• Goku Kimdir?

     
    Dragon Ball serisinin ana karakteri olan Goku'yu hepimiz tanırız. Peki, tam olarak kimdir bu Goku? Goku, üvey büyükbabası Gohan tarafından vahşi doğanın içinde, dağların, tepelerin arasında bir uzay kapsülünün içinde bulunur. Büyükbabası onu bulduğunda Goku son derece saldırgan ve agresiftir. Üstüne bir de maymun gibi kuyruğu vardır! Daha sonraları belki de tüm Dragon Ball serisinde kimsenin pek üstünde durmadığı fakat serinin dünyasının başına gelen en iyi olay gerçekleşir; Goku bir tepeden düşüp kafasını çarpar ve ufak yaşında hafızasını da kaybeder. O olaydan sonra büyükbabası ile çok iyi anlaşır, onu çok sever ve mutlu yaşamları başlar.

    Daha sonra Gohan bildiğimiz kadarı ile yaşlılıktan vefat eder ve Goku ona yadigâr kalan dört yıldızlı Ejder Topu ile küçük kulübemsi evinde yaşamaya başlar. Bu sırada yaklaşık 12 yaşlarındadır. Odun toplar, balık avlar, hoplar zıplar, göle girer ve hayatı böyle devam eder. Henüz hiç insan içine dahi çıkmamıştır ve ilk arkadaşı onu ziyarete gelir: Bulma 
     

    Bulma ejder toplarının peşindedir çünkü onların kendisine bir dilek hakkı vereceğini duymuştur. Bulma, Goku’nun tanıştığı ilk kızdır. Hatta onu görünce ilk başta cin sanar –böyle saftır işte-, daha sonra ise “Hmm anlıyorum! Büyükbabam bana kızlardan söz etmişti!” gibi bir tepki verir. Goku ve Bulma iyi arkadaş olurlar ve büyük Dragon Ball evreninin kapılarını açacak maceralarına başlarlar. Bu sırada Goku; Usta Roshi, Krilin, Yamcha, Puar, Oolong, Tienshin-han gibi birçok dost ve birçok düşman ile tanışır. Ay ışığında dev bir gorile dönüşebildiği ortaya çıkar. Ana saldırısı Kamehameha dalgasını öğrenir.

    0 comments

  • Doğa Temalı Animeler

    Teknolojinin gelişmesi, her gün bir yenisi yükselen binalar nedeniyle şehirde adım atacak yeşil alan kalmamasından hepimiz muzdaripiz. Ağaca, doğaya, temiz havaya hasret olduğumuz modern zaman yaşantısında sizleri koltuğunuzdan kalkmadan yeşilin içine sürükleyecek animeleri izlemeye davet ediyorum.

    Doğa ile iç içe olduğu kadar çevreye verdiğimiz zararları da odaklanan bu animeler, hava kirliliği, buzulların erimesi, doğal kaynakların tükenmesi gibi sorunları benzersiz bir şekilde ele alıyor.Günümüzün önemli bir sorunu olan çevresel sorunları işleyen animelere gelin birlikte bir göz atalım.

     
    Chikyuu Shoujo Arjuna
    Yayınlanma Tarihi: 2001
    Yapım Şirketi: Satelight
    Arjuna sıkıntılı bir yaşamı olan sıradan bir lise öğrencisidir. Tüm yaşadıklarının üzerine bir motosiklet kazası sonucunda ölünce işler daha da karmaşık hale gelir. O dünyanın kaderini etkileyecek ve mahvedebilecek potansiyele sahip Raaja denilen bakterilerinin dünyaya nasıl zarar vereceğini göstermek zorundadır. 
     

