Utawarerumono: Itsuwari no Kamen İncelemesi
Yönetmen: Keitaro Motonaga
Stüdyo: White Fox
Tür: Fantastik, Macera
Yapım Yılı: 2015
Bölüm Sayısı: 25
Anime Puanı: 10/3.5
Utawarerumono: Itsuwari no Kamen, 2006 yılında çıkan Utawarerumono’nun “indirekt” yani devamı ama aslında kendi hikayesine sahip olan bir seri. 2006 yılında çıkan ilk seriye göz atmak isteyenler buraya tıklayabilirler.
Itsuwari no Kamen serisi de tıpkı dokuz sene önceki seriye benzer bir başlangıç yapıyor. Serinin ana karakteri genç bir erkek karlarla kaplı bir dağın eteklerinde kendine gelir. Ne kendisi ne de çevresi hakkında en ufak bir fikri yoktur. Tam etrafına bakınmaya başlayacakken dev bir böceğin saldırısına uğrar. Birkaç kez paçayı yırtsa da böcek onu sonunda köşeye sıkıştırır fakat Kuon adındaki genç kız son anda yetişerek isimsiz kahramanı kurtarır. Kedi kulağına benzer kulakları ve yine kedi kuyruğu gibi bir kuyruğu olan Kuon bu genç adama Haku adını verir ve ikili en yakın yerleşim merkezine doğru hareket etmeye başlarlar.
Seride her şey buraya kadar normal. Bu arada belirteyim; okuduğum bazı yorumlarda serinin bir devam serisi olmadığı benzer bir hikayenin farklı bir şekilde yorumlandığını okudum. Bu kesinlikle yanlıştır ve Itsuwari no Kamen kesinlikle bir devam serisidir. Bu tarz yorumlardan sonra ilk başta ben de biraz şüpheye kapıldım lakin 17 – 18. Bölümlerden sonra kesin olarak Itsuwari no Kamen’in ilk seriden ancak birkaç sene sonrasını konu aldığına kanaat getirdim. Bu sonuca da ilk serideki birkaç karakterin “daha olgun” hallerini görünce vardım.
Buraya kadar normal dedikten sonra konu farklı bir yere saptı:) Evet, normal. Yine geçmişini hatırlamayan bir karakter yine bambaşka bir arka plan hikayesi var. Gelgelelim bu seri Utawarerumono’nun animesinden ziyade bolca ecchi içerikli oyununa daha çok benzetilmiş. İlk seri daha ciddi, akıllıca kurgulanan savaşlar içerirken Isuwari no Kamen’in yüzde sekseni hamam ve harem. Haku’nun etrafındaki kocaman göğüslü yaşları 10’dan başlayarak 20’ye kadar çıkan kızlar, kızlarımızın bolca çıplak olduğu hamam sahneleri, göğüs dekolteleri, popoya şaplaklar, Haku’nun sahip olduğu ve “istediği her şeyi yapabildiği” kölelerini görünce açıkçası “bu ne ya?” dedim. Utawarerumono’nun belki de özü böyle, oyunları daha çok ecchi – hentai ağırlıklı olabilir. Lakin ben Utawarerumono’yu 2006 yapımı serisiyle tanıdım ve dolayısıyla bu tarz bir içeriği kesinlikle beklemiyordum. Kötü olmuş – iyi olmuş, kişiye göre değişir ama ben Utawarerumono izlerken ilk fırsatta hamamı dolduran, bazı noktalarda abartılarak affedersiniz ama sanki karakterin üzerine sperm atılmış gibi tasvir edilen sahneler istemiyordum.
Itsuwari no Kamen için benim nazarımda gerçek Utawarerumono diyebileceğim bölüm sayısı sadece iki veya üç. Sadece bu bölümlerde seri özüne dönmüş ve ana hikayeye, Tusukuru’ya ve diğer olan bitene yoğunlaşıyor. Akabinde yine hamama dönüyoruz:)
Bu paragraf spoiler içeriyor. Seriyi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız geçmenizi tavsiye ederim. Anlamadığım bir nokta da Oshutoru/Ukon karakteri.Bu karakter neden ilk serideki Hakuoro karakterinin ikizi gibi yapılmış anlamış değilim. Maske benzerliği sonradan açıklanıyor ama adamın tipi ve kıyafeti niye Hakuoro? O kadar anlamsız ve kafa karıştırıcı ki, Oshutoru acaba Hakuoro mu, kaçırdığım veya hatırlayamadığım bir şey mi var diye izlerken doğru dürüst konsantre bile olamıyorsunuz. Neyse, seri bittikten sonra şüphelerim giderilmediği için iyice araştırdım ve Oshutoru’nun Hakuoro olmadığından emin oldum.
Animenin en iyi yanı maalesef çizimleri. Maalesef diyorum çünkü hikaye sapıttıktan sonra çizimler neye yarar, bilemiyorum. Harem – hamam sahnelerini saymazsak ortada kaliteli çizimler ve güzel dövüş – savaş sahneleri var. Gerekirse kan kullanılmaktan ve kopan kafalardan falan da geri kalınmamış. Bir bölümde sevimli kızlarımız bishonen satan manga dükkanı (evet, öyle bir dükkan var) gezerken az da olsa bazı sahnelerde kan gövdeyi götürebiliyor. Keza müzikler ve seslendirmeler de oldukça yerinde. Açılış ve kapanış parçaları beni pek sarmasa da anime içerisindeki müzikler seri ile uyumlu.
Utawarerumono: Itsuwari no Kamen, devam serisi olarak son dönem yaşadığım en büyük hayal kırıklığı. Sübjektif davranıyor olabilirim. Seri oyundaki özüne dönmüş ve daha iyi olmuş da diyebilirsiniz. Fakat benim için Utawarerumono her zaman hafif mizah ile süslenmiş ciddi bir seri olarak kalacak ve Itsuwari no Kamen’in bu hatırama hakaret ettiğini düşünüyorum.
Kill La Kill İncelemesi
Yönetmen: Masahiko Otsuka
Stüdyo: Trigger
Tür: Aksiyon, Komedi, Ecchi
Yapım Yılı: 2013
Bölüm Sayısı: 24
Anime Puanı: 10/8.0
İşte Türkçenin nimetlerinden yararlanılarak yapılan "Öldür la öldür!" esprileri ile hatırlanma mağduriyetinde kalmış anime, Kill la Kill!
Babasının cinayete kurban gitmesinin ardından, Ryuuko Matoi katili aramak amacıyla bütün ülkeyi dolaşmaya başlamıştır. Babasının en önemli icatlarından biri olan Makas Kılıcı'nı da aramaktadır aynı zamanda. Matoi, yolculuğu sırasında son derece prestijli bir okul olan Honnouji Akademisi'ne ulaşır. Bu akademi, etkileyici ve soğukkanlı öğrenci konseyi başkanı Satsuki Kiryuuin tarafından, güçlü astları aracılığıyla yönetilmektedir. Satsuki, okulun ezici ve bir o kadar da rekabetçi hiyerarşisini, giyen kişiye insanüstü yetenekler bahşeden ve kişinin Honnouji Akademisi içerisindeki statüsünü belirleyen "Goku Üniformaları" sayesinde kontrol altına almaktadır.
Okula kendi tarzıyla, dikkat çekici bir giriş yapan, bunun sonucunda ise üniformalı öğrencilerden biriyle tutuştuğu kavgada esaslı bir dayak yiyen Ryuuko, çözümü yıkılmış bir eve sığınmakta bulur. Burada, nadir ve duygusal bir "Kamui" olan Senketsu ile karşılaşacaktır. Ryuuko'nun kanıyla temas etmesinin ardından, Senketsu uyanır ve ona muazzam bir güç sağlar. Son gelişmelerin ardından Makas Kılıcı'nın yanı sıra Senketsu'ya da sahip olan Matoi, Satsuki'ye ulaşmayı ve babasının cinayetinin ardındaki sır perdesini indirmeyi umut ederek öğrenci konseyi başkanının en güçlü astlarının, Elit Dörtlü'nün karşısında durur.
Henüz izlemeye başlamadan önce, esaslı bir aksiyon animesi olarak hayal ettiğim Kill la Kill, uzun zamandır güldüğüm, üzüldüğüm veya şaşırdığım tek anime olmasa da bu duyguları bana en iyi aktaran anime olmayı başardı. İşlediği hikayeden ötürü olay örgüsünün başını ve sonu için erken tahminler gerçekleştirilebilse de senaryonun 'gelişme' bölümünde olacakları kestirmek son derece olanaksız. Seri içerisinde ortaya çıkan karakterlerden hangisinin nefret edilmek üzere tasarlandığını, hangisinin sevilmek üzere oluşturulduğunu kolaylıkla anlayabiliyorsunuz. Öyle ki, Satsuki'nin annesi, akademinin kurucusu, güçlü mü güçlü Kiryuuin Ragyou ortaya çıktıktan sayılı sahne sonra ana karakterimiz ile kamidere* türünde bir kişiliğe sahip olan öğrenci konseyi başkanı arasındaki buzların eriyeceği üzerine ipuçları fark edilir hale gelmeye başladı ve izleyicinin nefretinin yönü sağlıklı bir değişime uğradı. Serinin tamamında rol üstlenen hiyerarşi ise oldukça büyük potansiyele sahip bir konsept olmasına rağmen, iki yıldızdan daha düşük rütbelere sahip olan ve ana karakterin etrafında dolanan az sayıda yan karakterler dışında kimsenin bir kişiliğe sahip olduğuna dair izlenimler yakalayamadım. Tip olarak dahi tanımlayamayacağımız akademi öğrencileri, seri boyunca figüran rolünü üstlenmekten ileriye gidememiş. Maamafih, olaylar Matoi Ryuuko'nun çevresinde gerçekleştiğinden dolayı izleme sürecinde hikayeye olan ilgimi olumsuz yönde etkileyecek kadar önemli bir eksiklik olarak görmedim.
Kullanılan ecchi unsurları da genel anlamda seyirciyi rahatsız etmeyecek düzeyde. Bu türe kendini gerektiğinden fazla kaptırması sonucunda sahip olduğu hikayenin içinde kaybolan animelere tanık olmamın ardından beklentiye sahip olduğum ecchi serilere karşı tedirgin bir yaklaşımda bulunmaya başladım. Ne var ki, Kill la Kill, bu kategoriyi mizahi yönde kullanmaktan daha ileriye gidip tehlikeye girme tercihinde bulunmamış. Açıkçası bu mizah anlayışını oldukça riskli ve önyargı dolu yaklaşmaya müsait bulsam da söz konusu serinin, üstlendiği ve kabullendiği başarısız olma olasılığının altından kalkarak beni her sekansda güldürmeyi başarması sonucunda, beğenimi ve saygımı kazandığını rahatlıkla söyleyebilirim. Her şeye rağmen Kill la Kill'in ikinci yarısında artan aksiyonu komedi ile dengelemeye çalışmak gibi yanlış bir seçim, animenin eksiklerinden biri olarak hafızamda yerini aldı.
