Danganronpa 3: The End of Hope’s Peak Academy – Future Arc İncelemesi
Yönetmen: Seiji Kishi
Stüdyo: Lerche
Tür: Gerilim
Yapım Yılı: 2016
Bölüm Sayısı: 12
Anime Puanı: 10/7
2013 yılında mükemmel olmasa da sıra dışı bir seri olan Danganronpa ile tanışmıştık. Üç sene sonra ise deyim yerindeyse iki katıyla Monokuma ve süper öğrenciler yeniden ekran başına geçti. İki sezonu aynı anda yayınlanan Danganronpa 3’te “Despair Arc” ilk sezondan öncesini (okula nasıl gelindi, dış dünyaya ne oldu) konu alırken şimdi inceleyeceğim “Future Arc” ise daha sonra olanları konu alıyor. 2013 yapımı ilk serinin incelemesine buradan, Depair Arc serisinin yazısına ise buradan ulaşabilirsiniz.
Fazla spoiler vermeden anlatmaya çalışacağım çünkü seriyi henüz izlememiş olup izlemeyi düşünenler olabilir. Yaşanan malum olaydan ötürü dünyaya kaos hüküm sürmektedir. Bununla baş edebilmek için de Hope’s Peak Academy’nin kurucuları ve eski öğrencileri “Future Foundation”u yani Gelecek Vakfı’nı kurmuşlardır. Öğretmen – öğrenci yan yana karşı tarafı alt etmeye çalışmaktadır. Diğer tarafta ise 2013 yılındaki seriden Makoto Naegi ve hayatta kalan arkadaşları kısıtlı kaldıkları ve ölümlerin yaşandığı Hope’s Peak Academy’den nihayet kurtulmuştur. Onları Gelecek Vakfı’nın ikinci başkanı Munakata karşılar ve olan biteni anlatır. Doğal olarak Makoto ve diğerleri de Gelecek Vakfı’na katılarak kötü ile mücadeleye girişir. Aradan bir müddet zaman geçer. Gelecek Vakfı nihayet düşmanına üstünlük kurmaya başlamıştır fakat Makoto hainlik ile suçlanmaktadır. Bunun sebebi ise bazı düşmanları sakladığı iddia edilmektedir. Merkezde başkan, ikinci başkan Munakata ve vakfın birçok önde gelen ismi ile beraber Naegi, Kirigiri ve Asahina da vardır. Derken elektrikler kesilir, tüm çıkışlar mühürlenir ve ekranda eski bir düşman belirir: Monokuma! Kötülük hala pes etmemiştir ve Monokuma son bir ölümcül oyun ile Makoto ve tüm vakfı yine soğuk terler döktürecektir.
İlk seri dediğim gibi mükemmel değildi ama Monokuma ve diğer değişik karakterleri, sıra dışı ölümleri ile kendisini izlettiriyordu. Dolayısıyla yeni sezon (hem de iki tane) duyurulduğunda sevinmiştim. Fakat açık söyleyeyim; Despair Arc serisi biraz hayal kırıklığı olmuştu. Future Arc hiç olmazsa Despair Arc’tan daha iyi ama yine de gerek sonu gerekse olayların gelişimi ile tatmin etmiyor. İlk sezondaki karakterler ve Despair Arc’taki karakterleri bir arada görmek güzel. Evet, ilginç kırılma noktaları da yaşanıyor ama genel olarak senaryo beklentileri karşılayamamış. Monokuma’nın vakfın önde gelen isimlerini hapsettiğini gördüğümde ve ilk ölüm yaşanmaya başladığında ilk sezonun tadında bir sezon bekliyordum ama bahsettiğim gibi hikayenin ilk sezonla uzaktan yakından alakası yok. Ayrıntılar tat veriyor (yasak hareketler gibi) ama genel olarak baktığınızda yeterli olmamış.
Future Arc’ta da bolca ölüm var ama ilk sezondaki gibi sıra dışı değiller. Birbirini tekrarlayan ölümler yaşanıyor ve zanlı bulunmaya çalışılıyor. Karakterler tanıdık, iki – üç yeni kişilik dışında hepsi aşina olduğumuz tipler. Despair Arc’ta nedense bir hayli fazla olan fan sevisliği Future Arc’ta yok. Açıkçası ilginç bir denge olmuş. Çizimler ise Despair Arc ile aynı. Dikkatimi çeken en farklı şey ise kan renginin artık kırmızı olması. O alıştığımız Danganronpa’ya ait pembe kan gitmiş, kıpkırmızı kan gelmiş. Animenin açılışı ve kapanışı ilk sezonki gibi değil ama fena parçalar da değiller.
Danganronpa serisinin finali (esas final Hope Arc adı verilen tek bölüm) ben de beklediğim etkiyi yapmadı. Seri kötü değil ama 2013 yapımı seriyi izledikten sonra tıpkı onun gibi farklı bir şey bekliyordum, bulduğum sıradan bir anime oldu. Bu yüzden hem Despair Arc hem de Future Arc benim gözümde orta halli animeden ileriye geçemedi.
ReLife İncelemesi
Yönetmen: Tomo Kosaka
Stüdyo: TMS Entertainment
Tür: Hayatın İçinden
Yapım Yılı: 2016
Yapım Yılı: 2016
Animenin kahramanı Kaizaki Arata, 27 yaşında içine kapanık birisidir. Kaizaki iş aramaktadır ama girdiği her görüşmeden olumsuz sonuçlarla ayrılmıştır. Ayrıldığı son işinden bu yana bir türlü dikiş tutturamamıştır ve işsizdir. Kendisinin dediğine göre görüşmeye gittiği şirketler “potansiyelini” açığa çıkaracak kadar iyi değildir. Durum böyle olunca sadece part – time olarak çalışmakta ve ailesinin gönderdiği para (ki o da kesilecektir) ile ay sonunu getirmeye çalışmaktadır. Günün birinde, bir gece evine giderken karşısına Ryo Yoake adında birisi çıkar. İşin garibi, Ryo Yoake adlı şahıs Kaizaki’nin geçmişi hakkında bayağı bir bilgilidir. Dediğine göre kendisi ReLife Araştırma Enstitüsü’nden gelmektedir ve Kaizaki için bir teklifi vardır. Bu teklife göre Kaizaki, ReLife için bir denek olacaktır. Kaizaki bir hap içecek ve görünümü bir seneliğine on yaş gençleşerek 27 yaşından yeniden 17 yaşına bürünecektir. Bu arada, elbette tüm masrafları ve harcamaları da bir sene boyunca karşılanacaktır. Araştırmanın amacı Kaizaki’nin yeniden liseyi deneyim etmesidir. Durum böyle olunca Kaizaki’nin eline de yeniden liseyi yaşamak ve eski pişmanlıklarını telafi etmek için ikinci bir şans geçer.
Genel olarak ReLife eğlenceli bir anime ve ilk gördüğümde bana 17 Again (Yeniden 17) filmini hatırlattı. Orada da ana karakter Mike tıpkı Kaizaki gibi 17 yaşına dönüyordu. Animede fikir, her ne kadar değişik olsa da (hap alarak gençleşme) Kaizaki Arata’nın lise hayatını izlemek elbette klişe bir senaryo. Burada da devreye senaryonun işlenişi geliyor ki yönetmen ve yapımcıları bu işten alnının akıyla çıkmış diyebilirim. Öncelikle belirteyim, anime tam olarak komedi kategorisine giren bir anime değil. Lakin içeriği kimi zaman öyle eğlenceli bir hale geldi ki kahkaha atmaktan kendimi alamadım. Fazla bir beklentiyle başlamadığım ReLife beni içeriği ile bir hayli şaşırttı diyebilirim. Ayrıca animenin karakterleri de adeta seri için yaratılmış. Özellikle yetişkin olan ama 17 yaşında liseye giden ana karakterimiz Kaizaki’nin okuldaki tavırları, bocalamaları ve birçok şeyi yeniden deneyim edişini izlemek hiç fena değildi. Dengeli mizah ve başarılı karakterler birleşince de dakikaları benim için resmen saniyelere dönüştü. Animenin bana göre bir artısı da Kaizaki ile çabuk empati kurabilmemiz. Kariyeri başarılı olsun veya olmasın Kaizaki ile aşağı yukarı yaşıt olanlar rahatlıkla kendisini Kaizaki’nin yerine koyabilir. “Şu an orada ben olsam ne yapardım? Ben onu değil bunu yapardım.” diyebilir ve Kaizaki’nin yaşadığı duyguları daha iyi anlayabilirsiniz.
Animenin ortalarından sonra, yani 7. Ve 8. bölümlere geldiğimizde ise her şeyin yolunda gittiği ReLife birden stop etti. Ana hikayeden sapıldı, eğlencenin dozu düştü ve açıkçası ilk kez sıkılmaya başladım. Sanki ara bölüm – OVA izliyormuş gibi hissettim kendimi. Neyse ki anime kendisini 11. bölümde yeniden toparladı lakin bir kere bayır aşağı gittiniz mi eski formunuza kavuşmak çok zor. Evet, anime yaşanan garip düşüş sebebiyle kendisini affettiriyor ve devam eden mangasına nazaran iyi de bir final yapıyor ama dediğim gibi; 7 ve 11 arası bölümler sanki ReLife’a ait değilmiş hissi uyandırıyor.
ReLife’ın en büyük artılarından birisi de şüphesiz çizimleri. Daha önce yazdığım gibi anime tam olarak bir komedi animesi değil lakin “chibi” dediğimiz karakterlerin minicik olması ve mimikler öyle yerli yerinde kullanılmış ki animeye katkısı büyük. Bunun dışında çizimler alıştığımız klasik okul temalı animelerden daha gerçekçi bir görünüme sahip. Öyle kocaman gözler veya absürt saçlar yok. Daha gerçekçi, daha samimiler. Benim ise en çok okul üniformaları dikkatimi çekti. En son ne zaman ceket yerine hırka gördüğümü hatırlamıyorum. Geriye bir tek mekan çizimleri kalıyor ki onlara da diyecek bir sözüm yok.
Anime, dergide yayınlanan mangalardan ziyade bir web-manga (One Punch Man gibi) uyarlaması. Yani manganın yeni bölümleri internette yayınlanıyor. Ekim 2013’te yayın hayatına geçen manga hala devam etmekte. ReLife’ın anime serisinin başındaki isim Tomo Kosaka ve ilginçtir ki ReLife gibi başarılı bir yapım kendisinin ilk yönetmenlik deneyimi. Animeyi Kosaka’ya emanet eden stüdyo ise TMS Entertainment ki bu stüdyo anime dünyasına yıllarını vermiş bir isim. Açılış parçası Button, “seinen” türündeki bir animeye yakışan ve benim de hoşuma giden bir parça. Her bölümün kapanışı ise farklı, yani tam on üç farklı kapanış var. Benim en büyük favorim ise sekizinci bölümün sonunda çalan Yuki no Hana adlı parça. Daha önceden I’m Sorry, I Love You adlı Kore yapımı dizide Korece duyduğum şarkının Japon sürümünü duyar duymaz tanıdım. En sevdiğim şarkılardan birisi olan bu parçayı duyunca gözlerim doldu desem yalan olmaz. Yönetmen Tomo Kosaka gibi animedeki müziklerden sorumlu Masayasu Tsubogushi de ReLife ile ilk anime projesi deneyimini yaşıyor. Açıkçası TMS Entertainment bu alanda deneyimsiz isimlere görev vererek bir risk almış ama riskinin de meyvelerini toplamış.
15 Nisan 2017’de animenin bir live – action uyarlaması vizyona girecek ve elbette ben de filmi merakla bekliyor olacağım. Ayrıca 2016’nın son aylarında Tokyo ve Osaka’da ReLife’ın tiyatro sahnesi sergilenecek. Tiyatrosunu görmemiz elbette zor :)
ReLife benim düşük beklentilerle başladığım ama bir hayli memnun kaldığım bir anime. Bir ara kendisinden beklenmeyecek derecede düşük bir performans sergilese de gerek içeriği gerekse sonu ile oldukça başarılı ve rahatça önerebileceğim bir yapım.
Servamp İncelemesi
Yönetmen: Hideaki Nakano
Stüdyo: Brain’s Base
Tür: Doğaüstü, Aksiyon
Yapım Yılı: 2016
Bölüm Sayısı: 12
Anime Puanı: 10/7
Günün birinde yolda bir kedi bulursanız dikkat edin. Çünkü eve getireceğiniz sevimli kedicik aslında sevimli bir vampire dönüşebilir. Ve sevimli olduğuna fazla aldanmayın; vampir sonuçta vampirdir ve kana ihtiyaçları vardır.
Mahiru Shirota da hepimiz gibi sıradan birisidir. Liseye giden Mahiru, kendi deyimiyle basit şeylerden hoşlanmakta ve zor şeylerden mümkün olduğunca kaçınmaktadır. Günün birinde, eve dönüş yolunda siyah bir kediciğe denk gelir. Kediyi eve götürmeye karar veren Mahiru adına da siyah anlamına gelen “Kuro” koyar. Lakin ertesi gün Mahiru, aslında eve ne soktuğunu anlar. Kuro adını verdiği kedicik, aslında yedi günahı temsil eden vampirlerden birisidir ve adı da Uykucu Ash’tir. Temsil ettiği günah tembelliktir (sloth) ve gün ışığına maruz kaldığında bildiğimiz vampirler gibi buhar olmak yerine sevimli bir kediciğe dönüşmektedir. Çok geçmeden Mahiru ve Kuro arasında bir kontrat gerçekleştirilir ve Kuro, Mahiru’nun “servamp”ı yani bir nevi hizmetindeki vampir olur.
Kuro’nun, namı diğer uykucu Ash’in Mahiru’nun servampı olmasından sonra asıl olay patlak verir. Yedi günahı temsil eden vampirlerin dışında Tsubaki adında bir vampir daha ortaya çıkıverir. Üstelik Tsubaki hiç de barışçıl değildir. Diğer tüm vampirlere topyekun savaş ilan etmiştir ve geri adım atmaya da niyetli değildir. Durum böyle olunca Mahiru ile Ash, diğer yedi vampiri bir araya getirip Tsubaki ve yandaşlarının karşısında durması için ikna etmeye çalışır. Lakin işi hiç kolay değildir çünkü hiçbirinin elini kolunu sallayarak Mahiru ile Ash’e katılmaya niyeti yoktur.
Servamp hikaye bakımından klişe tema ile kendi türünü birleştirmeyi başarmış bir anime. Klişe kısmı sıradan bir liselinin özel yetenekli bir varlıkla bir araya gelerek kötülüğe karşı verdiği mücadele. Temanın kullanıldığı birçok animede olduğu gibi çocuk içten, yardımsever ve gücü yetmese de her olaya ikinci kez düşünmeden atlamaya hazır bir tiptir. Ortağı ise doğaüstü güçlere sahip tembel ve sert görünümlüdür ama içten o da iyi kalpli birisidir. Kendi türü ise yedi ölümcül günah ve farklı vampir olayı. Bahsettiğim gibi vampirler gün ışığında yok olmuyorlar. Elbette güçlerini kaybediyorlar lakin kedi veya kukla gibi zararsız varlıklara dönüşüyorlar. Yedi günah ve gizemli sekizinci kişi de ayrı bir hava katmış.
Servamp’ın da mükemmel olmadığı aşikar ve zayıf yönleri de yok değil. Öncelikle kullanılan vasat komedi unsurları epey bir sırıtıyor. Animeye yeri geldiğinde okul komedisi ve Noragami gibi bir hava katılmak istenmiş lakin komik olduklarını söyleyebilmem güç. Vasat espriler mimiklerle destekleniyor ama dediğim gibi animenin komedi yönü yeterli değil. Öte yandan aksiyon içerikli sahneler izlemesi zevkli sahneler. Kan fışkırması, delik deşik olan bedenler gibi ayrıntılar beklenmeyecek derecede ciddi ve bir o kadar da başarılı. Animeye biraz derinlik ve felsefe de katılmak istenmiş ama fazla başarılı olduğu söylenemez. Neyse ki çok fazla derine inilmemiş ve ciddi tema vasatın altına inmemiş.
Yönetmen koltuğundaki Hideaki Nakano’nun Servamp dördüncü yönetmenlik denemesi. Elbette Nakano birçok anime projesinde çeşitli görevlerde (sanat direktörü, tek bölümlük yönetmen vs.) yer almış bir isim ama bir serinin emanet edildiği yönetmen olarak toy bir isim. Brain’s Base adlı anime stüdyosu içinse fazla söze gerek kalacağını sanmıyorum. Durarara ve Baccano desem yeterli olur herhalde.
Animenin çizimleri için söyleyebileceğim sıra dışı bir durum bulunmuyor. “Standart” olarak tanımlayabileceğim bir anime ve karakterlerini açıkçası her yerde görebiliriz. Öne çıkan kısımları az önce bahsettiğim gibi aksiyon sahneleri ve kullanılan kan. Müziklerinden sorumlu Kenji Kawai ise emektar bir besteci ve Servamp’ta da hünerlerini sergilemiş. Açılış parçası “Deal with” son zamanlarda dinlediğim en güzel açılışlardan. Kapanış parçası “Sunlight Avenue” doğal olarak açılış parçasının yanında daha sönük kalsa da kötü kesinlikle değil.
Servamp genel itibariyle fena bir anime sayılmaz. Evet, izlemezseniz bir şey kaybetmezsiniz lakin izlemezseniz de iyi vakit geçirebileceğiniz bir animeden olmuş olursunuz. Bana soracak olursanız; listenize ekleyin ama izlemek için de acele etmeyin.
Ghost in the Shell: The New Movie İncelemesi
Yönetmen: Kazuya Nomura
Stüdyo: Production I.G.
Tür: Bilimkurgu, Aksiyon
Yapım Yılı: 2015
Bölüm Sayısı: Film
Anime Puanı: 10/7.5
Dört bölümlük Arise OVA serisinden sonra serinin finali niteliğinde olan film, Arise ile Stand Alone Complex serisinin arası niteliğinde. Arise serisinin ilk bölümüne buradan, ikinci ve üçüncü bölümüne buradan ve dördüncü bölümüne buradan ulaşabilirsiniz. Benim favorim Stand Alone Complex’in yazısına ise buradan geçiş yapabilirsiniz.
Filmin konusu Arise serisinden sonra olanları konu alıyor. Fire Starter adındaki virüs yine iş başındadır ve olay Japonya başbakanının öldürülmesine kadar uzanır. İşin altını kazımak da Binbaşı Kusanagi Motoko ve özel ekibine düşer. Şimdi böyle yazınca elbette basit gibi görünse de Ghost in the Shell’den alıştığımız üzere politika, siber-punk dünya ve sayborglar, biraz felsefe ve en önemlisi oldukça başarılı aksiyon sahneleri yine bizlerle. Açık söylemek gerekirse film için yazacak pek fazla malzemem yok. Arise serisinin beşinci bölümü diyebilirim. Aynı hava, aynı tat filmde de mevcut ve OVA serisinde cevapsız kalan soru işaretleri burada cevaplanıyor. Arise serisini sevdiyseniz bir saat kırk dakikalık filmi de seveceksinizdir.
Çizimlerine ve müziklerine değinmeme gerek var mı? Açıkçası gerek yok diye düşünüyorum çünkü Arise serisinin ilk bölümünde yeteri kadar açıklama yaptığımı düşünüyorum. Burada yeniden yazacak kadar çizimlerde bir değişikliğe gidilmemiş. Keza müzikler de öyle. Yalnız şunu belirtmek isterim ki, özellikle Motoko’nun çizim şekline bildiğiniz isyan etmiştim ki serzenişlerim doğru kişilerin kulağına gitmiş. Çünkü filmin sonunda hani dedim ya Arise ile Stand Alone Complex serisinin arası niteliğinde diye; filmden sonraki olaylar Stand Alone Complex serisini içerdiği için Motoko da tip olarak orijinal haline daha çok benzemiş:)
Ghost in the Shell: The New Movie için fazla bir şey yazmadığımın farkındayım. Diyebileceğim en net şey Arise serisine son noktayı koymuş olması. Ben şahsım olarak fena bulmadım ama gene de Stand Alone Complex’teki tadı almadım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







0 comments