Jojo’s Bizzare Adventure: Stardust Crusaders İncelemesi
Yönetmen: Naokatsu Tsuda, Kenichi Suzuki
Stüdyo: David Production
Tür: Macera, Aksiyon, Bilimkurgu
Yapım Yılı: 2014
Bölüm Sayısı: 24
Anime Puanı: 10/7.5
Kuşaktan kuşağa geçen maceranın ikinci sezonunda Jojo’nun acayip macerasına üçüncü kahramanımız Jotaro Kujo ile devam ediyoruz. Maceranın başladığı ve Jonathan ile Joseph Joestar’ın macerasını ele alan ilk sezona buradan ulaşabilirsiniz. Her şey birkaç denizcinin yaklaşık yüz yıl önce Jonathan’ın kendini feda ederek alt ettiği düşmanı Dio’nun tabutunu denizin derinliklerinden çıkarması ile başlıyor. Üstelik bizim sandığımız gibi de Dio ölü değil, uyku vaziyetindedir. Yüz yıl önce Dio son gücü ile yok olan vücudu yerine Jonathan’nın vücudunu koymayı başarmış ve derin uykusuna dalmıştır. Dediğim gibi birkaç denizci de hazine sanarak tabutu açına Dio karşısında yemeğini de bulur ve eski gücüne kavuşur. Üstelik Dio artık eskisinden de tehlikelidir çünkü yeni bir gücü vardır. Bu gücün adı birazdan değineceğim “Stand” adlı güçtür. Dio, bu yeni gücünü kullanarak çok geçmeden yanına adam da toplayarak azılı düşmanları olan Joestar’ların üzerine sürmeye hazırlanır. Elbette ironik olan da Dio’nun da artık bir Joestar vücuduna sahip olmasıdır ve bu bağlantıdan dolayı Joestar kanı taşıyan diğer herkes de Stand adlı güce kavuşmuştur.
1880’li yıllarda Jonathan ve1938 yılında torunu Joseph’ten sonra sene artık 1989’dur. Joseph Joestar hissettirmese de artık yaşlı bir adamdır ve Suzie’den olma biricik kızı Holly caz sanatçısı bir Japon olan Sadao Kujo ile evlenip Japonya’ya yerleşmiştir. Holly ve eşinin de Jotaro adında nur topu gibi bir evlatları olmuştur. Küçük bir çocukken saygılı ve annesinin sözünden hiç çıkmayan bir çocuk olsa da Jotaro lise çağına geldiğinde sert ve kavgacı bir kişiliğe bürünür. Lakin sert görünümüne rağmen kalbi her zamanki gibi yumuşaktır. Günün birinde Jotaro, aralarında boksör de olan birkaç serseriyi hastanelik edince nezarete atılır. Buraya kadar her şey normaldir ama Jotaro süresi dolmasına rağmen nezaretten çıkmayı reddeder çünkü dediğine göre yanı başında şeytani bir ruh vardır ve yanlış bir hareketi ile çevresindekilere kötü zarar verebilecek konumdadır. Durum böyle olunca Holly, Jotaro’nun dedesi Joseph’i arar ve Joseph gizemli bir arkadaşı ile beraber Tokyo’ya gelir. Joseph, torunu Jotaro ile karşılaşınca durumun ne olduğu hemencecik çözer. Jotaro’nun şeytani ruh olarak adlandırdığı bu şeye “Stand” denilmektedir. Kullanıcısına bağlı ruhani varlıklar olan bu Stand’ler için kullanıcısının güçlerinin açığa çıkmış biçimi diyebiliriz. Vaziyet anlaşıldıktan sonra Joseph ve kendisine eşlik eden Abdül, Jotaro’ya olan biteni, yani Dio’yu anlatır. Çok geçmeden de Dio’nun ilk suikastçisi kendisini belli eder ve Jotaro’yu öldürmeye çalışır. İşler bununla da sınırlı kalmaz çünkü Joestar kanı taşıdığı için Joestar’ın annesi Holly’nin de bir Stand’ı vardır ama kendisi zayıf olduğu için Stand’ını kontrol edemez. Bilakis Stand’ı Holly’yi güçten düşürmeye başlar. Sonuç olarak Joseph ve Abdül, Dio yok edilmeden Stand’ın etkisinin geçmeyeceği kararını verirler ve Holly’yi Speedwagon vakfının emektar doktorlarına emanet ederek Dio’nun peşine düşmeye karar verirler. Elbette Jotaro da bu maceraya dahildir ve tahminlere göre Dio, Mısır’da saklanmaktadır. Eh, ekibin önündeki yol uzundur ve Dio’nun kolayca Mısır’a varmalarına izin vermeyi hiç niyeti yoktur.
Öncelikle Stardust Crusaders’in Jojo’s Bizzare Adventure serisinin en popüler bölümü olduğunu belirtmek isterim. İlk olarak artık Hamon’un (ilk seride Jonathan ve Joseph’in kullandığı dövüş tekniği) yerini Stand almış durumda. Açıkçası ben Stand’lara pek ısınamadım çünkü Tarot kartlarındaki karakterlerden yola çıkılarak isimlendirilen Stand’ler sayesinde yakın dövüş yerini bir çeşit sihirsel dövüşe bırakmış durumda. Öte yandan ise her Stand’ın farklı bir özelliği olduğu için envai çeşit dövüş izliyoruz. Örneğin Jotaro’nun Stand’ı keskin refleksler ve kas gücüne dayanıyor, Abdül’ün ki alev merkezli. Bunların dışında insanları kontrol edebilen, değişik şekil alabilen, illüzyonlar yaratabilen farklı Stand’lar var ve dediğim gibi bunlar sayesinde her bölüm farklı bir mücadele türüne tanıklık ediyoruz. Stand’lere ısınamadım dedim ama Hamon ile devam edilseydi bu kadar farklı özellikte karakter de bir araya gelemezdi, bunu kabul ediyorum. Zaten ilk sezonun sonunda Joseph’in son dövüşünden sonra Hamon’u ya geliştirmek gerekiyordu, ya da farklı bir konsepte geçilmesi gerekirdi ki burada da yapılan zaten bu. Ha, bana göre Yu-Gi-Oh’u andıran Stand’ler yerine başka bir şey de bulunabilirmiş ama iyi bir iş çıkarıldığını da söyleyebilirim.
Emektar Hamon’un yerini Stand’lara bırakması dışında Jojo’s Bizzare Adventure’un selefini fazla aratmıyor. Elbette her zaman kafamda “acaba Jotaro Hamon kullansaydı nasıl olurdu” sorusu olacak ama bunun dışında seride yine o bilindik Jojo havası mevcut. Az önce bahsettiğim gibi Jotaro ve diğerleri Mısır’a gitmeye çalışıyor ve dolayısıyla Hindistan, Hong Kong, Pakistan gibi çeşitli mekânlara ziyaretler gerçekleştiriyoruz. Yine dediğim gibi her bölüm ekibin başı farklı bir Stand kullanıcısı ile derde giriyor ve her biri ilginç özelliklere sahip. Bu yüzden onlarla mücadele ederken kimi zaman Jotaro ön planda oluyor, kimi zaman Abdül, Kakyoin veya Polnareff. (Kakyoin ve Polnareff ekibe birkaç bölüm sonra katılıyor) Anlayacağınız mekanlar ve düşmanlar bakımından hiçbir sıkıntımız yok. Tek şikayet edebileceğim konu Joseph’in bence haddinden fazla arka planda kalması. Tamam, kendisi yaşlandı ve yeni kahramanımız Jotaro ama bu adamın “ultimate being” Kars-sama’yı alt ettiğini de unutmamak lazım. Bu arada, Kars gibi bir karakterden sonra yeni Dio bizlere ne sunabilir ki demekten de alıkoyamıyorum kendimi:) Neyse konumuza dönecek olursak; ara ara Hamon kullanarak eskiyi yâd etmemizi sağlasa da Joseph bence daha aktif olmalıydı.
Çizimleri bakımından da Stardust Crusaders ilk sezonu hiç aratmıyor. Her ne kadar ilk bakışta belli etmese de yeri geldiğinde uzuvlar kopuyor, kan gövdeyi gösteriyor. Kullanılan renkler ve tonlamalar da gayet kaliteli. Özellikle garip Stand’ların garip kullanıcıları ile olan dövüş sahnelerini izlemek keyifli. Ara ara tonlamalarla oynanarak renklerin değiştirilmesi de (İlk sezonda da vardı, örneğin renkler ters dönmüş gibi oluyor, saç mavi ise yeşil gibi) hoş bir ayrıntı. Bu arada, animenin karakterleri gerçekten tuhaf çünkü abartılı saçlara veya tiplere sahip değiller ama maşallah hepsi kaslı:) Animenin açılış parçası ilk sezondaki iki parçaya nazaran daha hızlı ve “Walk Like an Egyptian” adındaki kapanış parçası için on numara diyebilirim.
Stardust Crusaders için ilk sezondan daha hareketli bir anime diyebilirim. Karakter ve Stand çeşitliliğinin bol olması buna önemli bir etken. Fakat keşke anime 24 bölüme sığdırılabilseymiş. Bakınız İlk hikaye Phantom Blood ve Battle Tendency için 13’er bölüm bile yeterli olmuştu ama Stardust Crusaders’in devamı için Ocak 2015’i beklememiz gerekecek. Kısacası Jotaro vs. Dio’ya daha var arkadaşlar.
Golden Time İncelemesi
Yönetmen: Chiaki Kon
Stüdyo: J.C. Staff
Tür: Dram, Romantizm, Günlük Hayat
Yapım Yılı: 2013
Bölüm Sayısı: 24
Anime Puanı: 10/4.5
Golden Time, aynı adı taşıyan ve yazarı Yuyuko Takemiya olan romanlardan (light novel) önce mangaya, sonrasında ise animeye uyarlanmıştır. Mart 2014’te PS Vita için piyasaya sürülen oyunu da bulunan Golden Time’da hikaye özel bir hukuk eğitimi veren üniversiteye giden bir grup arkadaşı konu alıyor. Konumuz, liseye bitirdikten sonra yaşadığı trajik bir kaza sonucu hafızasını yitiren Tada Banri’nin Tokyo’ya gelerek üniversiteye başlaması ile start alıyor. Kaybolduğu için açılış seremonisinin ancak sonuna yetişen Banri, derslerinin verildiği binayı ararken Mitsuo ile tanışır ve arkadaş olurlar. Mitsuo, Banri’ye hayat hikayesini anlatırken gittikleri üniversiteyi seçmesinin nedeninin eski kız arkadaşı Koko Kaga’nın olduğunu söyler. Mitsuo’ya göre eski kız arkadaşıdır ama Kaga’ya göre durum hiç de öyle değildir. Mitsuo’nun deyimiyle kendisini bunaltan, onun dediği olacak olan Kaga’dan adeta kaçmıştır. Fakat Kaga, Mitsuo’nun izini burada da bulur ve aynı üniversiteye gittiklerini öğrendiklerinde Mitsuo şok olur. Kısacası Banri, Kaga ve Mitsuo aynı üniversiteye başlayacak ve burada tanıştıkları yeni arkadaşları ile romantik bir serüvene yelken açacaklar. Bu arada, Banri’nin unuttuğu geçmişi de oldukça yakınlardadır.
Animenin çizimleri belki de en güzel yönü. Golden Time’da abartılı tipler yok, fazla olmasa da gerçekçi bir görünüme sahipler ama en önemlisi görünüş olarak itici değiller. Bunun dışında mekân çizimleri de gayet başarılı. Elbette komedi animede neredeyse hiç olmadığından şirinlik mimikleri gibi öğeler fazla karşımıza çıkmıyor. Son olarak müzikler için klasik aşk temalı sıradan parçalar olduğunu söyleyebilirim.
Golden Time dediğim gibi komedi odaklı bir anime değil ve bu yüzden sizlere tavsiyem benim gibi komedi sanıyorsanız sakın başlamayın. Ha, romantizm içerikli kendi çapında sevimli bir anime arıyorsanız şans verebilirsiniz ama bana göre bu tarzda bile olsa çok daha fazla ilginç olay veya karakter barındırmalıydı.
Persona 3 The Movie 1: Spring of Birth İncelemesi
Yönetmen: Noriaki Akitaya
Stüdyo: AIC A.S.T.A.
Tür: Macera, Fantastik
Yapım Yılı: 2013
Bölüm Sayısı: Film
Anime Puanı: 10/8.5
Atlus’un ünlü oyun serilerinden ve Shin Megami Tensei ailesine mensup olan Persona serisi, anime olarak ilk 2008 yılında Persona: Trinity Soul adı altında uyarlanmıştı. Orijinal Persona karakterlerini ve Persona’ları barındırmaması ve vasat konusu ile şahsen benim için tam bir hayal kırıklığı olmuştu bu seri. 2011’in sonbaharında ise Persona 4 adlı PS2 oyunu “Persona 4: The Animation” adını alarak animeye uyarlandı. Doğruyu söylemek gerekirse bir anime olarak fazla ahım şahım bir şey değildi ama mükemmel bir oyun uyarlamasıydı ve oyundan aldığım zevki anime serisinden de alabilmiştim. Şimdi ise bir önceki klasik RPG yapımı Persona 3 anime uyarlaması ile bizlere merhaba dedi. Persona evreni ile tanışmama vesile olan yapım film serisi olarak sevenleriyle buluşacak ve ilk filmimizin adı “Spring of Birth” Yine tıpkı Persona 4 gibi oyunun hikâyesine ve karakterlerine bağlı kalınmış. Bu arada, Persona yapımları arasında hikâye ve karakterler bakımından bir bağlantı yoktur. Kurgu ve Persona’lar aynıdır ama dediğim gibi farklı olaylar anlatılmaktadır.
Persona 3, yıl olarak 2009 yılında geçiyor ama olaylar on sene öncesine dayanıyor. Iwatodai adlı şehirde yapılan bir takım deneyler sonucu büyük bir patlama meydana gelmiş ve “Dark Hour” yani Karanlık Saat adlı fenomen oluşmuştur. Günün bitişi ile diğer günün başlangıcı arasında, yani saat tam gece yarısını gösterince bir saatliğine Dark Hour meydana gelmektedir. Bunu günün 25. saati olarak da özetleyebiliriz. Dark Hour süregeldiği bir saat boyunca şehirdeki tüm insanlar tabuta dönüşür ve yaşananların farkına varmaz. Bir saat sonra da, Dark Hour sona erdiğinde normal yaşantılarına devam ederler. Tabuta dönüşmeyen insanlar ise “Shadow” yani gölge adlı yaratıkların hedefi olur ve ertesi gün normal yaşamlarına döndüklerinde duyarsız insanlara dönüşürler. Bu duyarsızlaşma olayına ise Apathy Syndrome (Duyarsızlık Sendromu) adı verilir ve doğal olarak kimse farkında olmadığı için Dark Hour ile ilişkilendiremez. Ayrıca şehrin ünlü Gekkoukan Lisesi karanlık saat boyunca Tartarus adında dev bir labirente dönüşmektedir. Dark Hour ve Tartarus ile karanlık saat zarfında tabuta dönüşmeyen lise öğrencileri Persona adındaki (bir nevi kişiliğin yansıması) varlıklarla mücadele etmeye çalışmaktadır.
Persona 3’ün PS2 oyununda tıpkı 4. Persona oyununda olduğu gibi ana karaktere kendi ismimizi vererek adeta kendimizi onun yerine koyarak kararlar alıyorduk. Arkadaşlarımızla biz eğleniyor, biz ders çalışıyor, bizler Tartarus’ta gölge avlıyorduk. Benim karakterimin adı da efsanevi Raffat Hengst’ti ve daime benim için öyle kalacaktır:) Animede ise karakterimizin adı Makoto Yuki. Raf- pardon Yuki talihsiz bir tren kazası yüzünden büyüdüğü şehir Iwatodai’a ancak gece yarısına yakın bir saatte varır. Yuki, ailesini on sene önceki kazada kaybetmiştir ve çeşitli akrabalarında kalarak yaşamına devam etmiştir. Yuki tam tren istasyonundan ayrılırken gece yarısı olur ve Dark Hour fenomeni meydana gelerek Yuki’nin etrafındaki herkesi tabuta dönüştürür. Nitekim Yuki çevresine pek aldırış etmez ve kalacağı yer olan yurda doğru yola koyulur. Yurda vardığında gizemli bir çocuk Yuki’ye bir kontrat imzalatır ve ortadan kaybolur. Akabinde yeni yurt arkadaşları ile tanışır ve çok geçmeden arkadaşlarının kullandığı bir gücün kendisinde de olduğunu fark eder: Persona…
Yaklaşık 1 saat 30 dakika süren “Spring of Birth” adlı ilk Persona 3 filmi benim beklentilerimi karşılayan bir anime filmi olmuş ama oyuna göre anime çok daha hızlı ilerliyor. Öncelikle ana karakterden bahsetmek istiyorum. Animede yaratılan Makoto Yuki, kesinlikle benim karakterim olan Raffat Hengst değil. Oyunda güçlü personalar elde edebilmek için arkadaşlarımızla güçlü ilişkiler kuruyor, okul kulüplerine katılıyor, ders çalışıyor, kısacası sosyal oluyorduk. Animede ise bu durum tam tersi. Yuki için “cool” bir hava yaratılmak istenmiş ama az konuşması ve konuştuğunda ise “fark etmez, olur, tamam, beni ilgilendirmez” gibi birkaç kelime konuşması açıkçası bana itici geldi. Böyle soğuk bir karakter olmasına karşın birden fazla personaya sahip olması da benim gözümde yanlış çünkü oyunda dediğim gibi ne kadar güçlü arkadaşlık ilişkileri kurarsak o denli güçlü personalara sahip oluyorduk ki Yuki’de bunlar hak getire. Bir – iki sahne hariç animede daima bir aksiyon havası hakim ve sosyalleşme namına hiçbir şey yok. Aksiyon sahnelerinden şikâyetçi değilim ama Persona’da arkadaşlık ilişkisinin de yeri önemlidir. Bakınız Persona 4 animesine; özellikle karakterlerin karaoke barda meyve suyu ile sarhoş olmaları sahnesi çok eğlenceliydi. İşte böyle eğlenceli olaylar maalesef Persona 3’te es geçilmiş. Buna karşın Persona serilerinin ortak karakteri olan Igor’un meşhur müziği eşliğinde “Yokoso waga Velvetto Roomu-eh” (Welcome to Velvet Room) demesi bir Persoan hayranına zaten yetiyor. Bunun üstüne tanıdık personalar ile başarılı savaş sahneleri izlenmeye değer.
Animenin çizimleri fazla abartılı olmasa da klasik anime çizimi tarzındalar. Abartılı saç modelleri yok ama her renk mevcut durumda. Tarz olarak ise gayet başarılılar ve özellikle Dark Hour saatinde atmosferin gözle görülür biçimde değişmesi tatmin edici. Aksiyon sahnelerinde de daha önce dediğim gibi sıkıntılı bir durum söz konusu değil. Müzikler Persona serilerinin her daim ağır toplarından birisi olmuştur ve oyundaki başarılı müzikleri anime filminde görmek beni mutlu etti. Daha animenin başında çalan ve Persona 3 oyununun ana müziği olan Burn my Dread başta olmak üzere tüm parçalar on numara.
Persona 3 The Movie 1: Spring of Birth hızlı ilerleyip ana konuya odaklansa da başarılı bir oyun uyarlaması olmuş. Ana karakterimiz Makoto Yuki “artiz” olsa da ilerleyen filmler için umut verdiğini söyleyebilirim. Bu arada, buradan yetkililere seslenmek istiyorum. Shin Megami Tensei yapımlarından Digital Devil Saga’nın da muhakkak en kısa zamanda animesini görmeyi çok isterim:)
Mushishi: Zoku Shou İncelemesi
Yönetmen: Hiroshi Nagahama
Stüdyo: Animation Studio Artland
Tür: Fantastik, Dram
Yapım Yılı: 2014
Bölüm Sayısı: 10 + 2
Anime Puanı: 10/8
Neredeyse on sene sonra Zoku Shou (Next Chapter) adındaki ikinci sezonuna kavuşan Mushishi, Mushi adındaki var ile yok arasında yaşayan, bin bir çeşidi bulunan, çoğunlukla ilkel ve kendilerine bulaşılmadığı sürece insanlara zarar vermeyen, ama zarar veren türleri de olan canlılar ile Mushi ustası olan ama diğer Mushi ustalarından farklı olarak ak saçlara ve yeşil tek bir göze sahip Ginko’nun serüvenlerini konu alıyor. 26 bölümlük ilk sezonun incelemesine buradan ulaşabilirsiniz.
Yine ilk sezonun incelemesinde olduğu gibi Mushishi’nin ikinci sezonunun sizlere anlatabileceğim belirli bir konusu yok. Dediğim gibi animenin odak noktası Mushi adındaki varlıklardır ve bir Mushi ustası olarak Ginko köyden köye dolaşarak mushi’leri incelemekte, mushi’ler ile başı dertte olan insanlara derman olmaya çalışmaktadır. Kimi zaman mushi’lerin bulaştığı insanların dertlerinin dermanı kolayken kimi zaman da maalesef Ginko’nun da yapabileceği bir şey yoktur. 10 bölüm ve iki adet kırt dakikalık özel bölüm boyunca birbirinden farklı mushi’lere tanıklık ediyor ve Ginko’nun onlar hakkında bilgi vermesini, onlarla başa çıkmasını izliyoruz.
Mushishi’nin mangasının yazarı (mangakası) Urushibara’nın yaptığı açıklamaya göre anime Edo ile Meiji dönemleri (kaba tahmin 1850 – 1912 yılları arası bir dönem) arasında geçiyor. Mushishi’de Ginko hariç tüm karakterleri geleneksel Japon kıyafetleri içinde görüyoruz ama Ginko daha modern bir görünüm ile karşımıza çıkıyor. Saçının kar kadar beyaz olması ve tek bir yeşil göze sahip olması ilk sezonda ele alınmıştı. Yine ilk sezonda olduğu gibi Ginko dağ, bayır, nehir, gece, gündüz, yaz, kış demeden geziyor ve insanlara yardımcı olmaya çalışıyor. Sürekli gezgin bir halde bulunmasının nedeni de bir yerde çok uzun kalırsa mushi’leri kendine çekiyor. Görünümüne de sebep olan bu olay yüzünden her bölümde farklı bir mekanda bulunuyor, farklı insanlarla tanışıyoruz. Ve elbette ilk sezon gibi Zoku Shou’da da aksiyon, hızlı sahneler ve aşırı romantik sahneler yok. Daha çok insan ilişkileri, insanlarla mushi’lerin ilişkileri, dertleri ve çözümleri odak noktası.
İkinci sezonun çizimlerini ilk sezona göre daha çok beğendim. Karakter çizimleri daha başarılı, dağların arasındaki münzevi köylerin tasvirleri ise çok daha başarılı. Her bölüm karşımıza farklı bir doku, farklı bir mevsim ve farklı bir tat çıkıyor. Mushi çeşitliliği de bir hayli fazla olunca aynı şeyler asla tekrarlanmıyor. Bir tek bazı bölümlerde konu çok ağır ilerlediği için sabırsızlanabilirsiniz. Dediğim gibi, çizimler başarılı ve çizimleri kadar müzikler de takdiri hak ediyor. Anime esnasında çalan parçalar Ginko’nun gezdiği ortamlara mistik bir hava katıyor ama şahsen ben Lucy Rose’un seslendirdiği Shiver adlı parçayı çok beğendim. Buradan klipli versiyonu isterseniz izleyebilirsiniz.
Mushishi: Zoku Shou’un devamı Ekim 2014’te gelecek. Yani ikinci sezon on bölümden ibaret olmayacak. Mushishi’nin ilk sezonunu izlemediyseniz de aslında ikinci sezonu izleyebilirsiniz çünkü bölümler birbirinden bağımsız ilerlediği ve her bölüm farklı bir hikaye ele alındığı için konu bütünlüğü bulunmamakta.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







0 comments