En net örneklerini Naruto sayesinde deneyimlediğimiz savaş öncesi konuşma sürecinin, Kill la Kill için asgari düzeyde kullanılması sonucunda ortaya çıkan son derece epik dövüşler, serinin beğendiğim yönlerinden biri oldu. Seslendirme sanatçıları da her zamanki gibi bu konuda üstlerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmişler. Code Geass'dan Kallen Stadtfeld karakterini canlandırmasıyla tanıdığımız Ami Koshimizu, bu sefer Ryuuko Matoi rolü ile başarısını göstermiş.
Çizimlerin de hikaye anlatımından aşağı kalır yanı olmadığı bir gerçek. İlk bakışta çıktığı yıla göre ortalama bile sayılmayacak derecede başarısız olduğunu düşünmek konusunda kendimi dizginleyemesem de henüz birinci bölüm bitmeden istemsizce alışmış ve benimsemiştim. Çizimleri tanımlamak için kullanılacak en doğru kelime kötü veya yetersiz değil, farklı olurdu. Kullanılan renkler dahil olmak üzere her çizgi, iletmek istediklerini olması gerektiği gibi aktarıyor ve sahneye pozitif bir özgünlük katıyor. Orijinallik, karakter dizaynları ve arka planlar dahil olmak üzere bütün görsel ögelerde öne çıkıyor.
Müzikler ise oldukça başarılı. Açılış ve kapanış müziklerini beğenmeme rağmen puanlamayı etkileyecek düzeyde bir duygu yaratmaması sebebiyle ilgimi çekmeyi başaramadı. Ancak fon müzikleri için aynı düşünce söz konusu değil. Çoğu yerde tercih edilen klasik müzik referansları, hayranlıkla dinlememe yetti. Özellikle bir Ludwig van Beethoven eseri olan 5. Senfoni'nin, Nonon Jakuzure ile Kiryuuin Satsuki arasında geçen savaşta kullanılması beni çok memnun etti. Klasik müzik haricinde kullanılan Ragyo Kiryuin adlı fon müziği de uzun süre hatırlayacağım eserlerden biri oldu.
Sonuç olarak Kill la Kill, içeriğinde barındırdığı bütün türlerin mükemmel birleşiminden oluşan harika bir anime. İlgi çekici hikayesi ile başarılı anlatımını destekleyen özgün çizimler ve doğru seçilmiş müzikler sayesinde seyir zevki en üst seviyelere çıkıyor. Kill la Kill, aksiyon türü için önerebileceğim ve örnek gösterebileceğim seriler arasına girerek benden geçer not almayı başardı.
Senyu İncelemesi
Yönetmen: Yutaka Yamamoto
Stüdyo: Ordet, LIDENFILMS
Tür: Aksiyon, Komedi, Fantastik
Yapım Yılı : 2013
Bölüm Sayısı : 13+13
Anime Puanı : 10/7.5
2013 yılının kış sezonunda çıkan ve (neredeyse) her bölümü ile izleyicileri kahkaya boğan bir seri, Senyuu. Henüz seriyi izleme fikrini bilincimde netleştirmemişken farklı olacağını ve tipik bir shounen anime muamelesi yapmamam gerektiğini biliyordum ancak beklediğim farklılık bu değildi...
Vakti zamanında, iblis kralı Rchimedes, Dünya'ya baştan sona terör estirir iken, efsanevi kahraman Creasion'un onu mühürlemesi ve etkisiz hale getirmesiyle azap son bulmuştur. Bu efsanevi olayın ardından gelen bin yıllık barış, gizemli bir deliğin açılmış olması sonucunda şeytan ve insanlar arasındaki sınırın kalkması ile her şey değişecek, sayısız iblis tekrardan insanlığın üstüne yürüyecektir. Rchimedes'in geri dönmesi ile olayların daha da beter olacağını öngören insanların kralı, efsanevi kahramanın olası torunlarını huzurunda toplar. Ne yazıktır ki hakiki torunun belirlenmesi ve ortaya çıkarılması düşünülenden çok daha fazla zaman almaktadır.
Aslan yürekli yiğitlerin arasındaki gönüllülerden biri de amatör maceraperest Alba Frühling'dir. Fazla marifete sahip olmasa bile, başı derde girdiği zaman bu genç maceracuya yardım edecek olan yetenekli savaşçı Ross, onunla birlikte seyahat etmektedir. Ayrıca söz konusu güçlü eskort, alaycı ve sadist bir kişiliğe sahiptir. Bundan mütevellit, Alba'yı geç bir zamanda kurtarsa bile bunu mümkün olduğunca acı çektirerek gerçekleştirmektedir.
Senyuu, bütün bölümlerinde geyiğe vurulmuş çerezlik bir anime hissiyatı veriyor, vermek istiyor. Bir web manga uyarlaması olan iki sezonluk televizyon serisi çizgisini hiç bozmayarak saçma, acayip ve en önemlisi komik olma niteliğini sürdürmüş. İlk sezonun yarısına geldiğimde (seriye başladıktan yarım saat sonra) anladım ki Senyuu'nun amacı, herhangi bir beklenti yaratmak olmadığı gibi çeşitli göndermeler aracılığı ile günümüz shounen türü animelerinin klişeleriyle dalga geçmek aynı zamanda. Seri, izleyiciye kusursuz düşünülmüş bir evren, ince detaylara sahip bir öykü veya toplumsal mesaj verme çabasında değil. Birincil hedefi eğlendirmek ve güldürmek olan, bunu da başarı ile aktaran bir animeden nasıl puan kırabiliriz ki? Mizah anlayışıma kısmen uyan şakalara sahip 4.30 dakikalık kısa bölümlerin birinde bile gülmediğimi hatırlamıyorum. Görev alan seslendirme sanatçıları da eğlenmiş olmalı ki; Seriyi benimsemelerini ve gereken duyguları iletmekte başarıya ulaştıklarını hissettiriyorlar.
Temaya uygun bir halde hazırlanmış çizimlerin ise kullanılan canlı ve sıcak renkler aracılığıyla desteklenmesini çok hoş buldum. Çoğu seride kullanılagelmiş arkaplanlardan bağımsız özgün çalışmalar, ara sıra kullanılan uyarlanmamış renksiz manga çizimleri ve gerçekçi görüntüler de beğenimi arttıran unsurlar oldu. Senyuu'nun müzikleri de en az çizimler kadar başarılı olsa da açılış müziğine sahip olmaması hayal kırıklığına uğramama sebep oldu. Bir nedenin ise bölümün içeriğinin, açılış ve kapanış şarkılarının süresinden daha kısa olması düşünmediğim fikirlerden değil. Harika fon müziklerinin oldukça yerinde kullanılması ile birlikte, iki sezonun da kapanış müzikleri muazzamdı. İkinci sezon kapsamındaki bölümlerin sonunda kullanılan 'Questers!' adlı şarkı çok eğlendiğim bir eser oldu.
Harika müzik ve çizimlere sahip olmasının yanı sıra, şaşılacak derecede kaliteli bir içeriğe sahip olan Senyuu animesini, gülmeye, mutlu olmaya ve eğlenceli vakit geçirmeye ihtiyacı olanlara tavsiye ediyorum.
Nanbaka İncelemesi
Yönetmen: Shinji Takamatsu
Stüdyo: Satelight
Tür : Komedi
Yapım Yılı: 2016
Bölüm Sayısı: 13 + 12
İşin içinde hapishane oldu mu genelde hep ciddi bir atmosfer olur. Dönen entrikalar, kaçış planları, tehlikeli karakterler vs. ekranı doldurur. Verilebilecek en popüler örnek şüphesiz Prison Break. Anime dünyasında da durum pek farklı değil. Hapishane denildi mi hemen aklıma gelen ve dram yönü ağır basan Rainbow veya daha psikopata kaçan içeriği ile Deadman Wonderland, hapishanelerin “ciddi ve tehlikeli” bir ortam olduğunu anlatıyor bizlere. Bir de tüm tabuları yıkan Nanbaka gibi bir anime var:)
Nanbaka’da olaylar dünyanın en ünlü hapishanesi olarak görülen Nanba’da geçiyor. Daha doğrusu bu hapishanede mahkum olan dört karakterin hayatı üzerine yoğunlaşıyor. Bunlardan ilki Jyugo’dur. Mahkum numarası 1315 olan Jyugo, “heterokromi” olduğu için farklı göz renklerine sahiptir. Hapishaneden kaçmaya çalıştığı için mahkumiyet süresini uzatmıştır ve yakında çıkacak gibi de değildir. 1311 numaralı Uno ise kumar ve kadın düşkünüdür. İskambil kağıtlarını asla elinden bırakmaz ve kendisi İngiliz kökenlidir. 1369 numaralı Amerikalı Rock ise dövüşmeyi ve yemek yemeyi sever. İri yapısıyla dikkat çeken Rock’un tepesi çabuk atmaktadır. Son sırada ise eski uyuşturucu yeni anime bağımlısı, 1325 numaralı Nico vardır. Tıpkı Rock gibi Nico da Amerikalıdır. Animede kısaca tanıttığım bu karakterlerin yaşamlarına, diğer mahkumlar ve gardiyanlar ile ilişkilerine mizahi bir şekilde göz atıyoruz.
Hani içinde farklı türden çikolatalar olan özel çikolata kutuları olur ya, Nanbaka’da işe böyle bir anime. İçinde her çeşit tada sahip çikolata var. Bolca komedi, biraz da olsa dram, aksiyon ve kimsenin sevmediği, hep en sona kalan çikolata: Klişelik. Benzetmem umarım karışık olmamıştır. Demek istediğim şu ki, Nanbaka orta halli bir anime olarak karşımıza çıkıyor ve konseptin dışında olarak hapishanedeki mahkumlarla eğlendirmeye çalışsa da birçok olayın benzerini farklı yapımlarda zaten gördük. Seri, iyi bir başlangıç yapıyor çünkü karakterler değişik ve mekan türüne göre farklı. Lakin her bölümde izleyenin dikkati giderek azalıyor. Bunun bir sebebi de yine çikolata kutusu örneğinde olduğu gibi animenin birden çok olaya el atması. Komedi, aksiyon, dövüşler, biraz hüzün derken anime her temadan bir – iki ısırık alıp kalanını bırakmış gibi bir izlenim yaratıyor. Öte yandan dediğim gibi eğlenceli yanı da yok değil. Bir kere karakterler eğlenceli. Birbirleri ile sinerjileri tutmuş ve iyi bir ekip oluşturmuşlar. Gelip geçici yan karakterler de sırıtmıyor. Kimi espriler klişe olsa da zekice düşünülmüş diyaloglar da yok değil.
Anime serisi, Sho Futamata’nın internette yayınlanan mangasından (aklınıza One Punch Man gelebilir) uyarlanmış bir bölüme. Toplamda 25 bölüm olsa da ben 13 + 12 olarak ayırma gereği duydum çünkü ilk on üç bölüm normal olarak yayınlanmışken bir ay sonra devam eden son on iki bölüm internet üzerinden yayınlanmıştır. Animenin yönetmen koltuğundaki Shinji Takamatsu yerinde bir seçim olmuş. Çeşitli Gundam projelerinde ve School Rumble gibi animelerde yönetmenlik yapmış olan Takamatsu’nun en büyük artısı Daily Lives of High School Boys’u da yönetmiş olması. 2012 yapımı bu anime de Nanbaka ile tarz olarak benzerlik gösteriyor. Bu yapımda hapishaneden ziyade liseye giden üç arkadaşın günlük yaşantıları komedi şeklinde ele alınıyordu. 1995’lerin sonunda kurulan yapımcı stüdyo Satelight ise Noein, Macross, Guin Saga, Log Horizon ve daha birçok ileri gelen animenin başındaki isim.
Serinin en dikkat çekici yanlarından bir tanesi çizimleri. Özellikle keskin limon yeşili ve pembemsi renkler çok iyi kullanılmış. Anime, bu tonlamalarla adeta kendi dünyasını yaratmış diyebilirim. Tarzına uygun olarak da çizimler içeriğini çok iyi aktarıyor. Müziklerin de çizimlerden altta kalır yanı yok. Hafif J-Pop hafif rock tarzındaki “Rin! Rin! Hi! Hi! Adındaki parça şahane. Öte yandan “çibi” karakterlerin kullanıldığı kapanış parçası, nasıl desem… Kuru gürültü. Yani kapanıştan ziyade daha çok skeç gibi ve müzikten çok bağırış çağırış hakim.
Nanbaka’nın eğitici bir yanı, ders çıkaracağımız köşeleri yok. Amaç sadece eğlenmek ve keyifli vakit geçirmek. Anime evrenine bir artısı var mı? Yok ama misyonunu da layığı ile yerine getiriyor. Evet, izlemeye karar verirseniz göreceğiniz bazı olaylar başka animelerden tanıdık gelecektir lakin izlemesi yine de zevkli.
Nanbaka Yazısı ilk olarak Gölge E-Dergi'nin Ağustos sayısında yayınlanmıştır.
Mahouka Koukou no Rettousei İncelemesi
Yönetmen: Manabu Ono
Stüdyo: Madhouse
Tür : Bilim Kurgu, Doğaüstü Güçler
Yapım Yılı: 2014
Bölüm Sayısı: 26
Anime Puanı: 10/8.0
Bitirmiş olduğum serilerin sayısı üç haneye ulaştıktan sonra fark etmiş bulunmaktayım ki; Azımsanamayacak derecede olumlu geri dönüş almış ve başarılı sayılan animelere önyargı ile yaklaşmak benim için bir alışkanlık olmuş durumda. Bu durumun etkisini hissettiğim serilerden biri de Mahouk Koukou no Rettusei oldu. Maamafih, içerdiği kategorilere baktığımda bu çekingenlik benim için kaçınılmazdı. Her şeye rağmen Bilim Kurgu türüne bel bağladım ve iyi bir izlenim bırakmasını umut ederek başladım izlemeye. Başarılı da oldu...
Henüz 21. yüzyılın başlarında, sihirbazlık ve peri masalı olarak düşünülmekte olan büyü, teknoloji ile buluşmuş ve teknik bir beceri olarak kabul görerek eğitimi başlanmıştır. Bir büyü eğitim kurumu olan Birinci Büyü Lisesi'nde (First High School) öğrenciler, okula kabul edilmek için gerçekleştirilen giriş sınavı sonucunda elde ettikleri puanlara göre iki farklı gruba ayrılırlar. Yüksek puan elde etmiş olan "Bloomlar", Birinci Sınıf'a atanırken, ortalamanın altında başarı göstermiş olan yedek öğrenciler, "Weedler" ise İkinci Sınıf'da eğitimlerine başlarlar.
Mahouka Koukou no Rettousei serisinin hikayesi, büyü lisesinde okuyan Tatsuya ve Miyuki Shiba kardeşlerin etrafında geçmekte. Sınav bitiminin ardından Birinci Sınıf'a yerleşen Miyuki'nin kardeşi Tatsuya'nın, İkinci Sınıf'da eğitim görmesi layık bulunmuştur. Pratik sınav puanı ve sonuçları, bir Weed olduğunu söylese de Tatsuya'nın, sahip olduğu sınırsız teknik bilgi, onu, bulunduğu büyü okulunda 'farklı' kılıyordur.
Mahouka Koukou no Rettusei, okul ve doğaüstü güçler birleşiminin kaçınılmaz eksilerini bilim kurgu ile kapatmayı başarmış. İlk bölümlerde henüz nasıl bir seriye bulaştığımı farkında olmaz iken büyü okulu temasının ilgi çekici gelmediğini düşünmüştüm. Animenin son dakikalarının ardından bu konu ile ilgili fikrimden dönmeme neden olacak bir gelişme olmamasına rağmen bunun sebebi serinin, Tatsuya ve Miyuki etrafında geçen bir bilim kurgu eserine dönüşmesi. Bundan mütevellit genel anlamda olumsuz yönde bir duyguya kapılmadım.
Bilim kurgunın büyü ile birleşimi sonucunda ortaya çıkmış olan dövüş sekanslarında her saldırı ve vuruşu hissetmeniz iyi bir yön olsa da özellikle ilk serinin birinci yarısında, Tatsuya ve rakibi arasında geçen baygın bir konuşmanın ardından neredeyse ilah ilan edilecek olan ana karakterimizin bir vuruş ile zafer kazanması, her ne kadar Mahouka Koukou no Rettusei animesinin ikinci yarısına hazırlık niteliği taşısa da heyecan kaybına yol açtı.
Hikaye anlatımını gerekenden fazla karmaşık bulsam da beğendiğimi söyleyebilirim. Konu, dördüncü bölümün ardından yavaş yavaş derinleşmeye başlıyor, yirminci bölümden sonra ise bilim kurgunun daha da ön plana çıkması sonucunda hakimiyet tam anlamıyla sağlanıyor. Finalin aceleye getirilmiş gibi bir hali olduğunu görmem dışında izleyiciye kendini benimsetmesini mümkün kılan hikaye anlatımını oldukça beğendim.
Anime karakterimizin birinci bölümden itibaren sınırsız potansiyele sahip devasa bir güce sahip olmasını deneyimlememin ardından çoğu tahminimin suya düşmesi sonucunda belirgin bir karakter gelişimi gözlemleyebileceğimiz yan karakterlere umut bağlama gereksiniminde bulundum. Ne yazıktır ki, çoğu yardımcı karakterin görev aldığı has amaçlardan biri, genellikle romantizm unsurlarıyla ön plana çıkan ve pek de tasvip etmediğim bir mizah anlayışını desteklemek uğruna klişe -dere tiplemelerine bürünmek gibi gözüküyor. Tatsuya ve Miyuki gibi büyü eğitimi görmekte bir öğrenci olan Shibata Mizuki'nin Dandere (fazla asosyal – fazla sessiz) gereksinimlerini karşılayan davranışları örnek gösterilebilir. Ana karakterlerimizin bölümlerde kısa periyodlar ile gösterilen yakınlaşmalarının mizahi sorumluluk üstlenmeye çalışması da cabası. Her şeye rağmen başta Shiba Miyuki'ye hayat vermesinin yanı sıra, Beelzebub ve Bakuman gibi önemli yapımlarda da rol oynamış Saori Hayami olmak üzere, animede sorumluluk üstlenen bütün seslendirme sanatçılarının iyi iş çıkardığı kanaatindeyim.
Seiyuuların performansını beğendiğim gibi kullanılan müzikler de oldukça hoşuma gitti. Birinci açılış müziğinde kullanılnış olan, Risa Oribe, daha bilinen adıyla LiSA'nın söylediği Rising Hope adlı şarkı favorim oldu. Parçanın çoğu bölümünde net bir şekilde fark edilebilen tahmin edilemez yükselmeler, şarkıyı etkileyici ve unutulmaz kılmış. İkinci açılış müziği olarak kullanılan, GARNiDELiA'nın Griletto adlı parçası başta olmak üzere birinci kapanış müziği Millenario ve ikinci kapanış müziği Mirror da oldukça başarılı seçimlerdi. Fon müziklerinin de neredeyse hepsini beğendim ancak aklımda kalan sayılı parçalardan biri olan Code Break'in yerini hepsinden ayrı kabul ediyor ve dinlemenizi tavsiye ediyoruım.
Söz konusu seri, çizim konusunda alışıla gelmiş anime tarzını kullanmış. İlgi çekici taraf, çoğu bölüm boyunca soğuk renkli karelerin hakimiyet kurması. Okul üniformalarından da kaynaklanmış olabilecek bu durumun sonucu itibariyle sıcak renkler daha da belirginleşiyor (güneşin parlaması vs.) ve hoş bir ahenk oluşturuyor. Arka planlar ve yüz ifadeleri de yerinde ve göze çarpan bir eksikliği bulunmamakta. Öyle ki mangaka yaptığı işten o kadar gurur duymuş ki, Tatsuya'nın yüz ifadesini bütün anime boyunca değiştirmemeyi tercih etmiş!
Mahouka Koukou no Rettusei, hikaye anlatımı ve konu bakımından ilgi çekici olsa da finali iyi ama acele bir yol izleyerek yapmış. Bana göre çizimleri her ne kadar başarılı da olsa sanatsal yönünü müzikal taraflarıyla ön plana çıkaran Mahouka Koukou no Rettusei, bilim kurgu ve doğaüstü güçlerin harika bir sentezi.
Quanzhi Gaoshou İncelemesi
Yönetmen: Xiong, Ke
Stüdyo: G.CMay Animation & Film
Tür: Aksiyon, Macera, Komedi, Oyun
Yapım Yılı: 2017
Bölüm Sayısı: 12 (Web)
Anime Puanı: 10/8
Bir Çin uyarlaması olan Quan Zhi Gao Shou (bir diğer adıyla The King's Avatar) bana göre gerçekçiliğe en yakın oyun animesidir. Çünkü anime içerisinde APM (detaylı açıklama en altta) gibi kavramlar mevcut. Çin uyarlaması denilince hemen önyargı oluşmasın. Bence Sword Art Online’dan daha iyi. Zaten iki animeye verilen puanlamadan da bu anlaşılabilir.
Sözü daha fazla uzatmadan animenin konusunu anlatmaya geçeyim. MMORPG ve MMOFPS’in bir arada olduğu bilgisayar oyunu Glory’nin en iyi oyuncusu olarak görülen Ye Xiu, yetenekleri sayesinde “Battle God” olarak adlandırılır. Ye Xiu profesyonel bir oyuncudur ve Excellent Era takımının kaptanıdır. Birkaç sebepten dolayı takımın sahibi Ye Xiu’yu emekliliğe ve hesabını yeni takım üyesi ve kaptanı olacak kişiye devretmesini zorlar. Aksi takdirde tazminat ödemesi zorunda kalacak olan Ye Xiu’nin başka seçeneği olmaz ve emekli olur. İşsiz kalan Ye Xiu sokakta yürüken bir internet kafede iş ilanı bulur ve çalışmaya başlar. Çalışmaya başladığı gece de oyununun yeni bir sunucusu açılacaktır ve oyun deneyimi on yıl ile donatılmış bir oyuncu olan Ye Xiu “Lord Grim” adıyla yeni bir hesap açar ve kendine karakter sınıflarına bağlı olmayan bir silah yapar. Yeni sunucuda başarıdan başarılara koşan Ye Xiu yeni sunucunun birçok rekorunu kırar. Bu yüzden çoğu profesyonel oyuncunun ve klanların (profesyonel olmayan takımlar) dikkatini çeker ve Lord Grim’in aslında kim olduğunu bulmaya çalışırlar. Bunu yaparken de Lord Grim’in karşısına çeşitli engeller çıkarırlar. Böylelikle Ye Xiu’nin zirve yarışı başlar.
Adı: Ye Xiu
Şehir: H Şehri
Akrabalar: Ye Qui (ikiz kardeş)
Boyu: 1.78 cm
Eski Karakter Sınıfı: Büyücü
Güncel Karakter Sınıfı: Sınıfsız
Eski Silahı: Evil Annihliation
Güncel Silahı: T. Chance Umbrella
APM: 510 → 764 → 900
Şimdi gelelim benim görüşlerime. İlk başta Çin uyarlaması olduğu için çizimleri ne kadar iyi olabilir ki diye düşünmüştüm ama ilk bölümü beni ters köşe yaptı. Gerek çizimleri, gerek senaryosu bakımından çoğu orijinal Japon kökenli animeyi sollayacağının garantisini veriyorum. En başta söylediğim gibi gerçekçiliğe en yakın olan oyun animesi dedim. Çünkü oyun e-spor uyarlaması gibi. Yani profesyonel oyuncular ve takımlar var. Günümüzdeki oyunlar gibi takımlar arası turnuvalarda düzenleniyor. Bu yüzden en başta söylediğim cümlenin tamamen arkasındayım.
Animede gerçek dünya ile oyun dünyası arasında geçişler çok oluyor. Bu da bize sürekli animenin ne kadar gerçekçi olduğunu defalarca hatırlatıyor izlerken. Animeyi izlerken kanser olduğum durumlar çok oldu. Ana karakterimiz Ye Xiu o kadar soğukkanlı davranıyor ki karakter bazında ele aldığımızda soğukkanlı davranışları Log Horizon'dan Shiroe (analitik ve planlı olarak davranan ender karakterlerden) ve Sword Art Online'dan Kirito (yetenek bazında) karakterinin birleşimi bir karakteristiğe sahip. Sword Art Online’da Kirito abimiz tanrı seviyesinde başlıyor. Ama Ye Xiu ise normal bir insan. Tamam adama “Savaş Tanrısı” deniliyor olabilir ama bir zahmet de denilsin. Ye Xiu on yılını (gençliğini) bir oyuna harcıyor, kendi kendine gelişiyor, yeni stratejiler bulmaya çalışıyor, APM’ini geliştiriyor. Bana kalırsa “Savaş Tanrısı” lakabını sonuna kadar hak ediyor. Zaten Ye Xiu oyuna yeni başlayanlar için yönlendirmeler (guide) hazırlıyor.
Tabi ki de her animede olduğu gibi bu anime de kusursuz değil. Benim gibi anime severlere göre animede bulacağımız en büyük kusur seslendirme. Japon seslendirmeye alıştığımız için animedeki diyaloglar bize çok değişik gelecek. Alışmakta güçlük çekmeme rağmen bu kusurun beni ne animeden uzaklaştıran bir etken olduğunu söyleyemem. Animenin introsu ise pek ilgi çekici değil. Yani Tokyo Ghoul’un Unravel, Haikyuu’nun Hikari Are’si gibi gaza getiren bir müzik beklemeyin. Yoksa büyük bir hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz.
Uzun lafın kısası yeni bir animeye başlamak istiyorsanız bence Quan Zhi Gao Shou iyi bir seçenek. Hem sizleri farklı dünyaya götürecek hem de gerçek dünyadan bir fazlalığının olmadığını gösterecek. Umarım sizler de seversiniz. Yeni tanıtımlar ve incelemeler için takipte kalın.
_________________________________________
APM: Action per minute yani dakikada kaç tuşa basıyorsanız bu apm oluyor. Hangi oyundan örnek verelim mesela World Of Warcraft ta 20 dakika oynadınız ve totalde 4460 işlem yaptınız. 4460/20=223 dakikada 223 işlem ki bu gayet başarılıdır dakikada 223 kere klavye tuşlarına ve mouse tuşlarına bastınız profesyonel oyuncular için alt limit 200 dür. Apm bazı oyunlar için çok gereklidir.
Granblue Fantasy İncelemesi
Yönetmen: Yuuki Itoh
Stüdyo: A-1 Pictures
Tür: Fantastik, Macera
Yapım Yılı: 2017
Bölüm Sayısı: 13
Anime Puanı: 10/4.5
Cygames tarafından Android ve iOS işletim sistemleri için geliştirilen ve aynı adla uyarlanan bir anime serisi var karşımızda. Yani bir oyun uyarlaması olan anime fantastik bir dünyada geçmektedir. Bu dünya sadece gökyüzünden ve gökyüzünde süzülen adalardan oluşmaktadır. Bu adalardan birisi olan Zinkenstill’de serinin kahramanı Gran ve sevimli ejderhamsı yaratığı Vyrn sade bir hayat sürmekteydi. Ta ki Erste İmparatorluğu’na ait gemiden (gökyüzünde uçan gemiler tabi) Lyra ve onu korumaya çalışan Katalina, Zinkenstill’e düşene dek. İmparatorluğun amacı Lyra’nın gücünü kullanarak dünyayı ele geçirmektir. Katalina da aslında bir imparatorluk subayıdır ama Lyra’ya yapılanlara kalbi daha fazla dayanamaz ve ona yardım etmeye karar verir. Sonuç olarak Lyra ve Katalina’nın yolu Gran ve Vyrm ile kesişir ve imparatorluktan sakına üzerine kurulu bir macera başlamış olur.
Granblue Fantasy’yi izlememin iki sebebi vardı. Birincisi “erkek kokan” bir videoya denk gelmem. İkincisi ve esas sebebi ise Cygames’in diğer bir anime uyarlaması olan Shingeki no Bahamut’u çok beğenmem. Aynı oyun yapımcısından benzer tarzda bir uyarlama olduğunu fark edince fazla düşünmeden izlemeye karar verdim ki üzüm üzüme benzemez misali pek aradığımı bulamadım. Öncelikle anime çok fazla oyun gibi ilerliyor. Misal, oyundaymış gibi görev alıyorlar sağ – sola gidiyorlar ve nasıl desem; fazla çocuksu. Şehir tasarımları ve ana hikaye fena sayılmaz ama izleyiciye aktarmada ciddi sıkıntılar var. Karakterlerin ya çok iyi ya da çok kötü oluşu da eksi bir etmen. Bakınız Shingeki no Bahamut’a, Favaro (adını unutmadığım nadir karakterlerden:) iyi niyetli olsa da biraz da çıkarcı ve kurnaz bir karakterdi. Burada ise öyle değil. Gran bir iyilik abidesi ve bu tarz karakterleri çoğu zaman itici bulduğumu söyleyebilirim.
Animede oyundan da birçok etmenin aktarıldığı belli oluyor. Lakin oyun hakkında hiçbir bilgim olmadığı için yorum yapamayacağım. Örneğin oyunda çeşitli eşyalar sattığını tahmin ettiğim (hatta emin olduğum) bir karakter, kahramanlarımızın karşısına farklı adalarda çıkabiliyor. Ayrıca oyunda “çift ana karakter” olduğunu gereksiz son bölümden anlıyoruz. “Another Sky” Yani Başka bir Gökyüzü adlı son bölümde bize oyundaki seçilebilen dişi karakter olan Djeeta tanıtılıyor. Bölüm bir nevi Gran yerine Djeeta olsaydı ne olurdu tadında. Ee, ne var bunda diyebilirsiniz. Tamam, güzel bir detay ama bölümün yüzde altmışı sahilde kızlarımızın bikinileri ile su topu oynaması olunca anlamını yitiriyor.
Serinin çizimleri şüphesiz en iyi yanı. Yeşil ve mavinin hakim olduğu tonlamalar, pastel boya ile çizilmişe benzeyen arka plan göze hoş geliyor. Fakat arada gözüme çarpmayan “gariplikler” de yok değildi. Mesela Vyrm nasıl uçuyor? Ejderhacık kanat çırpmıyor, yukarı aşağı süzülerek havada kalıyor:) Ha, tabi bir de kan yok. Aile dostu. Çizimlerin dışında müzikler de gayet iyiydi. Özellikle anime şarkılarının ustalarından olan Karma’nın seslendirdiği açılış parçası başarılıydı.
Granblue Fantasy benim için hayal kırıklığı oldu. Bölük pörçük ilerlemesi, işlenememiş konusu ve bağ kurulamayan karakterleri ile izlerken bayağı bir sıkıldığımı itiraf etmek zorundayım. Bikini partisi son bölüm de zaten işin kaymağı oldu. Gelecek olan ikinci sezonu izlemeyeceğimi söylememe de sanırsam gerek yok:) Umarım bu satırları yazdığımda hala devam etmekte olan Shingeki no Bahamut, ikinci sezonu ile kalitesini koruyabilmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




























1 comments: