Boku no Hero Academia İncelemesi
Yönetmen: Kenji Nagasaki
Stüdyo: Bones
Tür: Aksiyon, Komedi, Okul, Süper Güç
Yapım Yılı: 2016
Bölüm Sayısı: 13
Anime Puanı: 10/6.5
Adından ve kapak fotoğrafından da kolaylıkla anlaşılacağı üzere “shounen türünün sınırlarını zorlayacak, bilinen bütün klişeleri kullanacak ve ana karakteri ilah yapacaklar." demiştim seriye başlamadan önce. Büyük oranda haklı da çıktım.
Elementleri kontrol etmekten şekil değiştirmeye kadar birçok yeni keşfedilmiş gücü kapsayan "Tuhaflaklar", yıllar boyunca hızla artarak dünya nüfusunun %80'inin sahip olduğu ve artık normal kabul edilen özelliklere dönüşür. Bu beklenmeyen gelişme, Izuku Midoriya'nın da içerisinde bulunduğu dünyanın geri kalanını tamamen güçsüz kılar. Izuku'nun daha bir çocukken başlayan kahraman olma hayalini yıllar vazgeçirememiştir. Izuku'nun haksız kaderi onu kahramanlara daha çok bağlar ve elinden geldiğince bu konuda notlar alır. Her şeye rağmen Izuku'nun istikrarı meyve vermeye başlar ve hayranı olduğu All Might ile görüşme fırsatı yakalar. Izuku, All Might'ın ilgisini bir hayli çeker. Bunun sonucunda All Might, Izuku'yu sahip olduğu eşsiz güç için varis olarak seçer. Izuku, aylarca süren eğitimler sonucunda prestijli bir kahraman okuluna girmeyi başarır. Ayrıca bu yılki öğrenciler diğer yıllara göre çok daha umut verici görünüyorlardır. Izuku, yakında tuhaf ama yetenekli arkadaşlarıyla birlikte gerçek bir kahraman olma yolunda büyük adımlar atacaktır.
Başta belirtildiği üzere Izuku'nun en güçlü ve saygın süper kahraman olma sürecini anlatan Boku no Hero Academia, tipik bir shounen anime. Bu türle ilgili herhangi bir önyargım olmasa bile yeterince anime izledikten sonra fark ediyorsunuz ki; shounen kategorisindeki animeler, birbirlerinin kopyası niteliğinde. Açıkçası bu seriyi beklentim olmadan ve önyargısız bir bakış açısıyla izlediğim halde beğendiğimi söyleyemeyeceğim.
Boku no Hero Academia, özgün ve ham bir hikayeye sahip olmasına rağmen belirli standartların dışına çıkamadığından dolayı hikayenin anlatımı konusunda yetersiz kalıyor. Her şeye rağmen animeyi izlerken zaman zaman sıkıldığımı hissetsem de genel anlamda eğlendiğimi söyleyebilirim. Bunun en önemli sebebi doğru zamanlarda kullanılmış olan komedi unsuru oldu. Kullanılan yüz ifadeleri başta komedi bölümlerinde olmak üzere bir çok hissi başarı ile seyirciye aktarıyor, keza seslendirmelerde oldukça iyiydi. Özellikle ana karakterimiz Izuku'yu canlandıran, ayrıca Sword Art Online, Charlotte, Psycho-Pass ve Boruto gibi birçok popüler seride de görev almış olan Daiki Yamashita'nın performansı favorim oldu. Boku no Hero Academia animesinin diğer ana karakterlerini de canlandırmış olan seslendirme sanatçılarının işini özveriyle yaptığını, karakterlerin kişiliklerini başarılı bir şekilde yansıtmalarından ve izleyiciye verdikleri yoğun hislerden anlamış bulunmaktayım.
İzlediğim süre boyunca ana karakterimizin kişiliği ile ilgili izlenimlerim durmadan değişti. İlk bölümden itibaren pısırık bir karakter olarak tanıtılsa da sınırı olmayan cesareti ve pervasızlığı, onun kötü yanlarını kapatmaya yetiyor ve kendini izleyiciye sevdiriyor. Ana karakterimizin beklenmeyen (!) öne çıkışları da bu duyguyu güçlendiren etkenlerden biri. Animenin hikayesine tam olarak 9. bölümden sonra odaklanmaya başlanıyor. Son bölümlerin izleyiciyi ikinci sezona hazırlamak amacıyla yapıldığı fark edilse de önceki bölümlerin işlenişinden tamamen farklı hazırlanıp riske girilmesini takdir ettim.
Kahramanımız Izuku Midoriya'nın kahraman okuluna girmek için yaptığı sıkı çalışma da Rocky filmlerini aratmayacak derecede. Doğrusunu söylemek gerekirse o sahneleri izlerken kullanılan fon müziğini dinlemek yerine aklımdan "Eye Of The Tiger" melodisini geçirmek daha etkili oldu.
Boku no Hero Academia animesinin sanatsal anlamda değerlendirmesine gelecek olursak genel anlamda beğenmemle birlikte çizim ve müziklerin hikayeden çok daha ilgi çekici olduğunu söyleyebilirim. Başta ana karakterimizin çizimleri olmak üzere bütün kahramanların karakter tasarımlarına büyük bir özen gösterildiği ilk bakışta fark ediliyor. Özellikle yeni çıkan animelerin büyük çoğunluğunda ana karakterlerin gösterişten uzak tasarlandığını gördükten sonra Izuku'nun çizimleri oldukça ilgimi çekti ve 2000 yılı öncesinde yayınlanan animelerin karakterlerini hatırlatıp iç çektirdi. Konu süper kahraman olunca haliyle dikkat edilen detaylardan biri de kostümler oluyor. Seride de belirtildiği üzere süper kahraman adaylarının kişisel istek ve zevklerine uygun olarak hazırlanan kostümlerin hepsi özgün ve ilgi çekici. Çizimler konusunda beni etkileyen bir diğer konu ise renklerin canlılığı oldu. Shounen türünde bir anime olmasının da renkler konusunda belirleyici faktörlerden biri olduğunu düşünüyorum. Ayrıca fark ettiğim ayrıntılardan biri de 4. bölümde gösterilen balık oldu. Sanırım Boku no Hero Academia animesini izlediğim süre boyunca gördüğüm en iyi çizimlere sahipti.
Serinin ilgimi çeken çok fazla müziğe sahip olmamasına rağmen 'Porno Graffitti' adlı Japonya kökenli ünlü müzik grubunun The Day şarkısının açılış müziği olarak kullanılması beni memnun etti. Grubun solistinin sesi hakkında The Day için yetersiz olduğunu düşünsem de beklentilerimi (?) kısmen karşıladığını belirtmek istiyorum. Brian the Sun adındaki müzik grubunun bir çalışması olan HEROES adlı kapanış müziği ise The Day ile aynı seviyede ilgimi çeken bir eser oldu. Boku no Hero Academia animesinin müziklerini ortalama kelimesiyle tanımlamak yanlış bir yaklaşım olmaz.
Boku no Hero Academia, ilgi çekici bir hikayeye sahip olmasına rağmen konuyu işleyemediğinden ve temayı izleyiciye klişeleşmiş yöntemlerle aktarmaya çalıştığından yetersiz kalmış bir animedir. Serinin müzikleri, iyi veya kötü bir izlenim oluşturmasa da çizimleri çok başarılı buldum. İkinci sezonda, başta hikaye olmak üzere her konuda kendini geliştirdiğini düşünüyor ve saf bir shounen anime arayanların göz atmasını tavsiye ediyorum.
Ao Oni: The Animation İncelemesi
Yönetmen: Maeda Chisei
Stüdyo: Studio Deen
Tür: Komedi, Korku
Yapım Yılı: 2016
Bölüm Sayısı: 13
Anime Puanı: 10/8
Bu yazımda sizlere enteresan bir animeden bahsedeceğim. Kendisi gerçekten benzerlerine pek rastlayamayacağımız türden bir anime. Ao Oni: The Animation isimli bu tuhaf anime özellikle bir şey izlemek için kısıtlı zamanı olan, “animede neymiş efendim” diyen ya da” yok mu şöyle biraz keyfimizi yerine getirip bizi eğlendirecek anime” diye arayışta olanlara uygun bir anime olacaktır. Çünkü bu tuhaf anime hem çok eğlenceli hem de üçer dakikalık bölümlerden oluşuyor.
Öncelikle “oni” kelimesinden bahsetmek istiyorum. Oni Japon kültüründe iblisler, şeytanlar veya troller olarak çeşitli tercüme edilmiş bir tür kötü ruhtur. Oniler Japon sanatı, edebiyatı ve tiyatrolarında popüler karakterlerdir. Oni tasvirleri çok çeşitlidir ancak genellikle onları keskin tırnakları, vahşi tüyleri ve başlarından büyüyen iki uzun boynuzu olan devasa benzeri yaratıklar olarak tasvir ederler.
Ao Oni, ücretsiz bir rol oynama korku video oyunudur aslında. Oyun bulmaca ve RPG unsurları içeriyor ve arkadaşlarıyla birlikte perili köşkte sıkışıp bir canavar tarafından takip edilen Hiroshi adında bir çocuğun etrafında dönüyor.Oyun sırasında oyuncu, konağın çeşitli odalarını keşfediyor, öğeleri topluyor ve ilerlemelerine yardımcı olmak için bulmaca çözüyor.
Ao Oni, 5 Temmuz 2014'te Japonya'da piyasaya sürülen aynı isimle filme uyarlanmıştır. 2015 yılında ikinci bir film olan Ao Oni 2.0 filmi çıktı. Şimdi de karşımızda anime serisi var. Anime Higurashi no Naku Koro ni, Rurouni Kenshin, Fruits Basket, Beyblade gibi popüler animelerin yapımında da karşıma çıkan Studio Deen tarafından da üretildi.
Konusuna gelecek olursak; şehir dışındaki terk edilmiş bir köşkte gizlenen canavarlar olduğuna dahil söylentiler vardır. Ancak bu tür hikayeler Hiroshi ve arkadaşları Mika, Takeshi ve Takurou'ya anlamsız gelmektedir. Bir gün söylentileri araştırmak için cesaretlerini toplayıp gizemli köşke girerler. Ve içeri girdiklerinde onlara saldıran Ao Oni adlı mavi bir canavarla karşılaşırlar. Hiroshi ve arkadaşları konaktaki çeşitli bulmacaları çözerek evden kurtulmaya tabi bu sırada ölmemek için yeni mavi düşmanları Ao Oni’den kaçmaya çalışırken, sefil bir şekilde başarısız oldukları için kendilerine korkunç sonlar hazırlarlar.
Ao Oni, birkaç yıl önce oynadım ve son derece eğlenceli bulduğum bir oyundu aslında. Animesinin geleceğini duyunca oldukça ilgimi çekti. Lakin böyle kısa bir öyküyü animeye nasıl uyarlayabilirler diye düşünmedim de değil. Fakat oldukça iyi bir iş çıkardıklarını rahatlıkla söyleyebilirim.
Animede ki karakterler her zaman karşımıza çıkan türden de değil. Bir animeyi sadece tek bir karakteri için bile izleyenler ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır. Ao Oni’de karakterler hiçbir kimliği olmayan son derece stereotip türdeler. Animasyonlar ise son derece basit, karikatürize edilmiş lakin oldukça göze çarpan cinsten. Yani alışılagelmiş anime çizimleri bu animede yok. Bence bu gayet hoş olmuş, Aslında anime için kısa bir bölüm komedisi dizisi de diyebiliriz. Özellikle her bölüm komik bir şekilde ölen karakterlerle bitmesi bence animeyi daha da eğlenceli yapmış.
Animenin bu kadar kısa olması animeye başlayacaklar için bir ön yargı oluşturuyor sanırım çünkü anime yeni çıkmasına rağmen pek bir kıyıda köşede kaldı. Üçer dakikadan oluşan bölümler sanırım izleyici için cazip gelmiyor, özellikle görsellik olarak animasyona benzemesi de yetişkinlerin ön tepkisini çekiyor olmalı lakin özellikle belirtmek isterim anime kesinlikle çocuklara uygun değil. Bana bir nebze “Happy Three Friends” animasyonunu da hatırlattığını söylemeliyim. Bilmeyenler için kısaca bahsetmek gerekirse, Happy Three Friends bir grup hayvandan oluşan arkadaşın her bölüm başına gelen talihsiz vahşi kazanlar ile yaralanması veya ölmesi anlatılan animasyondur. Ve kesinlikle çocuklar için değildir. :)
Kısa ön yargıların bir kenara bırakıp şans verilmesi gereken bir anime Ao Oni: The Animation. Ve garanti veriyorum daha ilk bölümde izlediğiniz şeyin farklı, bambaşka bir şey olduğunu göreceksiniz. :)
Ping Pong The Animation İncelemesi
Yönetmen: Yuasa Masaaki
Stüdyo: Tatsunoko Production
Tür: Spor, Psikoloji
Yapım Yılı: 2014
Bölüm Sayısı: 11
Anime Puanı: 10/7
"Kahraman geliyor! Kahraman geliyor! Kahraman geliyor!” Bu sözleri içinden söylersen eminimki gelecektir... Bu, Makoto Tsukimoto'nun yalnız zorlu masa tenisi maçlarında değil stresle başa çıkmaya çalıştığı zamanlarda da kendine motivasyon sağlamak için kullandığı bir mantradır. Makoto yalnız savaşmıyordur. O ve Yukata Hoshino (lakapları ile Smile ve Peco) her gün birlikte masa tenisi oynarak büyüyen iki arkadaştır. Peco, azim ile dolup taşan ve dünyanın en iyi masa tenisi oyuncusu olmayı hedefleyen biridir. Smile ise Peco'nun tam tersi çok az mücadele eder. Her şeye rağmen ikisi her zaman bu spor için birbirlerine destek olurlar ve karşılıksız bir sevgi beslerler.
Japonya'nın dört bir tarafından öğrenciler uluslararası alanda ün sahibi olabilmek ve kendini kanıtlamak için her yıl düzenlenen üst düzey bir masa tenisi turnuvasına katılırlar. Her ihtimale rağmen Peco ve Smile'ın bu turnuvada yüzleşmeleri kaçınılmazdır.
Çok fazla spor animesi izlemeyen biri olarak Ping Pong The Animation için büyük bir beklentim vardı. Kendim de masa tenisi sporuyla uğraştığım için izleyiciye gerçekten maçın heyecanını yansıtabiliyor mu çok merak etmiştim. Öncelikle söylemek istiyorum ki, hikaye gerçekten çok hoşuma gitti. Animenin masa tenisinden ziyade karakterlerin kişisel hayatlarını daha çok ele alması ve özgüvenlerini kazanıp ideallerini gerçekleştirmelerini izleyiciye sunması, her ne kadar beklentilerime ters düşse de doğru bir seçim olmuş çünkü masa tenisi gibi bir sporun sınırlarını zorlayıp sürreal bir yolda ilerlemek ve riske girmek yerine, masa tenisini bir basamak olarak kullanıp karakterlere özel hikayelere yoğunlaşmaları daha büyük bir kitleye hitap etmelerini sağlıyor. Ayrıca vermek istedikleri mesajı iyi bir şekilde izleyiciye iletmeleri de kaliteyi yükseltiyor. Her ne kadar durum böyle olsa da Ping Pong The Animation animesinin adından da anlaşılacağı üzere bir spor animesi olduğunu göz ardı etmemek lazım. Çizimlere incelememin sanat bölümünde detaylı olarak değinmek istiyorum ama kısaca, amatör bir masa tenisi oyuncusu olan ben bile çoğu zaman çizimler yüzünden maça olan ilgimi kaybettim.
Anime içerisinde (sıklıkla) kullanılan terimlerin, masa tenisine özgü oldukları için çoğu izleyicinin kafasının karışmasına neden olabileceğini düşünüyorum. Zira uzun tırtık nasıl bir şey acaba? Bu şimdi backhand miydi forehand mi? Hangisi penholder oluyordu? Gibi soruları sorana kadar zaten asgari süre tanınmış olan maçlar bitiyor. Spor animelerinin vazgeçilmezi olan, yenildikten sonra dünya başına yıkılmış gibi bir tepki verme sekansını bir kaç sahnede yakaladım ama bu abartının animenin geneline yayılmamış olması hikayeye bağlanmayı kolaylaştırıyor. Seslendirme sanatçılarının ise çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Hikayeye tam anlamıyla adapte olmuşlar ve çok iyi bir iş başarmışlar. Makoto'yu canlandırmış, ayrıca Charlotte ve Shiki gibi birçok seride de kendini kanıtlamış olan Kouki Uchiyama bu serideki favorim oldu.
Bu paragraf spoiler içeriyor! Yememek için diğer paragraftan devam edin:) Finalde beklendiği üzere 'Smile' ve 'Peco' birbirleriyle maç yaptılar. Ben, Peco'nun yenmesinin sebebinin Smile'ın ona acıması olduğunu düşünüyorum. Ping Pong The Animation maçtan sonra gelişen olaylarla birlikte bütün taşların yerine oturmasıyla güzel bir final yapmış oldu ve benden hikaye konusunda geçer not aldı.
Gelelim animenin sanatsal boyutuna. Ping Pong The Animation, hikayesine nazaran grafik konusunda riske girmeye karar vermiş olacak ki animeyi aralara biraz animasyon serpiştirilmiş bir manga olarak izleyicinin beğenisine sunmuş. Standartları açıkça reddetmiş olan bu animenin çizimlerini farklı olduğu için sevenler de oldu sevmeyenler de. Ben sevmeyen izleyicilerden biriyim. 20. yüzyılda yapılmış animelerden bile daha kötü çizimlere sahip olan bu animeyi iyi bulmak bir yana dursun, güzel veya yakışıklı olarak lanse edilen karakterleri bile rahatsız edici buldum. Kullanılan renklerin yoğunlu da aynı şekilde benim zevkime hitap etmiyordu. Çizimlerin kötü olması izleyicinin hikayeye yoğunlaşmasını da ciddi anlamda zorlaştırıyor. Çünkü karakterlerin yüz ifadelerinin belirgin bir şekilde çizilmemesinden ötürü verilmek istenilen duygunun izleyiciye ulaşması imkansızlaşıyor.
Karakter tasarımlarının tam tersine arka planların çizimlerini ve renklerini çok sevdim. Arka planlar konusunda beni rahatsız eden tek detay gökyüzü oldu. Seriye başladıktan bir süre sonra mangaya benzetilmiş olmasını neredeyse kabullenmiştim. Ta ki, son bölümlere doğru benzetilmekten çok mangaya dönüştüğünü gözlemleyene kadar. Bazı bölümlerde renk bile kullanılmadan sesli resimlerin gösterilmesi veya ekranın beş parçaya bölünmesi bana göre animenin şansını zorlamasından fazlası değildi. Benim açımdan, ne verdiği hissi yoğunlaştırdı, ne de sanatsal anlamda daha iyi bir iş çıkardı.
Animenin çizimlerine nazaran kullanılan müzikler çok daha fazla ilgimi çekti. Ping Pong The Animation'un Bakudan Johnny adındaki gruba ait olan “Tada Hitori” şarkısını beğendiğimi söyleyebilirim. Çok eğlenceli bir çalışma olmuş. Ayrıca açılış müziğiyle birlikte kullanılmak üzere hazırlanmış animasyon bana MadWorld oyununu anımsattı. Beyaz, siyah ve kırmızılar içerisinde geçen MadWorld oyununun da sanatsal anlamda bir şaheser olduğunu düşünenler olsa da benim gözümü aldığı için aynı fikir de değildim. Animenin açılış animasyonu fena değildi. Merengue grubunun “Bokura Ni Tsuite” adlı şarkısının kullanıldığı kapanış müziğinden bahsetmem gerekirse çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Bunun başlıca nedeni ise grubun solistinin sesini beğenmemem.
Sonuç olarak, Ping Pong The Animation'a bir bütün olarak baktığımda hikayesini çizimleri yüzünden değerlendirememiş, buna bağlı olarak da anlatmak istediği mesajın büyüsünü bozmuş bir anime görüyorum ve her şeye rağmen bu sporla uğraştığım ve spor türünde bir anime olarak hikayeyi çok üstün bulduğumdan sayısal değerlendirmemde çizimleri bu seferlik görmezden geliyorum.
Resident Evil: Vendetta İncelemesi
Yönetmen: Takanori Tsujimoto
Stüdyo: Capcom
Tür: Aksiyon, Macera
Yapım Yılı: 2017
Bölüm Sayısı: Film
Anime Puanı: 10/7
Hikaye Resident Evil 6 ile Resident Evil 7: Biohazard arasında geçiyor. Cathy White isimli bir ajan daha önce bir silah tüccarı olan Glenn Arias’ın peşinden gönderilmiş fakat daha sonra haber alınamamıştır. Bunun üzerine Chris Redfield ve ekibi Arias’ın izini Meksika’daki bir malikaneye kadar sürerler. Bu arada söylemeden edemeyeceğim; malikanede geçen sahneler benim için filmin en iyilerindendi. O kısa anlar ilk Resident Evil oyunlarının atmosferini çok kısa bir süreliğine de olsa bize hatırlatmayı başarıyor. Kendinizi bir anda tekrar ilk oyundaki Spencer Konağın’da buluyor ve etrafta kayıt etmek için daktilo aramaya başlıyormuş gibi hissediyorsunuz.
Konumuza dönersek, Chris ve ekibi malikaneye ulaştıktan sonra kayıp olan ajan Cathy ve oğlu Zack’in zombi halleriyle ani bir saldırıya uğrarlar ve ekibin bir kısmı hemen oracıkta ölürken, geriye kalanı Arias tarafından tuzağa düşürülür ve ekipten geriye bir tek Chris kalır. Arias ile teke tek dövüşünde Arias ona elindeki zombi virüsünün dost ile düşmanı ayırt edebilme yeteneği ile iyi bir reklamı olduğunu ve piyasada satmaya elverişli olduğunu söyler.
Bu sırada, uzun bir süredir ilk defa görüp bize “nerdeeen, nereye” dedirten Redfield’ın eski S.T.A.R.S ekibi üyelerinden sağ kalan Rebecca Chambers (kendisi Resident Evil ve Resident Evil 0 ana karakterlerindendir) artık özel kuvvetleri bırakmış ve bir üniversitede profesör olmuştur. Hayat görüşü artık kas gücü kullanmak yerine beynini kullanarak bir farklılık yaratmaktır. Bu sebeple laboratuarında kendi ekibiyle yeni zombi virüsü üzerine bir tedavi üzerinde çalışmaktadır.
Son olarak, ana karakter üçlememizi tamamlayan Leon son katıldığı operasyonda tüm takım arkadaşlarını bir ispiyoncu sebebiyle kaybetmiş ve kendini “nereye kadar gidecek bu böyle?” diye bir içmeye vermiştir. Chris ve Rebecca, Arias’ın onlara verdiği bilgi kırıntısı olan “dostla düşmanı ayırabilen virüs” sözü üzerine akıllarına daha önce Leon’un karşılaştığı Las Plagas virüsü gelir ve bilgi almak amacı ile Leon’un izini sürerler. Leon’u bu halde görünce aralarında anlaşamayan Chris ve Leon ancak baskına uğrayınca en iyi anladıkları yoldan bir araya gelip Arias’ın peşine düşeceklerdir.
Film atmosferi ve efektleriyle sizi RE 6’dan kaldığınız yerden devam ettiriyor. Sanki oyunu oynarken arkanıza yaslanmış ve ara sahnelerin tadını çıkarıyorsunuz. Aksiyon dorukta fakat biraz abartılmış, biz Leon ile yavaş yavaş elimizde “pat pat” tabanca ile gezmeye alışıkken Leon’un motosiklet üzerinde binadan binaya atlayıp artistik hareketler taslamazı biraz insanın tuhafına kaçıyor. Ayrıca her gördüğümde de düşünüyorum bu adam eskiden normal bir polis memuru, Chris ise özel kuvvetler iken Chris’in daha kaba dövüşüp Leon’un daha teknik durması tuhafıma kaçıyor.
Kötü adamımız Arias ise pek etkileyici değil, güneş gözlüğünü taksa efsane Albert Wesker’ın aynısı çakması olduğu söylenebilir. Düğününde yanı başındaki eşinden geriye kalan bir kol iken kendisinin nasıl sağ salim çıktığı ise bir muamma.
Rebecca Chambers ise filmde biraz sönük kalmış gibi, hani şöyle diyelim onun yerine virüse tedavi bulan herhangi bir doktor da olurmuş, Rebecca olmasa da bir şey fark etmezmiş. Koskoca Spencer Konağı olayından sağ kurtulan bu karakter en azından temel dövüş becerisine sahiptir diye düşünüyorum onu da daha etkin görebilirken konu gereği fazla sönük kalmış.
Gerçekleştirilen animasyonlar ve kullanılan müzikler ise oyunu aratmayacak cinsten. Karakterler gerçek birer insanmış gibi hareket ediyor ve kullanılan efektler tuhaf kaçmıyor. Tam tersine, gerçeklik ve oyun havası çok iyi bir uyum sağlamış.
Bunlara rağmen film sizi sıkmıyor, aksiyon sahneleri abartılı olsa da güzel ve kim Chris ile Leon’u Rebecca +1’i ile görmeye hayır diyebilir ki? Bir Resident Evil hayranıysanız zaten kaçırmamanız gereken bir filmken zaman geçirmek isteyenlere de bir oturuşta izlemeleri için filmi önerebilirim.
Berserk (2017) İncelemesi
Yönetmen: Shin Itagaki
Stüdyo: Gemba, Millepensee, Liden Films
Tür: Fantastik, Macera, Dram
Yapım Yılı: 2017
Bölüm Sayısı: 12
Anime Puanı: 10/9
Yine bir ikinci sezon var karşımızda. 2016 yılında yayınlanan on iki bölümlük ve serinin “Conviction Arc” kısmını konu alan bölümlerden sonra bir on iki bölüm daha karşımıza sunuldu. Conviction Arc’ı konu alan geçen seneki bölümlerin incelemesine buradan, daha öncesini konu alan Golden Age Arcı’ı konu alan filmlerin ilkinin incelemesine buradan ve son olarak 1997 yılında yayınlanan seriye buradan ulaşabilirsiniz. Seriyi hiç izlememiş ve izlemeyi düşünenler için şöyle sıraya koyayım: 1997 yapımı seri veya film üçlemesi – Berserk (2016) – Berserk (2017).
Bir önceki incelemem olan Shingeki no Kyojin’in uzun bir aradan sonra yayınlanan yeni sezonu gibi “yine” kafada oluşan soru işaretleri ile uğraşmak zorunda kaldım. Neyse ki titanlardaki gibi aradan dört sene değil de bir sene geçtiği için hafıza daha tazeydi:) Klasikleşmiş bir şekilde ikinci sezona geçiş yapmadan önce bir önceki sezonun son bölümünü izleyerek az çok neler olmuştu, nerede kalmıştık hatırladım.
Berserk 2 veya Berserk (2017) diye geçen seride artık (dikkat birazcık spoiler olacak) Griffith’in dirilmesi ile artık Conviction Arc serisi de sona ermiş ve Falcon of the Millennium Empire Arc serisi resmi olarak başlamıştır. Guts, Casca, Isidro, Puck, Farnese ve Serpico geçen sezonun sonunda yaşanan kabustan sağ çıkmayı başarmıştır. Guts bir taraftan Casca’ya korumaya çalışırken bir taraftan da artık dokunabileceği kadar yakınında olan Griffith’ten intikam alma derdindedir. Kilise için çalışan Serpico ve Farnese de dini günlerini geride bırakarak Guts’ın yolculuğuna katılmaya karar verir. Sebebi de Farnese’nin “gerçek dünyayı” görmek istemesidir. Isidro zaten Guts’Un kuyruğudur ve Puck’un da başka işi yoktur:) Yeni arkadaşlarını kabul eden ve onlara giderek ısınan Guts’a bir kişi daha eşlik edecektir: Küçük Cadı Schierke. Puck’un dediğine göre Elfheim adındaki elfler diyarı Casca’nın güvenliği için idealdir ve elf kralı dendiğine göre hafızasını geri getirebilecek güçtedir. Dolayısıyla Guts, yanıp tutuştuğu intikam aşkı ve Casca arasında tercihini yapmak zorundadır.
Diğer taraftan ise dirilen Griffith, “yeni şahinleri” toplamaya, daha doğrusu dirilişini görenler akın akın gelerek ona katılmaya başlayacaktır. Başta Zodd olmak üzere 2.70 cm’lik boyu ile Dev Grunbeld, Cüneyt Arkın gibi beşer – altışar ok atabilen Irvine, Mızraklı Şövalye Locus gibi efsanevi isimler Yeni Şahinler Takımı’na katılır. Anlayacağınız Griffith’in yeni askerleri sadece insanlardan değil, havari ve canavarlardan da oluşacaktır.
İki günde bitiveren yeni bölümler geçen seneki bölümleri aratmıyor. Sonuçta bahsettiğimiz anime Berserk ve bazen öyle anlar yaşandı ki tüylerim adeta diken diken oldu. Misal bir yerde Griffith’in yeni şahinler takımından bahsederken Guts’un şoka girerek “şahinler takımı mı? O ismi ağzına almaya hakkın yok!” gibisinden küplere binmesi veya yine Guts’un animeye de ismini veren efsanevi Berserker zırhı ile nihayet bir araya gelmesi soluksuz izlediğim anlardı.
Animenin çizimleri de geçen seneki garipliğini koruyor. Bir süre sonra alışsanız da CGI çizimleri kısacası tuhaf işte. Çoğu zaman iyi duruyorlar ama bazen karakterler öyle hantal hareketler yapıyorlar ki D sınıfı bir animasyon izlermiş gibi “bu ne yahu” deyiveriyorsunuz. Elbette kan ve şiddet had safhada, cinsellik (daha doğrusu çıplaklık) de animede karşımıza çıkıyor. Susumu Hirasawa’nın müzikleri yine on numara. Eski parçalarının yanında yeni parçalar da mevcut fakat bir tanesine bir türlü alışamadım. Parçada nakarat kısmı “aşkom” şeklinde. Aslında orada “ash crow” yani kül karga deniliyor ama Guts rakiplerini paramparça ederken arkadan “aşkooom aşkooom” diye sanki aşkım dermişçesine gelen söz ortamı bozuyor işte:) Bunun dışında ikinci sezonun açılış ve kapanış parçası türüne göre biraz farklı olsa da kaliteli parçalar.
İzlediğim gibi bitiveren Berserk’in tadı CGI çizimlerine rağmen yine damağımda kaldı. Shingeki no Kyojin 2 yazımda yaptığım gibi buradan yeniden yapımcılara sesleniyorum: 24 – 25 bölüm sayın yetkililer. Tamam mı? Anlaştık mı? :) Son bölümün sonunda da "Hikaye Devam Edecek" ibaresi ile ikinci sezon bizlere veda ediyor. Umalım da ara çok fazla açılmasın ve Shingeki no Kyojin gibi Berserk'in devamı da 2018'de geliversin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















3 comments