     
    Miyori no Mori ( Miyori’s Forest)
    Yayınlanma Tarihi: 2007
    Yapım Şirketi: Nippon Animasyon
    Miyori’nin ormanı, Stüdyo Ghibli’nin filmlerini anımsatan ve doğanın tüm renklerini kendinde barındıran bir animedir. Büyük bir kısmı ormanın yakınında yer alan bir kasabada geçmektedir. Bu ormanda çok fazla gizemli ruh yaşadığı söylenmektedir. Ormanda yaşayan bu ruhların yavaş yavaş kendilerini Miyori’ye göstermeleriyle hikaye şekillenmeye başlar. Ormanın korunmasında büyük rol oynayan Miyori vahşi doğanın bir baraj projesi için insafsızca katledilmesini önleyebilecek midir? Miyori’nin Ormanı, insanların hayvanlara ve doğal yaşama karşı olan vurdumduymazlığı derin bir şekilde işliyor. 

    0 comments

  • Dr. Stone: Stone Wars İncelemesi

    Yönetmen: Shinya Iino
    Stüdyo: TMS Entertainment
    Tür: Macera, Bilim Kurgu
    Yapım Yılı: 2021
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/8


    2019’un ses getiren animelerden birisi olan Dr. Stone’nun ikinci sezonu ile yeniden karşınızdayım. Yine her zamanki gibi ikinci sezona kısaca değinmeden önce ilk sezonun incelemesine göz atmak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Tam bir devam sezonu olduğu için mümkün olduğunca spoiler vermeden izlenimlerimi  kısaca anlatmaya çalışacağım.

    0 comments

  • Bir Stüdyonun Yükselişi ve Çöküşü: Gonzo


    Az biraz anime ile ilgilenenler Gonzo adını duymuşlardır. 1992’den bu yana varlığını sürdüren stüdyo aslında orta halli bir anime stüdyosu. En azından Studio Ghibli veya Madhouse gibi devlerle karşılaştırırsak durum bu şekilde. Peki, Gonzo ismini saydığım diğer iki stüdyo gibi hafızalarımıza kazıyan nedir? Elbette anime dünyasına damga vuran klasikleri mevcut lakin hayal kırıklıklarının da sayısı azımsanmayacak derecede. Anime severlerin akıllarına girme metodunu incelemediğimizde Gonzo’nun dikkatleri üzerlerine çekmekte bir hayli başarılı olduğunu görüyoruz. Yapım aşamasındaki yenilikçi metotları, yeni dağıtım kanalları oluşturmaları, pazarlama teknikleri derken alışılmışın dışına çıkmak bir Gonzo klasiği halini almıştı.

    Gonzo’nun geçmişine dalacak olursak; Gonzo için 1992 yılında kurulan bir stüdyo dememe rağmen Gonzo aslında 17 yaşında. Bunun sebebi, şu anki Gonzo’nun (resmi olarak Gonzo K.K.) bir GHD K.K.’nin (Gonzo Digimation Holding) bir parçası oluşu ve 2000 yılından önce kendi başına bir stüdyo değildi.

    Gonzo’nun kanında büyük oranda 1984’te kurulmuş bir Stüdyo olan Gainax kanı var çünkü kurucularından birçoğu oradan gelmeydi. Aslında amaç yeni bir anime stüdyosu kurmak değildi. Eski Gainax çalışanları bir süreliğine kafalarını animeden uzaklaştırmak istemişlerdi ve stüdyo kurulduğunda (1992) dört sene animasyon üzerine herhangi bir çalışmada bulunmadı. Stüdyonun dikkati daha çok video oyunları vb. projeler üzerindeydi. Ama stüdyoda çalışmaya başlayanların yeni gençlerin anime üzerine hevesli oluşu ve içeriden olduğu gibi dışarıdan gelen animasyon baskıları ile stüdyo animeye yönelmeye başladı. 

    0 comments

  • Live-Action Uyarlamaları Neden Güzel Olmaz?

     
    Anime-Manga uyarlaması Live action filmler neden güzel olmaz sorusunun net bir cevabı var aslında. Bunu bir anım ile anlatayım.

    Çok eskiden, 90’ların başlarında haftalık televizyon programlarını ve içeriğini yazan dergiler yayınlanırdı. Bu dergilerden birinde Kemal Sunal’ın Varyemez adlı filminin yayınlanacağı duyuruluyordu. Dergi editörü flmle ilgili bilgi vermekten de geri durmamıştı. Bilgi şöyleydi: “Bu film, Varyemez Amca (Duck Tales) adlı çizgi filmden uyarlanımıştır.” Daha 13 yaşındaydım ve dehşete düşmüştüm! Nasıl olabilirdi ki bu? Kemal Sunal’a gaga mı takmışlardı? Nasıl yani? Gergin bir bekleyişin ardından neyse ki filmin Varyemez Amca ile bir alakası olmadığını gördüm ve rahatladım.
     
     
    İşte bir manga ya da animeyi, live action yapmak Kemal Sunal’a gaga takmaya benziyor. Anime üzerinden gidelim: Animeler bildik filmler değildirler. Hikâye akışları, kamera hareketleri klasik anlayıştan farklıdır. Animelerden bir sahne hayal edelim: Mesela Tsubasa topun başında bir süre rakiplerini süzüyor sonra da tüm gücü ile kaleye doğru vuruyor. Topun kaleyi bulması zaten yaklaşık 5 dakika sürecek. O cepte. Top giderken zaman yavaşlamıştır. Bu anlamda bildik sinema zamanından çıkarız. Gol olması çok önemli olduğu için tribünlerdeki seyirciler son derece heyecanlıdır. Donup kalmışlardır sadece ana karakterlerin gözleri oynamaktadır. Tsubasa topa vururken yerden 10 metre havalanmıştır. Arkadaşları topa doğru koşup olası bir duruma müdahale etmek yerine baka kalmışlardır. Aynı şekilde rakip oyuncular da oldukları yerde sanki uzaylı görmüş gibi öylece kalmışlardır. Evet bildik bir anime sahnesi. Peki bu heyecan verici ve gergin sahneyi gerçek oyuncularla birebir sinemaya uyarlarsanız ne olur? Cevap veriyorum: Komedi olur!

    0 comments

  • Animelerde Şiddet ve Cinsellik


    İnsanlar, kendileri güvende ise şiddeti seyretmeyi çok severler!

     
    Şiddet istemsizce de olsa hayatımızın her evresinde karşımıza farklı formlarda çıkabiliyor. Absürt şekilde de bundan zevkte alabiliyoruz. Üstelik bunu kanıtlamak için bilim adamı da olmaya gerek yok. Bakınız en çok izlenen videolara, filmlere veya internetten aranan kelimelere ya şiddet ya da cinsellikle ilgilidir. Bu da aslında şiddet ve cinselliğin yaşamlarımızın vazgeçemediğimiz bir parçası olduğu anlamına geliyor. Gerçek hayatta şiddetle ifade etmek isteyeceğimiz duygularımızı her zaman açığa çıkartamayız ve bu duygularımızı bir kitaptaki veya filmdeki şiddet uygulayan karakter ile özdeştirerek yansıma yapabiliriz. Belki de özellikle bu sebeple vahşet filmlerini her daim bir izleyici bulur. Sinemanın bir türü olan anime de şiddetten nasibini bolca almıştır tabi. Konumuz gereği ben sizlere animelerde ki şiddetten bahsedeceğim.

    Animelerde özellikle korku, aksiyon ve bilimkurgu türlerinin ve alt türlerinin şiddeti barındırdığını görürüz. Şiddet en çok sanata yakışan bir unsurdur. Sion Sono gibi yönetmenlerin ellerinde şiddet, mucizevî şekilde bir güzelliğe kavuşur. Bu sebeple şiddeti kimin ne açıdan kullandığı da büyük önem taşır. Örneğin bir korku animesinin de sadece şiddet ve kan sahneleri ile tatmin olmaya çalışan izleyici kitlesi olduğu gibi şiddetin sanatsal boyutundan zevk almaya çalışan seyircileri de olacaktır. Daha iyi anlamanız için Quantin Tarantino filmlerini göz önüne getirebilirsiniz. Tarantino, şiddeti bir sanat aracı olarak görür ve bizler bir onun filmini izlerken filmde fışkıran kanlarda kanda ziyade sanat görürüz. 
     

    Animeler seyircisine renkli hem de çok renkli bir dünyanın kapısını açar. Orada hiç bir şey durağan değildir ve bir sinema filminde ki gibi durağan sahnelere çok rastlanmaz. Özellikle aksiyon, korku ve bilim kurgu türlerinde. Bu türler bizleri sürekli tetikte tutması gereken yapımlar olduğu için şiddeti bolca kullanırlar çünkü şiddet seyirciyi ekrana kilitleyen yegane unsurların başında gelmektedir.

    0 comments

  • Taiga Kagami vs. Hanamichi Sakuragi

     

    Bir dönem Show Tv’de de yayınlanan Slam Dunk’u benim gibi doksanlı yıllarda büyümüşseniz muhakkak bilirsiniz. Kızıl kafa “baskettoman” Sakuragi dışında goril lakaplı Akagi, kızların sevgilisi yetenekli Rukawa, üçlüklerin efendisi Mitsui ve bücür Miyagi’si ile Slam Dunk, benim gözümdü gelmiş geçmiş en önemli anime serilerinden biridir.

    Diğer tarafa ise daha taze sayılabilecek serilerden Kuroko no Basket var. İlk sezonu 2012 yılında ve üçüncü son sezonu 2015 yılında yayınlanan seriye adını her ne kadar Kuroko vermiş olsa da, en az onun kadar önem taşıyan Kagami ve birbirinden farklı yetenekleri ile mucize nesil önemli bir yere sahipti.

    Bu dosya konumuzda ise Slam Dunk ve Kurono no Basuke’den ziyade önemli karakterleri Sakuragi ve Kagami’ye değineceğim. Neden mi? Çünkü ikisi de kırmızı kafa, ikisi de hücumcu, ikisi de hırçın, ikisinin de derslerle arası pek iyi değil :) Dolayısıyla dosya konusu hazırlama fikri kafamda dank edince “bak işte bu karşılaştırma olur” dedim ve iki sevilen karakteri karşılaştırarak güzel bir yazı oluşturmayı uygun gördüm. 
     

    1-) Fiziksel Özellikler
    Dilerseniz ilk olarak karakter analizine geçmeden önce karakterlerimizin fiziksel özelliklerine yakından bakalım. Sakuragi, şaka gibi 1 Nisan’da doğdu ve boyu tam olarak 189.2 cm. Kırmızı saçlara ve kahverengi gözlere sahip Sakuragi’nin kilosu 85 kg. 2 Ağustos’ta doğan Kagami’nin ise boyu 190 cm ve kilosu da 82 kg. Sakuragi gibi kırmızı saçlara ve kırmızıya çalan garip kahverengi gözlere sahip. Sadece ama sadece boy – pos / kilo ölçülerini görüyoruz ki Kagami’nin boyu kilosuna göer daha dengeli ve daha fit bir görüntü çiziyor. Ayrıca görünüşlerini de işin içine katarsak fiziksel özelliklerin galibi için Kagami’yi gösterirsem herhalde kızmazsınız.

    0 comments

  • Hokuto no Ken Serisinie Detaylı bir Bakış


    Yıl 199X. Yeryüzünde yaşanan nükleer felaketler sonucu dünya ülkeleri yok ve kanunları yok olmuştur. Özgürlük Heykeli yerle bir olmuş, Eyfel Kulesi demir yığınına dönüşmüştür. Güçlü olanlar zayıfları ezmeye ve diledikleri gibi hüküm sürmeye başlamıştır. Kötülüğün hüküm sürdüğü ve bu hükmün kas gücüne dayandığı bir dünyada iyi insanlar hiç yaşanmamış derecede zorlu bir savaşın içine girmişlerdir. Bu adamlardan bir tanesi, 2000 yıllık Hokuto Shinken adl gelmiş geçmiş en tehlikeli dövüş sanatının son temsilcisi Kenshiro’dur. Sevdiği kadın Yuria, bir zamanlar kardeşim dediği adam tarafından kaçırılmış ve Kenshiro sevdiği kadını bulup eski dost/yeni düşmanından intikam almak için yollara koyulmuştur.

    199X mi?
    “199X” ibaresi kafanızı karıştırmasın:) Her ne kadar üzerinden neredeyse yirmi yıl geçmiş olsa da Hokuto no Ken’e göre gelecek zaman söz konusudur. 1983 – 1988 yılları arasında mangası ve 1984 – 1988 yılları arasında ise anime serisi yayınlanmıştır. Tabi benim bahsettiğim 152 bölümlük anime serisi. Öncesini konu alan ve başka karakterlere yoğunlaşan filmler ve iki kuşak öncesini anlatan Souten no Ken gibi seriler Hokuto no Ken evrenini genişletiyor.

    Hokuto no Ken’in yaratıcısı, yani mangakası çeşitli takma isimler kullanan Yoshiyuki Okamura. “Buronson” takma adı ile yayınladığı mangası dışında açıkçası fazla öne çıkan eseri yok.

    Hokuto no Ken kadar popüler olmasa da Sanctuary adlı eseri (animesi yok lakin live-acion serisi var) dışında göz önünde başka bir eseri bulunmuyor. Çizimleri ise yine Hokuto no Ken ile ön plana çıkmış Tetsuo Hara’ya ait.

    0 comments

  • The Way of the Househusband İncelemesi

    Yönetmen: Chiaki Kon
    Stüdyo: J.C. Staff
    Tür: Komedi, Hayatın İçinden
    Yapım Yılı: 2021
    Bölüm Sayısı: 5
    Anime Puanı: 10/8.5


    Kısacık bir anime serisi için kısa bir yazı ile karşınızdayım bu sefer:) Bölüm sayısı beş olan ve bir bölümü aşağı yukarı 15 – 17 dakika sürek The Way of the Househusband yahut orijinal adıyla Gokushufudou, bir oturuşta bitirebileceğiniz çerezlik bir anime. Birçok izleyici ve mecra tarafından beğenilmese de birçok yerde kahkahalar attığımı söyleyebilirim.

    Öncelikle hikayesinden bahsedeyim; Ölümsüz Ejder lakaplı korkulan Yakuza Tatsu, günün birinde yakuzalığı bırakır ve “ev erkeği” olmaya karar verir. Evet, yanlış duymadınız. Nasıl ki ev hanımı varsa Tatsu da ev erkeği olarak karısı işteyken evi çekip çevirmekte, alışverişe gitmekte, indirimleri takip etmekte, değişik yemek tarifleri denemektedir. Kısacık olan on beş dakikalık bölümler boyunca da Tatsu’nun bir garip ama bir o kadar da gülünç yaşam tarzına tanıklık ediyoruz. 
     

    The Way of the Househusband’ın beğenilmemesinin en büyük nedeni çizim tarzı olarak gösteriliyor. Hatta bir yerde “PowerPoint sunucusundan slayt mı izliyoruz?” diye bir veryansın dahi gördü bu gözler. Anime tıpkı bir manga şeklinde bizlere sunuluyor. Boyutları değişen kareler içinde karakterlerin sadece ağızları hareket ediyor ve hikayedeki duygular bize tamamen mimiklerle yansıtılıyor. Şimdi, bu kötü bir şey mi? Aynı tarzda sizlere bir anime ismi vereyim, bu animenin de bölümleri az ve dakikası kısadır ve çizim tarzı aynıdır. Bu animenin ismi: Detroit Metal City. Kısaca DMC (Hayır, Devil May Cry değil:) ile The Way of the Househusband’ın tek farkı teması ve yapım tarihi itibariyle gelişen çizim tekniği. O PowerPoint diyen arkadaşın deyişiyle evet slayt şeklinde, mimikler ve abartılı efektlerle sunuluyor hikaye. Anlatmaya çalıştığım, birçok animenin tarzı farklıdır ve önemli olan bu tarzı başarıp başaramadığıdır. Benim nezdimde ise Ev Erkeği Tatsu gayet başarılı bir iş çıkartıyor. Korkutucu bir ifadeye sahip bir ev erkeği oluşu bahsettiğim gibi mimikler ve acayip müziklerle öyle bir destekleniyor ki, birçok yerde kahkaha attığımı zaten belirttim. Lakin yine belirttiğim gibi bir saat gibi bir sürede de bitiveriyor. 
     

    The Way of the Househusband’ı oturup da bir Dr. Stone izliyorum gibi izlerseniz kanımca beklediğinizi bulamazsınız ama şöyle hoşça vakit geçireyim, azıcık eğleneyim güleyim derseniz ev erkeği Tatsu’nun kısa macerasına muhakkak göz atın. Anime, Netflix’ten izlenebilir durumda. Ayrıca ikinci bir sezonu da duyuruldu ve çerezlik Tatsu’nun ikinci sezonunu izleyenlerden birisi de elbette ben olacağım. 
     

    0 comments

  • Deca-Dence İncelemesi

    Yönetmen: Yuzuru Tachikawa
    Stüdyo: Nut
    Tür: Macera, Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2020
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/6.5


    Şu anda incelemekte olduğum anime Deca-Dence’in biri sahte, birisi de gerçek iki hikayesi var. Aslında spoiler mi olur diye ilk başta düşündüm fakat ikinci bölümde anime zaten kendisi hikayenin aslını bize sunduğundan yazmakta sakınca görmedim. Öncelike fake hikaye; insanlık yok olmanın eşiğindedir çünkü “Gadoll” adı verilen yaratıklar yeryüzünde boy göstermeye başlamıştır ve neredeyse tüm şehirler yerle bir olmuştur. Geriye kalan insanlık da dev bir makine olan Deca-Dence’ta yaşamakta ve Gadollara karşı mücadele vermektedir. Ana karakterimiz Natsume de babasını gadollara kaybetmiş ve günün birinde gadollarla mücadele etmenin hayalini kurmaktadır. 
     

    Gelelim gerçek hikayeye; Deca-Dence, sayborgların dünyamızda yarattığı bir makinedir ve devasa bir online oyun yaratmışlardır. Şöyle ki; bir sayborg olduğunuzu düşünün. Deca-Dence’e giriş yapıyorsunuz ve oluşturduğunuz insan şeklindeki avatar ile gadollara karşı mücadele edip seviye atlıyorsunuz. Peki ya insanlık diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, insanlar da yaşamakta ve onlara Tankçılar denmekte. Genelde bakım, temizlik ve öldürülen gadolların etlerini toplama gibi görevleri vardır. Gadollarla savaşan ve avatar olan insanlara ise teçhizatçılar denmektedir ve bir tankçının teçhizatçı olup gadollarla mücadele etmesi görülse de yaygın değildir. İşin can alıcı noktası ise, insanların sayborgların varlığından haberdar olmaması. Evet, sayborglar için bu bir oyun olsa da insanlar için ölüm kalım meselesidir.

    Deca-Dence adlı anime hikayesi bakımından ilk bölümden sonra çok farklı bir yola giriyor. Şahsen beni de ters köşe etmiş durumda. Ben izlemeye başladığımda insanlığın yaşam mücadelesini beklerken bir nevi simülasyon ve sayborglarla dolu bir anime buldum. Peki, kötü mü oldu? Aslında değil ama hikayede çok büyük boşluklar var. İnsanlığa ne oldu? Sayborgları insanlar mı yaptı yoksa uzaydan mı geldiler? Dünyaya ne oldu? Sonuçta eski yıkık binalar görüyoruz. Bu gibi soruları anime fazla deşmiyor ve daha çok bir insan olan Natsume ve bir sayborg olan Kaburagi’nin macerasını konu alıyor. 
     

    Animenin çizimlerini genel olarak beğendim. Müzikler de fena değil, yani teknik kısmı ortalamanın üzerinde. Akılda kalıcı müzikleri olmasa da kötü de değiller. Aynı şekilde gerek insanların çizimleri gerekse değişik türdeki sayborglar göze hoş geliyor. Özellikle Mugin adlı karakterin bir acayip aurası var:)

    Deca-Dence dediğim gibi en büyük vurgunu hikayesi ile yapıyor. Gönül isterdi ki değişen hikaye için harikulade diyebileyim ama dediğim gibi eskileri de az değil. Buna karşın gerek finali gerekse işlenişi bakımından iyi iş çıkartıyor. Kısacası fazla bir şey beklemezseniz keyifle de izleyebilirsiniz. 
     

    0 comments

  • Yakusoku no Neverland 2 İncelemesi

    Yönetmen: Mamoru Kanbe
    Stüdyo: Clover Works
    Tür: Macera, Dram
    Yapım Yılı: 2021
    Bölüm Sayısı: 11
    Anime Puanı: 10/7.5

     
    Tıpkı Shingeki no Kyojin’in son sezonunda olduğu gibi, aynı zamanda biten ve bir başka çok beklenen serinin devamı olan Yakusoku no Neverland, yahut İngilizce adı ile The Promised Neverland serisinin ikinci sezonu ile bu sefer karşınızdayım. Geçtiğimiz mart ayı animeler için bereketli bir ay oldu ve popüler animeler peş peşe bitince bize de izleyip iki satır yazması kaldı:) Öncelikle her zamanki gibi yazının hafif spoiler içereceğine belirteyim ve ağır spoiler var ise cümleye başlamadan önce onu da belirteceğim. Esaslı bir sezon olan ilk sezonun incelemesine de buraya tıklayarak kolayca ulaşabilirsiniz. Bakalım şahsen benim beklentilerimin altında kalan titanlardan sonra Emma ve arkadaşları ne halt yemişler. Gerçi puandan az çok anlaşılıyor gibi…

    Hatırlayacağınız üzere ilk sezon Zarafet Sahası adlı bir yetimhanede geçiyordu ve Emma, Norman ile Ray başta olmak üzere küçük çocukların gerçeği fark etmesi ile tamamen değişen hayatlarına tanıklık ediyorduk. Nedir bu gerçek? Zarafet Sahası aslında bir çiftlik ve buradaki çocuklar da iblis olarak adlandırılan yaratıkların akşam yemeğiydi. Çocuklar kaygısız, stresten uzak bir şekilde büyüyor, eğitimlerle beyincikleri de bir güzel gelişip sulu sulu oluyor ve hasat zamanı geldiğinde güya bir aile evlat edindi diye yemek olmak için gönderiliyordu. Bizim muhteşem üçlü de kurnaz planlar yapıp kaçmaya çalışıyor, komplolar yaşanıyor, çiftliğin annesi Isabella da boş durmuyordu. Nitekim Emma ve ahalisi çiftliği çevreleyen duvarları aşıp kurtuluyorlardı. Bizler de ağızımız açık izleyip ikinci sezon bir an önce gelse diyorduk. 

     
    Veee sadece iki senelik bir aradan sonra Yakusoku no Neverland’ın ikinci sezonuna kavuştuk. Derken Emma ve arkadaşlarının bir mücadelesi daha başladı: İzleyicilerle başa çıkmak! Şaka bir yana, izleyenlerin büyük bir kısmı ikinci sezonu beğenmemiş durumda. Bu konuya birazdan değineceğim. Dediğim gibi ikinci sezonda artık duvarların dışındayız ve ilk sezonu harika yapan “dış dünya” gizemi çözüldüğü için seri, büyüsünü yitirmiş durumda. Emma ve arkadaşları hayatta kalmaya çalışıyor, peşindeki iblislerden kaçıyor, bir yandan yaşayabilecekleri bir yer ararken bir yandan da geride bıraktıkları arkadaşları ve diğer tüm çiftlik çocuklarını kurtarmanın planlarını yapıyorlar. Yani işleri bir hayli zor.

    Dediğim gibi seyircisi pek sevmedi ikinci sezonu. İlk neden ve benim de bu puanı vermeme vesile olan sebep, bahsettiğim gibi büyüsü artık yok. Gizem, kullanılabildiğinde çok güçlü bir faktördür ve seri gizemini mecburen yitirdiği için sıradanlaşmış. Bir avuç genç koca dünyaya karşı misali bir tema var. İnsanlara ne olmuş, iblisler neden insan yiyor gibi sorular da cevaplandığı için merak unsuru da pek kalmadı serininin. Tamamen Emma ve ahalisinin başından geçen olaylara odaklanıyor ve bu tarz bir konu işleyen zaten zilyon anime serisi mevcut. İkinci neden ise; anladığım kadarı ile mangasından farklı bir yol izlemiş ve birçok önemli olay ya es geçilmiş ya da çok kısa bir şekilde değinilmiş. 
     

    Bu paragraf ikinci sezon için ağır spoiler içerecek. Dolayısıyla ikinci sezonu izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız bir sonraki paragrafa geçin. Yakusoko no Neverland’ın ikinci sezonu gördüğüm ender final sezonlarından. Yani ne açık bir kapı bırakıldı ne de başka bir şey. Zaten gariplik de burada başlıyor. Emma ve arkadaşları insan dünyasına nihayet varıyor, kendilerinden küçükleri yollayarak iyi kalpli iblislere yardım etmek için geride kalıyor. Daha sonra birçok görüntü ile ekran süsleniyor ve hooop, Emma’lar tekrar insanların dünyasında ve küçüklerle buluşup mutlu mesut final yapıyor? Sizce de bir şeyler atlanmamış mı? Bir de insanlar da aklıma takılmadı değil. Şimdi, hikayeye göre bin yıl önce insanlar ve iblisler anlaşmış, dünyaları ayırmış falan filan. Peki, Emma’lar geri döndükten sonra niye geri teslim edilmiyor? Tam tersine kucak açılarak karşılanıyor. Karşılandıkları yer de sahil kenarı gibi bir yer. Düşünsenize, halicin dibinden çocuklar çıkagelecek biz kucaklayacağız falan:) Zaten iblislerin dünyasında da insanlar var. Bunlar görevli. Peki, insan tarafı güvenli liman mı? Adımımızı atalım kurtuluruz. Normalde olması gereken Emma ve arkadaşlarının toplanıp iade edilmesi. Sonuçta bir anlaşma var. Neyse… 
     

    Serinin çizimlerine diyecek bir sözüm yok. İlk sezonun kalitesini, yeşilin tonlarını yine konuşturmuşlar. Açılış ve kapanış parçaları da fena değil ama ilk sezonun açılış parçası olan Touch Off kadar iyi değiller. Tek kafama takılan, iblislerin yüz dizaynları oldu. Şimdi bunlar maske mi takıyor yoksa yüzleri mi öyle? Bunun dışında animenin teknik kısmı benden geçer not aldı.

    Yakusoku no Neverland’in ikinci sezonu için tıpkı Fullmetal Alchemist serisinde olduğu gibi bir reboot istenmekte. Daha uzun, mangaya daha sadık kalarak, önemli olayları atlamayarak yayınlanacak bir ikinci sezon için fanları toplanmış durumda. İkinci sezonu kötü bir anime mi? Hayır ama sıkıntı ilk sezonun çok iyi olması. Bahsettiğim gibi gizem ve merak unsuru ortadan kalkınca onların yerine konabilecek bir şey bulunamamış ve olaylar örgüsü hızlıca, vasatın anca üzerinde anlatılarak sonuçlandırılmış. Yine de ben sıkılmadan izlediğimi belirtirim. 
     

    1 comments:

  • Copyright © - Nisekoi - All Right Reserved

    ANIME-İNCELEME Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan