• Shigatsu wa Kimi no Uso İncelemesi

    Yönetmen: Kyohei Ishigura
    Stüdyo: A–1 Pictures
    Tür: Müzik, Dram, Romantik
    Yapım Yılı: 2014
    Bölüm Sayısı: 22
    Anime Puanı: 10/8.5


    Your Lie in April veya Türkçe’ye Nisan Yalanın olarak çevrilen animede olaylar ortaokulun son sınıfına giden Arima Kousei ve arkadaşları etrafında gelişiyor. Arima’nın annesi ünlü bir piyanisttir fakat ölümcül bir hastalığa yakalandığında kendisinin hayalini gerçekleştirmesi için Arima’ya küçüklüğünden bu yana çok sıkı bir piyano eğitimine tabii tutmuştur. Arkadaşları dışarıda vakit geçirirken kendisi günde yedi – sekiz saate varan piyano dersleri görür. Çok sert geçen dersler sonrası Arima henüz ortaokula bile başlamamışken piyano konusunda ustalaşmış, insan metronomu lakabını almıştır. Elbette birçok yarışmada da birincilikler elde edip çocuk deha unvanını da almıştır. Lakin tüm bu baskılara annesinin ölümü de eklenince Arima daha fazla dayanamaz ve piyanoyu çalamaz hale gelir. Daha doğrusu kendisinin dediğine göre notaları duyamaz hale gelir. Akabinde çocuk deha piyanoyu çalmayı bırakır ve aradan iki sene geçer. Çocukluk arkadaşları Tsubaki ve Vatari ile normal günler geçiren Arima’nın hayatı ansızın bir Nisan ayında hayatına Kaori Miyazano adlı bir kızın girmesi ile değişir. Kaori keman çalmaktadır ama Arima’nın tam tersi notalara bağlı kalmadan adeta ruhunu yansıtarak çalmaktadır. Ve Kaori’nin Arima’dan bir isteği vardır: Bir sonraki turda piyanistim olur musun? 


    Nisan Yalanın’da hikâyeden ziyade karakterlerin geçmişi ve birbirleri ile olan ilişkileri ön plana çıkıyor. Mesela her bölüm Arima’nın geçmişi hakkında daha çok bilgiler ediniyoruz ve karakterlerin kendilerine sakladıkları da her bölümde biraz daha gün yüzüne çıkıyor. Animenin ana karakteri Arima Kousei olmasına karşın benim gözümde animenin çıtasını yükselten karakter Karoi Miyazano. Arima’ya tatlı sert davranması, onunla olan uyumunu izlemek zevkli. Ve dedim ya, karakterlerin kendilerine sakladıkları sırlar var diye. En büyük sır da Miyazano’ya aittir. Animenin müzik ve romantizmle beraber dram olarak karşımıza çıktığını da hatırlatmakta fayda var. Elbette animede bazı sahnelerde gülüyoruz ama sakın Nisan Yalanın’ı komedi tarzında bir anime zannetmeyin. Anime müzik eşliğinde tamamen duygulara hitap ediyor.

    Dediğim gibi animede Arima ve Miyazano başta olmak üzere dört arkadaşın kendi dünyalarındaki serüvenlerini bizlere sunuyor. Bu konuda oldukça başarılı da. İlerleyen bölümlere doğru açıkçası atmosfer zaman zaman biraz sıkıcılaşmaya başlasa da anime kendisini kısa zamanda toparlıyor. Hatta bazen toparlanmakla kalmayıp sizi kalbinizden de vurabiliyor. Animenin en iyi yönlerinden birisi de karakterlerin konuşma tarzı ve kullandıkları deyimler. Zaten yine dediğim gibi anime karakterlerin ilişkilerine bağlı olduğu için birbirleriyle olan diyalogları çok önemli ki Nisan Yalanın gördüğüm en iyi diyaloglara sahip animelerden biri diyebilirim. Yani gerçekten cümleler kabuğunuzu aşıp size de ulaşıyor. Bu olay animenin hem iyi yanı hem de benim açımdan eksisi. İyi yanından zaten bahsettim, diyaloglar çok başarılı. Kötü yanı ise bu sözleri söyleyenler on dört yaşındaki ortaokul öğrencileri. Yani demek istediğim yetişkinlerin bile kuramayacağı bu cümleler bu çocuklardan çıkıyor. Yine demek istediğim, çocuklar fazlasıyla olgun. Bana göre en azından bunların lise son falan olması lazımdı. Kendimi on dört yaşındayken düşünüyorum da, bizler en uzağa kim tükürür yarışmaları yapardık:) Anlatmak istediğimi sanırsam aktarabildim. On dört yaşındaki bu çocukların yaşam tarzlarını birçok yetişkin bile yaşamıyordur. Ben bile hala bu kadar olgun değilim. Veya belki de Japonya’da ortaokul çocukları gerçekten böyledir, sıkıntı bizdedir, bilemiyorum. 


    Animenin çizimleri alıştığımız klasik çizimlerle beraber kendine has karakter çizimlerini birleştirmiş. Arka plan çizimleri, detaylar ve renkler gayet başarılı. Karakterlerini diğer animelerden ayıran özellik ise dudaklarının olması. Bunu bu zamana kadar fark etmemiş olabilirsiniz, ben de pek dikkat etmemiştim. Animelerin büyük çoğunluğunda dudaklar çizgilerden ve altında çeneyi belirten hafif çıkıntılardan oluşuyor. Bu animede ise bildiğiniz hafif pembemsi dudakları var:) Açıkçası bu ayrıntıyı ben çok beğendim. Ayrıca Miyazano’da bölümler ilerledikçe yaşanan küçük değişimler de dikkatimi çekmedi değil. Animenin iki adet açılış ve kapanış parçası mevcut. İkinci açılış ve kapanışları pek sevmesem de animenin tarzına aykırı durmayan, uygun parçalar olduğunu da söyleyebilirim. Asıl beğendiğim ve başarılı bulduğum ise ilk açılış parçası. Bu tarz parçaları fazla sevmem ama bunu insanın dinledikçe dinleyesi geliyor.

    Yirmi iki bölüm süren Shigatsu wa Kimi no Uso son bölümüyle final gibi bir final yapıyor ve deyim yerindeyse yaşattıklarıyla duygularımızın içine işliyor. Bahsettiğim gibi ara ara seri kısa süreliğine de olsa vasatın altına düşüyor gibi olsa da çabuk toparlanıyor. Kimi zaman tebessüm ettirmesiyle çoğu zaman düşünmenize yol açmasıyla Nisan Yalanı romantiklikten ziyade hayata bakış açısı ve dram yönüyle başarılı bir anime olmuş. 


  • K: Missing Kings & Return of the Kings İncelemesi

    Yönetmen: Shingo Suzuki
    Stüdyo: GoHands
    Tür: Aksiyon, Doğaüstü
    Yapım Yılı: 2014 – 2015
    Bölüm Sayısı: Film + 13
    Anime Puanı: 10/8


    2012 yılında çıkan K serisinin (Google’da arama yaparken K Project) biri film olmak üzere iki devam serisi var karşımızda. Bu yüzden her devam sezonu incelememde olduğu gibi hikâyeye fazla girmeyeceğim, sadece belirli başlı yerlere ve izlenimlerime değineceğim. Biraz da spoiler barındırabileceğinden ilk seriyi izlemeyenlerin bu incelemeyi de okumalarını pek tavsiye etmem. K serisinin ilk incelemesine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

    Öncelikle Missing Kings adlı filmimizden başlayalım; yaklaşık bir saat ve on üç dakika uzunluğunda olan filmde olaylar ilk sezondan bir müddet sonrasını konu alıyor. Kırmızı Kral Mikoto Suoh ölmüş, her Homra üyesi kendi kabuğuna çekilmiştir. Bedenine kavuşamasa da hafızasına yeniden kavuşan Yasahiro Isana, namı diğer Shiro namı diğer Adol K. Weismann ise kayıptır ve iki klan üyesi Neko ile Kuroh onu aramaktadır. Ayrıca Dresden Yazıtlarını koruyan Altın Kral da ileri yaşından dolayı ölüm döşeğindedir. Altın Kral’ın ölümünü bekleyen bir başka kral, Yeşil Kral Nagare Hisui’nin de kendi planları vardır. Amacı yazıtları ele geçirmektir. 


    Missing Kings adlı film için Return of the Kings serisine hazırlayan bir film diyebiliriz. Filmde karakterleri yeniden anımsıyor, yeni karakterleri tanıyor ve yeni olaylara hazırlık yapmaya başlıyoruz. Zaten Return of the Kings de filmin bıraktığı yerden devam ediyor. Aslında Missing Kings için Return of the Kings’in ilk bölümü desem yanlış olmaz. Bu yüzden Return of the Kings’e ayrı bir paragraf açmıyorum. Dediğim gibi orada yaşananlar Missing Kings’in devamı.

    Ne zaman bir devam serisi izlesem seri beni çok etkilemediyse ilk sezonda ne olduğunu pek hatırlayamam. Hafızamda kalanlar sadece birkaç önemli olay ve bir iki karakterin adı olur. K adlı animede de durum pek farklı sayılmazdı. Hatta hikâyenin ve karakterlerin çoğu aklımdan uçup gitmiş. Bu yüzden Missing Kings ve Return of the Kings’e başlamadan önce hafızamı tazelemek adına bolca vikipedi yaptım ve görsel olarak tazelemek için de ilk sezonun son iki bölümünü yeniden izledim diyebilirim:) İlk sezonun incelemesini 3 Ocak 2013 yılında yazmışım ve üstünden üç sene gibi bir zaman geçince doğal olarak akıllarda pek bir şey kalmamış. Bu yüzden bir animeye ikinci sezon gelecekse aranın fazla açılmaması (en fazla bir sene) taraftarıyım.

    İçerik olarak anime üç sene önce çıkan ilk sezondan pek farklı sayılmaz. Çıtayı yükseltememiş ama düşürme de söz konusu değil. Evet, anime kendisini izlettiriyor. Karakterleri bol ve aksiyon sahneleri çok başarılı. Ama bir boşluk varmış gibi de hissedemeden edemiyorum. Hikâyesi de fena sayılmaz fakat tüm bu etkenler bir araya gelse bile şahsen bende anime fazla bir heyecan yaratamıyor. Anlatabildim mi bilemiyorum ama sanki çok yüzeysel veya hızlı ilerliyor gibi. Bir şeyler eksik kalmış. Kısacası animeyi güzel ama etkileyici değil olarak tanımlarsam doğru olur. Son olarak, film ve devam sezonu ilk sezonda havada kalan tüm soruları cevaplıyor. İlk sezonun incelemesinde bu krallar neden sadece Japonya’da gibi sorular sormuştum. Bir takipçimiz de bana film ve yeni sezonda bunların açıklandığını ve kafamdaki birçok şeyin kalkacağını söylemişti. Doğrudur, devam serisinde önemli sorular cevap buluyor. Kafamda sadece bir soru kaldı ki bu da animenin sonu ile ilgili. Devamı açık açık spoiler olacak. Bu yüzden izlemeyen okuyucularımızın şiddetle uzak durmasını, bir sonraki paragrafa geçmesini tavsiye ediyorum. Şimdi, Dresden Yazıtları malum son bölümde yok ediliyor. Yazıtların gücü ortadan kalktığı için Nagare ölüyor, Munakata ölümden dönüyor vs. Yani benim anladığım, artık kralların gücü yok. Yani başta krallar olmak üzere herkes artık normal bir insan. Bu tezi destekleyecek somut bir bilgi ben göremedim ve yazıtlar yok olduktan sonra Kuroh güç kullanıyor. (şu kamçı gibi olan gücü) Bu yüzden gene kafam karıştı:) 


    Animenin çizimleri yine ilk sezondaki gibi “farklılığını” korumuş. Çizim ve detay olarak anime başarılı. Renkleri ise kendisine has, başka animelerde göremeyeceğimiz türden. Yine kırmızı, yeşil, mor tonlamalar hâkim oluyor ekrana ve ilk sezonda şaşırtıcı bulduysam da bu sefer hazırlıklıydım:) Bir de ilk sezonda bu kadar var mıydı hatırlayamadım (gene mi:) ama Neko ve Seri sayesinde bolca vücuttan bağımsız hareket eden göğüsler, kocaman kalçalar, beyaz minik külotlar görme şerefine nail oluyoruz. Şahsen Seri’nin üzerinden fazla rant yapılmaya çalışılmış diye düşünüyorum. Bacak arası açılar, göğüslere zumlar, yırtılan elbiseler falan. Açıkçası ne gerek vardı diyorum ben. Öncelikle animenin türü bu kadarı için bence uygun değil. Tamam, bir iki yerde hani olur, hangi animede olmuyor ki? Yine tamam, Neko hopluyor zıplıyor dövüşürken falan eteği açılıyor, onda da problem yok. Ama Seri? Biraz ağır mı olur bilemiyorum ama baldır bacak meme göstersin, seks objesi olsun dışında animede pek bir vasfı yok. Üstelik gözümüze gözümüze sokuluyor. En azından benim düşüncelerim bu yönde. Müziklere de değinmeden olmaz; bölümler esnasında çalan parçalar da gayet başarılı ve yaşanan anı tamamlıyor. Kapanış parçası da iyi ama o nasıl bir açılış parçasıdır, ne alakadar anlayamadım. Tek kelimeyle kötü. Daha da ileri gidip rezil bile diyebilirim. Hem parça kötü hem de K gibi bir seriyle, diğer müziklere kıyasla ne alaka? Hele sonunda ne diyordu, “bir öpücük vereceğim sana” ile müzik bittikten sonra hakikatten birisi öpücük atıyordu. Ne kadar lüzumsuz bir şeydi, anlatamam. Belki anime romantizm odaklı bir şey olsa bir nebze ama böyle bir animeye bu “şey” hiç yakışmamış.

    Bir devam sezonu için gereğinden uzun bir inceleme oldu, farkındayım. Demek ki fazlaca izlenimlerim olmuş:) Şöyle yazıyı toparlayacak olursam; K adlı anime, filmi ve ardından gelen ikinci sezonuyla tatmin edici bir final yapıyor. Dediğim gibi anime içerik olarak kaliteli, renklendirme olarak farklı, müzikleri açısından (açılış faciası hariç) başarılı bir anime ama hitap olarak bir eksiği var. Nasıl desem, yemek tam kıvamında pişmiştir ama tuzu eksiktir, bunun gibi bir şey:) 


  • Arslan Senki İncelemesi

    Yönetmen: Noriyuki Abe
    Stüdyo: Liden Films, Sanzigen
    Tür: Fantastik, Aksiyon, Macera
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 25
    Anime Puanı: 10/9.5


    Yazar Yoshiki Tanaka’nın romanlarından (Tanaka’da Fars edebiyatından Amir Araslan efsanesinden esinlemiştir) uyarlanan anime, fantastik bir dünyada Arslan adlı genç prensin hikâyesini anlatıyor. Arslan, Pars kralı 3. Andragoras’ın oğludur. Sert ve acımasız görünümlü bir krala sahip olmasına karşın Pars, çevre krallıklara göre daha gösterişli ve zengin bir krallıktır. Pars’ın çevresinde Türk, Turan ve Shindra gibi Pars’ın zayıflaması için tetikte bekleyen veya ittifak halinde olduğu Maryam gibi ülkeler vardır. Başta Maryam ve Pars’ın en büyük tehdidi ise Lusitania adlı ülkedir. Tanrıları Yaldaboth’a inanmayan herkesin ölmesini savunan bir ülke olan Lusitania, Pars ile birçok kez harp etmiştir fakat Pars daima zaferle ayrılmıştır. Arslan on dört yaşına girdiğinde ilk savaşına katılmak için yine Lusitania’nın başlattığı bir akına karşı gelmek için Kral Andragoras ve ordusuna katılır. Kral zaferden çok emindir fakat Lusitania’da bu sefer farklı bir faktör vardır. En beklenmedik şey olur ve Pars ordusu hezimete uğrar. Çok geçmeden de Pars’ın şanlı başkenti Ecbatana, Lusitania’nın eline geçer. Arslan ise ilk savaşından yenilgiyle çıkmıştır ama onu mutlak sondan oldukça güçlü bir şövalye ile aynı zamanda arkadaşı olan Daryun kurtararak güvenliğe kavuşturur. İkili, yıllar önce Kral Andragoras tarafından sürgün edilen strateji uzmanı Narsus’a sığınırlar. Arslan ve Daryun, Narsus’u Ecbatana ve Pars’ı geri almak olan davalarına katılmasını ikna etmeyi başarırlar. Kısa bir süre sonra Arslan yeni dava arkadaşları da edinerek uzun macerasının ilk adımlarını atmış olur. 


    Arslan Senki adlı animeyi izlemeye başladığım zaman aklıma hemen Suikoden adlı oyun serisi geldi. Playstation 2’de zamanında severek oynadığım Suikoden III, Suikoden IV ve Suikoden V’te Arslan Senki ile benzer bir yapı var. Suikoden serilerinde tıpkı Arslan benzeri elden giden bir krallığın prensini veya tam tersi diktatör bir krala karşı ayaklanmaya başlatan bir kahramanı yönetiyorduk ve türü olan sıra tabanlı rpg’nin yanında strateji şeklinde savaşlar da gerçekleştiriyorduk. Ayrıca her oyunda tıpkı Narsus gibi bir stratejistimiz vardı. Bu şahıs, kahramanımıza yol göstererek zorlu mücadelelerden nasıl alnımızın akıyla çıkabileceğimizi anlatıyordu. Ve yine animedeki gibi oyunda da yeni arkadaşlar edinip ordumuza katabiliyorduk. Bu sayı her oyunda yüz kişiye kadar (ordudan ayrı partimize ekleyip savaştırabileceğimiz ve orduların başına geçirebileceğimiz) çıkabiliyordu ve kimilerini kolayca davamıza katabilirken kimileri için epey uğraşmamız gerekiyordu. Yani bu elemanları ordunuza katıp katmamak tamamen sizin elinizdeydi. Kısacası demek istediğim Suikoden çok sevdiğim bir seriydi ve Arslan Senki’yi görünce eskiye gittim. Nostaljik bir hava yaşatmasının yanında içeriği de sevdiğim türden olunca tüm bölümleri keyifle izledim diyebilirim. Genç Arslan’nın gelişimi, aşması gereken zorluklar, arkadaşları ile ilişkileri, yaşanan amansız savaşlar ve Narsus’un keskin zekâsını ben zevkle izledim. 


    Animenin karakter çizimleri başarılı, abartılı ve absürt duran karakterler yok, arka plan çizimleri de gayet göze hoş geliyor ama bir kusuru var ki o da hızlı sahneler. Öncelikle az olsa da kullanılan CGI efektleri pekiyi değil. Kalabalık ordularda adeta kopyala yapıştır yapmışlar. Bir sahnede birbirinin aynısı iki, hatta üç karakter görebilmek mümkün. Bu pek önemli değil ama dediğim hızlı sahneler açıkçası daha iyi olmalıydı. Genelde savaş meydanında süregelen bu sahnelerde uzaktan karakter çizimleri gözle görülür bir şekilde bozuluyor, yamuluyor. (İzlemedim ama aynı Durum yeni Dragonball serisinde de mevcutmuş) Hatta bir sahnede karakter gözüne darbe yedikten sonra hızla yere düşerken fark ettim, adam bağırıyordu ama ağzı sabit duruyordu. Yani kıpırdamıyordu. Aynı sahneyi yavaş çekimde izlediğimde ne kadar gülünç olduğunu daha iyi gördüm. Açıkçası böyle bozulmaların böyle güzel ve dolu bir içeriğe sahip olan bir animede olmaması lazımdı. Sebebin yapımın iki stüdyoya sahip olmasıdır bilemiyorum ama her ne olursa olsun olmamalıydı. Görselde yaşanan bu sıkıntıya karşın müzikler ve seslendirmeler bakımından anime sağlam zeminde. Anime iki açılış ve kapanış parçasına sahip ve ilk açılış parçasını oldukça başarılı buldum. Seslendirmelerde ise ilk bölümde de çıkan Etoile adlı karakterin sesini yakıştıramamıştım ama bunun sebebi de son bölümlere doğru açıklanıyor:) Ayrıca her ne kadar Türk adında düşman bir ülke olsa da Pars’ın savaş narasının “Yaşasın” olduğunu da belirtmek isterim.

    Arslan Senki bahsettiğim gibi eski anılarımı canlandırdığı için birazcık fazladan puan verdim ama hikâyesi bakımından da bu puanı hak ediyor diyebilirim. Sadece çizimlerindeki aksaklıklar yüzünden belki birazcık daha düşük olabilirdi ama dediğim gibi beni sevdiğim bir yerden yakaladı seri. Animenin ikinci sezonu bir aksilik çıkmaz ise bu yıl içinde başlayacak ve ikinci sezon da tamamlandığı gibi izlemeye başlayacağımı rahatça söyleyebilirim. Elbette o zamana kadar eminim ki hikâyenin çoğunu, karakterlerin adlarını vs. unutacağım:) Fantastik bir diyarda geçen ve izlemesi zevkli olan, karakter bakımından da güçlü bir anime arayan arkadaşlar Arslan Senki’ye bir baksın diye düşünüyorum. 


  • Noragami: Aragoto İncelemesi

    Yönetmen: Kotaru Tamura
    Stüdyo: Bones
    Tür: Doğaüstü güçler, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/7.5


    Noragami adlı anime serisinin ikinci sezonu olan Aragoto, ilk sezonun bıraktığı yerden devam ediyor. Yine her zamanki gibi tam bir devam sezonu olduğu için serinin hikâyesine girmiyorum. İlk sezonun incelemesine ve Noragami adlı animenin hikâyesine buradan ulaşabilirsiniz. 


    Dediğim gibi devam sezonu olan Noragami Aragoto’da Yato ve arkadaşları yeniden bizlere merhaba diyor. Yato’nun hedefi her zamanki gibi kendi tapınağına sahip olmaktır. Yukine giderek olgunlaşmakta ve Hiyori ise ikiliye göz kulak olmaktadır. Formalite bir “yeniden merhaba” bölümünden sonra ikinci sezon esas hikâyelerine odaklanmaya başlıyor. Hikâyelerine dedim çünkü sezon kendi arasında ikiye ayrılmış durumda diyebilirim. İlk konu Yato ve Savaş Tanrısı Bishamon arasındaki husumeti konu alıyor. İşleniş, ikilinin geçmişi ve başlarından geçenler olsun, yaşananların bizlere aktarılışını oldukça başarılı buldum diyebilirim. Her ne kadar Bishamon ön planda olduğu için “Bishamon hamamda hafif göğüs gösterelim, Bishamon uyuyor, bacaklarına odaklanalım” gibi böyle bir animede fazla gerek olmayan etmenlere rastlasam da serinin ilk yarısını beğendim diyebilirim. Hatta izledikten sonra (özellikle başarılı duygusal sahnelerinden sonra) acaba ilk sezona fazla mı katı davrandım verdiğim puanla derken ikinci hikâye başlayınca neden ilk sezona verdiğim puana layık olduğunu bir kez daha hatırladım. Öncelikle ikinci hikâyede Tanrı Ebisu ile tanışıyoruz ve bunun yanı sıra esas ana hikâyeden parçalar da ediniyoruz. Ebisu’lu senaryo açıkçası Bishamon’unkinin yanında biraz sönük kalıyor ve işin içine sevmediğim Nora karakteri de dahil olunca ilk altı bölümde aldığım gaz ansızın sönüverdi. Belki ben fazla tepki veriyorumdur ama Nora dahil oldu mu hem kendisine hem Yato’nun hareketlerine fazla katlanamıyorum. Buna karşın son bölüm de güzel olmuş ve animeye tadında ve küçük bir sürpriz ile beraber güzel bir sezon finali yaptırıyor. 


    Noragami renkli ve hızlı içeriği ile dikkat çeken bir anime ve doğal olarak çizimleri de bu yönde, tıpkı ilk sezonu gibi capcanlılar. Karakterlerin kalitesi, arka plan çizimleri kısacası görsel olarak Noragami gördüğüm en güçlü (en güzelden ziyade tekniği başarılı) animelerden birisi. Hızlı aksiyon sahnelerine katkıları ile müzikleri de elbette es geçmemek lazım. Çizimleri başarılı olduğu kadar animenin müzikleri de bir o kadar iyi. Hareketli ve iç gıcıklayıcı açılış parçası serinin kısa bir özeti gibi. Kapanış parçası açılışa göre daha ağır ama görüntülerle birleşince ortaya fena bir şey çıkmamış. Bölümler esnasında çalan başarılı eski parçaların yanına başarılı yeni parçalar da eklenmiş. Lakin bir tane parça var ki dinlediğinizde eminim sizin de çok ilginizi çekecektir. Altıncı bölümde çalan “Kelime-i Şehadet” remix (evet, yanlış okumadınız) çok ilginç bir deneyim oldu. Şimdi bu doğru mudur yanlış mıdır bilemem, tartışmasına da girmek istemiyorum ama müzikal yönünden incelersek dile pelesenk olan hareketli ve hoş bir parça olmuş diyebilirim.

    Noragami’nin ikinci sezonu benim gözümde beklediğimden iyi başladı ve yarısından sonra ilk sezonda sevemediğim unsurlar yine karşıma çıksa da güzel bir final yaptı. Üçüncü sezonu da günün birinde karşımıza çıkacak ve büyük bir iştah ile beklemesem de günü geldiğinde ben de izleyeceğim diye düşünüyorum. 


  • One Punch Man İncelemesi

    Yönetmen: Shingo Natsume
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Aksiyon, Komedi
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/9


    Akranlarından biraz farklı olarak önce internet üzerinden yayılan ve çok tutunca bildiğimiz manga şeklinde yeniden uyarlanan One Punch Man’ın kahramanının adı Saitama. Kendisi garip yaratıkların, çılgın bilim adamlarının ve uzaylarının var olduğu bir evrende, şehir isimleri A’dan Z’ye kadar alfabetik olan kurgusal bir Japonya’da yaşayan sıradan görünümlü ama hiç de sıradan olmayan birisidir. Saitama’nın yaşadığı bu değişik evrende ayrıca süper kahramanlar ve bağlı oldukları Kahramanlar Derneği de bulunmaktadır. Dernekte çeşitli çapta ve yetenekte kahramanlar vardır ve her birinin gücü farklılık göstermektedir. Anlattığım bu garip dünyada Saitama ise daha da garip durmaktadır çünkü kendisinin şöyle bir özelliği vardır; aşırı güçlü olduğu için rakiplerinin işini tek yumrukta bitirebilmektedir. Karşısına çıkan her türlü uğursuzluğu hiç terlemeden, bildiğiniz tek bir yumruk ile ikiye gayet rahat bölebilmektedir. Durum böyle olunca kahramanlık işi pek heveslendiği gibi gitmez. Sonuçta devasa yaratıkları bile hiç efor sarf etmeden bir vuruşta öldürebilmektedir. Bu yüzden de Saitama için kahramanlık biraz hobi tadındadır. Günün birinde bir sayborg olan Genos ile Saitama’nın yolları kesişir. Genos, kendisine zorluk çıkaran rakibinin Saitama tarafından tek yumrukta işinin bitirildiğini görünce şok olur ve Saitama’nın çırağı olmak ister. Akabinde Genos sayesinde Saitama’nın hayatına biraz renk girer ve Genos da Saitama ustası gibi güçlü olmanın peşindedir. Lakin dediğim gibi bulundukları dünya çok ama çok garip bir yerdir. 


    One Punch Man’in adını açıkçası ben daha önce hiç duymamıştım. Ne zamanki animesi yayınlanmaya başladı, o zaman yerli ve yabancı sosyal medyada karşıma sürekli sarı pijamalı “bön bön” bakan kel arkadaş çıkmaya başladı. Üstelik edindiğim izlenimler daima olumlu ve komikti. Durum böyle olunca ben de seri sona erdiğinde izlemeye başladım ve neden bu kadar çok sevildiğini az çok anladım. Evet, One Punch Man’i ben de gayet sevdim çünkü bana ilk bakışta Detroit Metal City adlı animeyi hatırlattı. İçerik olarak hikâyeden ziyade olaylara dayanması, değişik tarzı ile düşündürmekten ziyade güldürmeye odaklaması, absürtlük ve komediyi başarılı bir şekilde harmanlaması sevilmesinin büyük etkenleri ama bir etken daha var ki bence bu kadar tutulmasının esas sebebi o dur. Bu etken de artık ana karakterimizin alışılmışın dışında oldukça güçlü olması ve bunun izleyicisine yaşattığı tatmin duygusu. Başta Dragonball olmak üzere çoğu dövüş veya kahramanlı animelerde bize sürekli sergilenen tema aynıydı: antrenman yap – güçlen – güçlü rakibini yen, daha güçlüsü gelsin ağır darbe al, güçlen geri gel yen. Konu Dragonball olunca antrenman yap, süper level atla, saçların daha da uzasın, düşmanı yen, daha güçlüsü çıkınca daha çok uzat saçları vs. gidiyor. One Punch Man’in kahramanı Saitama ise gördüğünüz üzere böyle değil. Ve şahsen ben ilk defa bir karakterin rakiplerini yumurta gibi kırdığını görüyorum ki bunu izlemek gayette zevkliydi. Dediğim gibi çok tutulmasının sebebinin de diğer saydığım etkenlerle beraber esas olarak bu yüzden olduğunu düşünüyorum. Bu arada Saitama’nın kel olması Goku’ya bir gönderme olabilir diye de düşünüyorum, verdiği mesaj da daha güçlü olmak için saçlarının uzamasına gerek yok :) One Punch Man’ı yakından incelediğimizde aslında animeyi götürenin sadece Saitama olduğunu da görüyoruz. Saitama’yı animeden çıkarırsak ortaya sıradan dövüş içerek, kahramanların canavarları dövdüğü bir animeden başka bir şey kalmıyor. Yani eminim ki hepimiz One Punch Man’ı izlediysek Saitama için izledik. Hikâye olarak daha önce dediğim gibi anime hikâyeye nazaran o anki olaya ve Saitama’nın yapıp yapacaklarına odaklanıyor. Bu yüzden animede öyle derin bir konu aramayın. Zaten anime daha size ilk saniyesinde ben size sürükleyici bir hikâye değil olağandışı bir adamın günlük yaşamını gözler önüne sereceğim diyor. Hal böyle olunca bazı Saitama’sız sahnelerde açıkçası biraz sıkıldığımı inkâr edemem. Çünkü dedim ya, olay Saitama’da bitiyor ve kendisi dışında iki karakter çarpışınca bildiğimiz dövüş oluyor. Neyse ki bu tarz sahneler azınlıkta ve Saitama bizi varlığından sıkça eksik bırakmıyor. Güçlü olduğu kadar sempatik bir karakter de olan Saitama’nın evinde kaba etini kaşıyarak televizyon seyretmesini seyretmeyi diğer karakterlerin birbirleri ile dövüşmesini izlemeye açıkçası ben tercih ederim:) 



    Animenin çizimleri, daha doğrusu Saitama’nın çizimleri en az kendisi kadar eğlenceli. Öncelikle arka plan çizimleri ve diğer karakterlere kısaca değineyim; Şehir çizimleri olsun, diğer karakterler olsun gayet başarılılar. Öyle gözüme çarpan, şurası olmamış dediğim bir yer yok. Yeri geldiğinde dökülen kan, parçalanan bedenlerde sıkça karşımıza çıkıyor. Dövüşler sırasında zaman zaman kullanılan çizgi roman efektleri de güzel oturmuş. En başarılısı ise yine Saitama olmuş. Vurdumduymaz tavrındayken ikinci paragrafımda bahsettiğim gibi etrafına sürekli “bön bön” bakması ve “he, tamam” gibi tek kelimelik cevaplar kullanması çok eğlenceli. Az da olsa ciddileştiği zamanlarda ise (örneğin süpermarket indirimini oyalanırsa kaçıracağını öğrendiğinde) aslında ne kadar korkutucu ve kendine güveni tam bakışlarının olduğunu görebiliyoruz. Müzikleri bakımından One Punch Man oldukça gaza getirici bir açılış parçasına sahip. Açılış parçası tek başına bu kadar etki edemez ama açılış görüntüleri ile birleşince ortaya çok iyi bir açılış çıkmış diyebilirim. Kapanış müziğini ise pek beğenmedim. Animenin tarzına uymadığını düşündüğüm parça bana göre çok yavaş ve ağır kalmış. Seslendirmelerde de yine başta Saitama olmak üzere iyi iş çıkarılmış. 


    One Punch Man Saitama ile kısa da olsa eğlenceli vakit geçirebileceğinizi düşünüyorum ve ilk defa adeta yenilemez bir ana karaktere sahip olduğumuzu görmek benim gibi bir sürü kişinin hoşuna gitmiştir. Artık biz değil kötüler sürekli antrenman yapsın da çıksınlar karşımıza:) Uzun lafın kısası, izlemeyen sayısı azdır ama Saitama ile tanışıp dünyasına bir göz atmak, kafanızı boşaltmanıza ve keyifli vakit geçirmenizi sağlayabilir. 


  • Sound! Euphonium İncelemesi

    Yönetmen: Tatsuya Ishihara
    Stüdyo: Kyoto Animation
    Tür: Okul, Müzik 
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/7


    Ayano Takeda’nın romanlarından uyarlanma bir yapım olan Sound! Euphonium veya Hibike! Euphonium’da Kumiko Oumae bando kulübü geçmişi prestijli olan Kitauji Lisesi’ne yeni başlamıştır. Yedi yıldır Euphonium (Tubanın küçüğü, Tüba, Küçük bas) çalan Kumiko, ortaokulun son senesinde bulunduğu bando kulübü bölgesel elemelerde altın almasına rağmen ulusal yarışmalara katılamamıştır. (Altın alanlar arasından ulusallara gidecek okul seçiliyordur ve gidemeyenlere ise sahte altın deniliyordur) Kumiko ulusallara gidememelerine rağmen mutludur, sonuçta iyi bir derece yapmışlardır ama yanında oturan Reina bunu duyunca biraz sinirlenir çünkü onun hedefi ulusallar olmuştu. Kumiko bu söylediği için azıcık utanma, azıcık pişmanlık duysa da ortaokul sona erer ve lise başlar. Kitauji Lisesi’ne adım atan Kumiko burada Hazuki ve Sapphire (bildiğimiz Safir :) adında iki arkadaş edinir. Muhabbetler edilir ve konu bandoya gelince Hazuki ile Safir bu kulübe katılmaya karar verir. Kumiko ise biraz isteksiz görünse de o da bando kulübüne katılır. Derken burada Reina ile karşılaşır. Reina da Kitauji Lisesi’ne başlamıştır ve doğal olarak o da bandoda olup hedefi ulusallara katılmaktır. Kumiko’nun ise ilk hedefi Reina ile ilgili kalbindeki taşı atmak ve yeni arkadaşları ile yeni bando kulübünde yeni bir maceraya yelken açmaktır. 


    Sound! Euphonium’un şu ana kadar izlediğimiz diğer bütün kulüp temalı animelerden açıkçası bir farkı yok. Anime bireysel olarak kötü olmasa da olağan bir konuyu bize sunduğu için daha baştan handikaplı bir başlangıç yapıyor. Ve şahsen beni pek etkileyemediğini söyleyebilirim. Dediğim gibi anime kesinlikle kötü değil ama izlediğimiz şeyler zaten daha önce gördüğümüz şeylerde pek farklı değil. Liseyle beraber yapılan yeni bir başlangıç, eski günlerini arayan bir kulüp, yarışmalara katılmak için verilen zorlu mücadele vs. bunlar hep tanıdık. Tek farkı, bando kulübü içermesi ve doğal olarak bandodaki insan sayısının fazla olması. Yani kulüp üç kişi bir kişi daha olmazsa kapanacak hikâyesi burada yok. Animenin de burada yapması gereken içeriğini adaşlarından farklı hale getirmek, farklı bir tat sunmaktı ki bu konuda ise pek başarılı olduğunu söyleyemem. Anime izlemeye yeni başlayan birinin repertuarı dar olacağından bu anime ona bir hayli çekici gelebilir ama benim gibi eskilerdenseniz şaşıracağınızı, ekrana kilitleneceğinizi falan pek sanmıyorum. Dediğim gibi yenilik olmamasına rağmen anime elbette izlenebilir seviyede ve özellikle son bölümde tüm bando ekibi gibi sizler de belki de ilk ve son kez heyecanlanabiliyorsunuz. 


    Çizimleri bakımından anime kardeşi K-On ile çok büyük benzerlikler gösteriyor. Hatta aynı animeymiş de farklı okulda geçiyormuş diyebilirim. Tek farkları elbette gitarlar yerini nefesli çalgılara bırakmış ve komedi unsuru Sound! Euphonium’da fazla değil. Bu animede komediden ziyade bando ve üyelerinin birbirleriyle ilişkisi daha bir ön planda. Bunun dışında sevimli kızlarımız pembiş yanakları ve kendilerini sevimlilik katan hafif çarpık duruşları ile K-On’dan fırlamış gibiler. Kalite olarak çizimler gayet başarılı ve içeriği bakımından anime daha ciddi bir tarzda da gidermiş. Şikâyet ettiğimden değil, sadece nasıl olurdu diye merak ettim diyelim. Animenin açılış ve kapanış parçası tarzına uygun, seslendirmelerde de herhangi bir sıkıntı yok. Animenin ana öğesi olan bando müzikleri de gayet başarılı ama pek fazla olmadıklarını söyleyebilirim. Bana göre müzik içerikli bir anime için çok az parça var animede. Bandomuz çoğunlukla pratik yapıyor ama genelde son bölüm hariç bölük pörçük dinliyoruz müziklerini.

    Sound! Euphonium 2015 yılında incelemesini yazdığım son anime unvanının sahibi oldu ve yine tekrarlıyorum, anime kötü veya sıkıcı değil. Sadece göze çarpacak bir yenilik içermiyor. Bu yüzden kendi başına ele aldığımızda aslında daha yüksek puanı hak ediyor ama ben bireysel olarak incelediğim ve diğer deneyimlerimi de kıyasa soktuğum için kendimce bu puanı uygun buldum. Dilerim ikinci sezonu bizi daha fazla şaşırtır. Son olarak 2016 yılınızın da gönlünüzce geçmesini diliyorum. 


  • Rokka no Yuusha İncelemesi

    Yönetmen: Takeo Takahashi
    Stüdyo: Passione
    Tür: Fantastik, Aksiyon, Macera
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8.5


    Ishio Yamagata’nın romanlarından önce mangaya ardından animeye uyarlanan Rokka nu Yuusha, Türkçeye uyarlanan adıyla Altı Çiçeğin Kahramanları’nda olaylar fantastik bir diyarda geçiyor. Efsanelere göre iblis tanrı insanlığı tehdit ettiğinde kader tanrıçası gücünü altı kahramana bahşedecek ve bu altı kahraman da iblis tanrısını geldiği yere geri yollayacaktır. İblis tanrısı yer uyanışında karşısında altı kahraman bulmuş ve alt edilmiştir. Yine iblis tanrısına karşı mücadele zamanı geldiğinde birbirinden farklı kahramanlar seçilerek buluşma noktasına varırlar. Fakat bir terslik baş gösterir ve iblisleri hapsetmeleri gereken çemberde (bu çember iblis diyarının girişine yakın bir yerdedir, böylece oradan gelen iblisler yayılamayacaktır) kendileri hapsolurlar. Lakin bu dertlerinin en küçüğüdür çünkü dediğim gibi her zaman altı kahraman boy göstermiştir ve bu sayı hiç değişmemiştir. Bu sefer ise ekip yedi kişidir ve efsaneye göre bu imkânsızdır. Tek mantıklı açıklaması aralarında bir hainin olduğudur.  


    Rokka nu Yuusha’yı izlemeye ilk başladığınızda karşınızda klasikleşmiş konusuyla fantastik içerikli bir anime buluyorsunuz. Kılıçlı veya büyülü güçleriyle kahramanlar, kötü iblisler, krallar, azizeler vs. Fakat anime dördüncü bölümden sonra kabuk değişimine giriyor ve benim de sevdiğim bir tema olan “katil kim” temasına bürünüyor. İlk paragrafta bahsettiğim gibi Altı Çiçeğin Kahramanları bu sefer yedi kişidir ve aralarından biri farklıdır. Dolayısıyla aralarında giderek artan şüphelenmeler, huzursuzluklar ve iftiralar atılmaya başlanır. Kahramanlar şüpheleri kendi üzerlerinden kaldırmaya, masumiyetlerini kanıtlamanın peşine düşerler. Ve dediğim gibi de ben bu tarz içerikleri sevdiğimden (hainin kim olduğunun verdiği merak, kendi teorilerimi oluşturmak) gayet zevkle izledim. Dilerseniz altı kahramanı ve aralarındaki artı biri size kısaca tanıtayım:

    Adlet Myer: Adlet serinin başkarakteri ve dediğine göre dünyanın en güçlü insanıymış. İblis tanrısını yenmek için kendince nedenleri olduğunu söyler. Dövüş stili kılıç odaklı olsa da yeri geldiğinde aldatmacalara başvurarak rakibinin dengesini bozar.

    Nashetanya: Uzun adıyla Prenses Nachetanya Loei Piena Augustra bir bıçak azizidir. Küçük bıçaklardan büyük kılıçlara kadar çeşitli büyüklükte bıçaklar yaratarak rakibinin üzerine yollayabilmektedir.

    Goldov Auora: Genç bir şövalye olan Goldov Nachetanya’ya sadık bir savaşçıdır. Uzun boyuyla ve mızrak benzeri dev silahı ile gayet ciddi bir kişiliğe sahiptir.

    Flamie Speeddraw: Barut azizi olan Flamie, gizemli bir kişiliğe sahiptir. Fazla konuşmayan Flamie’nin geçmişi diğerlerinden farklıdır ve uzun tüfeği ile geniş bir menzile sahiptir.

    Hans Humpty: Tuhaf ama aynı zamanda oldukça zeki olan Hans bir suikastçıdır. Kendisi oldukça atletiktir ve kendi deyimiyle adeta kedi gibidir. Hançerleri ise ölümcüldür.

    Chamo Rosso: Açıkçası benim en gıcık olduğum karakter olan küçük Chamo, bataklık azizidir ve denilenlere göre fazla güçlüdür. Dövüş stili de diğerlerinden çok farklıdır.

    Maura Chester: Liderlik vasıfları ön plana çıkan Maura bir dağ azizidir ve diğer azizlerin de başı konumundadır. Kılıçlardan ziyade azizlik güçlerini kullanır. 


    Animenin arka plan çizimleri ve aksiyon içerikli sahneleri başarılı. Kullanılan farklı dövüş teknikleri, yeri geldiğinde içerdiği şiddet yerli yerinde. Fakat karakter çizimlerinde maalesef bir sıkıntı çarptı gözüme. Yakın çizimlerde ve yavaş sahnelerde sıkıntı yok ama özellikle hızlı dövüş anlarında ve karakterlerin uzak görünümündeki yüz hatlarının kötü olduğunu fark ettim. Yüzler detaysızlaşıyor ve yüzler biraz çarpıklaşıyor. Hızlı sahnelerde çoğu anlık olduğu için pek dikkat çekmiyor ama bir karakter arkalarda bir yerde sabit durdu mu kötü bir görüntü oluşuyor. Passione stüdyosunun başka bir animesini izlemedim, onlarda durum nasıl bilmiyorum ama böyle bir şeyin de bence olmaması lazımdı. Müzikler ve seslendirmeler ise gayet başarılı. Animenin içerdiği ruh haline göre değişen açılış ve kapanış görüntüleri ile çalan parçalar gayet iyi. Özellikle ikinci açılış parçası çok başarılı. Seslendirmelerde keza karakterlere çok yakışmış. Özellikle Flamie’nin karakteri ve sesinin uyumu harika.

    Rokka no Yuusha’yı içeriği bakımından severek izledim. Yukarıda bahsettiğim teknik aksaklıkları olsa da genel olarak iyi bir anime diye düşünüyorum. Ve animelerin birçoğu gibi yarım bitenler kervanına katılmış. Yedincinin kimliğini son bölümde öğreniyoruz elbette ama sebeplerini ve iblis tanrısına karşı verilecek mücadele için beklememiz gerekecek. Ayrıca son bölümde küçük de bir sürpriz karşımıza çıkıyor. Uzun lafın kısası, Rokka no Yuusha benim açımdan başarılı bir animeydi ve ben bu yazıyı yazdığımda henüz ikinci sezonu için bir gelişme olmasa da bekleyenleri arasında olacağım.


  • Psycho-Pass: The Movie İncelemesi

    Yönetmen: Naoyoshi Shiotani
    Stüdyo: Production I.G.
    Tür: Bilimkurgu, Gerilim, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 10/8


    Psycho Pass: The Movie, ilk seriden dört sene sonrasını ve ikinci seriden iki buçuk sene sonra yaşanan bir olayı konu alıyor. İlk seri ve Sybil Sistemi hakkında daha fazla bilgi almak için buradan ilk serinin, ikinci serinin incelemesine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

    Giriş paragrafımda da bahsettiğim üzere ikinci sezondan bu yana iki buçuk yıl geçmiştir. Sybil Sistemi’nin sırrını bilen Tsunemori Akane hala Bölüm 1’in başındadır ve ekibiyle işine devam etmektedir. Anime filminde gördüğümüz kadarıyla Japonya’nın Sybil Sistemi yurtdışına da ihraç edilmeye başlanmıştır. Amaç kaosun ve yerel savaşların sürdüğü dünyaya düzen ve barış getirmektir. Güney Doğu Asya Birliği (SEAUn) adındaki ülke de Sybil Sistemini ülkesine kurmuştur ve Japonya’daki gibi tamamen fonksiyonel olmasa da sistem işlemeye başlamıştır. Fakat sisteme karşı çıkan ve devletle savaş halinde olan küçük bir terörist grubu Japonya’ya sızmıştır. Olaya Bölüm 1 müdahale eder ve canlı yakalanan teröristlerin “anı taramalarından” Shinya Kogami’nin hayatta olduğu ve teröristlerle beraber SEAUn’da faaliyet gösterdiği saptanır. Durum böyle olunca Akane özel izin olarak SEAUn’a gider ve olayı araştırmaya başlayıp eski infazcısı Kogami’nin peşine düşer. 


    Filmin konusu kısaca yukarıda anlattığım gibi. Seride bu defa ilk kez Japonya dışına çıkıyoruz ve diğer incelemelerimde sürekli sorduğum “Japonya’da Sybil Sistemi var, diğer ülkelerde durum nasıl” sorusuna nihayet cevap buluyoruz. Bize anlatılanlar diğer ülkelerde genel olarak bir düzensizliğin, bir kaosun hüküm sürdüğü ve iç savaşların yaşandığı. Kimisi çareyi Sybil Sitemi’nde bulurken kimisi de karşı çıkıyor. Doktor Saiga’nın şu cümlesi olayı çok güzel özetliyor: Sybil’in kafesinde mi yaşayacaksın yoksa dışarıdaki tehlikeli ormanda mı?

    Animenin çizimleri serileri gibi genel olarak başarılı. Bölüm 1’in üyeleri bu sefer bir hayli arka planda olsa da (onlar Japonya’da kaldı) Akane yine ön planda ve Kogami’ye de yeniden merhaba diyoruz. Görsel olarak bir sıkıntı yok ama seslendirmeler daha iyi olmalıydı diye düşünüyorum. Öncelikle müziklere değineyim, onlar da bir sıkıntı yok. Psycho Pass’ın tarzına uygun (her ne kadar ilk iki serininki kadar iyi olmasa da) yine Egoist’in seslendirdiği açılış parçası güzel. Kapanışda da bizlere tanıdık bir parça merhaba diyor. Anime filmi esnasında çalan parçalar da gayet iyi. Seslendirmelerde Japoncada elbette sorun yok ama sıkıntı karakterler İngilizce konuşmaya başladığında boy gösteriyor. Ağır Japon aksanlı L’lerin telaffuz edilemediği İngilizce kulağa kötü geliyor. Tamam, ben de müthiş İngiliz aksanımla konuşamıyorum, hadi doğulu arkadaşları da bu yüzden mazur göreyim ama bir siyahî karakter çıkıp da Japon aksanlı İngilizce konuşursa gülerim. İnce bir detay olsa da üzerinde durulması gerekilirmiş diye düşünüyorum. 


    Genel olarak Psyho Pass filmi için başarılı diyebilirim ama daha iyi olabilir miymiş? Bence olabilirmiş. Seri her zaman potansiyel barındırıyor ama bir filme sığdırılabileceklerin de limiti var. Psycho Pass serisine de yaklaşık iki saatlik filmiyle şimdilik son noktayı koymuş bulunuyoruz. 


  • Outlaw Star İncelemesi

    Yönetmen: Mitsuru Hongo
    Stüdyo: Sunrise
    Tür: Aksiyon, Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 1998
    Bölüm Sayısı: 26
    Anime Puanı: 10/8.5


    98 yapımı Outlaw Star’da Çin yakınlarına zamanında bir asteroit düşer. Asteroitin içinden çıkan ve dragonite adı verilen madde sayesinde uzaya giden kapılar açılır ve uzayda yolculuk insanoğlu için mümkün olur. Yeni gezegenler, yeni türler keşfedilir, koloniler kurulur, uzay polisi, uzay korsanları gibi yeni oluşumlar meydana gelir. Ayrıca “outlaw” adı verilen ne uzay koruyucusu ne de korsan, bir sınıf daha oluşur. Outlaw’lar daha çok para karşılığı iş yapan ama belirli bir çizgiyi de aşmayan kişilerdir. İşte böyle bir dünyada, uzay yolculuğunun mümkün olduğu bir evrende kahramanımız Sentinel III adlı gezegende yaşayan Gene Starwind’tir. On bir yaşındaki küçük ama zeki ortağı James “Jim” Hawking ile beraber “handyman”lık (elinden ne iş gelirse) yapmaktadırlar. Gene’in hayalleri büyüktür ve Jim de borçlarını ödemenin derdindedir. Günün birinde uzaydan Sentinel III’e Hilda adında bir Outlaw gelir. Hilda, Kei Korsanları’ndan kaçmaktadır ve kılık değiştirerek Gene ile Jim’den kendisine korumalık yapmasını ister. Hilda’nın kılık değiştirmesi bulunmasını sadece biraz geciktirir ve Kei Korsanları’nın hedefine Gene ile Jim de dâhil olur. Çok geçmeden Gene, Hilda’dan olayın iç yüzünü öğrenir ve işler sandığından karışıktır. Hilda, korsanlardan XGP15A-II adındaki çok özel bir uzay gemisini ve Melfina adındaki biyoandroidi çalmıştır. Bu gemi ile navigatörü Melfina sayesinde “Galactic Leyline” adı verilen efsanevi yeri ve içerdiği büyük hazineyi bulmanın peşindedir. Artık olaya Gene Starwind ile küçük ortağı da dâhildir ve hayatlarında bekledikleri o macera nihayet ayaklarına kadar gelmiştir. 


    Outlaw Star, 1998 yılında popüler olan uzay – vahşi batı teması (Cowboy Bebop ve Trigun gibi) barındıran bir anime. Her ne kadar bilimkurgu bir dünyada geçse de çorak topraklar, kovboylar gibi giyinmiş karakterler ve en önemlisi mızıka ile çalınan hoş melodiler ile anime bu temayı iyi yansıtıyor. Anime, yukarıda konusunda bahsettiğim gibi ilgi çekici ve hızlı bir giriş yapıyor. Gene’in hayalleri ve geçmişi, Hilda’nın amacı, acımasız Kei Korsanları derken ilk on bölüme kadar su gibi akıyor. Daha sonra ekibe yan karakterler de katıldıktan sonra atmosfer biraz daha dinginleşiyor ve seri yeni bölüm diğerinin devamı konseptinden her bölüm farklı bir konu konseptine geçiyor yapıyor. Ve bu durumdan dolayı ana hikâye doğal olarak geri plana atılıyor. Bir bölüm ekip yarışlara katılıyor, diğer bölümde para kazanmak için kabul ettikleri bir görevde bombacılar bir gezegeni rehin alıyor, bir başka bölüm uzay polisi ile başları derde giriyor vs. şeklinde ilerlemeye başlıyor anime. Bu bölümler elbette kötü bölümler değil ama ilk bölümlerin yaşattığı o izleme heyecanı, o akıcılık da doğal olarak yok. Tabi son bölümler yaklaştıkça ana hikâye yine ipleri eline alıyor ve seyir zevki ilk bölümlerdeki tadı vermeye başlıyor. Gayet başarılı bir final ile de Outlaw Star son noktayı koyuyor. 

    Animenin çizimler 1998 yapımı olduğu için doğal olarak eski ve ekranı da kare formatında. Şahsen ben eski animelerin çizimlerini daha güzel buluyorum çünkü bana daha samimi geliyorlar. O dönemin animelerinde CGI efekti ya yok ya da minimum düzeyde ve dolayısıyla el emeği çizimler yoğun olduğu için animeler daha içten duruyor. Belki ilk anime deneyimlerime böyle animelerle başladığım içindir ama ben günümüz anime çizimlerine kıyasla eski anime çizim tarzını tereddütsüz seçerim. Kısacası demek istediğim el emeği olduğu için sanki çizimlerin kendi dili, ruhu varmış gibi geliyor bana ve bir de görüntü dediğim gibi kare değil de 16:9 formatında olsaymış mükemmel bir şey olurmuş diye düşünüyorum. Buna karşın dikkatimi çekti, 17. bölüm ve devam eden bir – iki bölüm boyunca karakter çizimlerinde bir bozulma fark ettim. Karakterler özellikle uzak plan çizimlerinde gözüme kötü gözükmeye başladı. Neyse ki bu durum fazla sürmedi ama çizim tekniğini bu kadar övdükten sonra da bunun olmaması lazımdı :) Bu durumu ben Shirobako adlı animeden öğrendiğim kadarı ile bölümler yayına yetişemeyecek diye hızlı hızlı yapılmasına ve bu yüzden kareler arasında kopukluk yaşanmasına bağlıyorum :) Son olarak animenin seslendirmeleri gayet başarılı (özellikle Aisha) ve oldukça başarılı bir açılış parçasına sahip. Kapanış parçasını ise açık açık beğenmedim. Animeden alakasız görüntüler, yavan bir parça ne iş anlayamadım.

    Cowboy Bebop veya Trigun’u izlediyseniz Outlaw Star’ı da izleyip beğenirsiniz diye düşünüyorum. Anime benim gözümde Cowboy Bebop kadar iyi değil ama Trigun’dan biraz daha önde diye düşünüyorum. İzlemeye karar verirseniz (tavsiyem 720p remastered sürümünü edinmeniz) en azından uzay – vahşi batı teması altında benim gibi nostaljik bir hava yaşarsınız.


  • Ansatsu Kyoushitsu İncelemesi

    Yönetmen: Seiji Kishi
    Stüdyo: Lerche
    Tür: Komedi, Aksiyon
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 22
    Anime Puanı: 10/5.5


    Türkçeye Suikastçılar Sınıfı olarak çevirebileceğimiz animede olaylar Kunigigaoka Orta Okulu’nun 3-E sınıfının etrafında dönüyor. Bu sınıf, yani E sınıfı dersleri en zayıf olanların gittiği bir sınıftır ve hatta ihtişamlı okuldan ayrı, eskimiş bir binada ders görmektedirler. Diğer sınıfların öğrencileri ve öğretmenleri tarafından da hor görülmelerinin yanı sıra başarılı öğrenciler “ben de E sınıfına düşersem” diye bir nevi korkuyla derslerine odaklanmaktadır. Kısacası 3-E sınıfı açıkça bütün okul tarafından adeta pislik olarak görülmektedir. 3-E sınıfını ve okulu bir kenara koyacak olursak, dünyada da tuhaf bir olay yaşanmıştır. Daha doğrusu ayda diyelim çünkü ahtapota benzeyen bir yaratık ayın yüzde yetmişini yok etmiştir ve dünyayı da bir sene sonra yok edeceğini söyler. İnsanlar arasında panik yaşanmasın diye gizli tutulan bu gizemli ahtapot insanlığa bir şans verir. Sadece hükümetlerin varlığından haberdar olan Ahtapot, Kunigigaoka Orta Okulu’nun 3-E sınıfında öğretmen olarak işe başlar ve eğer öğrencilerinden birisi onu bir sene içinde öldürebilirse dünya yok olmayacaktır. Normal bir öğretmen gibi sınıfın derslerine girmeye başaran ahtapotu öldüren öğrenciye ayrıca 10 milyar yen (100 milyon dolar) ödül verilecektir. Fakat tahmin edeceğiniz üzere öğrencilerin öldürülemez öğretmen anlamına gelen Korosensei lakabı taktığı ahtapotu öldürmek çok ama çok zordur çünkü Korosensei tam 20 Mach hızında hareket edebilmektedir. 1 Mach = 340 metre/saniye olarak hesaplanmış ve buna göre Korosensei saniyede 6,8 Km. hızında hareket edebilmektedir. Fakat şu da bir gerçektir ki her ne kadar öğrencilerin görevi onu öldürmek olsa da Korosensei belki de görebilecekleri en iyi öğretmendir. 


    Ansatsu Kyoushitsu’da ana konu her ne kadar Korosensei’yi öldürmek olsa da animede okul/komedi çok daha ön planda. Animenin konusu ilk başta değişik ve ilgi çekici geliyor ama izledikçe olayların öldürmeden ziyade 9-E sınıfı öğrencileri üzerine yoğunlaştığını görüyorsunuz. Tamam, çoğu bölümde öldürme teşebbüsleri izliyoruz ama anime daha çok Korosensei’in başta Nagisa olmak üzere sınıftakilerin sorunları ve yetenekleriyle nasıl ilgilendiği üzerine yoğunlaşıyor. Yani öldürme olayını çıkarın, önümüzde bildiğiniz dersleri zayıf bir sınıfın yeni bir hoca ile yaşadığı komedi ağırlıklı bir anime var. Durum böyle olunca insanın beklentisinden farklı bir şey çıkmıyor oluyor karşısına. Demek istediğim, ben bu animeyi düz komedi okul temalı bir anime kategorisinde izleseydim belki puanı daha yüksek olurdu ama ben değişik konusunun etkisine, farklılığına kapılarak izledim ki pek farklı da olmadığını gördüm. Çok hızlı hareket edebildiği için öldürülemeyen bir varlık var, ayın çoğunluğu gitmiş, dünya tehdit altında ama bizim izlediğimiz çocukların kişisel gelişimi (hemen her bölüm farklı bir karakter üzerine yoğunlaşıyor) , plaja gitmeleri, hayat dersleri almaları. Benim görüşüm, Korosensei yerine normal bir öğretmen olsaymış ve 9-E sınıfının öğrencilerinin de okuldaki diğer sınıflar kadar başarılı olabileceği gösterilseymiş belki de daha başarılı bir okul – komedi animesi olurmuş yönünde. 


    Animenin çizimlerine değinecek olursam; ilk gördüğümde teknik olarak bana Shingeki no Kyojin’i hatırlattı. Karakterler arka plana göre baskın duruyor ve daha bir keskinler. Tarz olarak ise klasik anime tarzındalar diyebilirim. Abartıya kaçınılmamış saç tipleri ve renkleri, şirin karakterler vs. Kısacası başarılı ve sırıtmıyorlar. Sadece izlerseniz benim gibi Nagisa kız mı yoksa erkek mi diye tereddüde düşeceğinizden eminim. Ama merak etmeyin, 14. Bölümde tasdik ediliyor:) Müzikler ise “shonen” odaklı bir anime için normal sayabileceğimiz, benim açımdan fazla bir şey vaat etmeyen parçalar.

    Ansatsu Kyoushitsu’yu ben sadece Korosensei nedir, nereden niye geldi ve amacını merak ettiğim için izledim ki animenin yarım biteceğini son bölümlere yaklaştıkça fark ettim. Evet, animenin 2016 yılında ikinci sezonu gelecek ve çok büyük bir ihtimal ben izlemeyeceğim. Ansatsu Kyoushitsu’yu izlemeyi düşünenlere tavsiyem, seriyi benim gibi ahtapotmuş, dünya yok olacakmış diye düşünmelerinden ziyade orta şekerli komedi – okul içerikli bir anime olarak ön planda tutsun. 


  • Gangsta İncelemesi

    Yönetmen: Shuko Murase
    Stüdyo: Manglobe
    Tür: Aksiyon, Dram
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7.5


    Adından içeriğini az çok belli eden Gangsta’da olaylar Ergastulum adlı kurgu bir şehirde geçiyor. Animenin kahramanları Worrick ve Nicolas “Nic” bir nevi her işi yapan handymen’lerdir. Ne şehri yöneten dört büyük aileye ne de polise bağlıdırlar ama onlar için vazifelere çıkmaya hazırdırlar. Dediğim gibi şehir dört ailenin kurduğu dengeli yönetimin altındadır ve bu şehirde normal insanlar ve insanüstü güçleri bulunan “Twilights” adı verilen insanlar ince bir çizgi üzerinde yaşamaya çalışmaktadır. Animenin ilk bölümü normal bir insan olan Worrick ile bir twilight olan Nic’in polisin kendileri için bir meseleyi halletmesini istemesi ile başlıyor. Polis, kadın tüccarı olan Barry’nin işinin bitmesini ister ve handymen’ler görevi kabul eder. Görev esnasında da Alex adlı hayat kadını ile tanışıp onu yanlarına alırlar. Bundan sonra ise Ergastulum diken üstünde olacaktır çünkü birileri dengeler ile oynamaya başlamıştır. 


    Yukarıda bahsettiğim gibi animede olaylar Ergastulum adlı şehirde Worick ile Nic etrafında gelişiyor. Bölümler ilerledikçe şehri, ikiliyi ve geçmişlerini, twilight’ları ve şehrin yöneticilerini daha yakından tanıyoruz. Tabi bu esnada arka plandan olsa da asıl hikâye kendini göstermeye başlıyor. Birazcık daha Ergastulum’dan bahsedecek olursam; bölümler ilerledikçe şehir hakkında bilgiler ediniyoruz dedim ama bana göre şehir hakkında biraz daha arka plan hikâyesi verilseymiş iyi olurmuş diye düşünüyorum. Ergastulum hakkında net olarak bildiklerimiz mafya tarafından sözlü üç kural çerçevesinde yönetildiği ve twilights’ların hükümetler tarafından hedef alınmadan yaşayabildikleri tek şehir olduğunu biliyoruz. Hâlbuki bu şehri kim kurmuştur, kim kurmuştan ziyade nerededir onu bile bilmiyoruz. Benim tahminim İtalya veya İspanya civarı bir yerde, yani Avrupa’da çünkü tarz olarak oraları acayip anımsatıyor. İsimler de ona işaret ediyor ama öte yandan kullanılan yazının İngilizce olması küçük bir ihtimal olsa da Amerika veya İngiltere’ye de işaret ediyor.

    Anime hem tarz olarak hem de çizim olarak yetişkinlere hitap eden bir anime. Öncelikle aksiyon sahnelerini çıkarırsak içeriğin küçük yaştaki anime severler için ağır olduğunu söyleyebilirim. Zaten animenin içeriği belli: mafya, cinayet, kadın pazarlama, daha fazla cinayet. Çizimleri de doğal olarak buna uygun. Karakterlerin çizimleri ve tipleri klasik anime tarzından ziyade gerçekçiliğe daha yakın. Örneğin Nic’in bir Asyalı olduğunu diğer karakterlerin yanında görünce anlayabiliyoruz. Şehrin çizimleri ve aksiyon sahneleri de gayet başarılı. Şehrin ayrıntıları, çarpışmalarda kullanılan kan miktarı veya kupan uzuvlar, kısacası pek bir şeyden çekinilmemiş. Buna doğrusal olarak müzikler de çizimler kadar başarılı. Hem açılış parçası “Renegade” hem de kapanış parçası Yoru no Kuni’yi ben oldukça beğendim. 


    Gangsta, bahsettiğim gibi içeriği bakımından yetişkin kesime hitap eden bir anime. Yani en azından “shounen” değil. Fakat büyük bir eksiye sahip ki, seri pat diye ortasında bitiveriyor. Tam ana hikâye kendisini göstermeye, olaylar patlak vermeye başlarken anime (tıpkı Berserk gibi) bitiveriyor. Zaten on iki bölüm bu animeye açıkçası yetmemiş, en azından yirmi dört bölüm olmalıymış. Ayrıca ortada sıkıntılı bir durum daha var ki o da yapımcı stüdyo Manglobe. Bilen biliyordur, daha çok ileri yaş kesime hitap eden animeleri ile ön planda olan Manglobe adlı anime stüdyosu iflas nedeniyle (29 Eylül 2015 itibari ile) kepenkleri indirdi ve Gangsta son anime serileri oldu. Dolayısıyla Manglobe’dan bir ikinci sezon gelmesi hayal ve Gangsta’nın geleceği bundan sonra başka bir stüdyonun elinde olacağı için ne olacağı henüz belli değil. Uzun lafın kısası Gangsta’yı ben içerik olarak beğensem de konu olarak biraz zayıf buldum çünkü tam ana konu başlayacakken final yaptı. Bu yüzden Gangsta için elbette izlenebilir bir anime diyorum ama beklenti yükseklerde olmasın.

    Son olarak tekrar Manglobe’a dönecek olursam; Manglobe benim sevdiğim favori stüdyolarımdandı ve bizlere Samurai Champloo, Ergo Proxy, Michiko to Hatchin, House of Five Leaves, Deadman Wonderland gibi animeleri sunduğu için teşekkür ederim. Arada Samurai Flamenco gibi kazalar yaşansa da severdik diyelim ve yazımızı sonlandıralım.


  • Himouto! Umaru-chan İncelemesi

    Yönetmen: Masahiko Ohta
    Stüdyo: Doga Kobo
    Tür: Komedi
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8


    En güzel şekliyle durum komedisi (hikâyeden ziyade skeçlerin ön planda olması) olarak tanımlayabileceğimiz Himouto! Umaru-chan’da (imouto kız kardeş demek, himouto tembel kardeş anlamında kullanılıyor) kahramanımızın adı Umaru Doma. Abisi Taihei Doma ile beraber yaşayan Umaru liseye gitmektedir ve herkes ona hayrandır. Notları daima tam puandır, alımlıdır, zariftir, kibardır, alçak gönüllüdür kısacası kızlı erkekli herkes ona hayrandır. Fakat abisi Taihei dışında kimsenin bilmediği bir sırrı vardır. Umaru dış dünyadaki görünümüne karşın evine vardığında ani bir dönüşüm geçirerek gerçek kimliğini açığa çıkarmaktadır. Dış dünyadaki herkesin imrendiği Umaru aslında gece yatmak sabah kalkmak bilmeyen, abur cuburu (özellikle cips kola) çok seven, Playstation, Psp, tablet, bilgisayar oynayan, bolca anime izleyip manga okuyan ve sarındığı ayıcıklı battaniyesiyle tembelliği adeta sanat haline getirmiş birisidir. Doğal olarak abisini de adeta parmağında oynatmaktadır. Eh, kızın dersleri başarılı, notları da üst seviye. Taihei de kardeşine kıyamadığı için her dediğini yerine getiriyor. Animede de anlayacağınız üzere her bölüm Umaru’nun ev hayatı, abisi ve okuldan arkadaşları ile olan muhabbetleri komik bir şekilde ele alınmaktadır. 


    Dediğim gibi animenin takip ettiği bir hikâye yok. Her bölüm Umaru’nun komik günlük hayatı yansıtılıyor ve genel olarak animenin amacına ulaşabildiğini söyleyebilirim. Umaru’nun evdeyken ki şapşal hali, tavırları ve konuşmasını (biri dış dünya birisi ev adeta iki Umaru var gibi) izlemek oldukça zevkli. Elbette animenin az da olsa durağan kısımları, yani hafiften sıkılmanızı sebep olabilecek kısımları da mevcut ama yeri geldiğinde kahkaha attırmasını da başarıyor. Başrolde elbette sevgili Umaru olsa da abisi Taihei’in de animeye katkısı büyük. 


    Animenin çizimleri içeriğine yakışır şekilde. Klasik anime karakterleri, renkli çizimler, göze batmayan yerli yerinde kullanılan mimikleri ve güldürme efektleri ile görsel olarak herhangi bir sıkıntı yok. Animede bir tek “Sylphinford Tachibana” adlı karakter mavi saçları ile göze batıyor ama o da zaten kasten bu şekilde çizilmiş çünkü Umaru’nun okuldaki arkadaşlarının dediğine göre “ilgi çekmek için böyle”. Bunların dışında seslendirmelerin de katkısı bir hayli büyük. Özellikle iki farklı Umaru (dış dünyadaki alımlı Umaru ve kırk santimlik şapşal Umaru) seslendiren Tanaka Aimi’nin performansını şahsen çok beğendim. Son olarak anime oldukça başarılı ve eğlenceli bir açılışa sahip, kapanışı ise birazcık romantik – komedi tadında olsa da fazla sırıtmıyor.

    Hikâye odaklı animelerden hoşlanıyorsanız Himoutu! Umaru-chan size ters gelebilir ama tek amacı hoşça vakit geçirtip güldürmek olan bu sevimli animeye ben bir göz atmanızı tavsiye ederim. Özellikle kurgusu hafif, karakterleri basit ve içeriği eğlenceli bir şeyler arıyorsanız bu anime sizin aradığınız anime olabilir.


  • Akame ga Kill! İncelemesi

    Yönetmen: Tomoki Kobayashi
    Stüdyo: White Fox
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Dram
    Yapım Yılı: 2014
    Bölüm Sayısı: 24
    Anime Puanı: 10/6


    Büyük bir imparatorluğun ücra bir köyünde yaşayan Tatsumi ve arkadaşları, başkente doğru yola koyulup fakirlikten ve açlıktan kırılan köyleri için para kazanmak isterler. Amaçları orduya yazılıp itibar kazanmak ve köylerine yardım göndermektir. Lakin Tatsumi yolda arkadaşlarından ayrı düşer ve başkente tek başına varır. Arkadaşlarının da başkente sağ salim ulaştığına inanmaktan başka yapacak bir şeyi olmayan Tatsumi, imparatorluğun başkentine büyük bir hevesle varır ama başkent pek umduğu gibi bir yer değildir. Öncelikle orduya yazılamaz ve halktan duyduklarına göre başkent ve dolayısıyla imparatorluk, çocuk imparatoru kendisinin kuklası yapmış olan yozlaşmış bir başbakan tarafından yönetilmektedir. Arkadaşlarını bulamaması, başkentteki kasvetli hava derken Tatsumi sarışın bir bayanla karşılaşır ve dolandırılarak yanında getirdiği tüm parayı da kaybeder. İyice karamsarlığa kapılan Tatsumi’nin imdadına varlıklı bir ailenin kızı yetişir ve Tatsumi iyi insanlar da varmış diye düşünerek onlarda kalma teklifini kabul eder. Nitekim varlıklı aile hiç de Tatsumi’nin düşündüğü gibi değildir. Ailenin asıl amacı Tatsumi’ye eğlencesine işkence etmektir ve bu emellerine ulaşamadan “Night Raid” adlı katil bir suikastçı gurubu tarafından aile öldürülür. Elbette Tatsumi ilk bakışta gözünün önünde işlenen bu cinayetlere anlam veremez ama ailenin ambarında işkence edilip öldürülen insanları görünce şoke uğrar. Daha büyük şoku ise arkadaşlarını görünce geçirir. Arkadaşları da tıpkı Tatsumi gibi aile tarafından davet edilmiş, ağır bir işkenceye tabi tutulmuşlardır. Bu arada durumu değerlendiren Night Raid üyeleri Tatsumi’yi de yanlarına alır ve başkentin içyüzünü ona anlatırlar. Tatsumi’den Nigt Raid’e katılmalarını isterler ve amaçları olan yozlaşmış imparatorluğu ve başbakanı devirmekte yardımcı olmasını isterler. 


    Akame ga Kill’in öncelikle olumlu yönlerinden bahsedecek olursam şüphesiz ilk sıraya karakter bolluğunu koyabilirim. Çeşit çeşit karakterlere sahip olan Night Raid olsun, düşmanlar olsun envai değişik kişilik çıkıyor karşımıza. Animeye ismini de veren ağırbaşlı Akame, Night Raid’in üyesi ve üzerinden liderlik akan Najenda, Tatsumi’yi ilk başta dolandıran sarışın bayan olan zıpır Leone, şaşkın Sheele, mızmız Mine, babacan ve gay olan Bulat gibi değişik insanlar görüyoruz. Animeyi ilginç kılan bir diğer özellik de “imparatorluk silahları”. Night Raid üyeleri olsun, yüksek rütbeli savaşçılar olsun hepsi ayrı bir özellik taşıyan imparatorluk silahına sahipler. Örneğin Akame imparatorluk silahı olan kılıcı Murasame ile rakibine çizik dahi atsa kılıç rakibini zehirlemekte ve öldürmektedir. Leone deyim yerindeyse aslana dönüşüp bir hayli güçlenmekte, Bulat tepeden tırnağa zırhlanabilmektedir. Bunun gibi birçok imparatorluk silahı animeye renk katıyor.

    Anime her ne kadar renkli karakterlere ve imparatorluk silahlarına sahip olsa da aslında büyük bir eksisi var ki, bu da maalesef hikâyesi. Daha doğrusu hikâyenin işlenişi diyelim çünkü Tatsumi’nin köyden kalkıp başkente gelmesi ve kendisini devrim çabalarının ortasında bulması fena bir çıkış noktası değil. Ama asıl işi bozan az önce envai çeşidi var dediğim karakterler. Tamam, karakter sayısı çok ama bir – iki istisna hariç bu karakterler ya iyi ya kötü, ortası yok gibi. Buna en güzel örnek başbakan. Adamın görünürde hiçbir amacı yok. Sırf kötü olsun diye yaratılmış bir karakter. Hani dersin bir amacı vardır bu yüzden böyle, yok efendim hiçbir amacı yok sadece kötü. Veya Night Raid üyelerinin bile çekindiği Esdeath’ı ele alalım. Zayıfların dünyada yeri yok diye geziniyor ve Çin’in nüfusundan fazla leşi var. Kendisinin de öyle bir amacı, hedefi bulunmamakta. Kısacası kötüler sadece kötü olduğu ve öldürmeyi sevdiği için öldürüyor. Anlatmak istediğim özellikle kötü karakterlere bir derinlik katılsaymış çok daha iyi olurmuş. Durum böyle olunca anime hikâye olarak on yaşındaki bir çocuğun bile anlayacağı kadar basit. İyi kalpliler kötü kalplilerle kapışıyor, nokta. Oysa savaş sahneleri başarılı, kopan uzuvlar, kullanılan kan kayda değer ve Leone ablamız sağolsun arada ecchi tarzı sahneler de dönüyor ama senaryoya bakıyorsunuz, iş yok. 


    Animenin çizimleri bizlere herhangi bir sıra dışılık sunmamakla beraber az önce dediğim gibi dövüş sahneleri ve kan miktarı ile göz dolduruyor. Çizimler başarılı, değişik renkli klasik karakterlerimiz sırıtmıyor. Erkeklerimiz genellikle yakışıklı ve kızlarımız da sevimli olmakla beraber büyük “gözlere” sahip. Tek dikkatimi çeken Tatsumi’nin gömleğinin üstüne giydiği süveter. Olaylar lisede geçse bu birleşime tamam diyeceğim de gömlek – süveter ne alaka şimdi? Milletin giydiği ile acayip bir tezatlık oluşturmuş ve açıkçası komik. Müzikleri ise anime esnasında çalan birkaç fon müziği dışında pek fazla beğendiğimi söyleyemem. İki açılış ve iki kapanış parçasını birer kez dinledikten sonra bir daha yüzüne dahi bakmadım diyebilirim.

    Akame ga Kill’e başladığınızda anime ilginizi bir hayli çekiyor. Yaratılan kasvetli imparatorluk, Night Raid, dövüş sahneleri falan çok iyi bir başlangıç yapıyorsunuz. Fakat bölümler ilerledikçe ve karakterleri tanıdıkça aslında ne kadar boş insanlar olduğunu fark ediyorsunuz ve seyir zevkiniz düşüyor. Dediğim gibi karakterlere ve hikâyeye biraz daha derinlik ve amaç katılsaymış belki de bomba gibi bir anime çıkabilirmiş karşımıza. Ha, iyi yanından bakacak olursanız anime kafanızı hiçbir zaman karıştırmıyor çünkü tek bir çizgide ilerliyor. Ben Akame ga Kill için kötü bir anime demek istemem ama basitliği benim nazarımda bir eksiydi. Bu yüzden izlediğinizde benimle bambaşka düşüncelere sahip olma şansınız da olası.


  • Copyright © - Nisekoi - All Right Reserved

    ANIME-İNCELEME Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan