• Hadashi no Gen İncelemesi

    Yönetmen: Mori Misaki, Toshio Hirata
    Stüdyo: Madhouse
    Tür: Dram, Tarihi
    Yapım Yılı: 1983 – 1986
    Bölüm Sayısı: 2 Film
    Anime Puanı: 10/9


    Ülkemizde Yalınayak Gen olarak Türkçe mangası satılan seri Hiroşima’ya atılan atom bombasını ve sonrasında yaşananları konu alıyor. Altı – yedi yaşlarındaki Gen Nakaoka, kardeşi Shinji, ablası Eiko, babası Daikichi ve hamile annesi Kimie ile ikinci dünya savaşı sebebiyle yoksulluk içinde yaşamaktadır. Savaşın son aylarıdır ve Japonya savaş sebebiyle oldukça yıpranmıştır. Hiroşima’ya gözle görülür bir zarar verilmese de Boeing B–29 uçakları birçok şehri bombalamıştır. İnsanlar iş bulamamakta, karınlarını doyurmakta zorlanmakta, var olan bir avuç yiyecek yemek pulu ile satılmaktadır. Lakin Nakaoka ailesinin babası Daikichi ümidini yitirmemiştir ve savaşın çok yakında sona erip sefilliğin biteceğini düşünmektedir. Hatta oğulları Gen ve Shinji’ye “Buğday gibi olun. En soğuk dönemde yetişmeye başlar ve üzerine basılsa bile yetişmeye devam eder” diye nasihat verir. Hiroşima sakinleri de iyimserliğini korumaya çalışmaktadır. Örneğin yemek pulu ile çorba dağıtılırken içinde bolca pirinç de vardır demektedir. Halbuki yok denecek kadar azdır ama bunu gören vatandaş her şeye rağmen gülümseyerek “çorba pirinçten geçilmiyor” benzeri sözler sarf etmektedir. Şehrin üzerinden sürekli gözcü Amerikan uçakları uçmaktadır ve halk panik içinde sığınaklara koşmaktadır. Fakat uçaklar herhangi bir girişimde bulunmamaktadır ve Gen’in babası başta olmak üzere halk şüphelenmekte, korku içinde bir şeyler beklemektedir. Gen ve kardeşi Shinji ise mümkün olduğunca babalarına yardım etmekte ve kendi aç karınlarını görmezden gelerek hamile anneleri için yiyecek peşinde koşarak günlerini geçirmektedirler. 


    6 Ağustos 1945 günü geldiğinde Gen’in ailesi ve Hiroşima halkı için bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Sabah saatlerinde, saat yediyi çeyrek geçe iki gözcü uçağı havalanmış ve dolayısıyla alarmın çalması ise halk sığınaklara koşmuştur. Yaklaşık yirmi dakika sonra ise tehlikenin geçtiği uyarısı verildikten sonra insanlar zorlu günlük yaşamlarına geri dönmüştür. Abla Eiko temizlik yapmakta, anne Kimie çamaşır asmakta, baba çalışmakta, küçük Shinji tahta gemisi ile oynamakta ve Gen de okula gitmektedir. O sırada gözlem uçakları “Enola Gay” adlı B–29 uçağına havanın bombalamak için müsait olduğuna dair rapor vermektedir. Enola Gay’in pilotu Paul Tibbets de anlaşıldı diyerek saat tam sekizi çeyrek geçe “Little Boy” adlı atom bombasını şehrin üzerine bırakır. İşte o an, ürpertici bir şekilde zaman adeta durur. On üç bin TNT gücünde ve dört bin derece ısı yayan bomba yüzünden “şanslı” olan yetmiş binden fazla insan saniyeler içinde hayatını kaybeder. Evet, maalesef şanslı olanlar diyorum çünkü onlar acı çekmemiştir. Bir şekilde hayatta kalanlar ise ağır yaralarla, vahşet derecesine yanıklarla sağ kalmıştır ve ölümleri ızdıraplı olmuştur. Gen şans eseri taş duvarlar onu bombanın ısısından koruduğu için hayatta kalabilmiştir ama yanındaki arkadaşı hiç de şanslı değildir. Gerçi ölen kız mı yoksa Gen mi şanslı tartışılır çünkü Gen artık bir kabusun içindedir. Bombanın etkisi ile şehir yanmakta, ısı sebebiyle eriyip hayatta kalan insanlar son nefeslerini vermeye çalışmaktadır. Elbette yıllar boyu sürecek radyasyon etkisinden bahsetmiyorum bile. Tüm bu olanlar yetmezmiş gibi Gen evine doğru koştuğunda acı bir manzara ile karşılaşır. Babası, ablası ve küçük kardeşi evlerinin enkazının altında kalmıştır. Üstelik ev cayır cayır yanmaktadır. Annesi Kimie ve Gen onlar kurtarmaya çalışır ama nafile. Üzerindekiler çok ağırdır. Ümitsiz durumu ilk fark eden babaları Daikichi olur ve Gen’e “artık annene sen bakacaksın, götür onu buradan” der. Gözyaşları içindeki zavallı Gen de babasının son dediğini yaparak zor da olsa annesini yangından uzaklaştırmaya başlar. Geriye küçük Shinji’nin rüzgarda yankılanan sesi kalır: “Anne! Çok sıcak! Çok acıyor anne!”…


    Yukarıda yazdıklarımdan filmin hemen hepsini özetlemişsin ve bariz spoilerler vermişsin diye bana kızabilirsiniz. Haklısınız da ama şöyle bir şey var ki izlediğiniz bir anime filmi değil yaşanmış gerçek bir tarihi olay. Hiroşima ve peşinden üç gün sonra Nagasaki’ye bombalar atıldı. Gen’in durumuna benzer birçok insan yakınını kaybetti. Çocuklar anasız babasız, ebeveynler evlatsız kaldı. Geriye kalanların da zaten hayaletten pek bir farkı kalmadı. Bomba yüzünden zehirlenmiş, içten içe çürüyüp ölümü bekleyen insanlar… Su yok… Yemek yok… Tıbbi malzeme yok… Umut da yok… Bu yüzden Yalınayak Gen’de aslında önemli olan konudan ziyade anlatılan olay ve emin olun benim anlatmam ve izlemeniz arasında çok fark var. Özellikle atom bombasının düştüğü sahnede elinde balon tutan kızı eminim sizler de tekrar tekrar geri sararak şok içinde izleyeceksiniz.

    Yalınayak Gen sadece atom bombası düştükten sonra yaşanan trajediyi sunmuyor. O malum sahne gelene kadar Japon halkının yaşam mücadelesini de Gen Nakaoka ve ailesi üzerinden sunmaya çalışıyor. Örneğin Gen ve kardeşi Shinji’nin hamile anneleri beslensin diye kendileri günlerdir aç gezmelerine rağmen sazan balığı bulmaya gidiyorlar. Yaşlı bir adamın bahçesindeki su birikintisinden balık aşırırken yakalandıklarında adam Gen’i dövmeye başlar ama Gen “beni istediğiniz kadar dövün ama balığı almama izin verin” der. Kabul ediyorum, biraz ajitasyon var bu sahnede ve akıllarınıza Sezercik’in süt çaldığı ve sütçü amcanın bacaklarına kapanıp “sütü dökme amca, beni döv ama sütü dökme” demesi gelebilir. Asıl anlatılmak istenen ise burada Gen’in temiz yürekliliği ve küçücük bir çocuğun saf kalbi. Akabinde bunun devamında balığı annelerine verdiklerinde Shinji annesinden balığın kılçığını ister. Shinji için bu saf ve masumane bir istektir ama annesi için çok üzücü bir durumdur. Evladınız açtır ama karnınızdaki bebek için siz yemek zorundasınızdır. Ne büyük ikilem ama: Minik yavrunuz mu yoksa doğmamış bebeğiniz mi? 


    Animenin zayıf noktaları neler peki? Öncelikle en zayıf noktası üç sene sonra çekilen devam filmi. Aslında film kötü değil ama ilk film özellikle atom bombası ve etkisini o kadar iyi yansıtıyor ki ikinci film yanında sıradan bir dram filmi gibi kalıyor. İkinci film, üç sene sonra çekildiği gibi animede de üç sene sonrasını konu almakta. Gen biraz büyümüştür ve Amerikan askerleri artık Japon topraklarındadır. Hiroşima toparlanmaya çalışmaktadır ama başı atom bombasının yan etkileriyle derttedir. İnsanlar hastalanıp ölmekte ve her temizlenen alandan çürümüş cesetler, iskeletler çıkmaktadır. İkinci film ilk filme göre yavan kalıyor ve açıkçası fazla derin araştırmadım ama mangasında olaylar farklı gelişiyormuş. Yani büyük ihtimalle ikinci filmin amacı birazcık da ilk filmin başarısının meyvelerini yemekti. İkinci sevmediğim olay ise Ryuta karakteri. Yine spoiler vereceğim; Shinji’nin yanarak öldüğünden bahsettim. Hem de trajik bir şekilde. Ryuta ise Shinji’nin yerine gelmiş birebir aynı bir karakter. Hatta Gen de annesine ne kadar da Shinji’ye benzediğini söylüyor. Hem tip hem de kişilik olarak. Dolayısıyla Ryuta, Gen ve annesi ile yaşamaya başlıyor. Şahsi düşüncem; madem Shinji de dahil aileye böyle dram dolu bir ölüm vereceksin, Shinji’nin yerine neden birebir aynı karakteri koyuyorsun? O zaman tıpatıp aynısı abla veya baba da çıkart karşılarına. Ryuta farklı bir karakter olsa elbette lafım yok ama izlerseniz hak vereceksiniz, bildiğiniz Shinji. Açıkçası böyle olmaması gerekirdi diye düşünüyorum ben. 


    Animenin çizimlerini gördükten sonra bir kez daha dediğim: “Eski animeler gibisi yokmuş” Bu tarz çizimlerle büyümemizin etkisi de var kabul ediyorum ama eski animeler bana her daim daha sıcak daha içten gelmiştir. Yeni nesiller elbette daha yüksek çözünürlükte ve daha ayrıntılı ama o sıcaklığı onlarda bir türlü hissedemiyorum. Çok dijitaller. Gen ve Shinji’nin buğday tarlasındaki koşuşu, siyah beyaz bir filmden çıkma gibi duran açılış müziği, hepsi nostaljik ve içinize işliyor. Müzikler ve seslendirmeler de aynı şekilde öyle. Yine az önce örneğini verdiğim Gen ve Shinji’nin buğday tarlasında koşarken “veey! veey!” diye çocukca bağrışmaları çok profesyonel. Burada profesyonel demekle kastettiğim de inanılmaz gerçekçi oluşu. Şimdiki animelerde herkesin görünümü de sesi de çok güzel. Çirkin sesli veya öyle olması planlanmadığı sürece çirkin bir karakter yok. Yalınayak Gen de ise durum tam tersi. Çirkin karakter de var ve gerçekçi, bağırdı mı itici gelen çocuk sesi de var. Düşünüyorum ve son yıllarda bu tarz gerçekçi davranan bir çocuk nerede vardı veya en azından sesi çocuk gibi çıkan kim vardı diye ve bulamıyorum. Günümüz animelerinde çocuk ortaokula gidiyor ama davranışları ile sizden benden daha olgun:)

    Yalınayak Gen’i izlerken aklıma Studio Ghibli’nin Ateşböceklerinin Mezarı (Grave of the Firefiles) filmi geldi. Yalınayak Gen, Ateşböceklerinin Mezarı kadar popüler olmadığı için (sonuçta Ateşböceklerinin arkasında Studio Ghibli var) ilk defa duyuyor olabilmeniz de mümkün. Aynı şekilde Ateşböceklerinin Mezarı anime filmini de popüler olduğu için izlemiş olma ihtimaliniz de yüksek ve o filmi sevdiyseniz Yalınayak Gen’i de muhakkak seveceksinizdir. Her iki filmi de izlemediyseniz ikinci dünya savaşı ve atom bombası teması ile şiddetle ikisini de izlemenizi öneririm. En azından Yalınayak Gen’in ikinci filmi olmasa da ilk filmini izleyin. Bu arada, Yalınayak Gen’e puan verirken ikinci filmi de puanlamaya dahil ettim. Yani verdiğim not iki filmi de kapsıyor. Bu yüzden Ateşböceklerinin Mezarı’ndan daha düşük oldu. Yoksa sadece ilk film olsaydı ikisi de aynı puanda olacaktı diyerek yazdığım en uzun yazılardan birisini sonlandırıyorum. 



  • Koutetsujou no Kabaneri İncelemesi

    Yönetmen: Tetsuro Araki
    Stüdyo: Wit Studio
    Tür: Aksiyon, Fantastik, Dram
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/7.5


    Koutetsujou no Kabaneri, kıyamet sonrası bir dünyada geçse de bu kıyamet geçmişte, Sanayi Devrimi yaşandığında meydana gelmiştir. Kökeni belli olmayan bir salgın yüzünden insanlar “Kabaneye” (zombi) dönüşmeye başlamış ve kabaneler taşıdıkları virüsü hızla diğer insanlara bulaştırmıştır. Kabaneler bildiğimiz klasik zombilere nazaran biraz daha zekidirler. Zombiler gibi ölüdürler ama daha hızlı, çevik ve sürü halinde gezinmesini bilmektedirler. Tarz olarak kabaneleri eğer izlediyseniz World War Z’deki zombilere benzetebilirsiniz. Ayrıca kabanelerin kalpleri turuncu bir renkte parlamaktadır ve etrafı demirden zırhla kaplıdır. Onları öldürmenin tek yolu ise klasik zombilerin beynini dağıtmaktan ziyade kalplerini yok etmektir. 


    Kabanelerin yayıldığı bu dünyada Hinomoto Adası’nda (Japonya) insanlar istasyon olarak adlandırılan irili ufaklı etrafı çevrili kalelerde hayatlarını idame ettirmeye çalışmaktadırlar. İstasyonlar arası gidiş geliş ve ticaret, buharla çalışan zırhlı trenlerle gerçekleşmektedir. Vazifesi demircilik olan Ikoma, Aragane adlı istasyonda yaşamaktadır ve bir yandan zırhlı trenler üzerinde bakım onarımını gerçekleştirirken diğer taraftan da kendisinin tasarladığı silah üzerinde çalışmaktadır. Normal askerlerin kullandığı kılıçlar ve tüfekler kabanelerin kalbini delme konusunda pek etkili değildir ama Ikoma geliştirdiği yeni basınç sistemi sayesinde kabanelerin zırhını aşıp kalplerini delmeyi hedeflemektedir. Günün birinde, kabanelerin istila etmeyi başardığı bir tren yavaşlamadığı için Aragane istasyonuna adeta uçarak girer ve vagonlardaki kabeneler her yere savrulur. Anlayacağınız, Aragane İstasyonu kabane istilasına uğrar ve Ikoma da yeni silahını denemek ister. Ikoma’nın yeni geliştirdiği silah oldukça iyi çalışır ama Ikoma ısırılmaktan kurtulamaz. Nitekim aklını çalıştırır ve virüsün beynine ulaşmasını engellemeyi başarır. Çok geçmeden Mumei adındaki genç kızın yardımı ile Ikoma ve diğer hayatta kalanlar Koutetsujou adlı zırhlı trene binip düşmüş istasyondan ayrılırlar. Ikoma, Mumei’den artık insan olmadığını ama kabane de olmadığını öğrenir. O artık yarı insan yarı kabane olan bir kabaneridir. Tıklım tıklım insan dolu bir trenin hedefi Shogun’un da bulunduğu Kongokaku’dur ama bu yolculuk hiç kolay olmayacaktır. Kabane tehdidi, yiyecek yetersizliği ve Ikoma’nın tehdit olup olmadığı derken Koutetsujou sakinlerini zorlu bir yolculuk beklemektedir. 


    Animeye ilk başladığımda aklıma gelen ilk şey Shingeki no Kyojin (Attack on Titan) olmuştu. Aynı atmosfer ve benzer senaryosu ile (istila edilen bir şehir ve kaçmak zorunda kalmak) ilk bölümde bayağı bir heyecanlanmıştım. Dediğim: “Tamam, harika bir anime var karşımda.” İdi. World War Z’dekilere benzer zombiler ki zombileri çok severim, hayatta kalma mücadelesi, zırhlı bir tren ile yolculuk etmek falan derken benim beklentilerim büyüdü de büyüdü. Lakin birkaç bölüm geçtikten sonra anladım ki beklentilerimi fazla büyütmüşüm. Animenin maalesef birkaç bölüm sonra atmosferi düşmeye başlıyor ve son üç – dört bölümde ortaya pat diye çıkan bir kötü adam ile kafamdakinden bambaşka bir yol izlemeye başlıyor. Elbette yaşanan gelişmeler ve izleyiciye aktarılanlar fena değil ama ilk iki – üç bölümde o kadar çok gaza geliyorsunuz ki gaz söndüğünde “ne oldu şimdi ya” deyip kalıveriyorsunuz. Anime benim izlediğim en iyi giriş bölümlerine sahip animelerden birisi ve bu şekilde başladıktan sonra böyle devam ettiği için ister istemez hayal kırıklığı yaşıyorsunuz biraz. Ayrıca başta ana karakter Ikoma olmak üzere diğer karakterlerin de anime için yeterli geldiğini söyleyemem. Nasıl desem, bağ kuramıyorsunuz ve şahsen beni etkileyemediler. Bu arada Ikoma boynuna kocaman demir takarak virüsün beynine ulaşmasını engelledi, buraya kadar tamam. Mumei de boynuna fiyonk takıyor ve tüm gücünü kullanacağı zaman fiyongu çıkarıyor. Fiyonk? Bildiğimiz ipten bahsediyorum şu an. O ip mi dizginliyor şimdi Mumei’nin gücünü? Animede gördüğüm tek ama inanılmaz saçma bir durumdu Mumei’in fiyonk olayı. 


    Kabaneri’nin çizimleri genel olarak ayrıntılı ve gerçekçi bir çizgide ilerliyor. Bir iki saç rengi saymazsak insanların kılık kıyafetleri, genel olarak görünümleri normal ve abartılı unsurlar yok. Yaşanan çatışmalar, kabanelerin insanları ısırması, fışkıran kan, kopan kollar vb. görüntüler güzel aktarılmış. Hanım karakterlerimiz ise genelde pembiş yanaklara sahip sevimli. Çizimlerde en başarılı bulduğum kısım bahsettiğim ayrıntılar ve arka plan çizimler. Üzerine çok fazla emek harcandığı her halinden belli oluyor. Animenin bölümler esnasında çalan müzikleri başarılı. Yine Shingeki no Kyojin’i andırıyorlar ve aksiyon sahneleri ile birleştiğinde ortaya çıkanlar şahane. Açılış parçası için diyebileceğim tek bir kelime var: Kötü. “İnsan mısın yoksa kabane mi? İkisi de değil, ben kabaneriyim!” soru cevabı ile başlıyor açılış parçası ki bence lüzumsuz olmuş. Yani her bölüm Ikoma’nın ben kabaneriyim diye bağırmasına sanırsam kimsenin ihtiyacı yok, anladık kabanerisin. Devamında başlayan açılış parçasını ise beğendiğim söylenemez. Ne tarz olarak yakışmış ne de müzik olarak güzel bir parça değil. Animeye yapılan özel bir parça olmasına rağmen bir kere dinledikten sonra yüzüne bile bakmadım. Kapanış parçası da farklı sayılmaz. Belki birazcık daha iyi diyebilirim kapanış için.

    Koutetsujou no Kabaneri çok iyi bir başlangıç yapan ama bölümler ilerledikçe hız kesen bir anime. Anime izlenebilir mi? Elbette ki izlenebilecek hoş bir anime ve mangası olmadığı için sezon finali tadında tatminkar bir sonla bitiyor. Lakin benim gibi ilk bölümden sonra beklentilerinizi fazla şişirirseniz üzülebilirsiniz. Bu yüzden Koutetsujou no Kabaneri’yi izlemek istediğinizde benimle aynı hatayı yapıp bir Shingeki no Kyojin beklemeyin sakın. 



  • Boku Dake ga Inai Machi İncelemesi

    Yönetmen: Tomohiko Ito
    Stüdyo: A–1 Pictures
    Tür: Dram, Gizem
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/8.5


    İngilizce Erased (Silinmek) adı ile de bilinen animede olaylar 2006 yılında başlıyor. Fujinuma Satoru, 29 yaşında alelade bir insandır. Tek başına küçük bir apartman dairesinde yaşayıp geçimini pizza kuryeliği yaparak kazanmaktadır. Esas hayali mangaka olmak olsa da eserleri karşısında aldığı cevap “iyi çiziyorsun ama daha derine inmen gerek” yani çok yüzeyselsindir. Anlayacağınız, hayalinden her geçen gün biraz daha uzaklaşan kendi yağında kızaran birisidir. Fakat tek bir farkla; kendisini Revival (Diriliş) adını verdiği bir yeteneği vardır ve bu yeteneği çevresinde kötü bir olay gerçekleşirse (genelde ölüm) o olayın bir ila beş dakika öncesine istemsiz de olsa gidebilip müdahale etme fırsatına sahiptir. Doğal olarak Satoru da bu fırsatı mümkün olduğunca kullanmaya çalışmaktadır. İşte yine böyle bir Diriliş yaşarken Satoru küçük bir çocuğu şoförü kalp krizi geçirmiş bir kamyonun altında kalmaktan kurtarır ama kendisi yaralanarak hastaneye kaldırılır. Durum böyle olunca Satoru’ya göz kulak olmak için annesi birkaç günlüğüne yanına taşınır. Satoru, annesi ile beraberken yine bir Diriliş vakası yaşar ama bu sefer kendisi ne olduğunu veya olacağını kestiremezken annesi bir şeylerin gidişatını değiştirir. Birkaç gün sonra ise Satoru’nun annesi gece evde yalnızken eve kimliği belirsiz bir şahıs gelir ve kadını bıçaklayarak ölüme terk eder. Üstelik olay tam Satoru’nun iş çıkışına denk geldiği için saldırgan ve Satoru merdivenlerde karşılaşırlar bile. Eh, gerisi malum. Satoru evde ölmüş annesi ile karşılaşır ve hani filmlerde bir klişe vardır ya; bıçağı çıkarır ve bıçak elindedir ama komşu görür ve onu suçlu zanneder. Aynı durum Satoru’nun da başına gelir ve polisten kaçarken bir Diriliş daha meydana gelir. Satoru, annesinin katilini durduracağını sanmaktadır ama bu seferki Diriliş biraz farklıdır. Bu sefer olayın bir ila beş dakika geçmişine değil, tam on sekiz yıl öncesine, 1988 yılına gider Satoru. Ayrıca gittiği tarih öyle sıradan bir tarih de değildir. Gittiği tarih ve ay Hinazuki Kayo ve başka iki çocuğun kaçırılıp daha sonra cesetlerinin bulunmasının öncesidir. Satoru, Kayo ve annesinin öldürülmesinin bağlantılı olup olmadığını bilmese de kararlıdır. Yeni amacı Kayo ve diğer çocuklarının öldürülmesini önlemektir. 


    Boku Dake ga Inai Machi ilk gözüme çarptığında açıkçası pek üzerinde durmamıştım. Kapağında iki çocuğun resmini görünce ayrıntısına bakmadan herhalde bir başka çocukları konu alan romantik ağırlıklı komedi tarzında bir animedir demiştim. Lakin sürekli karşıma çıkmaya ve olumlu yorumları görmeye başlayınca bir kez daha anladım ki kitabı kapağına göre yargılamamak lazımmış. Evet, animenin yüzde yetmişinde Satoru’nun on yaşındaki haliyle anime ilerliyor ama kurgu kesinlikle on yaşındakilere hitap etmiyor. Animeyi izlemeye başlar başlamaz bana Steins;Gate’i anımsatmıştı ve Steins;Gate de en sevdiğim animelerden birisi olunca ilgimi bir kat daha çekti. Zaman yolculuğu, çocuk kaçırmaları, muhtemel bir seri katil ve Satoru’nun tüm bunları önleme çabaları derken kendinizi animenin içinde buluveriyorsunuz. 


    Zaman yolculuğu oldum olası ilgimi çekmiştir ve dediğim gibi Boku Machi’de de hikayenin kurulu olduğu zemin bu. Güzel de kullanılmış ama bu mükemmel olduğu anlamına da gelmiyor. Daha doğrusu Satoru karakterinden ben daha fazlasını beklerdim. Yirmi dokuz yaşındaki bir adam on yaşındaki haline geri dönüyor ve hafızasını da koruyor ama on yaşındakilerden akıl alması, olacakları bilmesi dışında sivrilerek öne çıkamamasını birazcık tuhaf oldum. Yan demek istediğim, daha parlak fikirler daha bir atiklik beklerdim ben. Ve bana da öyle gelmiş olabilir ama son bölümlere kadar Hinazuki Kayo dışında kaçırılan diğer iki çocuk kim ben bilmiyordum bile. Satoru’nun sürekli Kayo, Kayo, Kayo demesi sanki diğer iki çocuk önemsizmiş gibi hissettirdi bana. Tamam, kaçırılma zincirinin baş halkası Kayo ama ortada iki can daha var. Onları da bir an, bir kontrol et araştır işte. Son olarak animenin sonu yarım bitmiyor, tam bir final yapıyor ama tatmin olabilir misiniz, o ayrı bir konu. Şahsen ben daha iyi bir son beklerdim. Animenin finali kötü değil ama yaşanan gelişmeler farklı olsaymış ne olurdu düşünmeden edemedim. 


    Boku Machi’nin çizimleri genel olarak diğer animelerden pek farklı değil. Karakterler daha gerçekçi ki bununla kastım rengarenk saçlar veya absürt kıyafetler yok. Gayet ciddi, yeri geldiğinde kan ve şiddet kullanılmaktan kaçınılmamış. Çizimlerdeki en büyük farklılık günümüzdeki Satoru ve geçmişteki Satoru arasındaki görüntüde kullanılan şerit farkı. Evet, bir şey anlamadığınızdan eminim:) Geçmişteki hikaye anlatıldığında görüntünün üstü ve altı biraz daha kırpılıyor ve daha daralıyor. Bir nevi film şeridi gibi oluyor ki çoğu zaman film şeridi efektleri de kullanılıyor. Müzikleri ise oldukça başarılı. Anime esnasında çalan parçalar genelde ciddi ve atmosferi güzel tamamlıyor. Açılış parçası olan Re:Re çok iyi bir parça. Sadece animeye göre değil genel olarak da sıkça dinleyebileceğiniz harika bir parça diye düşünüyorum. Özellikle buradan ulaşabileceğiniz İngilizce sürümü bir başka güzel. Kapanış parçası da fena değil ama açılış parçasının yanında doğal olarak biraz sönük kalıyor. Kapanış parçasının en sevdiğim kısmı tonlamada yapılan vurgular. Seslendirmeler konusunda söyleyecek fazla bir sözüm yok. Onlar da oldukça başarılı. Tek dikkatimi çeken Satoru’nun gelecek ve geçmişteki halinin arasındaki uçurum. Kötü bir şey olduğu için yazmıyorum bunu, sadece dikkatimi çekti. Oldukça tiz bir sese sahipken sesinin bu denli kalınlaşması ilgimi çekti.

    Boku dake ga Inai Machi içinde küçük aksaklıklar barındırsa da gayet başarılı bir anime. Ciddi tonlamaları, zaman yolculuğu, seri katil ve çocuk kaçırmaları derken anime ilk bölümünden itibaren kendisini izlettiriyor. Dolayısıyla en azından bir göz atmasını şiddetle tavsiye ederim. Bu arada filmin Boku dake ga Inai Machi’nin 2016’nın Mart ayında çıkmış bir Live-Action filmi de bulunmakta. 



  • Dragon Ball Super İncelemesi

    Yönetmen: Kimitoshi Chioka
    Stüdyo: Toei Animation
    Tür: Aksiyon, Komedi, Fantastik
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: Devam Ediyor
    Anime Puanı: 10/5.5


    Dragon Ball Super, bundan önce en son çıkan DB serisi olan Dragon Ball GT’nin değil Dragon Ball Z’nin devamını konu alıyor. Dragon Ball GT’nin senaristi orijinal senarist olan Akira Toriyama değildi ve uzun süredir canon olup olmadığı (tüm DB evreninde kesin bir yeri olup olmadığı) tartışılmaktaydı. Yeni çıkan seri ile Db GT’nin noncanon olduğu resmileşmiş oldu. Yani olaylar DB GT ile paralel ilerlemiyor.

    Hikaye bahsettiğim üzere Dragon Ball Z’nin devamından en son bossumuz Majin Buu’nun yenilgisinden birkaç yıl sonra geçmektedir. Dünya bu süre boyunca kötüler tarafından rahatsız edilmemiştir. Goku, karısı Chi chi’nin zorlaması üzerine para kazanmak için çiftçilik ile uğraşır fakat Kaio-sama’nın sevimli gezegeninde kaçamak antrenmanlar yapmayı da ihmal etmez. Gohan babasının aksine antrenmanı salmıştır ve bilim dünyasında saygın bir yer edinmiştir, karısı Videl ise çocukları Pan’a hamiledir. 


    Herkes barışa alışmışken evrenin Dünya’ya uzak bir kısmında Yıkım Tanrısı Beerus birkaç yüzyıllık uykusundan uyanır. Yıkım Tanrısı isminin gerektirdiği üzere gezegenleri yok etmekle hükümlüdür ve gezegenin yaşayıp yaşamayacağına o anki ruh haline ya da gezegenin yerel lezzetlerine göre karar verir. Ona daha önce Kehanet Balığı tarafından öngörülen bir olayın rüyasını görmüştür. Süper Saiyan Tanrı ile dövüşecek ve bu dövüşten uzun zamandır duymadığı bir zevk alacaktır. Bunun üzerine sağ kolu Whis’ten saiyanlar hakkında bilgi isteyip kalan son saiyanların Dünya gezegeninde yaşadığını öğrenir ardından hemen yola çıkarlar. Bu sırada Dünya’da Bulma’nın doğum günüdür, herkes parti için bir araya gelmiştir. Beerus partiye ulaşır ve gördüğü her yiyeceği tatmaya başlar. En sonunda Majin Buu ile bir atışmaya girince sinirlenip onu kolayca alt eder. Ona saygısızlık gösterildiği için Dünya’yı yok etmeye karar vermiştir fakat hala Süper Saiyan Tanrı’yı beklemektedir. Onu mutlu etmek için Goku ve arkadaşları Shen-Long’u çağırıp Süper Saiyan Tanrı hakkında bilgi alırlar. Süper Saiyan Tanrı’nın ancak beş iyi niyetli saiyanın başka bir saiyana güçlerini aktararak oluşabileceğini öğrenirler. Bunun üzerine Vegeta, Gohan, Goten, Trunks ve karnındaki Pan ile Videl güçlerini Goku’ya aktarırlar. Ardından Goku, Süper Saiyan Tanrı olup Beerus ile müjdelenen rekabeti gerçekleştirir. 


    Süper Saiyan Tanrı seri ilerledikçe daha kolay telaffuz edilebilmesi için Süper Saiyan Blue (SSB) olarak isim değiştiriyor. Zamanında Süper Saiyan 3 bile dehşet bir güç seviyesi iken SSB’nun güç olarak tavan yapmış olması gerekirdi fakat durum animede hiç böyle değil gibi. Mantıken elinin tersi ile kapışmalar sona erebilecekken Goku genelde dövüşün ortasına kadar hiç dönüşüm geçirmiyor ve dönüşünce de izleyiciye güçlenmiş hissini veremiyor, hala vasat rakipleri ile taklalar atıyor.

    Nerden nereye… Bir zamanki en kötü düşmanımız Piccolo şu an bebek bakıyor ve evrendeki hiçbir güç bizimkilere denk olamıyor. İlk önce dünyadan sorumlu Kami-sama’ya gitmiştik, onla işimiz bitti Kaio-sama’ya yükseldik, sonra Kaio-shin sama ile evrenin ucunu noktaladık derken taşın suyunu iyice sıkıyoruz ve “Tanrılarla” çalışmaya başlıyoruz. Fikir görülebileceği üzere pek yaratıcı değil fakat iyi işlenebilecek mi? Bunu seri tamamlanınca görebileceğiz. 


    Dragon Ball Super’in animesi mangasından sadece kısa bir süre sonra başladı. Arayı tutabilmek için serinin ilk 28 bölümü daha önce yayımlanan son iki DBZ filmi Battle of Gods ve Resurrection of F’in uzatılmış hallerini işliyor. İsteyen (ve benim önerim), bu iki filmi izledikten sonra seriye 28. Bölümden devam edebilir çünkü serinin çizimleri filmlerine kıyasla rezalet. Bahsettiğim rezalet durumu kesinlikle göreceli bir şey de değil, seri başladıktan kısa bir süre sonra her yerde bu kötü ün yayılmaya başladı. Ana kareler (Mesela bir karakterin yüzü ana planda iken) çok göze batmıyor fakat geniş perspektifli küçük detayların olması gereken sahnelerde kişilerin yüzleri abuk subuk bir hal almaya başlıyor. Kesinlikle Z serisinin eski çizimlerine bile su dökemez. Sanırım Blu-Ray versiyonunda bu durum az-buçuk düzeltilmiş. Müzikleri ise vasat denilebilir, açılış şarkısını Z serisinin açılışı “Cha la” ya benzetmeye çalışmışlar ama olmamış gibi. En nihayetinde çizimlerdeki aksaklıklar ve fillerlar derken Dragon Ball Super, eski serilerin gölgesinde kalmış. Belki de anime yerine mangasını takip etseydim, bu noksanları hiç görmezdim ve yorumum çok daha iyi olurdu. 


  • Dimension W İncelemesi

    Yönetmen: Kanta Kamei
    Stüdyo: Orange, Studio 3Hz
    Tür: Aksiyon, Bilimkurgu
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/5


    2036 yılında Dimension W (Boyut W) adı verilen yeni bir boyutun varlığı kanıtlanmıştır. Üretilen ve kısaca bobin adı verilen elektromanyetik indüksiyon cihazları ile Boyut W’den sınırsız enerji elde edilebilmektedir. Hükümetlerle işbirliği yapan New Tesla Energy şirketi dünya üzerine toplamda altmış tane devasa kule şeklinde yapılar inşa ederek Boyut W’den enerji akımını alarak bobinlere iletmektedir. Avucunuzun içine sığabilen bobinler sayesinde de her türlü elektronik cihaz çalışabilmekte, elektriğe veya petrole ihtiyaç kalmamaktadır. Animenin geçtiği 2072 yılında ise yeni teknoloji iyice insan hayatına yerleşmiş, kullanılmadığı alan kalmamıştır. Bobinlerin bir özelliği de New Tesla Energy’ye geri bildirim yapmaları. Yani kötüye kullanımı önlemek için sürekli denetim içersindedirler. Durum böyle olunca kötü kalpli insanlar takip edilmemek için illegal bobinler üretip kullanmaya başlamıştır. Ve “Collectors” yani Toplayıcılar adı verilen ödül avcıları bu illegal bobinleri ele geçirmek için görevlendirilmiştir. Ana karakterimiz de böyle bir toplayıcı olan Mabuchi Kyouma. Diğer avcılardan oldukça farklı olan Mabuchi’nin iki özelliği ön plana çıkmaktadır. Birincisi inanılmaz bir bıçak atıcısıdır, ikincisi ise bobinlerden geçmişinde yaşadığı bir deneyim yüzünden nefret etmektedir. Üzerinde bobinle çalışan hiçbir cihaz kullanmamakta ve bindiği araba bile hala benzin ile çalışmaktadır. İşte böyle bir dünyada Mabuchi işini yaparken günün birinde New Tesla Energy’nin kurucusunun “kızı” kabul ettiği android kız Mira ile karşılaşınca toplayıcılık işleri farklı bir yön almaya başlar ve geçmişi yeniden ayyuka çıkar. 


    Dimension W dediğim gibi Mabuchi’nin macerasını konu alıyor. Yalnız başına ve karizmatik bir toplayıcıyken ansızın Mira ile tanışır ve beraber çalışmaya başlarlar. Animenin ilk birkaç bölümü formalite tadında, karakterleri tanıyoruz, Dimension W’nin dünyasını tanıyoruz vs. Ve maalesef bu bölümler için serinin en güzel bölümleri diyebilirim çünkü işin içine asıl konu girdiğinde işler karışık bir hal almaya başlıyor. Dimension W’nin yarattığı yansımalar, paralel evrenlerin üst üste binmesi, yarattığı olasılıklar sebebiyle meydana gelen hayalet etkisi derken kafanız karışabilir. Özellikle son bölümlerde yaşanan curcunayı görünce şahsen animenin bir an önce bitmesini istedim. Tamam, boyutlar arası olayı farklı, karakterler başarılı ama bir yerde ipin ucunu kaçırdınız mı (benim gibi mesela) bir müddet sonra anime size sadece aksiyon sahnelerini izlediğiniz bir işkence aletine dönüşebilir. Anlatmak istediğim, Dimension W bir hayli dikkat isteyen bir yapım ve içeriği bakımından herkese hitap etmesi çok zor. 


    Animenin çizimleri oldukça güzel ve karakterleri ile ilk bakışta sizlere doksanlı yılların sonunu veya iki binli yılların başını anımsatabilir. Mabuchi’nin karizmatik tavırları, Mira’nın masum şapşallığı güzel lanse edilmiş. Arka plan çizimlerine zaten diyecek bir sözüm yok, dört dörtlükler. Ayrıca diğer animelerden farklı olarak arada karakterlerde kullanılan beyaz gölgeleme efektleri (koyduğum ekran görüntüsünde görebilirsiniz) çok başarılı ve hoş bir sıradanlık katmış. Animenin müzikleri de görselliği kadar güçlü. Bir kere açılış parçası “Genesis” dört dörtlük bir parça ve açılış görüntüleri ile (Mabuchi’nin başlarda cool bir şekilde tarz etmesi) oldukça iyi güçlendirilmiş. Kapanış parçası “Contrast” açılıştan bir tık daha aşağıda olsa da hiç fena sayılmaz. Bölümler esnasında çalan parçalar ise atmosferi iyi tamamlıyor. Seslendirmelerde ise Mira karakteri ve sesi arasındaki uyumu çok beğenmiştim ve “Hanazawa gene döktürmüş” demiştim ama sonradan öğrendim ki Mira’nın seyyusu (en sevdiğim seslendirme sanatçısıdır kendisi) Hanazawa değil Ueda Reina adında genç bir hanımmış. Tarz olarak Kana Hanazawa’ya çok benziyor ve gayet de başarılı. 


    Dimension W etkileyici başlayan ama benim gözümde sonunda işleri sarpa saran bir anime. Dediğim gibi animenin karakterleri, çizimleri ve müzikleri başarılı. Eğer hikayesine de hakim olup zevk alabilirseniz belki de sizin için dört dörtlük bir anime olabilir. Tam zıddı olarak “neler oluyor” da demeniz mümkün. Benim notum belli ama bu animeyi izleyin veya izlemeyin diye bir öneride bulunamayacağım. 


  • Shisha no Teikoku İncelemesi

    Yönetmen: Ryoutarou Makihara
    Stüdyo: Wit Studio
    Tür: Bilimkurgu, Macera, Dram
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 7.5


    Shisha no Teikoku, İngilizce adıyla The Empire of Corpses veya Türkçeye Cesetler Krallığı olarak çevirebileceğimiz anime Project Itoh takma adını kullanan ve 2009 yılında vefat eden roman yazarının kitabından uyarlanmadır. Gerçek adı Satoshi Ito olan ve bilimkurgu türündeki kitapları ile dikkat çeken yazar sürekli nükseden kanseri sebebiyle henüz otuz dört yaşındayken yaşama veda etmiştir. Yazarın bir diğer eseri olan Harmony de bir ay sonra animeye uyarlanmıştır ve bir başka eseri Genocidal Organ’nın ise 2016 yılında vizyona girmesi bekleniyor. Genocidal Organ’nın da aslında Harmony’den bir ay sonra vizyona girmesi bekleniyordu ama filmden sorumlu anime stüdyosu Manglobe’un iflas sebebiyle kapanması gecikmeye yol açmıştır. Yazar Itoh, ikisi Shisha no Teikoku, ikisi Harmony ve biri Genocidal Organ olmak üzere toplam beş farklı ödül kazanmıştır. Ayrıca ünlü oyun serisi Metal Gear Solid’in Peace Walker adlı yapımı yazarın anısına adanmıştır.


    Anime filminde olaylar 19. Yüzyıl Avrupa’da, tam tarih olarak 1878 yılında geçiyor. Alternatif bir geçmiş olarak adlandırabileceğimiz bu dünyada steampunk denilen buhar teknolojisi önemli bir yer tutmaktadır. Buhar enerjisi ile çalışan makineler, otomatik daktilolar gibi birçok makine bu kurgu dünyasında boy göstermektedir. Her şey yaklaşık yüz yıl önce Victor Frankenstein’ın bu teknolojisi kullanarak “İlki” olarak adlandırılan ilk ölüyü diriltmesi ile başlamıştır. Elbette bir ölünün yeniden ayaklandığını gören halk buna şiddetle karşı çıkmış, Frankenstein ve yaratığına adeta nefret kusmuştur. Durum böyle olunca da ikisi de bir süre sonra ortadan kaybolmuştur fakat Frankenstein’ın diriltme teknolojisi baki kalmıştır. Yalnız tek bir farkla; Frankenstein ilk ölüsüne yeniden ruh kazandırabilirken askeri organizasyonların yaptığı diriltme işlemlerinde bu mümkün olmamıştır. Diriltilen ölüler ruhsuz, ruhsuzdan ziyade yalancı ruha sahip sadece verilen komutlara uyan gerçek yürüyen ölüler olmuşlardır. Bu arada, az önce halk buna hiddetle karşı çıktı demiştim ama belirli bir zaman geçtikten sonra artan savaşlar yüzünden bu teknolojiyi benimseyen ilk insanlar dul kalan kadınlar olmuştur. İlk diriltilenler savaşta şehit düşen askerler olmuştur ve her ne kadar ruhlarından yoksun olsalar da yakınları onları yeniden ayakta görebilmişlerdir. Ve yine zamanla “Necro-Birimi” adı verilen delikli damga kartları yaygınlaşarak ölülerin kullanım amacı da yaygınlaş, diriltme teknolojisi halkla buluşmuştur. İnsanalr öldüklerinde onlara sahte bir ruh enjekte etmeleri çok sıradan bir hal almaya başlamıştır. Bu ruh aslında sahte bir ruhtur. Dolayı ile ölüler sadece birer kuklaya dönüşüyorlardır. Bu kartlara yüklenen komutlar sayesinde ölülere bu komutları aktarmak mümkün hale gelmiştir. Örneğin kâhya olmasını istediğiniz bir ölüye kâhyalık ile ilgili temel bilgiler içeren Necro-Birimi’ni yüklediğinizde o ölü kâhyalık vasıfları taşıyabilmektedir. Sonuç olarak ölüler sadece savaş alanında değil, günlük hayatta da kâhyalık, uşaklık, hamallık, fabrika işçileri gibi işlerde kullanılmaya başlanmıştır. Teknoloji tüm dünyaya yayılmış ama en güçlüsü Londra’da, Londra Kilisesinde bulunan Charles Babbage adı verilen bilgisayar olmuştur. Nitekim bu bilgisayar bile Frankenstein’ın kusursuz diriltmesine yaklaşamamıştır. Durum böyle olunca birçok hükümet Victor Frankenstein’ın kaybolmuş notlarının peşine düşmüştür.


    1878 yılına geri dönersek, filmdeki kahramanımızın adı John Watson. (Babbage olsun, Watson olsun isimlere ayrı bir paragrafta değineceğim.) Kendisi Londra Üniversitesi’nde başarılı bir tıp öğrencisidir. Film başladığında Watson’un gümüş saçlı bir cesede “kayıp 21 gramı” yani ruhunu geri vermeye çalıştığına tanıklık ederiz. Watson’a göre düşünceler ruhu tamamlamaktadır ve insanın düşünceleri geri gelirse kişiliğinin de geri geleceğini savunur. Elbette Watson, Frankenstein gibi amacına ulaşamaz. Ölü dirilir ama diğer cesetlerden pek bir farkı yoktur. Watson yeniden hayata dönen arkadaşına Robinson Crusoe’den adını sıkça duyduğumuz Cuma adlı yerlinin adını verir. Ertesi sabah Watson gözünü açtığında ise çalışma odasında iki yabancının bulunduğunu görür. Birisi ona silah doğrulturken kendisini “M” olarak tanıtan gizemli adam ona açıkça hayran kaldığını söyler çünkü adeta bir yer altı laboratuarında oldukça iyi bir Necro-Birimi kullanarak (Cuma, Watson’un ona yüklediği özellik sayesinde olağanüstü hızda yazı yazıp olan herşeyin not edebilmektedir.) mükemmel bir diriltme işlemi gerçekleştirmiştir. Ve elbette askeri denetim ve gerekli izinler olmadığı sürece diriltme işlemleri kesinlikle yasaktır. Watson’daki yeteneği gören M, tek taraflı da olsa ona majesteleri kraliçe adına bir anlaşma önerir. Watson kraliyet ailesi için çalışan gizli bir organizasyon olan Walsingham’a katılır ve Cuma ile beraber kendisini Bombay, Hindistan’da bulur. Watson ve Cuma, buluşacakları kişiyi beklerken ardı ardına patlamalar meydana gelir ama neyse ki buluşacakları kişi olan Frederick Burnaby olay yerine vararak ikiliyi kurtarır. Burnaby’nin söylediğine göre Ruslar patlayıcı içeren yürüyen ölüler geliştirmiştir. Peki, Watson neden Bombay’dadır ve Ruslar neden peşindedir? M’in verdiği bilgilere Alexei Karamazov bir şekilde Victor Frankenstein’ın kayıp araştırmalarını, yani notlarını inceleme fırsatı olmuştur. Elbette Rusların da istihbaratı boş durmamıştır. Dolayısıyla Watson, Cuma ve Burnaby’nin görevi Karamazov’un son görüldüğü bilgisinin geldiği yere gitmek, notların varlığını teyit etmek, teyit edilirse yok etmektir. Ayrıca bu yolculukta onlara Karamazov’u tanıyan Nikolai Krasotkin de eşlik edecektir. Ve her ne kadar ana görev, notları yok etmek olsa da herkesin notlar hakkında olan düşüncesi, isteği ve amacı farklıdır. Buna Watson da dahil.


    Shisha no Teikoku’nun en dikkat çekici noktalarından birisi fark ettiğiniz üzere karakterleri. Animede yer alan bütün karakterler gerçek veya kurgu ünlü kişiler. John Watson’u zaten hepimiz tanıyoruz. Kendisi Sherlock Holmes’ın sadık dostu, maceralarının güncelerini tutan kişi. Cuma’yı zaten söyledim, Robinson Crusoe romanında bir karakter kendisi. Frederick Burnaby ise gerçek hayatta yaşamış oldukça ünlü İngiliz istihbarat görevlisidir. Bunun dışında Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler adlı eserinden Alexei Karamazov ve Nikolai Krasotkin var. Yaşamış gerçek bir samuray olan Seigo Yamazawa, yazarlığını Auguste Villiers de l’Isle-Adam’ın yaptığı The Future Eve (L’Eve Future) adlı eserde Thomas Edison’un inşa ettiği Hadaly Lilith adlı robot, Amerika’nın on sekizinci başkanı Ulysses S. Grant, Frankenstein’ın canavarı seride boy gösteren karakterler. Ayrıca konuk oyuncu tadında Thomas Edison ve Sherlock Holmes’un da çok kısa da olsa animede boy gösterdiğini söylemekte fayda var. Bundan sonrası seriyi etkilemese de küçük bir spoiler tadında, okumak size kalmış; anime filmindeki M karakterinin ise net bir bilgi olmasa da Sherlock Holmes’un abisi Mycroft Holmes olduğu söylenmekte. Yani anlayacağınız üzere animede alakalı alakasız değişik karakterler bulunmakta ve karakterler arasındaki uyumun ise gayet iyi sağlandığını söyleyebilirim. Hani en azından “bunun burada ne işi var” veya “bu karakter ne alaka” demiyoruz. Sanki Shisha no Teikoku’nun orijinal karakterleriymiş gibiler. Anime filminin bir diğer ilginç ayrıntısı ise yaptığı göndermeler. Örneğin en güçlü bilgisayara ilk analitik bilgisayarı icat eden ünlü matematikçinin adı verilmiş. Bunun dışında Britanya ve Rusya arasında süregelen politik oyuna verilen ad olan “Büyük Oyun”dan bahsediliyor. En garibi ise birkaç tane de James Bond filminde bulunan organizasyonlar karşımıza çıkıyor. Örneğin animede bahsi geçen Osato Kimyasal Laboratuarları Sean Connery’nin başrolünde oynadığı İnsan İki Kere Yaşar adlı James Bond filminde bulunan bir kuruluş. Bunun gibi küçük de olsa birçok gönderme filmde mevcut. Elbette bu betimlemeler ve mekânlar yazarın orijinal romanında var mı bilemem. Benim gözlemlerimin sadece anime filmi ile sınırlı olduğunu belirtmek isterim.


    Animenin bir özelliği de izlettirdikten sonra insanı biraz da olsa düşündürmesi. Açık konuşayım, benim filmi merak edip izleme sebebim cesetlerin canlandırılması, yani bir nevi zombiler. Fakat şöyle bir şey var ki Shisha no Teikoku içerik olarak daha önce hiç karşılaşmadığım türden bir anime. Karakterleri zaten geçtik, onlar ayrı bir konu. Bahsettiğim unsur zombilere benzeyen ama zombi olmayan yürüyen cesetler. İzleyici onları gördükten sonra hakikatten düşünmeden edemiyor. Düşünsenize, hayatımızda gerçekten böyle bir imkân olsaydı nasıl olurdu? Bir kere etik olur muydu? Bir açıdan köle gibi çalışan bilinçsiz, hizmetçi cesetler ile hayat kolaylaşırken hem de ağır çalışma koşulları sağlayan işlerde çalışabilirlerdi. Öte yandan nasıl olsa dirilen cesetler yapıyor diye insanoğlu tembelleşebilir, teknoloji orada tıkanabilirdi. Veya kim ücretsiz çalıştırabileceği bir hizmetkâr istemez ki? Öte taraftan kim ölmüş bir yakınının asker, köle, hizmetçi olarak çalışmasını ister ki? Düşünsenize, sevdiğiniz birisi ölüp diriltildi. Yakınlarda bir yerde ama kendisi artık o değil. Dediğim gibi tartışmaya açık zevkli bir konu sunmuş anime.

    Peki, eksi yönleri yok mu animenin? Göze fazla batan unsurlar olmasa da elbette var. Bunlar ise daha çok hikâyenin gidişatı ve senaryonun akışı ile ilgili. Bazı yerlerde animede diyaloglar gereğinden fazla ağırlaşıyor. Atmosfer düştüğü zaman konu uzayınca istemsizce de olsa dikkatiniz dağılabiliyor. Zaten anime filmi aksiyon sahneleri barındırsa da öyle hızlı bir anime değil. Konu uzayınca ara ara da olsa sıkılabilirsiniz. Bunun hikâyeyi etkileyen spoiler olduğu için fazla bahsetmeyeceğim ama Alexei Karamazov’un davranışlarına anlam veremedim. Karamazov eline notlar geçmesine rağmen notları yok etmiyor. Daha doğrusu yok edemiyor. Çünkü notları çok kıymetli buluyor ve hırsına yenik düşüyor. Son olarak ise animenin sonu türüne göre bence fazla fantastik kaçmış. Tamam, cesetler diriliyor falan ama bunlar hep bilimkurgu destekli. Büyüyle doğaüstüyle değil teknoloji ile hayata dönüyorlar. Bu yüzden Frankenstein’in canavarı yani “ilki”, gelinini canlandırmaya çalışırken son sahnede animemenin türüne göre fazla fantastik olaylar gerçekleşiyor.


    Animenin çizimleri için söyleyecek fazla bir sözüm yok. Arka plan çizimleri, manzaralar bizlere sırayla sunulan Londra, Hindistan, Japonya, Amerika gibi yerlerin aktarılması başarılı. Hatta şehirleri sanatsal bir portre gibi çizmişler adeta. Karakter çizimleri de fazla gerçekçi olmamakla beraber abartılı anime karakteri de değiller. Yani öyle kocaman gözler, çılgın saç tipleri falan yok. Hadaly Lilith adlı karakterimiz küçük bir istisna olabilir çünkü animeler için klasikleşmiş dar elbiseler, kocaman göğüsler bu karakterimizde de bolca mevcut. Seslendirmeler ise oldukça başarılı. Hatta dikkatimi çekti, bazı küçük ayrıntılara çok güzel dikkat edilmiş. Örneğin iki Rus olan Karamazov ve Krasotkin bir araya geldiğinde birbirlerine samimilik belirtisi olan isim kısaltmaları ile sesleniyorlar. Bu küçük ama hoş bir ayrıntı. Ayrıca Watson’u seslendiren Hosoya Yoshimasa ve favori seslendirmecim olan Hanazawa Kana yine çok iyi iş çıkarmış. Anime müzik namına ise pek bir şey barındırmıyor. Atmosfere göre değişen müzikler sırıtmıyor ki sahnelerin çoğunda müzik kullanımı fazla tercih edilmemiş. Anime bittiğinde Egoist’in seslendirdiği parçayı net olarak beğenmediğimi söyleyebilirim. Psycho-Pass adlı anime serisine hareketli ve harika iki açılış parçası “Abnormalize” ve “Enigmatic Feeling” ile “Namae no nai Kaibatsu” adında kapanış parçası yapan gruptan böyle ağır ve sıkıcı bir parça beklemiyordum. Lakin bu da animenin türüne çok da uymamış diyemem. Bunların yanı sıra animede ruhun sırrını çözmeye çalışıyorlar. Ruh 21 gram ağırlığındadır diye sıkça belirtiliyor. Ruhun bu ağırlıgının kaynağını ne olduğunu bulmaya çalışıyorlar ve animenin sonlarına doğru ruhun sırrının “bilincin önemi, düşüncenin önemi ve kaderin önemi” olarak yorumluyorlar. Varoluşçu felsefeyide içinde barındıran animede “Ruh mu düşünceyi tanımlar , düşünce mi ruhu tanımlar” sorunun cevabınıda almış oluyoruz.

    Ölü bir adamın hikâyesini bizlere sunan Shisha no Teikoku genel itibariyle başarılı bir anime. Dediğim gibi iki saatlik süresi boyunca atmosfer zaman zaman gereğinden fazla durağanlaşsa da kendisini izlettiriyor. Steampunk içeriği ve Frankenstein’in mucidi olduğu yürüyen cesetleri güzel, sağlam bir şekilde kullanarak yanında bambaşka alemlerin karakterlerini harmanlamasını çok iyi becermiş. Bence izlenebilecek en iyi anime filmlerinden birisiydi. Başta karakterleri olmak üzere ilginçliklerle dolu bir anime diyebilirim ve türünün meraklılarına önerebilirim.



  • Ajin İncelemesi

    Yönetmen: Hiroyuki Seshita
    Stüdyo: Polygon Pictures
    Tür: Aksiyon, Gerilim, Doğaüstü
    Yapım Yılı: 2016
    Bölüm Sayısı: 13
    Anime Puanı: 10/7


    Tam adıyla Ajin: Demi – Human, orijinalinde üçleme film serisinden oluşmaktadır ve okuduğunuz bu yazı ilk filmin televizyon serisi haline uyarlanmış versiyonudur. İkinci film Mayıs 2016’da ve üçüncü film ise Eylül 2016’da çıkacaktır. Dolayısıyla televizyon serisi sürümünün ikinci ve üçüncü sezonu da filmlerden sonra ekrana gelecektir.

    Ajin’in geçtiği zaman diliminden on yedi sene önce ilk ölümsüz asker Afrika’da ortaya çıkmıştır. Daha doğrusu bu asker öldüğü zaman birkaç saniye sonra tekrar dirilmeye başlar. Savaştığı cepheler tarafından “Tanrı Asker” olarak anılmaya başlayan bu kişinin varlığı çok geçmeden dünyaya yayılır ve Amerikan hükümeti işin içine girerek askeri bayıltarak ele geçirir. Bu vakanın üzerinden on yedi sene geçer birçok ülkede ölümsüz insanlar boy göstermeye başlar. Bu insanlara Ajin, yani yarı tanrı ismi verilir ve yapılan açıklamaya göre dünya üzerinde kayıtlı kırk yedi Ajin vardır. Elbette bu resmi rakamdır, gayri resmi sayı bilinmemektedir çünkü birçok Ajin saklanmaktadır veya Ajin olduklarını bile bilmemektedir. 


    Nagai Kei de Ajin olduğunun farkında olmayan bir gençtir. Okula gidip gelmekte, arkadaşlıklarla fazla ilgilenmeyen (biraz annesi yüzünden) kendi halinde diyebileceğimiz bir çocuktur. Günün birinde kafasındaki düşüncelerle boğuşurken trafik lambasını fark etmeden yola çıkar ve bir kamyonun altında kalır. Normalde ölmüş olması gereken Nagai yeniden canlandığında ise başta kendi olmak üzere çevredeki herkes onun bir Ajin olduğu keşfeder. Nagai’in ilk hamlesi kaçmak olur çünkü Ajin olduğu saptanan kişilere hükümetlerce el konulmaktadır. Bu el konulmalara her ne kadar devlet gözetimi altında tutulma gibi yumuşak ifadeler kullanılsa da nette yayılan (ama doğruluğu tartışılan) videolara göre Ajin’lerin sırrını keşfetmek için yoğun işkencelerden geçmektedirler. Nagai Kei’in de artık Japon Hükümet birimleri peşindedir ve onu ele geçirmek isterler. Öteki taraftan Şapkalı Adam lakaplı birisi de Ajin olduğu ortaya çıkan Nagai’yi kendi safına katmak istemektedir. 

    Ajin’i diğer animelerden farklı kılan en büyük özelliği bir sonraki paragrafımda bahsedeceğim çizim tekniği. Farklığı görselliği dışında anime için söyleyebileceğim, karanlık atmosferi ile yetişkinlere yönelik bir seri olması. Sürekli karşımıza çıkan komedi unsurlarından, komiklik mimiklerinden veya rengârenk anime karakterlerinden sıkıldıysanız Ajin size farklı bir soluk getirebilir. Derin ama on üç bölüme sığamamış bir konu, bolca kan, fena sayılmayan aksiyon sahneleri ve en önemlisi ile ciddiyeti ile (günümüzde en ciddi olarak sıfatlandırabileceğimiz animelerde kara mizah, mimikler varken) Ajin anime dünyasında kendisini belli ediyor. Hikâyesinde büyük bir etkileme yapmasa da birkaç çatlak var. Örneğin son iki bölümü izlediğinizde anlayacaksınız, neden bayıltıcı iğne kullanmıyorsunuz? Güya yasakmış halk/medya karşısında kullanmak. Görün işte sonuç ortada. Veya Nagai ilk bölümlerde çaresiz ve biraz da olsa yardımsever bir kişilikken son ilk yarıdan sonra ne oluyor da buz adam kesiliyor ve son bölümde neden fikrini değiştiriyor. Anlatmak istediğim, Ajin kafamda bana mantıksız gelen birkaç soru da sordurdu. 


    Bahsettiğim gibi Ajin’in en aykırı yanı çizimleri. Anime tamamen CGI’dan (Computer Generated Imagery) oluşuyor. Yani alıştığımız animelerden daha çok bir bilgisayar oyununa benziyor. Ajin’in bu çizim tekniğini beğenen insanlar olduğu gibi beğenmeyenler de var ki ben ikinci kategorideyim. Öncelikle öyle çok kötü diyecek halim yok, değil de zaten. Ama bana alıştığımız tarzın tadını da katiyen veremedi. Zaten normal çizim tekniği de seksenli ve doksanlı yılların çizimlerini aratıyor (elle çizilen mekanlar, renkler daha samimi bir atmosfer yaratıyor benim gözümde) ve CGI çizimleri görünce normal çizim tekniğini de gözüm aradı. Ajin’ler birbirleri ile dövüşürken çıkardıkları gölgeler veya çatışma sahneleri (özellikle Şapkalı Adam’ın Nagai’in peşinde düştüğü yerdeki çatışması) başarılı ama karakterlerin mimikleri, bazen hantalca yürümeleri de dikkatimden kaçmadı. Kısacası klasik anime çizimleri kullanılsaymış üstüne katarmış diye düşünüyorum ben. Öte yandan böyle karanlık ve soğuk bir atmosfer yakalanabilir miydi? Görmek lazımdı. Animenin müzikleri ise sağlam. Açılış parçası Yoru wa Nemureru kai adlı açılış parçası için harika diyebilirim. Özellikle nette bulduğum İngilizce sürümü benim daha da hoşuma gitti. Kapanış parçası da fena sayılmaz ama açılışın yanında doğal olarak sönük kalıyor. 

    Ajin daha ilk paragrafımda bahsettiğim gibi yarım bitiyor. Önce ikinci film çıkacak ve serisi de peşine gelecek. Aynı şey üçüncü sezon için de geçerli olacak. Dediğim gibi anime yetişkinlere hitap ediyor ve herhangi bir mizah unsuru arıyorsanız yanlış yerdesiniz. En önemlisi de eğer CGI çizim tarzını beğenirseniz Ajin’den benden daha fazla zevk almanız yüksek ihtimal. 



  • Ghost in the Shell İncelemesi

    Yönetmen: Mamoru Oshii
    Stüdyo: Production I.G, Bandai Visual
    Tür: Bilim Kurgu
    Yapım Yılı: 1995
    Bölüm Sayısı: Film
    Anime Puanı: 9.5


    Ghost in the Shell, dünyanın anime ile tanışması ve geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan üç animeden biridir. Ghost in the Shell, diğer iki anime; Akira ve Ninja Scroll’dan anlatı ve görsellik bakımından kesin şekilde ayrılırken, kendisinden önceki kimi eserlerden ilham aldığı gibi, kendisinden sonra geleceklere de yol gösterici olmuştur.

    Ghost in the Shell’i izlemeye başladığımızda ilk aklımıza gelen The Matrix olacaktır. Ghost in the Shell’in The Matrix’den önce yapıldığı göz önüne alınırsa, bunun sebebinin her iki esere de kaynaklık eden William Gibson'ın 1980 tarihli siber punk romanı Neneuromancer’dan alınan ilham olduğu söylenebilir. Bununla birlikte animenin girişinde yukardan aşağı akan yeşil rakamlar ve başkarakterimiz Motoko Kusanagi’nin doğum sahnesi gibi kimi ayrıntılar, The Matrix’in yaratıcılarının Ghost in the Shell izleyicisi olduğu kanısını oluşturabilir.

    Ghost in the Shell’i etkileyen bir diğer eser ise Ridley Scott’ın 1982 yapımı Blade Runner isimli filmdir. Ghost in the Shell’in her karesinde bilim kurgu izleyicisi için kutsal bir başyapıt olan bu eserin izlerini hissetmek mümkündür. 


    Animeden genel hatları ile bahsederek içerdiği anlamı keşfetmeye çalışalım.

    Ghost in the Shell, Motoko Kusanagi adlı bir syborg ve Kuklacı (Puppet Master) isimli, kimliği meçhul bir hacker’in hikâyesidir. Motoko Kusanagi, robotların her yerde kullanıldığı, insan zihninin bile siber dünyaya (ya da internet ortamı diyelim) bağlandığı, Blade Runner’daki gibi kasvetli ve ağır bir havaya sahip bir şehirde yaşayan ve Bölüm 9 adlı gizli operasyonlar yürütmekle görevli bir devlet biriminde suikastçi olarak görev yapan bir syborgdur. Beynindeki bazı hücreler dışında tamamen robottur.

    İnsanların büyük oranda makineleştiği 2029 yılında, insan beynine girip bilgi çalmak çok kolay hale gelmiştir. Kuklacı, üst düzey gizli bilgilere ulaşınca, Bölüm 9’un iki elemanı: Motoko Kusanagi ve Batou (o da bir syborgdur) kuklacıyı bulmakla görevlendirilir. 


    Aslında film, polisiye bir hikayedir. Ancak aranan zanlı ve arayan görevlinin durumları ile düşünceleri filmi bir “arayış” öyküsüne çevirir. Kısaca söylemek gerekirse, bu film aynen 1999 yapımı Bicentennial Man adlı filmdeki gibi “İnsan nedir?” sorusunu sormakta ve ötesine geçip soruyu net şekilde cevaplayarak yeni bir tür yaratabilme iddiasındadır. Ayrıca filmin benzer polisiye filmlere göre daha yavaş olduğunu ve Japon kültürüne ait ögeler barındırdığını da ifade edelim. Filmde Doğu Asya kültüründeki dişi “yin” prensibi ile ilgili olan “su” bol miktarda kullanılır.

    “Ghost in the Shell” ifadesi her ne kadar “kabuktaki hayalet” diye çevrilse de hayalet kelimesini “ruh” şeklinde anlamamız daha doğru olacaktır. “Kabuk” da elbette Motoko Kusanagi’nin mekanik bedeninden başka bir şey değildir.

    Her ne kadar partneri Batou anlayamasa da, Motoko Kusanagi kendine “insan nedir? Ben bir insan mıyım? Ruh nedir?” sorularını sormaktadır. Karakterimiz son derece yalnızdır. 


    Filmde, kuklacı ile karşılaştığımız sahnede Kuklacının hem yaşamak hem de ölmek istediğini öğreniriz. (Ölüm arzusu yine Bicentennial Man’de işlenmişti)Bu çelişkiler ise ancak insanlara ait olabilir. Oysa Kuklacı, devletin geliştirdiği, fiziksel bir bedeni olmayan, ancak sonradan kendi bilincini kazanarak kontrolden çıkan (The Terminator’e ilham vermiş olabilir) bir yapay zekâdır. İstediği iki şey ise, çoğalarak neslini devam ettirmek ve zamanı gelince ölebilmektir. Mevcut hali ile bunları yapamaz. Çoğalmak için kendisini kopyalaması önerildiğinde, Kuklacı bunun sadece klonlar oluşturmak olacağını, gerçek anlamda bir nesil devamı olmayacağını söyler. Bu nokta gerçek bir yol ayrımıdır. Kuklacı bir tercih yapmış ve canlılar gibi çoğalmanın yolunu aramaya koyulmuştur. The Matrix Revolutions’ta diğer tercihin sonuçlarına değinildiğini görebiliriz. Kendi bilincine kavuşan Ajan Smith, kendisini kopyalamayı tercih etmiş, bir virüs gibi yayılmış ve yine bir virüs gibi yok edilmiştir. Nitekim kendini kopyalamanın virüs olmaktan bir farkı olmadığını Kuklacı da söyler.

    Kuklacı, Motoko Kusanagi’nin aksine daima canlı olduğunu ve bir ruha sahip olduğunu savunur. Onun düşüncesine göre düşünüyorsa vardır. “canlı neye denir, ruh nedir?” sorularını Bicentennial Man’de Robin Williams’da dile getirir. Bir robot olmasına rağmen bilince sahiptir, duyguları vardır. Ama bir anne ve babadan doğmamıştır. Bedeni mekaniktir. O çağda gelişen teknoloji sayesinde vücudunun bazı kısımları mekanik olan birçok insan vardır. Yapay kalp, yapay böbrek takılmış insanlar gibi. Şimdi bu insanlara “yarım insan” mı denilmelidir? Benlikleri olmasına rağmen tüm vücutları yapay olsa artık insan sayılmayacaklar mıdır? 


    Kuklacı: “Bedenim yok ama bir ruhum var” derken, Motoko Kusanagi: “bedenim var ama acaba bir ruhum var mı?” diye sorar.

    Film sonunda Motoko Kusanagi’nin mekanik bedeninin yok edildiğini ve zihinsel olarak Kuklacı ile birleştiğini görürüz. Batou, Motoko Kusanagi’nin, Kuklacı’nın da bilincini taşıyan harap durumdaki bedenini kaçırır, Motoko’nun bilincini bulduğu bir genç kız bedenine aktarır. Onlar artık bir anlamda bütünleşerek yeni bir türün çoğalması için ilk adımı atmışlardır.

    Kısacası sakin bir kafa ve yüksek bir konsantrasyon ile izlenmesi gereken anime hakkında söylenecek çok şey var. Filmin felsefi derinliği ile birlikte çizimlere olduğu kadar müziklere de emek harcanmış.

    Animenin müzikleri Kenji Kawai’ya aittir. Özellikle açılış müziği olan “Making of Cyborg”, anime müzikleri arasında efsaneleşmiştir. Bu melodi aslında bir Bulgar halk şarkısıdır. Kenji Kawai antik bir Japon diliyle sözlerini değiştirmiş ve o şekilde söylenmiştir. 


    Ghost in the Shell konusu, kurgusu, müzikleri ve karakterleri ile gerçekten en iyi bilim kurgu animelerinden biridir. Hatta Ghost in the Shell: Innocence (ikinci film) Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye adayı olan ilk animedir. Bunun da animelerin Avrupa’ya açılmasında ne kadar büyük bir etkisi olduğunu sanırım söylememe gerek yok. Anime olarak dört filme ve 26’şar bölümlük iki seriye uyarlanmıştır. Ayrıca 2017’de Scarlett Johansson’nın oynayacağı bir live-action çıkacaktır.

    Olca Karasoy'un daha fazla yazısı için Film Analizi sitesini ziyaret edebilirsiniz.

  • Robin Hood no Daibouken İncelemesi

    Yönetmen: Koichi Mashimo
    Stüdyo: Tatsunoko Production
    Tür: Macera, Fantastik
    Yapım Yılı: 1990
    Bölüm Sayısı: 52
    Anime Puanı: 10/7.5

    Robin Hood ismini elbette duymuşsunuzdur. Zenginden alıp fakire dağıtan Robin’in bu sefer animesi var karşımızda. Robin Hood no Daibouken adlı animede hikâyelerdeki gibi karakterler birer yetişkin değil, on ile yirmi yaş arasındalar. Her şey açgözlü ve acımasız Baron Alwine’in Huntington Kalesi’nin ateşe verilmesi emri ile başlar. Alevlerden sadece Robin ve kuzenleri Will, Winifred ve Barbara mucizevî bir şekilde kurtulur. Zulümden kaçan çocuklar bir keşiş olan Keşiş Tuck’un tavsiyeleri ve öğretileri sayesinde Sherwood Ormanı’na sığınırlar ve buvahşi ormanda ellerinden geldiğince hayatta kalmaya çalışırlar. Bu ormanda aynı zamanda Küçük John’un önderliğinde genç haydutlardan oluşan bir çete ile karşılaşırlar. Robin ve kuzenleri ile Küçük John’un ilk karşılaşması şiddetli geçer çünkü asil bir kız olan Marian Lancaster çetenin elindedir. Lakin çok geçmeden Robin ve John birçok ortak noktaları olduğunu keşfeder. İkisi de evlerinden olmuşlardır ve Baron Alwine sadece Huntington ailesinin düşmanı değildir. Ve Baronun bir nevi suç ortağı olan Piskopos Herfort da zorla Marian’ı evlat edinerek zenginliğine konmak istemektedir. Durumun farkına varan Robin, John’un çetesinin yardımı ile hem Baron’a hem de Piskopos’a karşı gelmeye çalışır. 


    Robin Hood’un animesini yine beş – altı yaşlarındayken çizgi film sanarak izlemiştim. Geçtiğimiz günlerde tesadüfen Robin Hood resmi görünce “acaba anime olabilir miydi” dedim ve gerçekten izlediğim serinin bir anime olduğunu keşfettim. Ben de kısacık olsa da en azından anmak namına bir iki satır yazmak istedim. Anime hakkında hatırladıklarım çok az ve bölük pörçük. Yukarıda yazdığım konusunu elbette vikipedi ve Anidb sayfasından çevirdim çünkü konuyu geçtim isimleri bile hatırlamıyorum. Robin Hood aklımda tek kalanlar altta paylaştığım almanca açılış parçası (Almanya’da izlemiştim seriyi), doğal olarak Robin, şişman çocuk (adı John’muş) ve elbette sarı saçlı masum, adının şimdi Marian olduğunu hatırladığım (veya öğrendiğim) kız. Marian seride ilk boy gösterdiğinde hatırlıyorum narin ve sürekli korunmak isteyen bir yapıya sahipti. Fakat daha sonraları saçlarını kesiyordu, kısa saçlı oluyordu ve bıçak kullanmayı falan öğreniyordu. Ve galiba bu kıza o zamanlar abayı yakmıştım. Herhalde bu yüzden en çok onu hatırlıyorum. Marian dışında da Gilbert diye bir eleman vardı ve karizmatik birisiydi. Gilbert uzun saçlı bir şövalyeydi ve Marian’ın peşindeydi ki bu yüzden yeteneklerine saygı duysam da kendisini pek sevmezdim. Yanlış hatırlamıyorsam birebirde Robin’i sürekli alt ediyordu. Tabi bir de piskopos vardı. Almancada ona “Herzog Herford” diyorlardı ve nedense bu ismi hiç unutmadım. Demek ki piskopos efendi hakikatten kötü birisiydi ki şimdi bile Robin’den sonra ismini hatırladığım tek kişi. 

    İçerik olarak animede genel olarak ciddi bir hava hakimdi. Arada elbette espriler falan oluyordu, özellikle çete içinde bir şeyler anımsıyorum ama komedi türüne yetecek kadar değillerdi. Animenin çizimleri doğal olarak eski ve gözümde canlandığında karakterlerin sevimli olduğunu görüyorum. Robin olsun, Marian olsun sevimli bir çizim şekline sahiplerdi. Yuvarlak bir surat, yuvarlak gözler gibi. Müzik veya ses namına ise pek bir şeyden bahsedemeyeceğim çünkü dediğim gibi almanca açılışı dışında (açılış parçası hakikatten çok güzelmiş, yıllar sonra dinleyince gene fark ettim) aklıma gelen bir şey yok.

    Robin Hood no Daibouken hakkında yazdıklarımın doğru dürüst bir inceleme sayılmayacağının farkındayım. Zaten amacım bahsettiğim gibi nostaljik bir tat yakalamak ve böyle bir animenin varlığından bu yazıyı okuyanları haberdar etmekti. Tek söyleyebileceğim severek izliyordum. Belki konusu sürükleyiciydi, belki Marian için izliyordum ama sonuç olarak animenin kendisini izlettiren bir tarafı bulunuyordu.

  • Haikyuu!! Second Season İncelemesi

    Yönetmen: Susumu Mitsunaka
    Stüdyo: Production I.G.
    Tür: Spor, Komedi
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 25
    Anime Puanı: 10/9

    Haikyuu!!’nun ikinci sezonu tahmin edeceğiniz üzere birinci sezonun bıraktığı yerden devam ediyor. Bu yüzden her zamanki gibi içeriğine girmeyeceğim. Konu olarak tek söyleyebileceğim hatırlayacağınız üzere (izlemediyseniz zaten ilk incelemeye geçiniz) Hinata, Kageyama ve Karasuno takımı zorlu Aoba Joshai maçından yenik ayrılmıştır. Durum böyle olunca da ilkbahar turnuvasından elenmişlerdir. Bunun moral bozukluğu ile üçüncü sınıflar son kez Sonbahar Turnuvası’nda da boy göstermeye karar vermişlerdir. Bu anlattığım ilk sezonun son bölümüydü ve ikinci sezonda Karasuno takımının doludizgin antrenmanları ile başlar. Kapsamlı hikâye anlatımına ve ilk sezonun incelemesine buradan ulaşabilirsiniz. 


    İlk sezonun incelemesinde bahsettiğim gibi Haikyuu tam olarak spor temalı bir anime ve komedi unsurları ile çok güzel harmanlanmış. Ne fazla ciddi ne fazla cıvık ve bu durum ikinci sezonda da aynen devam ettirilmiş. İkinci sezonda karşımıza bir – iki yeni karakter de çıkıyor (elbette rakip takımlarda, bizim takımın kadrosu on numara) ve bunun dışında içerik olarak herhangi bir yenilik yok, gerekmiyor da. İlk bakışta tek sıkıntı ikinci sezonun yarısı antrenman maçları ile geçiyor, orası gösterilebilir ama animenin eğlenceli oluşu sıkılmanızın önüne geçiyor. Demek istediğim, anime kendisini gerçekten zevkle izlettiriyor ve gerek karakterler gerekse yaşanan olaylar antrenman olsun resmi maç olsun zevkli. 


    Haikyuu’nun çizimleri yine her zamanki gibi. Fazla abartılı olmamakla beraber zaman zaman karşımıza çıkan sarı saçlar, gümüş saçlar yine bizlerle. Dikkatimi çeken unsur ise bazen karakterler korku filminden fırlama gibi bakıyorlar. Bu kötü bir şey değil, aksine sevimlilik katıyor. Bunu belirtmemin sebebi, nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama Haikyuu’nun yaratıcısının büyük bir korku filmi fanı olması. Bu yüzden araya bu tarz mimikler de sıkıştırmış. Animenin müzikleri de her zamanki gibi türüne uygun ve sırıtmıyor. Animenin iki açılış ve kapanış parçası mevcut ve şahsen ikinci açılış ile kapanış çok daha iyi. Özellikle ikinci kapanış parçası Fly High’ı ben çok başarılı buldum. Seslendirmeler de her zamanki gibi sağlam. İlk sezonun incelemesinde Hinata’yı seslendiren Murase Ayumu’yu tebrik etmişim, gene tebrik ediyorum :)

    Fazla yazıp çizecek bir şey yok. İlk sezondan sonra Karasuno’nun ikinci macerasına da büyük bir hevesle başladım ve aradığımı buldum diyebilirim. Haikyuu için rahatlıkla gördüğüm en iyi spor temalı, hatta genel olarak da en iyi animelerden olduğunu abartısızca söyleyebilirim. Bir aksilik çıkmaz ise Ekim 2016’da üçüncü sezon Haikyuu!! Karasuno Koukou vs Shiratorizawa Gakuen Koukou bizlerle buluşacak. 


  • Kekkai Sensen İncelemesi

    Yönetmen: Rie Matsumoto
    Stüdyo: Bones
    Tür: Aksiyon, Fantastik
    Yapım Yılı: 2015
    Bölüm Sayısı: 12
    Anime Puanı: 10/6


    Animenin geçtiği New York şehrinde yaklaşık üç sene önce “New York Kıyameti” adı verilen bir olay yaşanır. Bu olay meydana geldiğinde şehrin tam ortasında büyük bir geçit açılır ve “otherworld” ya da “netherworld” adı, yani dış dünya adı verilen bir dünya ile şehir birleşir. New York’un yeni adı Hellsalem’s Lot olur ve insanlar, değişik türdeki yaşam formları ile beraber yaşamaya başlar. Elbette bu yaşam formları yanında büyü de getirir ve Hellsalem’s Lot siber punk ile büyünün birleştiği bir şehir haline dönüşür. Doğal olarak tüm dünyanın dikkati şehir üzerindedir ve rivayetlere göre şehri kontrol eden dünyayı da kontrol edecekmiş. Bu arada, şehrin ortasındaki geçitten açığa çıkan sis tüm şehri sarmaktadır ve bir fanusun içindeymişçesine bir görünüm oluşturur. Şehre giriş ve çıkışlar tek bir köprü vasıtasıyla gerçekleştirilmekte ve oldukça sıkı bir denetim altında tutulmaktadır. 


    Gerçekliğin ve fantastiğin buluştuğu Hellsalem’s Lot’ta gizemli bir örgüt gölgelerde boy göstermektedir. Libra adındaki bu örgütün amacı şehir sakinleri, yani insanlar ile diğer yaşam formları arasındaki dengeyi korumaktır. Animenin ilk bölümü Leonardo Watch adındaki genç bir oğlanın şehre gelmesi ile başlıyor. Leonardo, sıradan ve pek göze batmayan bir çocuktur. Lakin en güçlü yaşam formlarında bile olmayan bir özelliğe sahiptir. Leonardo, “Tanrıların her şeyi gören gözlerine” sahiptir. Fakat bunun da bir bedeli olmuştur. Leonardo tanrının gözlerine kavuştuğu an kız kardeşi kör olmuştur. Bu yüzden Leonardo, kız kardeşine derman bulabilmek için Hellsalem’s Lot’a gelir ve burada tesadüf eseri Libra ile karşılaşır. Animede de 12 bölüm boyunca Leonardo ve Libra’nın günlük maceralarına tanıklık ederiz. 


    Kekkai Sensen’i ilk izlemeye başladığınızda eğer izlediyseniz aklınıza muhakkak Baccano gelecektir. Çünkü animenin geçtiği dünya olan Hellsalem’s Lot tam bir kargaşa şehri. Kimin kiminle kavga ettiği, neyin nerede ne zaman meydana geleceği asla belli olmuyor. İnsanlar keşmekeş içinde, bir saniye yaşarken öbür saniye farkına bile varmadan ölebiliyor. Kısacası çok tehlikeli ama aynı zamanda hiç uyumayan eğlenceli bir şehirdir. Yani elde epey bir malzeme ve karakter var. Animenin en büyük artısının bu olmasına karşın seride bana göre bu en büyük zaafı da olmuş. Demek istediğim şu; Baccano’da da her ne kadar kargaşa hakim olsa da bir düzen içinde ilerliyordu ama Kekkai Sensen’de bu düzen yok. Her bölüm farklı bir olay peşinde gidiyor. Bu kötü bir şey değil ama çok kopuk. Bir bölüm bir şey ile uğraşırken diğer bölüm başka bir işin peşinde koşturmak bu animede yoruyor. Ve durum böyle olunca ortada takip edebileceğimiz bir ana senaryo da kalmıyor. Anlatabildim mi, bilemiyorum ama anime her bölüm farklı bir sunum yapabilir ama nihayetinde ana bir senaryoyu takip eder. Kekkai Sensen bu ana senaryoyu bize veremiyor. Arka Sokaklar dizi gibi:) Animeye çok rahat ortadan bile dâhil olabilirsiniz. Bu yüzden animeyi ayakta tutan tek unsur hikâyesinden ziyade renkli karakterleri ile Libra üyeleri diyebilirim. Karakterlerin hepsi farklı özelliklere sahip olmasına karşın hepsi sempatik. Ayrıca animenin türüne pek dâhil olmamasına rağmen ucundan komedi unsuruna da sahip. Karakterlerin birbirleri ile olan diyalogları, yaşadıkları çekişmeler ve şakalaşmaları izlemeye değer. 


    Çizimleri bakımından Kekkai Sensen detaylı arka plan çizimlere ve klasik anime karakterlerine sahip. Arka planlar bu animede çok büyük bir rol oynuyor çünkü geçtiği şehir olan Hellsalem’s Lot’a can vermek önemliydi ki bu başarı ile yerine getirilmiş. Şehirde yaşatılan canlılık, detay seviyesi ve karakterlerin uyumu çok iyi. Karakterler de dediğim gibi fazla kocaman gözlere, değişik elbiselere vs. sahip olmasa da diğer animelerde görebileceğimiz türlerden. Elbette bu kötü olarak anlaşılmasın. Karakterler başarılı ama farklı değil. Animenin iyi yanlarından birisi de müzikleri. Animenin açılış parçası seriye güzel ve ciddi bir hava katıyor. Kapanışı da açılışın aksine eğlenceli ve görsellerle (karakterlerin dans etmesi) çok iyi süslenmiş. Ayrıca bölümler esnasında çalan parçalar da bir hayli iyi.

    Kekkai Sensen, detay seviyesi, karakterleri ve teknik bakımdan gayet iyi bir anime. Fakat bu karşın benim için en büyük öncelik her daim senaryo olmuştur ve anime maalesef burada tökezliyor. Şahsen ben animeyi izlerken hikâye namına fazla etkilenmedim ve bu yüzdendir ki izlemeyi sürekli ertelediğim günler oldu. Toparlamak gerekirse Kekkai Sensen bayağı bir potansiyele sahip bir anime ve içeriği ile karakterleri bakımından zaten sağlam ama sunuşta bana göre sıkıntı yaşamış diyebilirim. 


  • Copyright © - Nisekoi - All Right Reserved

    ANIME-İNCELEME Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan