir şeyler açıklanıyor. Tan nedir, nasıl çalışır, kiminki neye karşı üstün, kim kimi neden keser gibi. Bir noktadan sonra kendimi anime izliyor gibi değil de ders dinliyor gibi hissettim. Tam aksiyon gaza getirecek derken hop, biri çıkıp sistem anlatıyor. Bu da tempoyu ciddi anlamda baltalamış. Yine de hakkını yemeyelim. Dövüş sahneleri hâlâ taş gibi. Zaten görsel kalite konusunda serinin pek tökezlediği söylenemez. Karakterler de boş değil; özellikle bazı yan karakterlerin gelişimi gayet tatmin edici. İlk sezonda biraz arka planda kalan isimlerin burada parladığını görmek güzel olmuş.
Ama asıl mevzu şu; ikinci sezon olma laneti Jigokuraku’yu da vurmuş çünkü bu sezon resmen bir ara sezon olmuş. Sürekli bir şeyler açıklanıyor. Tan nedir, nasıl çalışır, kiminki neye karşı üstün, kim kimi neden keser gibi. Bir noktadan sonra kendimi anime izliyor gibi değil de ders dinliyor gibi hissettim. Tam aksiyon gaza getirecek derken hop, biri çıkıp sistem anlatıyor. Bu da tempoyu ciddi anlamda baltalamış. Yine de hakkını yemeyelim. Dövüş sahneleri hâlâ taş gibi. Zaten görsel kalite konusunda serinin pek tökezlediği söylenemez. Karakterler de boş değil; özellikle bazı yan karakterlerin gelişimi gayet tatmin edici. İlk sezonda biraz arka planda kalan isimlerin burada parladığını görmek güzel olmuş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












